Rusya, Avrupa Birliği'ne yönelik taleplerde bulunur mu?

Avrupalılar, askeri zaaflarını Çin’in ekonomik bağımlılığı üzerinden telafi edebilir.

Polonya’daki 82. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı ABD askerleri. (EPA)
Polonya’daki 82. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı ABD askerleri. (EPA)
TT

Rusya, Avrupa Birliği'ne yönelik taleplerde bulunur mu?

Polonya’daki 82. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı ABD askerleri. (EPA)
Polonya’daki 82. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı ABD askerleri. (EPA)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Pekin Kış Olimpiyatları'nın açılışından bir gün önce Çin lideri Şi Cinping ile bir araya geldiğinde ‘Ukrayna planı’ istediği gibi yürümediği için Çin’in desteğine şiddetle ihtiyaç duyuyordu.
Putin, Ukrayna sınırına 100 bin asker yığarak krizi tırmandırmasının gerekçesi olarak, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini ve Ukrayna’nın üye olarak seçilmesi ihtimalini öne sürüyordu. Putin’e göre krizin çözümü; Kuzey Atlantik İttifakı’nın Doğu Avrupa ülkelerindeki yayılmacılığını sonlandırması ve 1997’deki sınırlarına çekilmesiydi. 
Ancak Rusya Devlet Başkanı, Çinli mevkidaşından sadece tek bir cümlelik destek alabildi. Ortak bildiride: ‘Her iki ülke de NATO'nun genişlemeye devam etmesine karşı çıkıyor ve Soğuk Savaş ideolojisini terk etmesi gerektiğine inanıyor’.’ denildi.  Bu zayıf cümlenin Putin’in beklentilerini karşılamadığı açıktı. Üstelik ‘ortak bildiride’ Ukrayna kelimesi yalnızca tek bir yerde geçiyordu.
Analizlerin çoğu, Rus lider Vladimir Putin'in ABD Başkanı Joe Biden'ın Afganistan'daki ‘başarısız politikası’ ve ABD yönetiminin, enerjisini Çin’le olan mücadelesine odaklamak amacıyla, Ortadoğu sorunlarından ve savaşlardan kaçınma eğiliminden cesaret alarak Ukrayna’yı tehdit etmeye yeltendiğine işaret ediyor. 
Putin ayrıca ittifakın rolü ve geleceği hakkındaki tartışmalar sürerken NATO üyeleri arasındaki ihtilaf ve bölünmelere de güveniyordu. ABD ittifak üyelerini, mali yükümlülüklerini yerine getirme hususunda ağır davranmakla itham ediyordu. Avrupa ülkeleri de ‘75 yıllık barış dönemini sonlandıracak’ yeni bir savaşa girme hususunda çekingen davranıyordu. Putin tüm bu gelişmeleri fırsat bilip isteklerini dayatma yoluna gitti.
Ancak ABD’nin Avrupa’nın taleplerine yönelik sert tepkisi, Kremlin’in efendisini şoka uğrattı. Tüm göstergeler Putin’in kendisini bir çıkmazın içine sürüklediğini ve kurtulmak için zor seçimler yapmak zorunda kalacağına işaret ediyor. NATO’ya yeni üye alınmamasını talep etmek, sadece Kuzey Atlantik İttifakı’nın tüzüğünün değil, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın ve Rusya’nın da imzaladığı Avrupa Güvenlik Antlaşması’nın da ihlali anlamına geliyor. Nitekim Paris Zirvesi’nde 1990’da varılan anlaşmada, "Hiçbir ülke Avrupa Kıtası’nın herhangi bir bölümünü etki alanı olarak kabul edemez" deniliyor. Putin, Rusya’nın kuşatılmaması yönünde güvence talep ederken tam olarak da bu maddeyi ihlal ediyordu.
Yine bazı analizler, Rusya’nın NATO’nun genişlemesine dair Avrupa ülkeleri arasındaki görüş ayrılıklarından cesaret aldığını gösteriyor. Nitekim Avrupalı bazı liderlerin açıklamalarında, Ukrayna ve Gürcistan’ın yakın vadede NATO’ya katılmayacağı için bu meselenin gündemden çıkarılarak Rusya’nın ikna edilmesine dair işaretler bulunuyor. Bazı yetkililer de NATO’nun daha fazla genişlemeye ihtiyacı olmadığını, dolayısıyla yeni üye alımına son verilmesi gerektiğini savunurken şunu soruyorlar: NATO’nun Rusya sınırına yaklaşması ihtilafın ana kaynağıyken Rus saldırısından sakınmak için Putin’e bu tavizi niçin vermeyelim?

Rusya'nın sınır takıntısı 
Suçu sınır ihlali yapan NATO’ya atan bu argümanları benimsemenin Putin için bir ödül anlamına geleceği açık. Vladimir Putin’in Rusya’nın başına geçtiğinden bu yana en büyük endişesi, başta Ukrayna başta olmak üzere sınırları yakınındaki ülkelerde başarılı demokratik rejimlerin inşa edilmesiydi. Üstelik Rusya, Ukrayna’yı Rus ulusunun bir parçası olarak görüyor. Putin’in konuşmalarında da sıklıkla bu hususa vurgu yaptığı biliniyor. Rusya buradan hareketle 2008’de demokratik hükümeti alaşağı etmek için Gürcistan’ı işgal etti. 2014’te Ukrayna’ya saldırarak Kırım Yarımadası’nı ilhak etti. NATO'nun doğu sınırları içindeki Rus yerleşim bölgesi Kaliningrad'da nükleer başlık takılabilen İskender Füzeleri’ni konuşlandırdı. Dikkat edilirse o zamanlar Ukrayna’da herhangi bir ABD ya da NATO füzesi konuşlanmış değildi. Ancak, Rusya'nın ‘saldırgan intikamcı tutumu’ komşularının destek talebiyle Batı'ya yönelmesine neden oldu.
ABD’li yetkililer ve uzmanlar, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya alınmaması kararlaştırılsa dahi Putin’in tehditlerinden vazgeçmeyeceğini öngörüyorlar. Tam aksine, bu yöndeki taleplerinin kabul edilmesinin taviz ve zayıflık göstergesi olarak yorumlanacağını belirtiyorlar. Durum belki de Avrupa Birliği ülkelerinin ittifak üyeliğini sorgulamaya kadar gidecektir. Ukrayna ve Gürcistan’ın Putin’le olan sorunları, NATO’ya üyelik ihtimallerinden ziyade Avrupa Birliği ile yakın ilişki geliştirmelerinden kaynaklanıyordu. Putin, Rusya’nın Avrupa’da etkin bir oyuncu olarak geri dönmesinin önündeki en büyük engelin ABD olduğunun farkında. Dolayısıyla stratejik olarak ABD’nin çatışma halinde olduğu Çin’e yakınlaşarak, yaşlı Kıta’ya şartlarını dayatmak istiyor. Kim bilir; belki de zamanı geri almada başarılı olacaktır. 
Putin, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'la görüşmesinde ve ortak basın toplantısında, protokol kurallarını ihlal ederek Fransız lideri aşağıladı. Kremlin Sözcüsü de ABD’yi işaret ederek Ukrayna krizinde gerilimi azaltmak için bir yol haritası üzerinde anlaşmanın ancak ‘gerçek taraflar’ ile yapılabileceğini söyledi. Rusya'nın bu tutumu,  Avrupalıların güvenlik bağımsızlığını inşa etmedeki yapısal zayıflığını ve İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Amerikan korumasına olan ihtiyaçlarını göz önüne seriyor. Rusya’dan çekinen ülkelerin NATO’ya üye olma arzusu, Kuzey Atlantik İttifakı’nın etkinliğini kanıtlar nitelikte. Diğer yandan NATO’ya üye olan küçük Avrupa ülkelerinin ittifaka mali ve askeri katkıları da tartışılmaya devam ediliyor. 

Avrupa'nın güvenlik zaafı 
İkinci Dünya Savaşı'nda 36 milyondan fazla kayıp vererek ağır bir bedel ödeyen Avrupa, on yıllardır askeri harcamalarında temkinli davranıyordu. Avrupalılar bugün Rus baskısının artmasıyla birlikte Kıta’yı etkileyecek herhangi bir büyük kriz karşısında ABD gücüne bağımlı olduklarına dair acı bir gerçeklikle yüzleşti. Müzakere masasında caydırıcı kozlardan yoksun oldukları için Rusya onları kolaylıkla görmezden gelebilir.  Avrupalı liderler bu durumun farkında olduğu için, Putin’in karşısında en güvenilir ses halen ABD Başkanı Biden’dan çıkıyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell açıklamasında "Etkili olmak için kolektif yeteneklerimize ciddi şekilde yatırım yapmamız gerekir. Aksi takdirde dış politikada karar verici değil hedef oluruz” ifadesini kullandı.
Almanya ve Fransa, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra savaşın etkilerini ortadan kaldıracak bir ekonomik kalkınma hamlesi başlattı. Avrupa Birliği büyümesine ve küresel bir ekonomik güce dönüşmesine rağmen, güvenlik ve savunma alanlarında denge sağlayıcı bir gelişim kaydedemedi. Buna karşılık Amerika Birleşik Devletleri savaşın kesin galibi olarak silah sanayisini geliştirmeyi sürdürdü ve Sovyetler Birliği'ne karşı koymak için nükleer cephaneliğini ve askeri harcamalarını artırdı. 1949’da kurulan NATO’daki en etkin ülke ABD olurken Avrupa bu ittifakın şemsiyesi altında, içteki kalkınmasına odaklandı. Josep Borrel bununla ilgili şu ilginç cümleyi kurdu:
“İnsanlar genellikle Avrupa Birliği'ni ekonomik bir dev, siyasi bir cüce ve askeri bir solucan olarak tanımlıyorlar. Bu ifadenin ağır bir klişe olduğunu biliyorum ama pek çok klişe gibi içinde gerçeklik unsurları barındırıyor.”
Balkan Savaşları, Avrupa'nın ortak savunma harcamalarını artırma ve hatta silah sistemlerini entegre etme çabalarının başarısızlığını gözler önüne serdi. Savaşa müdahalede gecikilmesi ve müdahale esnasındaki aksaklıklar, Avrupa Birliği içinde karar almanın zorluklarını da kanıtladı. AB’nin genişlemesiyle birlikte yeni üye olanlar dahi dış ve savunma politikalarında veto hakkına sahip oldu. Putin, doğalgaz temini umuduyla Moskova ile ilişkilerini güçlendirmekle ilgilenen aşırı sağcı Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ı ağırlarken bu konuyu istismar etmeyi hedefliyordu. 
Avrupa Birliği’nin gelirleri ABD’nin gelirlerinden daha fazla. Buna rağmen Washington’ın NATO’ya yaptığı harcamaların yarısından azını harcıyorlar. ABD başkanları on yıllardır Avrupalılara harcamalarını artırmaları ve ABD ordusuna bağımlılıklarını azaltmaları için baskı yapıyor. Eski ABD Başkanı Donald Trump, NATO'yu defalarca ‘modası geçmiş’ bir ittifak olarak nitelendirerek, ya dağıtılması ya da rolünün yeniden gözden geçirilmesi çağrısında bulundu. Bazılarına göre müttefiklerine ‘güven telkin etmeye’ çalışan şu anki Başkan Joe Biden da benzer kanaatleri taşıyor. Ancak Rusya tehlikesine karşı korumaya aldığı Avrupa Birliği’nin, Çin-ABD çatışmasında ülkesinin yanında yer almasını garanti altına almaya çalışıyor. Bununla birlikte Hint-Pasifik bölgesinden artan gerginlikle ilgili NATO’nun muhtemel rolüne dair henüz bir açıklama yapılmış değil. 
Washington'ın ittifaka olan taahhütlerini azaltması gerektiğini savunan Chicago Üniversitesi'nden siyaset bilimi profesörü John Mearsheimer, American Enterprise Enstitüsü’nde verdiği seminerde şunları söyledi: 
“Dünyada, Amerika Birleşik Devletleri için stratejik olarak önemli üç bölge bulunuyor: Avrupa, Körfez bölgesi ve Doğu Asya. Soğuk Savaş sırasında güçlerimizin Avrupa'da olmasının nedenlerinden biri, Sovyet tehdidinin bölgede yoğunlaşmış olmasıydı. Bugün Körfez'de bölgesel bir egemen olmadığı gibi Avrupa'yı tehdit edebilecek bir baskın güç de yok. Ancak Asya'da gerçekten baskın bir bölgesel güç var. O da Çin. Dolayısıyla ABD'nin tüm askeri gücünü Doğu Asya'da yoğunlaştırması gerekir.” 

Çin, Avrupa’yla ortaklığını riske atmayacaktır
Washington, NATO’ya düşük desteklerinin bir nevi tazminatı olarak, Avrupa ülkelerinden Çin’e siyasi ve ekonomik baskı uygulamalarını talep edebilir. Diğer yandan Putin, Batı yaptırımlarına maruz kalma olasılığı nedeniyle ekonomik destek almak için Çin’in kapısını çaldı. Demokrasileri Savunma Vakfı tarafından hazırlanan rapora göre Rusya Devlet Başkanı bu hususta somut bir başarı sağlayamadı. Çin ekonomik durgunluk endişesi yaşadığı bu süreçte, Avrupa ile zaten gergin olan ilişkilerine daha fazla zarar verme riskini almayacaktır. Nitekim Çin'in Avrupa Birliği ve İngiltere'ye ihracatı, Rusya'ya yapılan ihracatın 10 katı.  Çin'den sağlanan tedarik zincirlerine olan bağımlılığı azaltmaya yönelik güçlü çağrıların yanı sıra Çin lideri Şi’nin isteyeceği son şey, Ukrayna işgalini açıkça destek vererek olası yaptırımlarla karşı karşıya kalmaktır. 
Çin'in enerji ihtiyacına rağmen Rusya, karşılıklı denklemde Pekin’e çok daha fazla bağımlı durumda. 
Moskova, yaptırımlar uygulanırsa petrol ve doğalgaz ihraç etmek için umutsuzca yeni müşterilere ihtiyaç duyacaktır. 
Çinli yorumcular, Avrupa ile ticaretin Çin'in kalkınması için önemli bir rolü olduğu için AB’nin gücendirilmemesini savunuyorlar. Ayrıca Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik herhangi bir saldırısı ve Batı'nın yaptırımlarla vereceği tepkisi, enerji ve diğer emtia piyasalarını şok edebilir ve Çin’in ihracatını olumsuz etkileyebilir. Çin Komünist Partisi, ekonomik istikrarın bu yıl için birinci öncelikleri olmaya devam ettiğini vurgulamıştı.  
Bu nedenle bazı kesimler, Çin'in Avrupa'daki ekonomik çıkarlarını hedef almakla tehdit etmenin, Çin-Rus ilişkisinin yıpratılması açısından önemli bir fırsat olduğu görüşündeler. Putin, Batı ile ilişkilerinde daha agresif hale gelirken Çin kendini Avrupa'ya artan ekonomik bağımlılığı ve Rusya ile yakın ilişkilerinden kaynaklanan bir çelişki içinde buluyor. Rusya ve Çin'in çıkarları arasındaki bu farklılık üzerinde oynamak ve Pekin’i Moskova’nın Avrupa'daki saldırganlığına desteği konusunda açıkça uyarmak, özellikle Çin ile ekonomik iş birliğini yeniden değerlendirme tehdidinde bulunan Avrupalılara önemli bir pozisyon sağlayabilir. Pekin, Putin'e olan desteğini geri çekmediği sürece Bir Kuşak Bir Yol Girişimi'nin akıbeti de tehlikeye girebilir. 



Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
TT

Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)

Rusya'nın Başkurdistan Cumhuriyeti'nde cumartesi günü bir üniversite yurdunda bir gencin bıçaklı saldırı dizisi sonucu en az 6 kişi yaralandı. Yaralananlar arasında öğrenciler de var.

Haberlere göre bıçak taşıdığı belirtilen 15 yaşındaki çocuk, cumartesi günü Ufa'daki Devlet Tıp Üniversitesi'nin yurduna girip öğrencilere saldırmaya başladı. Gencin milliyetçi sloganlar attığı ve Nazi sembolü çizdiği bildirildi.

Rusya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Irina Volk, RTVI haber sitesine yaptığı açıklamada, "Saldırgan gözaltına alınmaya direndi ve bu sırada iki polis memuru bıçaklandı. Ayrıca şüpheli kendine de zarar verdi" dedi. Şüpheli, ağır yaralı halde yerel bir çocuk hastanesine kaldırıldı.

Moskova'nın yaklaşık 1200 km doğusundaki Ufa'daki yetkililer, olayla ilgili üst düzey soruşturma başlattı. Saldırıda yaralanan en az 4 kişi hastaneye kaldırıldı ve birinin durumunun kritik olduğu düşünülüyor. Yaralananlar arasında Hintli öğrenciler de bulunuyor.

Moskova'daki Hindistan Büyükelçiliği, "Ufa'da talihsiz bir saldırı yaşandı. Aralarında 4 Hintli öğrencinin de bulunduğu birçok kişi yaralandı" açıklamasını yaptı.

Büyükelçilik, yetkililerle temas halinde olduğunu ve "Kazan'daki konsolosluktan yetkililerin yaralı öğrencilere yardım etmek üzere Ufa'ya hareket ettiğini" belirtti.

Görgü tanıkları, kaotik anları "her yer kan içindeydi" diyerek anlattı. Ren TV, yaralıların ambulanslarla hastaneye taşındığını gösteren görüntüleri yayımladı.

Yerel Baza kanalına göre, şüpheli yasaklı bir neo-Nazi örgütüne mensuptu. Economic Times'a göre Rusya'daki üniversitelerde 30 binden fazla Hintli öğrencinin eğitim gördüğü tahmin ediliyor.

Independent Türkçe


New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Rusya ve ABD arasında her iki ülkedeki nükleer silahları sınırlandırmak için imzalanan New START anlaşmasının bu hafta sona ermesinden bu yana, dünyanın önde gelen nükleer güçleri arasındaki gerilim tırmanıyor. Washington, gelecekteki herhangi bir anlaşmaya Pekin'i de dahil etmek isterken, Moskova ise Paris ve Londra'nın nükleer silahlanma konusunda yapılacak çok taraflı müzakerelere katılmasını talep ediyor. İki nükleer güç New START anlaşmasının kısıtlamalarından kurtulduğundan, uzmanlar her iki tarafın da taviz vermeden kazanç elde etmeye çalışacağı yeni bir silahlanma yarışından endişe duyuyor.

Çin'in belirsiz tutumu

Çin, nükleer silahların yayılmasını sınırlamak için yeni bir antlaşma müzakerelerine katılma fikrini reddetti. Batılı bir diplomat, Pekin'in iki büyük nükleer güce yetişmenin ne kadar zor olacağı konusunda ‘kasıtlı olarak belirsiz’ kalmayı tercih ettiğini söyledi. Çin'in toplamda yaklaşık 600 nükleer savaş başlığı var. Bu sayı, ABD ve Rusya'nın şu anda sahip olduğu toplam bin 700 savaş başlığından çok daha az ve iki büyük nükleer gücün cephaneliklerindeki toplam nükleer savaş başlığı sayısından da çok daha az. Ancak çoğu gözlemci, Çin'in nükleer savaş başlığı üretimini artırdığı konusunda hemfikir. ABD'nin tahminlerine göre bu sayı 2030 yılına kadar bine, 2035 yılına kadar ise bin 500'e ulaşabilir.

Eski ABD Stratejik Komutanlığı (STRATCOM) Komutanı emekli Amiral Charles A. Richard, ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nde verdiği ifadesinde, Çin'in yeteneklerinin ‘istihbarat topluluğunun raporlarından’ daha yüksek tahmin edilmesini istedi. Emekli Amiral, bu rakamın gerçeklere daha yakın olması için ‘iki veya üç katına çıkarılması gerektiğini’ de sözlerine ekledi.

Öte yandan Singapur Ulusal Üniversitesi'nden Siyaset Bilimci Ja Ian Chong, Çin'in bu konudaki şeffaflık eksikliğinin birçok soruna yol açtığını savundu.

Fransız Haber Ajansı AFP’ye konuşan Ja Ian Chong, “Bu şeffaflık eksikliği ve gizlilik, yanlış hesaplama riskini artırıyor” dedi.

Siyaset Bilimci, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı analistler, Pekin'in gerçek kapasitesini gizlemeye çalıştığına inanıyor. Bu, nükleer silahlarını koruyabilir ve potansiyel düşmanlarının karşı önlemler geliştirmesini engellemede belirli bir avantaj sağlayabilir.”

Çin'in nükleer kapasitesini ulusal güvenlik için gerekli minimum düzeyde tuttuğunu ısrarla savunduğunu belirten Chong, “Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulamanın bir yolu yok” ifadelerini kullandı.

Sıcak hat... Ancak Çin'in durumu farklı

Rusya ile ABD arasında 1962 yılında neredeyse bir savaşın patlak vermesine yol açan Küba Füze Krizi'nden bir yıl sonra, iki ülkenin liderleri, olası benzer bir acil durumda hızlı bir şekilde iletişim kurabilmeleri için bir sıcak hat (kırmızı telefon) kurdular, ancak Çin'in durumu farklı.

ABD Senatosu komitesine “Rusya ve ABD'nin Soğuk Savaş sırasında öğrendiği şey, bu kadar büyük yıkıcı güce sahip sistemleri sorumlu bir şekilde yönetmekti” diyen emekli Amiral Richard, “Çin'in ise aynı dersleri alıp almadığını bilmiyoruz” diye ekledi.

Diğer taraftan Londra merkezli Chatham House'da araştırmacı olan Georgia Cole, “Çin'in nükleer silahları sınırlamayı amaçlayan görüşmelere katılmakta isteksiz olmasının nedenlerinden biri, diğer iki büyük gücün çok gerisinde kalmasıdır” yorumunda bulundu.

Trump'ın Pekin'in müzakere masasında olmasını istediğini söyleyen Georgia Cole, ancak ‘Çin, Washington ve Moskova ile eşit düzeye gelmedikçe resmi nükleer silah azaltma görüşmelerine katılmayacağını ısrarla vurguladığı için bunun şu anda olası olmadığını’ belirtti.

Rusya'nın manevrası

Rusya ise, ABD'nin Çin'in katılımında ısrarcı tutumuna karşılık olarak, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyesi olan Avrupa’daki iki nükleer güç olan İngiltere ve Fransa'dan da aynı şeyi talep etti. Rusya'nın Cenevre'deki BM Ofisi Daimi Temsilcisi Gennady Gatilov geçtiğimiz cuma günü yaptığı açıklamada, ülkesinin katılım isteğinin ‘ABD'nin NATO'daki askeri müttefikleri’ olan İngiltere ve Fransa'nın katılımına bağlı olduğunu söyledi.

Bu arada Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün güvenlik uzmanı Elouaz Fayeh'e göre iki Avrupa ülkesinin toplam nükleer savaş başlığı sayısı 500'den az, ancak Rusya, hepsini Batılı güçler olarak görerek, bunların ABD ile aynı ‘kefeye’ konulmasını istiyor.

Fayeh, bunun iki ülkeyi ‘iki süper gücün pazarlık kozu’ haline getireceğini ve Fransa'nın bunu sık sık reddettiğini belirtti. Nükleer tehditler

Washington'da, New START anlaşmasının eski ABD baş müzakerecisi Rose Gottemoeller, ABD Senato Komitesi’ne verdiği ifadede Pekin'in gelecekteki nükleer müzakerelere katılmasının gerekliliğini vurguladı. Gottemoeller, Pekin'in nükleer tehditler konusunda ABD ile diyalog başlatmanın yollarını bulmaya büyük ilgi gösterdiğini” düşündüğünü söyledi.

Dolayısıyla Pekin silah kontrolü ile ilgili görüşmelere katılmayı reddetse bile, bu tehlikeler ele alınmalı. Silah cephanelerinin ABD’ninkinden çok daha küçük olduğunu belirten Gottemoeller, buna karşın füzelerin ateşlenmeden önceden bildirilmesinin ve acil hat düzenlemeleri gibi hususların, nükleer silahları müzakere masasına getirme ve modernizasyon programlarında yapılanlara dair bu düzeyde bir belirsizliğin sürdürülmemesi konusunda bir diyalog başlatmak için önemli araçlar olduğunu açıkladı.

Gottemoeller, bunun ‘niyetlerini öğrenmek için onlarla konuşmak’ şeklindeki başlıca ve en önemli hedef olması gerektiğinin de altını çizdi.


İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
TT

İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, cuma günü ABD ile gerçekleştirilen görüşmelerin ‘ileriye doğru bir adım’ olduğunu belirtti. Pezeşkiyan, Tahran’ın herhangi bir tehdide tolerans göstermeyeceğini vurguladı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise ülkesinin uranyum zenginleştirme konusundaki kararlılığını yineleyerek, Tahran’ın ABD’nin müzakereleri sürdürme konusundaki ciddiyetine ilişkin ‘şüpheleri’ olduğunu açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Bölgedeki dost ülkelerin yürüttüğü takip çabaları sayesinde gerçekleşen İran-ABD görüşmeleri, ileriye doğru bir adım teşkil etti” ifadesini kullandı.

Pezeşkiyan, görüşmelerin her zaman barışçıl çözümler bulma stratejisinin bir parçası olduğunu belirterek, nükleer konusundaki yaklaşımlarının Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nda açıkça yer alan haklara dayandığını söyledi. Pezeşkiyan, İran halkının her zaman saygıya saygıyla karşılık verdiğini ancak güç diline hiçbir şekilde tolerans göstermediğini kaydetti.

Arakçi bugün yaptığı açıklamada, Tahran’ın uranyum zenginleştirme konusunda kararlı olduğunu ve savaşla tehdit edilse dahi bu tutumundan geri adım atmayacağını söyledi. Arakçi, hiçbir tarafın İran’a ne yapması gerektiğini dikte etme hakkına sahip olmadığını vurguladı.

Arakçi, Tahran’da düzenlenen Ulusal Dış Politika ve Dış İlişkiler Tarihi Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Görüşmeler, İran’ın haklarına saygı duyulup bu haklar tanındığında sonuç verir. Tahran dayatmaları kabul etmez” dedi.

Arakçi, hiçbir tarafın İran’dan uranyum zenginleştirmeyi sıfırlamasını talep etme hakkı olmadığını belirterek, buna karşın Tahran’ın nükleer programına ilişkin her türlü soruya yanıt vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Diplomasi ve müzakerelerin temel yol olduğunu belirten Arakçi, “İran hiçbir dayatmayı kabul etmez. Çözümün tek yolu müzakerelerdir. İran’ın hakları sabittir. Bugün hedefimiz, İran halkının çıkarlarını korumaktır” diye konuştu.

Arakçi, bazı taraflarda ‘bize saldırdıklarında teslim olacağımız’ yönünde bir kanaat bulunduğunu belirterek, “Bu asla gerçekleşmez. Biz diplomasinin de savaşın da (her ne kadar savaşı istemesek de) ehliyiz” uyarısında bulundu.

Arakçi, daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirme konusunu kabul etmesi gerektiğini, bunun müzakerelerin temeli olduğunu” söyledi. Arakçi, görüşmelerin devamının ‘karşı tarafın ciddiyetine bağlı’ olduğunu belirterek, Tahran’ın barışçıl nükleer enerji hakkından asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Arakçi, “İran’a yeni yaptırımların uygulanması ve bazı askerî hamleler, karşı tarafın ciddiyeti ve gerçek müzakerelere hazır olup olmadığı konusunda şüpheler uyandırıyor” dedi. Ayrıca, Tahran’ın ‘tüm göstergeleri değerlendireceğini ve müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vereceğini’ ifade etti.

Arakçi, karşı tarafla dolaylı görüşmelerin olumlu sonuç elde etmeye engel teşkil etmediğini belirterek, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya çerçevesinde yürütüleceğini, İran’ın füze programının hiçbir zaman görüşmelerin ana konusu olmadığını söyledi.

Yeni müzakere turunun tarihi henüz belirlenmedi; bu konuda Umman Dışişleri Bakanı ile istişare edileceği kaydedildi.

İran ve ABD, cuma günü Umman’da nükleer görüşmeler gerçekleştirdi. Arakçi, bu önemli müzakerelerin başarısızlığının Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyebileceğine dair endişelerin artması üzerine, görüşmelerin iyi bir başlangıç olduğunu ve devam edeceğini söyledi.

Arakçi, Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılan görüşmelerin ardından, “Tehditlerden ve baskılardan vazgeçilmesi, herhangi bir diyalog için şarttır. Tahran yalnızca kendi nükleer konusunu görüşür… ABD ile başka bir konuyu tartışmayacağız” dedi.

Taraflar, uzun süredir devam eden Tahran-Batı nükleer anlaşmazlığının çözümü için diplomasiyi yeni bir şansa kavuşturma konusunda istekli olduklarını ifade ederken, ABD Dışişleri Bakanı Marko Rubio, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Washington’un görüşmelerin nükleer programın yanı sıra balistik füze programı, İran’ın bölgede silahlı gruplara verdiği destek ve ‘kendi halkıyla ilişkisi’ konularını da kapsamasını istediğini söyledi.

İranlı yetkililer ise defalarca, bölgedeki en büyük füze stoklarından birine sahip olan ülkenin füze konusunu müzakerelerde gündeme getirmeyeceklerini belirtti. Daha önce, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını talep ettiği açıklanmıştı.

Washington açısından ise İran içinde yürütülen uranyum zenginleştirme faaliyetleri, potansiyel olarak nükleer silah üretimine yol açabilecek bir süreç olarak görülüyor. Tahran ise uzun süredir nükleer yakıtın silah amaçlı kullanılmasına dair herhangi bir niyetinin bulunmadığını yineliyor.