ABD ve Rusya arasında yapıcı bir ilişki kurulabilir mi?

Washington’a, ‘Rus elitleri arasındaki bölünmelerden yararlanması’ çağrısı

ABD ve Rusya arasında yapıcı bir ilişki kurulabilir mi?
TT

ABD ve Rusya arasında yapıcı bir ilişki kurulabilir mi?

ABD ve Rusya arasında yapıcı bir ilişki kurulabilir mi?

Batı’daki Rusya’nın Ukrayna'yı işgal etmeye hazırlandığına dair spekülasyonlar çerçevesinde Rusya ile ABD ve Avrupa arasındaki ilişkileri ablukaya alan savaş olasılığının yarattığı atmosfer, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını ve yansımaları nedeniyle dünyanın halihazırda içinde bulunduğu krizin ortasında birkaç alanda daha fazla kaos yaratmak dışında hiçbir sonuç vermemiştir. Bu olumsuzluklar, nüfuz sahibi olan ülkelerdeki bazı siyasi liderleri gerilimi yatıştırmak amacıyla araya girmeye iterken analistlerin Rusya ile özellikle de ABD’nin, yapıcı bir ilişki kurmasını sağlayacak gerçek bir fırsat olup olmadığını merak etmelerine neden oluyor.
ABD'nin eski Ukrayna ve Özbekistan Büyükelçisi, Atlantik Konseyi Avrasya Merkezi Kıdemli Direktörü John Herbst, Washington merkezli askeri analiz dergisi National Interest (NI) tarafından yayınlanan bir makalesinde, mevcut atmosferde Rus seçkinleri içinde bölünmelerin ortaya çıkmaya başladığını yazdı. Geçtiğimiz günlerde Rusya’da emekli General Leonid Grigoryevich Ivashov imzasıyla ve Tüm Rusya Subaylar Meclisi Konseyi adına Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i Ukrayna'yı işgal etmemeye çağıran bir bildiri yayınlandı. Hatta bildiride Putin'in istifa etmesi gerektiği belirtildi. General Ivashov, uzun zamandır Putin'i eleştirse de katı milliyetçilerden oluşan bir grup olan Tüm Rusya Subaylar Meclisi Konseyi’nin (the Russkii Obshche-Voinskii Soiuz / ROVS) talepleri, Rusların çoğunluğunun görüşünü yansıtmak zorunda olmasa da eski generalin muhalefeti ve işaret ettiği acil meseleler, dikkate almaya değer. Ivashov, Kremlin'in iç politikalarının Rusya için NATO ve Ukrayna'dan gelebilecek herhangi bir hayali tehditten daha büyük bir tehdit oluşturduğunu düşünüyor. Ukrayna konusunda gerilimlerin arttığı bir dönemde Batı'nın Rusya ile ilişkisini uzun uzun inceleyen ABD merkezli düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi’nden (Atlantic Council), John E. Herbst, Anders Åslund, David J. Kramer, Alexander Vershbow ve Brian Whitmore tarafından hazırlanan ‘Küresel Strateji 2022: Yarının Yapıcı İlişkileri için Kremlin Saldırganlığını Bugünden Önlemek’ başlıklı bir raporda tam da buna dikkat çekilmeye çalışılıyor.
Atlantik Konseyi Avrasya Merkezi Direktörü John E. Herbst, Washington'ın Putin sonrası Moskova ile uluslararası hukuka ve hem İkinci Dünya Savaşı hem de Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan uluslararası sisteme saygı temelinde uzun soluklu bir ilişki kurmaya çalışması gerekebileceğini, ancak buna mecbur olmadığını söylüyor. Putin sonrası Rusya’nın, ABD'nin birçok siyasi konuda işbirliği yapacağı ve önemli ekonomik işbirliğinin olacağı Rusya olduğunu belirten Herbst, ABD'nin bu ilişkiyi dört parçalı bir stratejiyle kurması gerektiğine işaret ediyor. Bunları ise şöyle sıralıyor:
1 - Moskova'dan gelen tehdide karşı müttefikler ve ortaklarla birlikte çalışılmalı. Bu, NATO'nun kuzeydoğu kanadını ve Karadeniz'deki deniz varlığını güçlendirmek ve Belarus'tan Venezuela'ya demokratik hareketleri desteklemek anlamına geliyor. ABD’nin Avrupa ile aynı safta kalması, yaptırımlar,  tutum ve diplomasi konusunda ortak hareket etmeleri de aynı derecede önemli. ABD bugün, Soğuk Savaş sırasında yaptığı gibi, kıtadaki en zayıf siyasi içgüdüleri tatmin ederek değil, müttefiklerini ve ortaklarını Transatlantik (Atlantik-ötesi) topluluktaki herkesin çıkarlarına hizmet eden güçlü politikalar benimsemeye ikna ederek yapmalıdır. Putin'in yeni bir Ukrayna işgali başlatma tehdidinin yol açtığı kriz, zorlu ve son derece kritik olduğunu da gösterdi.
2 - Moskova'nın tutumlarına karşı net kırmızı çizgiler konulmalı ve bu kırmızı çizgiler aşıldığında, hızla hareket edilmeli. Buna da şimdi daha gelişmiş silahlara ihtiyaç duyan Ukrayna’nın yaşadığı krizle başlanmalı ve ABD çok geç olmadan Stinger füzeleri Ukrayna’ya göndermeli. Washington, Ukrayna’da gerilimin artması durumunda Rusya’nın mali sistemine ve oligarklarına karşı mümkün olan en etkili yaptırımlarla Moskova’yı vurmalı. ABD, gerek Putin'in servetiyle ilgili gizlenen bilgileri kamuya duyurmak, gerekse gerçekleri Rus halkına ulaştırmak için Amerika’nın Sesi (VOA) ve Özgür Avrupa Radyosu’na (Radio Free Europe/Radio Liberty) sağlanan fonu artırarak Rusya yönetimindeki yolsuzlukları ortaya çıkarmak için daha fazlasını yapmalı. ABD, Putin ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in geçtiğimiz birkaç günlerde iki ülke arsındaki ortaklığı güçlendirmeye çabaları sırasında dahi bölgesel anlaşmazlıklar da dahil olmak üzere Rusya ile Çin arasındaki her türlü sürtüşmeden faydalanmalı.
3 – Mümkün olduğunca birlikte çalışılmalı. ABD ve Rusya’nın, silahları kontrol etmekten Orta Asya'da terörizmin yayılmasını durdurmaya ve Kovid-19 salgının kontrol altına almaya kadar bazı ortak çıkarları var. Aynı zamanda İklim değişikliği, Afganistan'ın geleceği ve gezegenimizin geleceği konusunda ortak çalışma fırsatları yakalamaları da söz konusu. ABD, Kremlin'in provokasyonlarına karşı sert tutumlar sergilerken bu ortak hedeflerin peşinden gidebilir.
4 – Refah içinde bir Rusya ile yakın gelecekteki ilişkiler için bir vizyon geliştirilmeli.  Bu da ABD’nin baskı araçlarının pek çoğunun eşliğindeki bir ödüldür. Artık Kremlin’e, Rus seçkinlerine ve sıradan vatandaşlarına ABD'nin Rusya'ya yönelik niyetlerinin düşmanca olmadığını ve ABD ve Rusya arasındaki iyi ilişkilerin, refah ve güvenliğe yol açabileceğini göstermeye başlamanın zamanı geldi. ABD, Rusya ile eğitim ve kültür alışverişini artırmalı. Ayrıca ‘dağınık haldeki’ Rus muhalefetiyle, yani Alexey Navalny ve Rus diasporası gibi resmen yaptırım altında olmayan muhaliflerle de ilişkiler kurmalı.
Atlantik Konseyi raporunda Herbst, şunları söylüyor:
“Aynı zamanda hukukun üstünlüğüne saygı duyan bir Rus hükümeti kurulduğunda, Kremlin'in üst düzey yetkililerinin ve ortaklarının varlıklarının dondurulması ve Rus halkına iade edilmesi için bir güven fonunda tutulması gibi cesur bir adım atılmasını öneriyoruz. Rusya’nın mevcut politikaları, yurt içinde yolsuzluk ve baskıyı artırırken yurt dışında ise tepki ve nefreti körüklüyor. On yıldır durgun olan ekonomi, yaşam standartlarını kademeli bir şekilde geriletti.”
Rusya'da ülkenin tıpkı Sovyetler Birliği'nin çöküşü öncesindeki son on yılda olduğu gibi bugün de yeni bir durgunluk döneminde olduğu konuşuluyor. Eğer Kremlin’in aynı politikaları sürdürürse Rusya'nın büyük güç statüsü kaymaya başlayacak.
Herbst, raporda şunları ekliyor:
“Yetenekli nüfusu kendi çabalarından yararlanan ve dinamik bir modern ekonomi yaratan bir Rusya vizyonuna sahibiz. Rusya, dinamizmiyle komşularını ve ortaklarını kendine çekecek ve zorlama yoluyla nüfuz kurma ihtiyacı duymayacak.”
Doğu Avrupa'nın savaşa hazır olması ve dünya genelinde hiç ara vermeden ortaya çıkan Rus tehditleri ile şu an için çok zorlanmış görünebilir, ancak Herbst’e göre gelecekte Rusya barışçıl ve refah içinde bir ülke olabilir. Bu da yeni bir düşünceye ve ABD politikasında gerçekçi bir yaklaşıma ihtiyaç duyuyor.



Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
TT

Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin 19 Şubat’ta yapılması planlanan ilk toplantısına bir dizi dünya lideri davet edildi.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban toplantıya katılmayı kabul ederken, Fransa, İtalya, Norveç, Çekya ve Hırvatistan liderleri daveti reddetti.

Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini duyurdu. Dan, ülkesinin Barış Konseyi’nin ilk oturumuna katılıp katılmama konusunda henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Dan, kararın ‘Romanya gibi fiilen konsey üyesi olmayan ancak tüzüğünün gözden geçirilmesi şartıyla katılmak isteyen ülkeler açısından toplantının formatına ilişkin Amerikalı ortaklarla yürütülecek görüşmelere’ bağlı olduğunu belirtti.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini ve katılmayı planladığını duyurdu.

Buna karşılık Çekya Başbakanı Andrej Babis, cumartesi günü Barış Konseyi toplantısına katılmayı düşünmediğini açıkladı. Babis, TV Nova’ya yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği’ne (AB) üye diğer ülkelerle istişare içinde hareket edeceğiz. Bu ülkelerden bazıları konseye katılmayacaklarını ifade etti” dedi.

ABD Başkanı’nın Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik planı uyarınca, Gazze Şeridi’nin yönetiminin, Donald Trump’ın başkanlığını yaptığı Barış Konseyi’ne bağlı olarak kurulacak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi tarafından geçici olarak üstlenilmesi öngörülüyor.

Ancak konseyin tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yer almıyor. Metin, konseye daha geniş bir misyon yükleyerek, dünyadaki silahlı çatışmaların çözümüne katkı sunmayı hedef olarak tanımlıyor.

Konseyin önsözünde ise Barış Konseyi’nin, ‘çoğu zaman başarısız olmuş yaklaşımları ve kurumları terk etme cesaretine sahip olması gerektiği’ vurgulanarak, Birleşmiş Milletler’e (BM) örtük bir eleştiri yöneltiliyor.

Bu durum, başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva olmak üzere bazı liderlerin tepkisini çekti. Macron ve Lula da Silva, geçtiğimiz haftanın başlarında yaptıkları açıklamalarda, ABD Başkanı’nın çağrısına karşılık olarak BM’nin güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Hoşnutsuzluk

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise ülkesinin anayasal engeller nedeniyle Barış Konseyi’ne katılmayacağını yineledi.

Tajani cumartesi günü İtalyan haber ajansı ANSA’ya yaptığı açıklamada, “Anayasal kısıtlamalar nedeniyle Barış Konseyi’ne katılamıyoruz” dedi ve İtalya Anayasası’nın, tek bir liderin yönetiminde bir kuruluşa katılmayı öngörmediğini hatırlattı.

Geçtiğimiz cuma günü Brezilya Devlet Başkanı, 79 yaşındaki ABD Başkanı Donald Trump’ı, ‘yeni bir milletler topluluğunun efendisi’ olmaya çalışmakla suçladı.

Lula da Silva tek taraflılığa karşı çoğulculuğu savundu ve BM tüzüğünün adeta parçalanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Donald Trump, Barış Konseyi’ni geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta düzenlenen forumda ilan etmişti.

Tüzüğe göre, Cumhuriyetçi Başkan Trump her şeye tam hâkim; yalnızca o diğer liderleri davet edebiliyor ve katılımlarını iptal edebiliyor. Sadece ‘üye devletlerin üçte ikisinin veto hakkını kullanması’ durumunda bu yetkisi sınırlanabiliyor.

Diğer liderlerin tepkisini çeken noktalar arasında, metinde Gazze’ye açık bir atıf bulunmaması ve üyelik maliyetlerinin yüksekliği yer alıyor. Konseyde kalıcı bir sandalye almak isteyen ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor.


Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.