Nahda, Tunus’taki popülaritesini kayıp mı etti?

Nahda Hareketi liderlerinden biri, ‘sayılar savaşının’ artık önemli olmadığını savunurken gözlemciler ise bunun ‘güç kullanmadaki başarısızlıktan’ kaynaklandığı görüşündeler.

Tunuslular, Yüksek Yargı Konseyi’nin feshedilmesine karşı gösteri düzenledi. (AFP)
Tunuslular, Yüksek Yargı Konseyi’nin feshedilmesine karşı gösteri düzenledi. (AFP)
TT

Nahda, Tunus’taki popülaritesini kayıp mı etti?

Tunuslular, Yüksek Yargı Konseyi’nin feshedilmesine karşı gösteri düzenledi. (AFP)
Tunuslular, Yüksek Yargı Konseyi’nin feshedilmesine karşı gösteri düzenledi. (AFP)

Huda et-Trablisi
Nahda Hareketi önderliğindeki Darbeye Karşı Vatandaşlar Girişimi, Yüksek Yargı Konseyi’nin feshedilmesine karşı olduklarını ifade etmek için sokağa çıktı. Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said ise mevcut meclisi iptal eden ve yerine geçici meclis kurulmasını ön gören bir kararname yayınladı.
Resmi Gazete’de 13 Şubat 2022 tarihinde yayınlanan cumhurbaşkanlığı kararnamesi, işlevsel, idari ve mali bağımsızlığa sahip bir konsey oluşturulmasını ön görüyor. Kararnameye göre konseyin, Geçici Yüksek Yargı Konseyi adıyla Yüksek Yargı Konseyi’nin yerini alarak adli, idari ve mali yargı işlerini denetlemesi planlanıyor.
Karar, Tunus Cumhurbaşkanı’nın adaleti sağlamak için mevcut konseyi feshedip yerine bir başkasını oluşturmaya yönelik eski açıklamalarını da doğrular nitelikte. Diğer yandan Said’in muhalifleri kararın, yetkililerin daha da genişletilmesi için alındığı görüşündeler.

Ulusal çıkar
Tunuslu avukat ve siyasi analist Sami Selame, Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı haberde, hakimlerin yalnızca Geçici Yüksek Yargı Konseyi’nde temsil edilmesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“Yeni Yüksek Yargı Konseyi’nde avukatlar ve diğerleri gibi bazı sektörlerin temsil edilmemesi, herhangi bir siyasi partiye bağlı olmayan ve sektörel çekişmelerden uzak, devletin denetiminde adil bir yargının varlığına ilişkin daha yüksek bir ulusal çıkar sağlıyor. Stratejik olarak Yüksek Yargı Konseyi’nin yeni yasası, hakimlerin tüm sorumluluğu üstlenmesine olanak sağlayacak.”
Nahda Hareketi’ni destekleyen yüze yakın kişi Başkent Tunus’ta, Kays Said’in Yargı Konseyi’ni feshetme ve yerine yenisini getirme kararına karşı gösteri düzenledi. Ancak Nahda haftalardır çok daha fazla protestocunun katılması beklentisiyle söz konusu protestolar için çağrı yapıyor. Gözlemciler, vatandaşların bu çağrıya yeterli yanıt vermemesini, hareketin Ocak 2011 Devrimi’nden sonra zirveye ulaşan popülaritesini kaybettiğinin kanıtı olarak görüyor.

Sessiz çoğunluk
Nahda Hareketi’nin liderlerinden Muhammed el-Kumani, yaptığı açıklamada “Tunus sokağı bu oturma eylemlerine karşı olumsuz bir tavır takındı” dedi. Yetkili, “Çoğunluğu sessiz kaldı ve yalnızca toplumsal meseleler için hareket etti” ifadesini kullandı.
Kumani, Nahda’nın çağrı yaptığı eylemlerin süreçte aktif taraflarca gerçekleştirildiğin belirttiği açıklamasını şöyle sürdürdü:
“Yandaşlardan veya diğer kesimlerden her zaman siyasi açıdan açık bir yanıt alıyoruz. Sayıların savaşı, şu an bizi ilgilendirmiyor. Bugünkü duruşumuz, Tunus’un tanık olduğu zor koşullarda gerekenin yapıldığı sembolik bir siyasi duruştur. Nahda, darbeye Karşı Vatandaşlar Girişimi’ne yanıt olarak Kays Said’in Yüksek Yargı Konseyi’ni feshederek yerine geçici bir konsey kurma kararına karşı protesto çağrısında bulundu. Aynı şekilde sivil yargı ve askeri yargı tarafından kendisine karşı herhangi bir dava açılmadan, bir ayı aşkın bir süredir tutuklu bulunan Nahda Hareketi Genel Başkan Yardımcısı Nureddin el-Buhayri’nin de serbest bırakılması talep edildi. Yargı Konseyi’nin tazmin edilmesi kararı, anayasanın ağır bir ihlalidir. Çünkü konsey ve yapısı anayasada belirtilmiştir ve tüm yargı organları buna karşıdır. Bugün yargı ailesiyle yan yana durmak için sokaklara çıktık.”

Tunusluların endişelerini gör ardı etmek
Nahda’nın popülaritesini kaybetmesi, Tunus’ta halka ilişkiler alanında çalışmalar yürütenlerce de yakından takip ediliyor.  Yazar ve siyasi analist Muhammed Zuveyb şu değerlendirmede bulundu:
“Nahda Hareketi’nin popülaritesini kaybetmesinin temelde birkaç nedeni bulunuyor. Nedenlerden ilki, iktidara gelmesinden bu yana verdiği sözlerin çokluğu ve bu vaatleri yerine getirememesidir. Bu durum onu çelişkiye düşürerek doğası gereği bağlılık ve sadakat isteyen ve kendisine saygı duymayanlara karşı duran Tunus halkının önünde yalanlarını ve yanlışlığını ortaya koymasına katkı sağladı. İkinci olarak; özellikle satın alma gücünün düşmesi, güvenlik kaybı ve Tunus’un yurt dışındaki itibarının zedelenmesi açısından 2011’den önce yaşananlardan pişmanlık duyan halkın yönetim ve asgari hayallerini gerçekleştirmedeki başarısızlığıdır.”
Muhammed Zuveyb’i değerlendirmesinin devamında oluşan öfkenin bir diğer sebebinin de kayırma faaliyetleri olduğuna dikkat çekti:
“Hareketin oportünizmi, kayırmacılık ve akrabayı tercih etme politikasını benimsemesi ve (hareket mensuplarının çocuklarının zenginleşmesi karşısında ikinci ve üçüncü sınıf vatandaş haline gelen) diğer Tunusluların endişelerini göz ardı etmesi, geniş bir kesimin hareketin liderlerine ve politikalarına karşı öfkelenmesine neden oldu.”
Zubeyb’e göre 25 Temmuz’da alınan olağanüstü hal tedbirlerinden sonra hareketin tamamen felç olmasının yanı sıra ‘her türlü manevra ve siyasi eylem yeteneğini kaybetmesi ve bu nedenle yurt dışında yardım aramak zorunda kalması’ gibi nedenlere dikkat çekti. Bu durumun Nahda’yı olumsuz etkilediğini vurguladı. Hareketin bugün sosyal paylaşım platformlarında ve harekete yakın bazı kanallarda yapılan kışkırtmalara ve seferberliğe rağmen yüz vatandaşı bile sokakta toplayamadığının altını çizdi.
Gözlemciler, Kays Said’in ülkedeki şiddetli toplumsal ve ekonomik krizi kontrol altına almaması durumunda başta Nahda Hareketi olmak üzere Tunus’taki İslamcıların siyasi arenaya zorla geri dönebilecekleri görüşündeler.

Sahte destek
Gazeteci Kerime Dağraş de yaptığı değerlendirmede şunları söyledi.
“Nahda Hareketi, popülaritesinin devamlılığının tüm bileşenlerini kaybetti. Ya da daha doğrusu Said, aslında sahte bir temel olan hareketin halk tabanını bitirmeyi başardı.”
Dağraş’a göre dikkat edilmesi gereken nokta, Nahda’nın halk tabanının gruplara ayrıldığı:
“Nahda’nın müritleri olarak nitelenen gruplar var. Bunlar esas olarak hareketin üyeleri ve ailelerinden oluşuyor ve göründüğü gibi sayıları da çok az. Varlığından istifade edenler ve hareket ile menfaat ilişkisi içinde olanlar da bulunuyor. Bunlar, Said’e muhalef olanların liderleridir ancak ağırlıkları yoktur. Halka gelince; hareket tüm seferberlik yeteneğini yitirdi. Bu durum, Raşid el-Gannuşi’nin yandaşlarını harekete geçirmekte başarısız olduğu 25 Temmuz gecesinden itibaren kendini gösterdi. Bunu ise hareketin sokağa çıkma çağrıları takip etti.”
Said’in tüm hatalarına ve muhalifleri çemberinin her geçen gün daha da genişlemesine rağmen ‘Nahda’nın eski desteğini toplama ümidinin sıfırlandığını vurgulayan Kerime Dağraş sözlerini şöyle sonlandırdı:
 “Çünkü bu aslında faydacılık üzerine kurulu hayali bir destektir. Yani etkisini kaybettiği ilk durakta sarsılacaktır. 25 Temmuz’da yaşananlar da buydu.”



Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
TT

Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)

İbrahim Hamidi

Evlerde, herhangi bir eleştirinin kendine has bir ritüeli vardı; söze başlamadan önce mutlaka bir hava yaratılırdı. Spikerin veya dizinin sesi açılır, ardından konuşan kişi ağzını misafirinin kulağına yaklaştırırdı. Hatta iktidar sahibi olanlar bile korku duvarlarından çekinirdi. Kimi dinleme cihazlarının nasıl yerleştirildiğini çok iyi biliyor, kimi bizzat bu cihazları yerleştiriyor, kimileri ise meslektaşlarının kendilerinden önce davranmış olmasından korkuyordu.

Suriye rejiminin devrilmesinin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen hikâyelerin arkası kesilmiyor. İnsanların konuşabilmesi için televizyonun konuşması gerekirdi. Karşısında oturanlar bir eleştiri veya iç çekişi araya sıkıştırmaya çalışırken, oradan ‘Sayın Başkan’ övgüleri yükselebilirdi. Ancak telefon her zaman böyle bir tedbire izin vermezdi; telefonun kendine göre planları vardı. Anlatıcılara göre Cemil Hasan ile Ali Memlük’ün hikâyesi de milyonlarca hikâyeden sadece biriydi. Birincisi Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı’ndaki görevini kaybetmiş, diğeri ise Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanlığı’ndaki koltuğunu korumuştu. Sonra sıra ona da geldi. Beşşar Esed tarafından görevden alındığı gün Hasan onu aramış ve uzaklaştırma kararını sorgulamaya başlamıştı. Belki de görevi kaybetmenin, iki subaya daha önce imkânsız olan bir sohbet ortamı sağladığını düşünmüştü. Ne var ki tuzaklar ustası Memlük, lafı uzatmadan hemen araya girmişti: “Sesini yükselt, seni duyamıyorum... Telefon hışırtı yapıyor” diyerek telefonu kapatmıştı. Aslında yaptığı, telefon görüşmelerini kaydetmekle görevli bir memurun yazacağı rapordan kendi adını sildirmeye çalışmaktı.

İkisi de görevlerinden ayrıldılar ve şu an Moskova’da, hesap gününü bekledikleri bir ‘buzdolabında’ tutuluyorlar; fakat makam hırsı onlardan uzaklaşmış değil. Eski alışkanlıkları ve kelimelerin, işaretlerin nereye varabileceğine dair o eski refleksleri hâlâ üzerlerinde. Hasan, yoldaşı ve aynı zamanda rakibi olan kişiyi sarsan kararı sorgularken; Memlük ise yoldaşı ve rakibinin, söylenenleri duyup da itiraz etmediği veya sessiz kaldığına dair bir kayda geçmesinden korkuyordu. İktidarın kesintiye uğraması, sesin geri gelmesi için yeterli olmamıştı. Başkalarının ne söylediğini çözmekle geçen yılların ardından Memlük, sanki kendisine söylenenlerden kurtulmaya çalışır gibi bir haldeydi.

O telefon görüşmesinin bir diğer yüzü daha var. Hasan, rejimin çöküş gecesi olan 2024 sonlarında kaçarken, ofisinde Beşşar ve Mahir Esed’e düzülen övgü şiirleriyle dolu ‘altın bir sicil’ bırakmıştı. Bu dalkavuklukların anlatılacak başka bir hikâyesi var; övgülerin bile kifayetsiz kaldığı cümleler bunlar... Rejim adına büyük zulümlere imza atan, geniş nüfuz sahibi bir subay, tüm gücünü bu sadakat ritüellerine yatırıyordu. Suriyelilere kan kusturan o el, aynı zamanda boyun eğme ifade eden cümleleri kaleme alıyordu. Kendi kudretinin nereden geldiğini ve bunu kimin geri alabileceğini çok iyi biliyordu. Sahip olduğu makam ona insanlar ve zindanlardaki mahkûmlar üzerinde geniş bir yetki alanı sağlarken, aynı zamanda kendisinden üsttekilerin rızasına muhtaç kılıyordu. Aşırı övgüler, aslında ahdini tazelemek, o son telefon görüşmesini ve eve kapatılacağı anı olabildiğince ertelemek demekti.

Bir tanığa göre, iki subay arasında başka bir hikâye daha yaşanmıştı. Günün birinde Hasan, Baas Partisi’nin kuruluş yıl dönümünde Memlük’e bir demet çiçek göndermişti. Çiçekler parti bayrağının renklerini taşıyordu; ancak Memlük bu durumdan rahatsız olmuştu çünkü bir numaralı yapı taşlarından biri olduğu rejimin iktidardaki Baas Partisi’nden nefret ediyordu. Bu küçük çiçek demeti, rejimin vitrini ile gerçeği arasındaki devasa mesafeyi gözler önüne seriyordu. Güvenlik teşkilatının tepesindeki bir adam, ‘devlete ve topluma liderlik ettiği’ varsayılan partiden nefret ediyordu. Sadakati doğrudan ‘sahibine’ olduğu sürece bu nefreti, rejimin kalbinde yer almasına mâni olmuyordu.

Kuzey Kore, Sovyetler Birliği veya başka bir totaliter rejimde, bu ağırlıkta bir güvenlik sorumlusunun iktidar partisinin simgesini reddettiğini ve ondan nefret ettiğini hayal etmek mümkün müdür? Bu kıyaslama, Suriye’de partinin işlevi üzerine önemli bir soru doğuruyor: Acaba geriye ne kadarlık bir ideoloji kalmıştı, yoksa parti başka ilişkilerle yönetilen bir iktidarın perdesinden mi ibaretti? Baas’tan nefret edip Esed’e hizmet etmek mümkündü. Sokaklar parti sloganlarıyla dolup taşarken, makamlar ise ‘Sayın Başkana’ yakınlık derecesine göre belirleniyordu. İdeoloji halk içindi; kapalı kapıların ardına girebilenler içinse esas olan kişisel güvendi. Oradaki ‘yoldaşlar’, parti kartının, bir işaretin veya ‘talimatın’ açtığı kapıları asla açamayacağını çok iyi bilirlerdi. Nitekim Ali Duba, o işaretin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu.

Başka bir tanığın anlattığına göre, Hafız Esed döneminde Ulusal Güvenlik Bürosu’nun düzenli toplantıları Abdurrauf el-Kasım’ın başkanlığında yapılır; bu toplantılara istihbarat, parti ve hükümet yetkilileri katılırdı. Ali Duba ise askerî istihbarat başkanıydı. Hazır bulunanlar arasında unvan olarak en kıdemli kişi olmasa da, aldığı talimatlar ve bağlantıları dolayısıyla en güçlüsüydü. İşte bu yüzden toplantı, o gelmeden asla başlamazdı. O gecikir, herkes onu beklerdi. Toplantının başkanı ve üyeleri sandalyelerinde otururken, Duba onların zamanına el koyardı. Ağırlık merkezinin nerede olduğunu herkesin anlaması için masanın başköşesine oturmasına bile gerek yoktu.

Günün birinde Duba yine geç kalmış, ancak geldiğinde toplantının çoktan başlamış olduğunu görmüştü. Bir şeylerin değiştiğini hemen fark etmişti. Salonda hiç kimse, bu bekleme ayrıcalığına tek başına son verme yetkisine sahip olamazdı. O içeri girmeden önce yaşananlar ona verilmiş bir mesajdı; diğerlerinin onun yokluğunda fark ettiği şey ise, yeni gücünün sınırlarını anlamaları için onlara verilmiş birer izindi. O an unvanı değişmemişti; değişen tek şey, onunla lider arasındaki mesafeydi. Artık bu mesafeyi, başkalarının o yokken konuştukları dakikalarla ölçebiliyordu. Gelip yerine oturdu ve yeni konumuyla toplantıyı takip etmeye devam etti.

Görüşme saatleri, içeri girme sırası, selamın tonu, uzatılan ya da iptal edilen bekleyişler... Bunlar, makam sahiplerinin okumayı öğrendiği detaylardı. Çünkü korku cumhuriyetinin sözlüğünde, bu tür detaylarda yazmayanlar, karar ve bildirilerde yer alanlardan çok daha önemli olabilirdi. Ne var ki Duba, tüm o gücüne rağmen gözetim çemberinin dışında değildi. Kendisi rakipleri hakkında raporlar hazırlamakla görevliydi; ancak aygıt içerisindeki yoldaşları da onun hareketleri, seyahatleri ve ülkedeki ya da yurt dışındaki kumar maceraları hakkında Esed’e raporlar yazmakla görevlendirilmişti.

Raporlar farklı kurumlar arasında çeşitlilik gösterir ancak sonunda Saray’da kesişirdi. Herkes meslektaşı hakkında bir şeyler bilirdi ama hiçbiri, meslektaşının kendisi hakkında ne bildiğini tam olarak bilemezdi. Lider, şüpheleri yorumlamadaki merci ve bu şüphelerden korunma kaynağı olarak kalmaya devam ederdi. Aralarındaki uçurum ne kadar derinleşirse, ona olan ihtiyaçları da o kadar artardı.

İşte bu yüzden korkunun hatlarını ve sadakatin sınırlarını çizmek zordur. Zücaciye misali hücreden başlar, ofisten geçer, iktidar sahiplerinin evlerine sızar, iletişim damarlarında yayılır ve duvarlarda pas tutardı. Makamlar ve bedeller değişiklik gösterirdi; ancak huzur bulabilme yeteneği, başkalarının huzuruna el koyan ve insanların göğsüne korku ekenler için bile hep ulaşılmaz bir lüks olarak kalırdı.

Şam’daki bir huzurevinde, hayatını rejime adamış emekli bir subay yapayalnız yaşıyordu; inanılmamasından korktuğu için sadakatini aşırı bir şekilde dile getiriyordu. Ömür geçti, makamlar yok oldu ama sadakat sınavı bir türlü bitmedi. Her zaman fazladan bir cümleye, daha yüksek bir coşkuya ve hâlâ olması gerektiği gibi olduğuna dair yeni bir kanıta ihtiyaç duyuyordu. Ömrünün sonuna kadar yanında, kendi sesini sürekli denetleyen bir gözetmen taşıdı. Başkalarının göğsüne ektiği o korku, sonunda kendi göğsüne yerleşmişti. Kimsenin kendisinden daha fazlasını istemesine gerek kalmıyordu; o, bunu bizzat kendisinden istiyor ve sunduklarının gerekenin altında kalmasından korkuyordu. Kendininkinden bile korkuyordu. Bir ziyaretçisine şöyle demişti: “Bana inanmayacaklarından korkuyorum...”

George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde yöneticilerin ayrıcalıklarına uyum sağlamak için emirlerin nasıl değiştirildiğini görürüz. Suriye’de ise pek çok kelime yerinde sabit kalırken, hayat bu kelimelerin altında tamamen değişti. Verasetle devredilen bir cumhuriyet; kendi iktidarının en büyük muhafızlarından bazılarının nefret ettiği bir parti; üyelerinin toplantıyı yönetmeyen bir adamı beklediği kurumlar ve kaynakları ile aygıtları aile işlerinden ayrı düşünülmesi imkânsız bir devlet...

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed korkuyu icat etmedi; ancak onu ülkenin toprağına derinden ekti ve halkın göğsünde geniş bir aağ kurdu. Adamlarına nüfuz bahşetti ama anahtarları hep kendi ellerinde tuttu. Onlardan biri binlerce Suriyelinin zindan kapılarını açabilir ya da hayatına son verebilirdi; fakat kendi ofis kapısının açık kalmasını garantilemekten acizdi.

Bir subayın makamını kaybetme endişesiyle bir tutuklunun hayatı için duyduğu korku asla aynı kefeye konamaz; telefonun yüzüne kapatılmasıyla hayat soluğunun kesilmesi, yoldaşların duvarlarından duyulan korkuyla masum birinin zindana atılması bir değildir. Zalimin yaşadığı kaygının gün yüzüne çıkması, onu sorumluluktan aklamaya yetmez; aksine, vahşeti ve boyun eğmişliğiyle bu rejim tarifesinin sürdürülmesine, kafatası yığınlarının birikmesine ve ıstırap nehirlerinin kazılmasına nasıl katkıda bulunduğunu gözler önüne serer.


Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
TT

Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun dün yaptığı açıklamada, Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararının “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve önleyici yaklaşımımızı” yansıttığını söyledi.

Tebbun, Kurtuluş Devrimi'nin 72'nci yıl dönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Bu yıl dönümü, ülkenin yüksek çıkarlarının gerektirdiği konularda farkındalığı artırmak için yenilenen bir fırsattır. Bu çerçevede, kardeş ve komşu bir ülkeyle iş birliği kapsamında anayasal yetkilendirme ve kurumsal uzlaşı devreye girmiştir” ifadelerini kullandı.

Nijer'e Cezayir ordusuna bağlı birliklerin gönderilmesi kararına işaret eden Tebbun, bu adımın “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve mevcut bölgesel koşullar karşısında ulusal güvenlik stratejimizin temel belirleyicilerinden biri olan önleyici yaklaşımı yansıttığını” belirtti.

Tebbun, kararın aynı zamanda istikrarın korunması gereklilikleriyle örtüştüğünü vurgulayarak, “Yeni Cezayir, siyasi egemenlik anlayışı ve Kasım Devrimi'nin ruhunu yansıtan bağımsız kararları doğrultusunda kaynaklarını ve imkânlarını istikrar ortamında değerlendirmektedir” dedi.

Cezayir Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz pazartesi günü Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararını almıştı. Cezayir Parlamentosu da daha önce cumhurbaşkanının askerî birlik gönderilmesine ilişkin talebini oylayarak kabul etmişti. Tebbun, bu ayın başlarında yaptığı açıklamada, Nijer'in kendi ifadesiyle Sahel bölgesi dışındaki bir ülke tarafından finanse edilen silahlı bir grubun tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söylemişti.

Oylama, parlamentonun iki kanadında ayrı ayrı gerçekleştirilen kapalı oturumlarda yapıldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre görüşmeler sırasında yoğun gizlilik önlemleri uygulanırken, basın mensuplarının oturumları takip etmesine izin verilmedi. İktidar yanlısı partiler kararı desteklerken, muhalefet partileri konuya ilişkin sessiz kalmayı tercih etti.


Husiler, Lahic'in kuzeyinde tuzağa düşürüldü

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
TT

Husiler, Lahic'in kuzeyinde tuzağa düşürüldü

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)

Yemen'in güneybatısında çatışmalar daha şiddetli bir aşamaya girerken, Lahic ile Taiz vilayetleri arasındaki sınır hattında bulunan Makâtıra cephesi, Husilerin ağır kayıplar verdiği bir çatışma alanına dönüştü. Husilerin, Taiz ile güney vilayetlerini birbirine bağlayan en önemli kara güzergâhlarından biri olan Hicetü'l-Abd yolu üzerindeki stratejik yüksek noktaları ele geçirmek amacıyla bölgeye takviye birlikler ve zırhlı araçlar sevk ettiği bildirildi.

Bölgede topçu ateşinin eşlik ettiği geniş çaplı bir Husi saldırısı ve yüksek kesimler üzerinden ilerleme girişimleri yaşandı. Saldırılar sırasında bazı mevzileri ele geçiren Husiler, daha sonra Yemen hükümet güçleri ile Makâtıra, Züreykâ ve Mekâbide bölgelerinden yerel savaşçıların karşı saldırısıyla karşılaştı. Hava ve topçu desteğiyle gerçekleştirilen operasyonlarda Husilerin çok sayıda mensubu ve askerî aracı etkisiz hale getirilirken, Anan Dağı yeniden kontrol altına alındı ve Makâtıra Kalesi'ne yönelik ilerleme girişimi engellendi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre  Züreykâ çevresinde ise çatışmaların sürüyor.

Husilerin ikmal hatları da takviye birliklerini ve alternatif güzergâhları hedef alan hava saldırılarıyla vuruldu. Öte yandan, örgüt mensubu yaklaşık 60 savaşçının cenazesinin Turbe kentine ulaştığı yönünde haberler yayımlandı.

Taiz'in diğer cephelerinde de güney ve batı kesimlerinde çatışmalar devam etti. Şakab, Akruz ve Misrah bölgelerinde Husi mevzileri ve askerî araçları hedef alındı.