Putin, Doğu Ukrayna’nın geleceğini belirliyor

Güvenlik Konseyi, Donetsk ve Luhansk’ın bağımsızlığını tanımak için olağanüstü toplandı  

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Olağanüstü Güvenlik Konseyi Toplantısı’na başkanlık etti. (EPA)  
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Olağanüstü Güvenlik Konseyi Toplantısı’na başkanlık etti. (EPA)  
TT

Putin, Doğu Ukrayna’nın geleceğini belirliyor

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Olağanüstü Güvenlik Konseyi Toplantısı’na başkanlık etti. (EPA)  
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Olağanüstü Güvenlik Konseyi Toplantısı’na başkanlık etti. (EPA)  

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ukrayna krizine siyasi bir çözüm arama çabaları karşısında masayı devirdi. İlk kez canlı yayınlanan Olağanüstü Güvenlik Konseyi Toplantısı’nın ardından, Ukrayna’nın birleşik bir ülke olarak siyasi geleceği artık Rusya başkanlık kararına bağlı.  
Güvenlik Konseyi toplantısında Ukrayna’daki ayrılıkçı Luhansk ve Donetsk bölgelerinin bağımsızlığının tanınması önerildi. Toplantı esnasında Putin, Rusya Parlamentosu’nun alt kanadı Devlet Duması'nın Donbas'taki ayrılıkçıların sözde yönetimlerinin tanınmasıyla ilgili çağrısı konusunda güvenlik konseyi üyelerinin görüşünü aldı. Konsey üyelerinin tamamı Donetsk Halk Cumhuriyeti ve Luhansk Halk Cumhuriyeti'nin tanınmasından yana görüş beyan etti. 
Güvenlik Konseyi toplantısının canlı yayınlanması Ruslar ve dünya için büyük bir sürpriz oldu. Ruslar, Güvenlik Konseyi Toplantılarını genellikle mutlak bir gizlilik içinde düzenlemekteydi. Rus televizyonları ve uluslararası televizyonlar, yayınlarını keserek konsey toplantısını canlı yayınladı. Toplantıya, konseyin daimi üyeleri olarak, başbakan, meclis başkanları, dışişleri, savunma ve içişleri bakanları, cumhurbaşkanlığı yetkilileri ve istihbarat servislerinin başkanları katıldı.  
Putin, Rusya’nın Donbas’taki çatışmaların barışçıl bir şekilde çözülmesi için en baştan beri çaba gösterdiğini vurgulayarak, ‘’Ukrayna’da 2014’te anayasaya aykırı bir şekilde kanlı bir darbe gerçekleştiğinde, Kırım Yarımadası ve Donbas’taki vatandaşlar dahil olmak üzere birçok vatandaş bunu kabul etmedi. Böylelikle Donetsk ve Luhansk halk cumhuriyetleri ayrıldıklarını duyurdu. Ukrayna yönetimi geçtiğimiz yıllarda iki defa bu toprakları askeri olarak cezalandırmak istedi, şimdilerde üçüncüsüne şahit oluyoruz’’ dedi.  
Ukrayna’nın Minsk Anlaşması’na uyma niyeti olmadığını öne süren Putin, ‘’Bunu defalarca en üst düzeyde, dışişleri bakanı ve ulusal güvenlik sekreteri seviyesinde aleni bir şekilde dillendirdiler. Donbas’taki çatışma uluslararası güvenlik meseleleriyle doğrudan ilişkilidir. Batı Kiev yönetimini Moskova’yla mücadelede bir araç olarak kullandı. Bu durum Rusya için tehlike arz etmektedir’’ ifadelerini kullandı.  
NATO’nun 2008’deki Bükreş Zirvesi’nde Gürcistan ve Ukrayna’ya kapıyı açtığını ifade eden Putin, NATO’nun 5’inci maddesi uyarınca, üyelerden birine ya da daha fazlasına yöneltilecek silahlı bir saldırının, hepsine yönelmiş bir saldırı olarak değerlendirileceğini hatırlattı. 
Bu durumda Ukrayna’nın birliğe üye olmasının Rusya’yı tehlikeye sürükleyeceğini, zira Kırım Yarımadası ve Sivastopol’un bağımsızlıklarının tanınmadığını, Ukrayna’nın kendisine ait olduğunu iddia ettiği bu bölgeleri silah zoruyla geri alma niyetinde olduğunu söyledi. Bu yaşanırsa NATO’nun Ukrayna’yı desteklemek zorunda kalacağını belirtti.  
Putin, konuşmasının ardından konsey üyelerine Donetsk Halk Cumhuriyeti ve Luhansk Halk Cumhuriyeti'nin tanınmasıyla ilgili görüşlerini sordu. Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, bağımsızlıklarının desteklenmesi yönünde görüş beyan ederek, "NATO ve ABD'ye taleplerimizi ilettik. NATO ölümüne bağlı olduğu açık kapı politikası nedeniyle taleplerimizi reddetti. Bize doğuya doğru genişlemeyeceklerinin güvencesini vermeye hazır değiller’’ dedi.  
Savunma Bakanı Sergey Şoygu, Kiev yönetiminin Donbas’ta askeri anlamda kışkırtıcı bir pozisyon sergilediğini belirtti ancak tehditlerin bununla da sınırlı olmadığını söyledi. Sovyetler Birliği döneminde teknolojik üs olmasından ötürü Ukrayna'nın nükleer silah geliştirme kapasitesine sahip olduğunu dile getiren Şoygu, "Ukrayna, İran ve Kuzey Kore'yi aşan bir nükleer kapasite yaratabilecek ekipman, teknoloji ve uzmanlara sahip" ifadelerini kullandı. 
Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Medvedev, Ukrayna'nın mevcut yönetiminin, Donbas halkını umursamadığını ve bölgeyi statü pazarlık kozu olarak kullandığını söyledi. 2014’ten beri bölge halkının kaderine terk edildiğini ve merkezi yönetim tarafından ihmal edildiğini vurgulayan Medvedev, Ukrayna'nın Kiev üzerindeki Batı baskısına rağmen Minsk Anlaşması’nı uygulamayacağı sonucuna varılabileceğini ifade etti.  
Medvedev, Rusya'nın Donetsk Halk Cumhuriyeti ve Luhansk Halk Cumhuriyeti'nin tanınmasıyla ilgili zor bir ikilemle karşı karşıya olduğunu ancak bölge halklarının yanında durmak gerektiğini kaydetti.

Diplomatik çabaların başarısızlığı konusunda fikir birliği
Minsk Anlaşması’nın uygulanmasını takip eden Başkanlık İdaresi Başkan Yardımcısı Dimitry Kozak, “Bugün ne Ukrayna’nın ne de Batılı müttefiklerinin kesinlikle ve hiçbir koşulda Donbas’a ihtiyaç duymadıkları tamamen açık hale geldi. Kiev, Donbas için özel statü verilmesini kabul etmiyor, yaşanan olaylar Kiev’in Minsk Anlaşmasına asla uymayacağını gösteriyor’’ dedi.  
Putin görüşleri dinlediğini söyleyerek, Donetsk Halk Cumhuriyeti ve Luhansk Halk Cumhuriyeti'nin tanınmasıyla ilgili kararı geceleyin vereceğini belirtti. Toplantı esnasında Putin’in bu bölgelerin bağımsızlığı kararını daha önceden aldığı anlaşılmaktaydı. Konseyin bazı üyeleri bağımsızlık kararının tanınmasından önce Batıya Minsk Anlaşması’nın uygulanabilmesi için bir mekanizma oluşturulması için fırsat tanınması yönünde görüş beyan ettiler. Dış İstihbarat Servisi (SVR) Başkanı Sergey Narişkin bu mekanizmanın üç gün içinde oluşturulması için süre verilebileceğini, böylelikle ABD-Rusya zirvesi düzenlenmesi için Fransız girişiminin başarısının beklenebileceğini ifade etti. Ancak Putin sert bir üslupla Narişkin’den görüşünü belirtmesini istedi: Katılıyor musun yoksa katılmıyor musun? Bunun üzerine istihbarat şefi bağımsızlığın tanınması yönündeki görüşünü söyledi. Aralarında Lavrov’un da bulunduğu yetkililer, Batı’nın pozisyonun değişmeyeceği için ek süre vermenin bir faydası olmayacağı yönünde fikirlerini ifade ettiler.
Rus televizyonları tarafından benzersiz olarak nitelendirilen toplantı sırasında en dikkat çekici husus; üyelerin bazı bilgileri aktarırken ya da pozisyonlarını ifade ederken yaşanan karışıklıklar oldu. Putin toplu bir tartışmaya mahal vermemek adına üyelere görüşlerini tek tek soruyordu. Başbakan Mihail Mişustin, “aylardır bu toplantıya hazırlanıyoruz, tüm olası sonuçları inceledik ve kendimizi, yaptırımlar dahil en kötü olasılıklara hazırladık’’ ifadelerini kullandı. Başbakanın bu açıklamaları toplantının bazı kısımlarının önceden koordine edildiğini akla getirdi. Dış İstihbarat Servisi Başkanı Sergey Narişkin ise bir pot kırdı. Putin kendisine ‘bağımsızlıkların tanınmasıyla ilgili’ kararını sorduğunda, ‘Donetsk ve Luhansk’ın Rusya Federasyonun gücüne katılmasını destekliyorum’ dedi, bunun üzerine Putin, ‘şu an bağımsızlıklarının tanınmasını konuşuyoruz’ dedi. Bu diyalog bağımsızlık adımının ilerideki başka atılacak adımların öncüsü olduğu yorumlarına neden oldu.  
Toplantıya katılanlar söz konusu bölgelerin bağımsızlığının tanınmasının, halkın isteği ile olduğunu vurguladılar. Ayrıca Minsk Anlaşması’nın artık uygulanamaz olduğunu ve geçmişte kaldığını özellikle belirttiler.

Donetsk ve Luhansk bölgelerinin sınırları 
Güvenlik Konseyi Toplantısı’ndaki en dikkat çekici hususlardan biri de cumhurbaşkanlığı ofisindeki bir yetkili hariç, katılımcıların, Rusya'nın iki bölge için tanıyacağı sınırlar konusuna atıfta bulunmaktan kaçınmasıydı. Ayrılıkçılar tarafından kontrol altında olan bölgeler, Donetsk ve Luhansk idari sınırlarından daha dar bir alanı kapsıyor. Bu idari bölgelerin önemli bir kısmı Kiev yönetiminin kontrolü altında. Kremlin'in karşı karşıya olduğu temel ikilem, “Donetsk Bağımsızlık Bildirgesi’nin”, kurulacak cumhuriyetin Donetsk eyaletinin tüm idari sınırları içinde olduğunu öngörmesidir. Rusya’nın bu şekliyle bağımsızlığı kabul etmesi demek, ‘Donetsk Cumhuriyetine’ bağımsızlığını iddia ettiği bölgelerde hakimiyet sağlayabilmesi için askeri destek vermesi gerektiği anlamına geliyor. Bu durumda Rusya güneyde Mariupol şehrine kadar uzanan Cumhuriyetin tüm sınırlarını kontrol edecektir. Bunun yaşanması durumunda Azak Denizi bir Rus gölüne dönüşecek ve Ukrayna ile Batı donanmalarının hareketine kapanabilecektir.
Güvenlik Konseyi Toplantısı’nın, Donetsk ve Luhansk liderlerinin Rus televizyonlarında, bağımsızlıklarının tanınması için Rus liderine seslenmesinden yarım saat sonra gerçekleşmesi de dikkati çekti. ‘Donetsk Halk Cumhuriyeti’ lideri Denis Puşilin, ‘’Donetsk Halk Cumhuriyetinin vatandaşları adına sizden demokratik toplumsal bir hukuk devleti olarak bağımsızlığımızı tanımanızı istiyoruz’’ ifadelerini kullandı. Luhansk lideri de aynı sözleri sarf etti. İki lider ayrıca Rusya’dan kendileriyle, savunma dahil olmak üzere, dostluk ve işbirliği anlaşması imzalamasını talep etti.  
Puşilin Donbas’ta gerilimin tırmandığını ve ağır çatışmaların yaşandığını bildirmişti. Öte yandan Rusya, Ukrayna’dan sınırlarını geçmeye çalışan 5 kişilik ‘Ukraynalı sabotaj ve keşif grubunun’ etkisiz hale getirildiğini duyurdu. Grubun sabotaj ve keşif için iki zırhlı araçla Rostov bölgesine geçmeye çalıştığı belirtilen Güney Askeri Bölgesi açıklamasında, "Araçların yanı sıra Ukraynalı sabotaj ve keşif grubundan Rusya sınırını ihlal eden 5 kişi etkisiz hale getirildi” denildi. Ukrayna makamları ise iddiaları reddetti.



The Guardian: İsrail, Gazze’de Barış Kurulu’na ait üssün inşasını engelliyor

Gazze şehrinde yıkılmış binaların arasında yürüyen Filistinliler (AP)
Gazze şehrinde yıkılmış binaların arasında yürüyen Filistinliler (AP)
TT

The Guardian: İsrail, Gazze’de Barış Kurulu’na ait üssün inşasını engelliyor

Gazze şehrinde yıkılmış binaların arasında yürüyen Filistinliler (AP)
Gazze şehrinde yıkılmış binaların arasında yürüyen Filistinliler (AP)

İngiliz The Guardian gazetesinin haberine göre İsrail, Gazze Barış Kurulu tarafından Gazze Şeridi’nde kurulması planlanan ileri askeri üs projesinin hayata geçirilmesine izin vermeyi reddediyor.

Geçtiğimiz ağustos ayı başlarında, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 2025 yılında yetkilendirilen ve başkanlığını ABD Başkanı Donald Trump’ın yürüttüğü uluslararası bir kuruluş olan Barış Kurulu, Gazze Şeridi’ndeki ilk inşaat sözleşmesini imzalamıştı. ABD’nin Louisiana eyaleti merkezli Arkel International şirketine verilen sözleşme, uluslararası istikrar gücünün öncüsü olarak 150 uluslararası askere ev sahipliği yapacak ileri bir askeri üssün inşasını kapsıyordu.

Konuya yakın bir kaynağın aktardığı bilgilere göre, aradan iki ay geçmesine rağmen İsrail söz konusu sözleşmenin uygulanmasına izin vermemekte direniyor. Yüklenici firmaların ve nakliye araçlarının Gazze’ye girerek çalışmalara başlamasına izin verilmediği belirtilirken, kaynağın İsrail’in sınır kapısını açmayacağını ifade ettiği kaydedildi.

Barış Kurulu Sözcüsü konuya ilişkin açıklama yapmaktan kaçınırken, İsrail ordusu ve İsrail hükümeti de yorum yapmayı reddetti.

İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki savaşı, Trump’ın sonlandırdığını iddia ettiği 8 savaş arasında yer alıyor. Trump, geçen hafta sosyal medya hesabından yaptığı uzun bir paylaşımda bu konuyu yeniden gündeme getirerek, Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmemesinin haksızlık olduğunu öne sürmüştü.

Şarku’l Avsat’ın The Guardian’dan aktardığına göre, Ekim 2025’te Gazze Şeridi’nde sağlanan ateşkesin ardından kurulan Barış Kurulu, Trump’ın çatışmayı sona erdirdiği yönündeki iddialarının merkezinde yer alıyor.


Doğu Libya’daki yetkililer, geçtiğimiz ağustos ayından bu yana 31 kişiyi idam etti

(foto altı) Libya’nın doğusunda parlamento tarafından atanan hükümetin başbakanı Usame Hammad (Libya İstikrar Hükümeti)
(foto altı) Libya’nın doğusunda parlamento tarafından atanan hükümetin başbakanı Usame Hammad (Libya İstikrar Hükümeti)
TT

Doğu Libya’daki yetkililer, geçtiğimiz ağustos ayından bu yana 31 kişiyi idam etti

(foto altı) Libya’nın doğusunda parlamento tarafından atanan hükümetin başbakanı Usame Hammad (Libya İstikrar Hükümeti)
(foto altı) Libya’nın doğusunda parlamento tarafından atanan hükümetin başbakanı Usame Hammad (Libya İstikrar Hükümeti)

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) dün yaptığı açıklamada, Libya’nın doğusundaki askeri makamların geçtiğimiz ağustos ayının sonlarından bu yana en az 31 kişiyi idam ettiğini bildirdi. HRW, söz konusu idamların 2010’dan bu yana Libya genelinde kamuoyuna duyurulan ilk idamlar olduğunu belirtti.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre HRW, yaptığı açıklamada, Libya’nın doğusu ve güneyini kontrol eden Mareşal Halife Hafter’e bağlı güçlerin, söz konusu kişileri ‘son derece adaletsiz askeri yargılamaların ardından’ idam etmesini kınadı. Açıklamada, bu yargılamaların ‘adalet standartlarından’ açıkça yoksun olduğu vurgulandı.

Bu vakaların ‘2010’dan bu yana Libya’da bilinen ilk idamlar’ olduğuna dikkat çeken HRW, askeri cezaevinde tutulan en az 50 kişinin daha yakın zamanda idam edilme riskiyle karşı karşıya bulunduğu uyarısında bulundu. Ancak idamların ne zaman ve nerede gerçekleştirildiğine ilişkin ayrıntı paylaşılmadı.

Libya, Muammer Kaddafi’nin 2011’de devrilmesi ve öldürülmesinden bu yana güvenlik alanında kaosun yanı sıra siyasi ve kurumsal bölünmeyle karşı karşıya. Mareşal Halife Hafter’e bağlı güçler, kendisini destekleyen bir yönetimin bulunduğu ülkenin doğusunu kontrol ederken, batıdaki bölgeler ise merkezi Trablus’ta bulunan ve Abdulhamid Dibeybe başkanlığındaki hükümet tarafından yönetiliyor.

Libya’daki ıslah ve rehabilitasyon kurumlarının (cezaevlerinin) çoğu, yerel ve uluslararası insan hakları örgütleri tarafından sık sık ciddi hak ihlalleriyle suçlanıyor. Bu ihlaller arasında işkence sonucu ölümler ile bazı kişiler hakkında gerekli yargı usulleri yerine getirilmeden askeri mahkemelerce hapis veya idam cezalarının uygulanması da bulunuyor. Bu tür uygulamaların özellikle Hafter güçlerinin kontrolündeki doğu bölgelerinde görüldüğü belirtiliyor.

Gırnada Cezaevi, Bingazi’nin yaklaşık 100 kilometre kuzeydoğusunda bulunuyor. Büyük ölçüde askeri kontrol altında olan cezaevi, yargı makamlarının yetki alanı dışında kalıyor. Cezaevi, işkence ve kötü muamele de dahil olmak üzere ağır insan hakları ihlalleriyle sık sık gündeme geliyor.

HRW Ortadoğu ve Kuzey Afrika Direktör Yardımcısı Bessam Havaca, Hafter güçlerini, ‘işkence yoluyla alındığı öne sürülen itiraflara dayanan gizli yargılamaların ardından’ kişileri idam etmekle suçladı. Havaca, söz konusu davaların, Libya Yüksek Mahkemesi’nin de sivilleri yargılamaması gerektiğini belirttiği mahkemelerde görüldüğünü ifade etti.

Havaca, “Bu koşullarda gerçekleştirilen her idam, geri dönüşü olmayan bir adaletsizliktir. Silahlı güçler üzerinde etkisi bulunan her hükümet, bir sonraki idamın önüne geçmek için güçlü baskı uygulamalıdır” dedi.

Libya’da idam cezası yürürlükte bulunuyor. Ceza kanununda cinayet, terör eylemleri ve devlet güvenliğine karşı suçlar için idam cezası öngörülüyor. Libya mahkemeleri idam kararları vermeye devam etse de bu cezalar bugüne kadar infaz edilmemişti.

Havaca, “Libya 15 yıldır hiçbir idam cezasını infaz etmedi” diyerek bu uygulamasızlık döneminin sona ermesinden duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Hafter güçlerinin ve onları destekleyen hükümetlerin idamları durdurup durdurmama yönünde alacağı karara bağlı olarak en az 50 kişinin daha hayatının tehlikede olduğunu vurguladı.

HRW ayrıca, hükümlülerin ailelerine idamların gerçekleştirileceği tarihin önceden bildirilmediğini kaydetti. Libya’nın doğusundaki yetkililerin idam edilen kişilerin cenazelerini ailelerine teslim etmeyi reddettiği, yakınlarından kimlik tespiti yapmalarını istediği ve ardından aileleri hazır bulunmadan cenazeleri defnettiği belirtildi. Yetkililerin ayrıca, aileleri cenaze töreni düzenlememeleri konusunda uyardığı aktarıldı.


Siyasi pazarlıklar ile istihbarat faaliyetleri arasında gazeteciler ve casusluk suçlamaları

Rusya tarafından casuslukla suçlanan Amerikalı gazeteci Evan Gershkovich, Nisan 2024’te Moskova’daki bir mahkemede duruşmaya çıktı. (Reuters)
Rusya tarafından casuslukla suçlanan Amerikalı gazeteci Evan Gershkovich, Nisan 2024’te Moskova’daki bir mahkemede duruşmaya çıktı. (Reuters)
TT

Siyasi pazarlıklar ile istihbarat faaliyetleri arasında gazeteciler ve casusluk suçlamaları

Rusya tarafından casuslukla suçlanan Amerikalı gazeteci Evan Gershkovich, Nisan 2024’te Moskova’daki bir mahkemede duruşmaya çıktı. (Reuters)
Rusya tarafından casuslukla suçlanan Amerikalı gazeteci Evan Gershkovich, Nisan 2024’te Moskova’daki bir mahkemede duruşmaya çıktı. (Reuters)

Japon gazeteci Yuki Imai’nin salı günü Rusya’da yeniden gözaltına alınması, basın ile istihbarat arasındaki ilişkiyi ve uluslararası pazarlıkları yeniden gündeme taşıdı. Tarihsel örnekler, ülkeler arasında baskı unsuru olarak kullanılan gazetecilere yönelik uydurma suçlamaları ve medya alanında çalışmış bazı kişilerin istihbarat servisleriyle iş birliği yaptığının kanıtlandığı vakaları ortaya koyuyor.

Şarku’l Avsat’ın The Guardian’dan aktardığına göre, Hokkaido Shimbun gazetesinin muhabiri Imai, Sahalin’de gözaltına alındı ve Rus makamları tarafından casuslukla suçlandı. Mevcut bilgiler, gözaltının bir takas anlaşması ya da siyasi pazarlıkla bağlantılı olduğunu henüz ortaya koymuyor. Ancak gazetecinin gözaltına alınması, casusluk suçlamaları ile tutukluların serbest bırakılmasına yönelik müzakerelerin iç içe geçtiği bir dizi vakayı yeniden gündeme taşıyor.

Gershkovich: Hapishaneden takas anlaşmasına

ABD’li Evan Gershkovich’in davası, bir gazeteciye ilişkin dosyanın müzakere masasına nasıl taşınabildiğinin açık bir örneğini oluşturuyor. The Wall Street Journal muhabiri, Mart 2023’te Rusya’da gözaltına alınmış ve bir Rus silah şirketi hakkında bilgi toplamak amacıyla ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) adına casusluk yapmakla suçlanmıştı. Gazeteci, gazetesi ve ABD hükümeti suçlamayı reddetmişti. Gershkovich, Temmuz 2024’te 16 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Radio Free Europe/Radio Liberty’nin haberine göre Gershkovich, 1 Ağustos 2024’te, Rusya ve ABD vatandaşlığına sahip gazeteci Alsu Kurmasheva’nın da dahil olduğu bir takas kapsamında serbest bırakıldı. Rus ordusu hakkında ‘yanlış bilgi yaymak’ suçlamasıyla yargılanan Kurmasheva, altı yıl altı ay hapis cezasına çarptırılmıştı.

Rusya’ya dönenler arasında, Türk makamlarının Rusya Federal Güvenlik Servisi’nde (FSB) albay olarak nitelendirdiği Vadim Krasikov da bulunuyordu. Krasikov, 2019’da Berlin’de eski Çeçen komutan Zelimhan Hangoşvili’yi öldürmekten suçlu bulunmasının ardından Almanya’da müebbet hapis cezasını çekiyordu.

Takas, gözaltındaki bir gazetecinin akıbetinin farklı suçlardan hüküm giymiş kişileri de kapsayan müzakerelere dahil edilebildiğini ve vatandaşlarını geri almak isteyen hükümetleri zor kararlarla karşı karşıya bıraktığını gösterdi.

Gonzalez: Polonya’daki gözaltından Rusya’daki karşılamaya

Aynı takas kapsamında, Pablo Gonzalez olarak bilinen ve Pavel Rubtsov adını kullanan kişi de Rusya’ya döndü. Polonya, Moskova adına casusluk yaptığı şüphesiyle Gonzalez’i Şubat 2022’de gözaltına almıştı. Gonzalez, Publico gazetesi ve La Sexta televizyon kanalı da dahil olmak üzere İspanyol medya kuruluşlarında gazeteci olarak çalışıyordu.

scdfvgb
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Pablo Gonzalez (ortada) ve serbest bırakılan bir grup mahkûm, Moskova dışındaki Vnukovo Uluslararası Havalimanı’na varışları sırasında (AP – Arşiv)

The Guardian, Gonzalez’in Rus askeri istihbaratıyla bağlantılarına ilişkin şüpheleri ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ülkeye dönüşünde kendisini karşılamasını ele alan bir araştırma yayımladı. Ancak bu bulgular yargı kararının yerini tutmuyor. Gonzalez ise casusluk suçlamalarını reddediyor.

Pauken: Çin hükümeti adına çalışmak

ABD Adalet Bakanlığı’na göre Thomas Pauken, ABD makamlarına gerekli bildirimi yapmadan Çin hükümeti adına ülke içinde ajanlık faaliyetlerinde bulunduğunu kabul etmesinin ardından 1 Eylül 2026’da iki yıl hapis cezasına çarptırıldı. Şarku’l Avsat’ın AP’den aktardığına göre Pauken, Çin devletine ait Çin Merkez Televizyonu (CCTV) ve Xinhua Haber Ajansı da dahil olmak üzere medya kuruluşlarında gazeteci olarak çalışmıştı.

Bakanlığın açıkladığı dava belgelerine göre Pauken’in görevleri arasında potansiyel kaynaklarla görüşmek, bu kişilere iletişim cihazları sağlamak, kendilerinden istenen bilgileri bildirmek ve hazırladıkları raporları ‘Cathy’ adıyla bilinen bir kadına iletmek bulunuyordu. Pauken, bu kadınla yürüttüğü çalışmalar karşılığında en az 100 bin dolar aldı.

Federal Soruşturma Bürosu (FBI), Pauken’in, Çin Devlet Güvenliği Bakanlığı’nın talimatları doğrultusunda işe alınması muhtemel kişileri belirlemek için çalıştığını kabul ettiğini bildirdi.

Pauken’in avukatı ise AP’ye yaptığı açıklamada, müvekkilinin Çin’e gizli sınıflandırmasına tabi hiçbir bilgi aktarmadığını ve savcılığın da mahkemede bunu kabul ettiğini söyledi.

ABD-İran anlaşması Rezaian’ın tutukluluğuna son verdi

İran’da ise Washington Post gazetesi muhabiri Jason Rezaian’ın davası, bir gazetecinin akıbetinin ülkeler arasındaki müzakerelerle nasıl bağlantılı hâle gelebildiğinin bir başka örneğini oluşturuyor. Rezaian, Temmuz 2014’te gözaltına alınmış, casusluk ve düşman hükümetlerle iş birliği yapmak da dahil olmak üzere çeşitli suçlamalarla karşı karşıya kalmış ve kapalı kapılar ardında yargılanmıştı.

rgthyj
Gazeteci Jason Rezaian, Ocak 2016’da İran hapishanelerinden serbest bırakıldıktan sonra (AP)

Basın özgürlüğünü savunan, merkezi New York’ta bulunan bağımsız bir kuruluş olan Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), Rezaian’ın avukatının, dava dosyasında suçlamaları haklı çıkaracak herhangi bir delilin bulunmadığını söylediğini aktardı. Rezaian, Washington ile Tahran arasında varılan tutuklu takası anlaşması kapsamında Ocak 2016’da serbest bırakıldı.

Otis: Zorla itiraf ve serbest bırakılması için baskı

Soğuk Savaş döneminde, Washington ile Moskova ve müttefikleri arasındaki çatışmanın bir parçası olarak casusluk suçlamalarıyla gözaltına alınan gazetecilere ilişkin dikkat çekici davalar yaşandı. Çekoslovakya’da AP’nin Prag Büro Şefi William Oatis, Nisan 1951’de gözaltına alındı ve 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Ajansın 2012’de yayımladığı bir habere göre Oatis, itirafa zorlanmak amacıyla hücre hapsine maruz bırakıldı, uykudan ve yiyecekten mahrum edildi. Duruşmada verilen ifadeler ve davanın sonucu ise önceden hazırlanmıştı.

Oatis’in gözaltına alınması, Washington ile bir krize yol açtı. ABD, Çekoslovakya’ya karşı ticaret ve seyahat kısıtlamaları uyguladı. Diplomatik ve ekonomik baskıların ardından Mayıs 1953’te affedilen Oatis, ABD’ye döndü ve AP’de Birleşmiş Milletler’i (BM) takip eden muhabir olarak görevine devam etti.

Daniloff: Casusluk suçlaması ve Washington ile Moskova arasında uzlaşma

Moskova’da Sovyet makamları, US News & World Report dergisinin muhabiri Nicholas Daniloff’u 30 Ağustos 1986’da gözaltına alarak casuslukla suçladı. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın belgeleri arasında yayımlanan bir büyükelçilik telgrafına göre, Sovyet tanıdıklarından biri Daniloff’a içinde basın kupürleri bulunduğunu söylediği bir paket vermişti. Telgrafta Daniloff’un anlatımına yer verildiği üzere, ikili ayrıldıktan sonra güvenlik görevlileri Daniloff’u durdurup paketi açtı ve içinde ‘gizli’ ibaresi bulunan iki harita buldu. Washington, Daniloff’un gözaltına alınmasını, Sovyetlerin BM’de görevli çalışanı Gennadi Zaharov’un bir hafta önce New York’ta casusluk suçlamasıyla tutuklanmasına karşılık verilmiş bir adım olarak değerlendirdi.

Reuters’ın haberine göre, haftalar süren müzakerelerin ardından Daniloff’un yargılanmadan Sovyetler Birliği’nden ayrılmasına izin verildi. Uzlaşma kapsamında Zaharov’un ülkesine dönmesi ve Sovyet muhalif Yuri Orlov’un serbest bırakılarak ABD’ye gitmesi de sağlandı.

Basın kisvesi altında yürütülen istihbarat faaliyetleri

İngiliz Kim Philby, gazetecilik ile istihbarat faaliyetlerini bir arada yürüttü. İngiliz dış istihbarat servisi MI6’ta görev yapan Philby, Sovyetler Birliği’ne bilgi aktardı. Beyrut’ta yaşadığı dönemde İngiliz The Observer ve The Economist dergilerinin muhabiri olarak çalıştı. İngiliz Ulusal Arşivi’ne göre, dosyalarında Ocak 1963’te ajanlık yaptığına ilişkin delillerle yüzleştirildiği ve kısmi itirafta bulunduğu kayıtlı. Philby, aynı yıl Moskova’ya kaçtı.

Sovyet gazetesi İzvestiya, Aralık 1968’de bazı İngiliz gazeteci ve editörlerin İngiliz dış istihbarat servisi MI6 ile bağlantılarını ortaya koyduğunu ileri sürdüğü belgeler yayımladı. O dönemde bu suçlamalar reddedildi.

vfgbh
Eski İngiliz diplomat ve gazeteci Kim Philby, Londra’daki ailesinin evinde düzenlenen bir basın toplantısında, Kasım 1955 (AP)

Aradan onlarca yıl geçtikten sonra, yazar Jeremy Duns’un BBC için hazırladığı ve 2013’te yayımlanan araştırma, söz konusu belgeleri yeniden inceleyerek ele aldı. Araştırmada görüşlerine yer verilen tarihçiler ve eski gazeteciler, belgelerin doğruluğunu teyit etti. Araştırmada ayrıca tarihçi Alistair Horne’un, 1950’lerde Almanya’da Daily Telegraph muhabiri olarak çalışırken İngiliz istihbaratı adına üç ajanı yönettiğini kabul ettiği aktarıldı. İstihbarat tarihi araştırmacısı Stephen Dorril ise çifte ajan George Blake’in belgeleri Sovyetlere aktarmış olabileceğini değerlendirdi.

Bu vakalar, casusluk suçlamalarının nasıl siyasi baskı araçlarına dönüşebildiğini ve belgelenmiş bazı örneklerde gazetecilik faaliyetlerinin istihbarat çalışmalarına nasıl kılıf olarak kullanıldığını ortaya koyuyor. Bu olayları birbirinden ayırabilmek için her davadaki delillerin, faaliyetlerin niteliğinin ve yargılama koşullarının ayrı ayrı incelenmesi gerekiyor. Resmî bir suçlama, casusluğun kanıtlandığı anlamına gelmezken takas anlaşmaları da suçlamaların doğruluğundan çok devletlerin önceliklerini ortaya koyuyor.