Tüm ABD Başkanları yalan söyledi ama neden ve ne zaman?

Bazı ABD Başkanları kamu yararına bazıları ise pozisyonlarını ve imajlarını korumak için yalan söyledi

ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)
ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)
TT

Tüm ABD Başkanları yalan söyledi ama neden ve ne zaman?

ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)
ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)

Tarık eş-Şami
ABD'liler, geçtiğimiz 21 Şubat Pazartesi günü Başkanlar Günü'nü kutlarken Avrupa'da savaş davulları çalıyor. Uluslararası ilişkiler giderek gerginleşiyor. Tam da bu noktada Amerikan başkanlarının özellikle tehlike ve savaş zamanlarında halkına karşı dürüstlüğü ile ilgili hassas ve tartışmalı bir konu yeniden gündeme geliyor. Başkanlar her zaman karşıtları tarafından yapılan yalan ve aldatma suçlamalarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Bu suçlama tüm ABD Başkanları’nın takip eden bir suçlamadır. Ama halkın çoğunluğu bir başkanın yalan söylemesini istemese de Washington'daki düşünürlerin ve gözlemcilerin sorduğu soru, başkanın yalan söyleyip söylemediği değil, bunu ne zaman ve neden yaptığıyla ilgilidir. Vatan uğruna yalan söylemek zorunda oldukları durumlarda mı yalan söylüyorlar, yoksa kamuoyundaki imajlarını korumak ya da görevlerinde kalabilmek için mi yalan söylüyorlar?

Başkanlar yalan söylüyor
ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar. Kutlama bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi. Başlangıçta ülkenin İngilizlerden kurtulmasına öncülük etmedeki rolü nedeniyle George Washington’un onuruna düzenlenen bu gün daha sonra ABD Başkanı olarak görev yapan herkesin onuruna düzenlenmeye başladı. Ancak kutlama, analistlerin ve gözlemcilerin her yıl başkanların performansını, özellikle de halkına yalan söyleyip söylemediklerini değerlendirmelerini engellemedi. Kanıtlar, ilk Başkan George Washington'dan Abraham Lincoln'e ve Bill Clinton, George Bush, Barack Obama, Donald Trump ve mevcut Başkan Joe Biden’ kadar tüm ABD Başkanları’nın, kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda bir şekilde yalan söyleme ve aldatmaya başvurdular. Ancak bazı yeni araştırmalara göre, bazı başkanlar manipülasyon ve aldatma konusunda yetenekli oldukları için diğerlerinden daha aktif ve etkiliydi.
Örneğin, Washington Post, Başkan Joe Biden'ı eleştirenlerin onun da bir yalancı olduğu konusunda ısrar ettiği bir zamanda, Başkan Trump'ın yalanlarına dair bir veri tabanı oluşturdu. Araştırmaların sonucunda dört yıl boyunca 30 bin 573 yalan söylediği tespit edildi. Bunun birkaç örneğini veren New York Post'a göre, medya, ABD halkına yönelik tekrarlanan yalanları görmezden gelmekte suç ortağı oldu.

Çok sayıda aldatma
Bununla birlikte, başkanları yalan söylemek ve aldatmakla suçlama yeni bir mesele değil, Amerikan ulusunun kuruluş zamanından daha çok köleleri serbest bırakmak zorunda kalmamak için iki devlet arasında ileri geri hareket ettiren ilk Başkan George Washington'dan başlayarak, sivil bir merkez olan Hiroşima'yı yanlış bir şekilde askeri üs olarak tanımlayan Başkan Harry Truman'a kadar uzanıyor. Üçüncü Başkan Thomas Jefferson, Lewis ve Clark Seferi’nin gerçek amacı hakkında yalan söylemişti, ki asıl amaç ABD’nin batısının kontrolünü ele geçirme ve Louisiana'yı satın almaktı. Dwight Eisenhower, Sovyetler Birliği üzerinde Amerikan casus uçuşlarının varlığını inkâr ederken yalan söyledi. Daha sonra Sovyet Başbakanı Nikita Kruşçev, uçağı düşürülen ve ABD'nin öldüğünü varsaydığı pilotu gösterdikten sonra yalanı açığa çıktı. John F. Kennedy ise Chicago'dayken, Küba füze krizi hakkında yalan söyledi. Küba'da konuşlandırılan Sovyet füzelerini öğrendi ve Beyaz Saray'daki danışmanlarıyla yanıtı incelemek üzere kendine zaman kazanmak için basına ateşi olduğunu iddia etti. Lyndon B. Johnson Vietnam hakkında, özellikle de Tonkin Körfezi'ne yapılan ve savaşa izin veren kurgusal saldırı hakkında yalan söyledi. Richard Nixon, Watergate skandalında Demokratları gizli gizli araştırdığı konusunda yalan söyledi. George Bush, Irak'ta nükleer silahların varlığı konusunda yalan söyledi. Başkan Bill Clinton, Beyaz Saray stajyeri Monica Lewinsky ile ilişkisi hakkında yalan söyledi. Başkan Barack Obama,  Sağlık Reformu Yasası hakkında yalan söyledi.
Dünyanın diğer tüm halkları gibi, ABD halkı da yalan söyleyen bir başkan ve kamuoyundaki imajını veya makamını korumak için yalan söyleyen başkanlara müsamaha göstermek istemiyor. Vatandaşların çoğunluğu için en önemli olan başkanın yalan söyleyip söylemediği değil, bunu ne zaman ve neden yaptığıdır.

“Aldatma ahlakı”
Ancak yalan konusu, genel olarak başkanların ve politikacıların belirli durumlarda veya kamu yararına yönelik baskılar altında söyledikleri yalanlarla ilgili önemli bir felsefi soruyu gündeme getiriyor. Soru, yalanın neden yasadışı olduğu ile ilgilidir.
Bir Aydınlanma Çağı filozofu olan Immanuel Kant (1724-1804), yalan söyleme hatasına güçlü bir açıklama sunarak, yalan söylemenin ahlaki olarak kabul edilebilir olduğu hiçbir makul durumun bulunmadığını ileri sürdü. Çünkü tüm insanlar, Kant’ın insan onuru olarak adlandırdığı içsel bir değerle doğarlar. Yalan söylemek, insanın en önemli niteliği olan özgür ve rasyonel seçimler yapabilme yeteneğini bozar. Bu nedenle Kant, tehdit veya baskı altında da olsa yalan söylemenin yanlış olduğunu savundu. Bu, Kant'ın felsefesine sempati duymayan düşünürler için bir küçümseme sebebi iken, idealizm peşinde koşanlar ve en iyisi için uğraşanlar için bir kafa karışıklığı kaynağı olmuştur.
Buradaki sorun, filozof Kant'ın, kurbanının nerede olduğunu soran bir katile bile yalan söylemenin her zaman yanlış olduğunu söylüyor gibi görünüyor. Kurbanın yerini katile bildiren kişiyi dürüst yapan nedir? İyi niyetine rağmen cinayetten kısmen sorumludur. Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Nazi subaylarının, onlara zulmetmeleri veya infaz etmeleri için Yahudiler ve diğerlerinin nerede oldukları konusunda bilgi verilip verilmeyeceği konusunda geniş çaplı tartışmalara yol açtı. Bu, dürüstlük ya da yalan söylemeyi gerektiren bir durumdu. Ya da modern çağın filozoflarının desteklediği gibi, Naziler kamu gücünün meşru temsilcileri değildi, dolayısıyla kamu gücünün temsilcilerine yalan söylememek anlamına geliyordu. Bu nedenle, onlara yalan söylemekten kaçınmanın yasal bir yükümlülüğü yoktur.

Yalan söylemenin gerekçeleri
Bu anlayıştan hareketle, bazıları önemli bir siyasi hedefe ulaşmak için yalan söylemek konusunda haklı gerekçe olabileceğini savunuyor. Örneğin, yaklaşan bir askeri operasyon hakkında halka dürüst cevaplar veren bir siyasi lider, bu operasyonu tehlikeye atabilir ve dolayısıyla kamu yararı için yalan söyler ve aldatır. Olaydan sonra insanların bu tür bir aldatmacayı kabul etme olasılıkları daha yüksek olsa da bunu mümkün kılan askeri operasyonun başarısı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, İngiliz hükümeti, Nazi liderliğini, işgal planları ve Nazilerin Normandiya sahilinin 150 kilometre kuzeyindeki Calais'e asker indireceği yanılsaması konusunda aldatmaya çalıştı. Bu durum, Britanya'nın müttefiklerini bile yalan söylemesi ve aldatmasını haklı gösterdi. Nazi Almanya'sını yenmek için ahlaki bir zorunluluğun bu tür bir aldatmacayı haklı çıkaracak kadar güçlü olduğu göz önünde bulundurulmalı. Bu örnek aynı zamanda, dürüstlüğün beklenmemesi gereken düşmanca bir ilişki bağlamında aldatmaya izin verildiğini, vatandaşlara yalan söylemenin haklı olabileceği veya olmayabileceğini de göstermektedir.

Masum yalanlar!
Bu bağlamda, bazıları 1930'larda bazı başkanlık yalanlarını savunmak için gerekçe buluyor. Başkan Franklin D. Roosevelt, Hitler'in Avrupa'ya yayılmasının, liberal demokratik projeye yönelik bir tehdit oluşturduğuna ikna olmuştu. Ancak 1940 seçimlerine hazırlanırken seçmenlerin Avrupa savaşına müdahale etmeyi reddetmesinin baskısı altındaydı. Roosevelt, Amerika'nın savaşa dahil olmasına karşı olduğunu belirtmeyi seçti. Hitler hakkındaki görüşünü açıklamadı. Tarihçi Thomas Bailey, bu sırada savaşa hazırlanmak ve İngiltere'ye gizlice yardım etmek için elinden gelen her şeyi yaptığını söylüyor.
Roosevelt'ten önce, Abraham Lincoln benzer hesaplamalar yaptı. İç savaş sırasında Güney Konfederasyon liderleriyle yaptığı müzakerelerde kasten kaçınma taktikleri kullandı. Konfederasyonlardan koşulsuz teslim olmak isteyen partisindeki birçok kişiye yalan söyledi, ancak yaptığı şey Birleşik Devletler'in birleşik bir ulus olarak korunmasında etkili oldu.

İyi ve kötü yalanlar
Ancak asıl sorun, çok sayıda başkanlık yalanının, Başkan Bill Clinton'ın Lewinsky ile ilişkisi hakkında ya kendi çıkarına ya da onun başkanlığını korumak için söylediği yalanlar gibi önemli hedeflerle kolayca ilişkilendirilememesidir. Aynı şekilde, Başkan Richard Nixon'ın destekçileri tarafından Watergate'e yapılan saldırı hakkında hiçbir şey bilmediğinde ısrar etmesi de büyük bir yalandı. Nixon'ın hukuk danışmanı John Dean'e göre, yıllar sonra Başkan’ın Demokratik Ulusal Komite karargahını soyma planını bildiğini ve onayladığını açıkça belirtti. Bu, Nixon'ın başkanlığını bitiren skandal oldu. Her iki durumda da Clinton ve Nixon, başkanlıklarına yönelik ciddi bir tehditle karşı karşıya kaldılar ve Amerikan ulusunu kurtarmak için değil, konumlarını ve imajlarını korumak için yalan söylemeyi seçtiler.

Biden, Trump ve gerçek
Washington Üniversitesi'nde Kamu Politikası Profesörü olan Michael Blake, Başkan Trump'ın muhtemelen çoğu başkandan daha fazla yalan söylediğini söylüyor. Ancak yalanlarıyla ilgili çarpıcı olan şey, merkezi bir siyasi çıkara hizmet etmekten ziyade kendi imajını savunmasıydı. Bu yalanlar aynı zamanda sadakat testiydi. Yakın çevresi yalanlarını tekrarlayarak kendisine vefasını gösterirken, Trump seçim hilesi iddialarını tekrarlamayan Cumhuriyetçi Parti üyelerine hain diyerek saldırdı.
Son araştırmalar Başkan Biden'ın yalan söyleme konusunda henüz Başkan Trump ile aynı seviyede olmadığını gösteriyor. Ancak, geçmişi ve hayatının gençlik dönemi ile ilgili birçok konuda ve bazı politikaların maliyeti konusunda aldatıcı ve yanıltıcı iddialarda bulundu. Bu yalanlar ahlaki açıdan, çatışma ve beceri gerektiren savaş sırasında, kimse düşmandan dürüstlük beklemediği için önceki Başkanlar Roosevelt ve Lincoln'ün savaş ya da siyasetle ilgili yalanlarından daha az haklı görünüyor. Belki de başkanlar siyasette rakiplerine karşı dürüst olmamalı. Bazı siyaset felsefecileri, siyaset düşmanca bir oyun haline geldiğinde, politikacıların diğerini aldatmaya çalışmalarının affedilebilir olduğuna inanıyorlar.
Başkan Biden, iki parti arasındaki uçurumu kapatmak ve yasama projelerinin gündeminde anlaşmak amacıyla Cumhuriyetçi Parti ile olan ilişkilerinde bu fikre dayanabilir. Ancak bu son gerekçe, düşmanlık bağlamında siyasi muhaliflere yalan söylemeye izin verebileceğinden yeterli olmayabilir. Fakat Başkanların söylediği yalanlar genellikle seçmenlere yöneliktir ve bu tür bir aldatmayı haklı çıkarmak zor görünmekte.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre garip bir şekilde, araştırmalar gösteriyor ki, modern başkanlar, sosyal medyanın ortaya çıkmasından önce görev yapan başkanlara kıyasla, yalanlarını itiraf etmeyi ve doğru olmadığını söylemeyi daha zor kabul ediyor.



Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
TT

Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’li müzakerecilerle gerçekleştirdiği görüşmelerin ilk turunun sonuçları hakkında meclis üyelerini bilgilendirdi. Diğer yandan Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, Tahran ile Washington arasında nükleer müzakerelerde arabuluculuk rolü üstlenen Umman’a yarın bir heyetin başında gitmeyi planladığını açıkladı.

Laricani’nin ziyareti, geçen hafta sonu Umman’da yaklaşık dokuz aylık aranın ardından yapılan dolaylı görüşmelerin ilk turunu izleyen ve İran-ABD hattında ikinci bir müzakere turuna ilişkin beklentilerin arttığı bir döneme denk geliyor.

Söz konusu görüşmeler, ABD’nin İran yakınlarında deniz kuvvetlerini artırdığı ve Tahran’ın olası bir saldırıya sert karşılık vereceğini duyurduğu bir ortamda, diplomasiye yeni bir fırsat açmayı amaçlıyor.

Laricani, Telegram hesabından yaptığı açıklamada, Umman’da üst düzey yetkililerle bir araya gelerek son bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele alacağını, bunun yanı sıra ikili iş birliğini farklı düzeylerde değerlendireceğini belirtti.

Müzakerelerin bir sonraki turunun tarih ve yerinin ise henüz açıklanmadığı kaydedildi. Nükleer görüşmelere, İran’da Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin nezaret ettiği ve nihai kararların, Dini Lider Ali Hamaney’in onayının ardından alındığı ifade edildi.

scdvfgth
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, 18 Ocak’ta Tahran’da Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin için düzenlenen resepsiyonun ardından ofisinden ayrılırken görülüyor. (Laricani’nin internet sitesi)

Laricani’nin Umman’a yapacağı ziyaretin duyurulması, Arakçi’nin bugün parlamentoyu, kapalı kapılar ardında yapılan bir oturumda görüşmelerin sonuçları hakkında bilgilendirmesiyle eş zamanlı gerçekleşti.

Parlamentonun Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkan Yardımcısı Abbas Muktedayi, oturumun yapıldığını doğrulayarak, İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin de Arakçi ile birlikte toplantıya katıldığını bildirdi.

Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise “İran sıfır zenginleştirmeyi kabul etmeyecektir” diyerek, ‘ülkenin ulusal gücünün unsurlarından biri olan füze kapasitesinin hiçbir şekilde müzakere konusu yapılamayacağını’ vurguladı.

Parlamento Başkanlık Divanı Sözcüsü Abbas Guderzi de Dışişleri Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın toplantı sırasında İran’ın uranyum zenginleştirmeden vazgeçmesine karşı olduklarını açıkça ifade ettiklerini söyledi.

Guderzi, ‘müzakerelerin yeri ve çerçevesinin tamamen İslam Cumhuriyeti tarafından belirlendiğinin’ teyit edildiğini belirterek, bunun ‘İran’ın diplomasi sahasındaki gücünü yansıttığını’ dile getirdi. Ancak bu tutumun hangi tarafça ilan edildiğine dair ayrıntı vermedi.

Öte yandan Arakçi dün düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin ‘gerçek müzakereler yürütme’ konusundaki ciddiyetine dair şüphelerini dile getirdi. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Arakçi, İran’ın ‘tüm işaretleri değerlendirdikten sonra müzakerelere devam edip etmeme konusunda karar vereceğini’ söyledi ve bu kapsamda Çin ve Rusya ile istişareler yürütüldüğünü ifade etti.

frvfr
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte uçak gemisi “Abraham Lincoln” üzerinde (ABD Donanması – AFP).

İran, kırmızı çizgileri olarak gördüğü tutumunda ısrarcı davranıyor. Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer programıyla sınırlı kalmasını kabul ediyor ve barışçıl bir nükleer programa sahip olma hakkını vurguluyor. Buna karşılık, Körfez’de geniş bir deniz gücü konuşlandıran ve bölgedeki üslerde askeri varlığını artıran ABD, iki ek başlığı da içeren daha kapsamlı bir anlaşma talep ediyor. Washington’un gündemindeki bu başlıklar, İran’ın füze kapasitesinin sınırlandırılması ve Tahran’ın İsrail’e düşman silahlı gruplara verdiği desteğin sona erdirilmesi olarak öne çıkıyor.

İsrail ise bu iki başlıkta herhangi bir taviz verilmemesi gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çarşamba günü Washington’a gitmesi bekleniyor.


Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
TT

Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)

Amerikalı, Hint kökenli ruhani öğretmen ve çok satan sağlık kitaplarının yazarı Deepak Chopra, İsrail’e övgüler yağdırırken, Jeffrey Epstein’ın kendisine Tel Aviv’de katılması fikrine de büyük bir heyecan duyuyordu.

İngiliz The Times gazetesinin haberine göre, 2019’daki tutuklanmasından iki yıl önce Epstein, Chopra’nın Tel Aviv’deki Menora Salonu’nda vereceği konferans sırasında onunla görüşmeye davet edildi. Epstein dosyaları kapsamında yayımlanan milyonlarca belgeden birinde Chopra’nın şu ifadeleri yer aldı:
“Bizimle İsrail’e gel. Rahatla, ilginç insanlarla vakit geçir. İstersen takma isim kullan. Kızlarını da getir. Burada olman çok eğlenceli olur. Sevgiler.”

Ancak Epstein bu davete mesafeli yaklaştı ve şu yanıtı verdi:
“Başka bir yer. İsrail’i hiç sevmiyorum.”

Epstein’ın Mart 2017’de daveti reddetmesinin nedenleri, ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı dosyalardaki gizemlerden biri olmayı sürdürüyor. Belgeler, Epstein’ın özellikle İsrail ve eski Başbakan Ehud Barak ile ilişkisine dair çelişkili ve kafa karıştırıcı bir tablo ortaya koyuyor.

“Epstein casusluk eğitimi aldı” iddiası

ABD’de, Epstein’ın yabancı bir istihbarat servisi adına çalışmış olabileceğine dair iddialar yeniden gündeme geldi. Bu iddialar özellikle sağcı yorumcu Tucker Carlson ve benzer isimler tarafından dillendirildi. Dosyalar arasında, FBI’a bilgi veren gizli bir kaynağın, Epstein’ın gerçekte İsrail istihbarat servisi Mossad için çalıştığını öne sürdüğü iddialar da yer aldı.

FBI’ın Los Angeles ofisinin Ekim 2020 tarihli bir raporunda, söz konusu kaynağın “Epstein’ın Mossad tarafından devşirilmiş bir ajan olduğuna ikna olduğu” ifade edildi. Raporda ayrıca Epstein’ın Mossad adına “casusluk eğitimi aldığı”, uzun yıllar kişisel avukatlığını yapan Harvard Hukuk Fakültesi profesörü Alan Dershowitz aracılığıyla Amerikan ve müttefik istihbarat operasyonlarıyla bağlantılar kurduğu iddia edildi. Raporda, Jared Kushner ile kardeşi Josh Kushner’ın da Dershowitz’in öğrencileri arasında olduğu ifade edildi.

Ancak Dershowitz bu iddiaları alaya alarak, “Herhangi bir istihbarat servisinin ona gerçekten güveneceğini sanmıyorum. Ayrıca böyle bir şeyi benden saklayamazdı” dedi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise hafta sonunda yaptığı açıklamada, Epstein’ın Ehud Barak ile olan yakın ilişkisinin onun İsrail adına casusluk yapmadığının kanıtı olduğunu savundu. Netanyahu, X platformunda, “Jeffrey Epstein ile Ehud Barak arasında alışılmadık derecedeki yakın ilişki, onun İsrail için çalıştığını değil, tam tersini gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Belgeler, Barak ve eşi Nili’nin defalarca Epstein’ın New York’taki dairesinde kaldığını ve Epstein’ın 2019’daki son tutuklanmasından kısa süre önce yeniden ziyaret planladıklarını ortaya koyuyor. Epstein’ın, 2006’da çocuk istismarı ve insan ticareti suçlamalarıyla ilk kez tutuklanmasından sonra da ilişkilerinin devam ettiği görülüyor. Barak daha sonra Epstein ile ilişkisi nedeniyle pişmanlık duyduğunu söyledi.

2018’de Epstein, Barak’tan bir e-postada “Mossad için çalışmadığımı netleştirmesini” istedi. Bir yıl önce ise Barak’a, kendisinden “eski Mossad ajanlarını kirli soruşturmalar için bulmasının istenip istenmediğini” sormuştu.

Belgelere göre Epstein, “Carbyne” adlı (eski adıyla Reporty Homeland Security) İsrailli bir girişime 1,5 milyon dolarlık yatırım yapılmasına katkıda bulundu. Barak, “Vergiden kaçınmak için Kıbrıs’ı kullanma yönündeki İsrail numarası eski ve tehlikelidir” uyarısında bulunurken, iş insanı Nicole Junkermann, Kıbrıs yerine Lüksemburg’un tercih edilmesini önerdi.

“Kesin kanıt yok”

Epstein’ın servetinin kaynağı da uzun süredir soru işaretleri yaratıyor. Eski İngiliz askeri istihbarat subayı Lynette Nusbacher, teorik olarak Epstein’ın bir istihbarat varlığı olmasının mümkün olduğunu, ancak “suçlarıyla mahkûm olmuş biri olmanın ötesine geçtiğini kanıtlayan hiçbir delil bulunmadığını” ifade etti.

2003 yılında Epstein, partneri Ghislaine Maxwell için “çelişkili vize damgalarından kaçınmak” gerekçesiyle ikinci bir pasaport başvurusunda bulundu. Başvuruda Maxwell’in İsrail, Ürdün ve Suudi Arabistan’a seyahat etmeyi planladığı belirtiliyordu. Maxwell’in babası, eski medya patronu Robert Maxwell’in Mossad ile bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyordu.

Epstein, Yahudi bir ailede dünyaya geldi ve New York’ta, çoğunluğu Yahudilerden oluşan Sea Gate adlı kapalı sitede büyüdü. 1985 yılında ailesiyle birlikte İsrail’i ziyaret etti, Tel Aviv’de Plaza Oteli’nde ve Kudüs’te King David Oteli’nde kaldı. Ailesini gezdirmek için limuzin kiraladığı da aktarılan bilgiler arasında.

Resmî kayıtlara geçmeyen başka ziyaretler de söz konusu. 20 Mayıs 2012 tarihli bir e-postada sekreterinden Paris’ten Tel Aviv’e, oradan New York’a ya da Tel Aviv’den Yalta’ya uçuşlar araştırmasını istedi. Bir gün sonra ise “24’ünde Tel Aviv, 27’sinde New York’a birinci sınıf” diye yazdı.

Epstein ayrıca, İsrail’deki en lüks mülklerin açık artırmalarını takip eden pahalı bir emlak sitesine üyeydi.

2017 itibarıyla İsrail’e seyahat etmeye hevesli görünmese de İsrailli kadınlara ilgisini gizlemedi. Chopra’dan “çekici sarışın bir İsrailli… zihin maddenin üstündedir” diye bir istekte bulundu. Chopra ise İsrailli kadınların “savaşçı, agresif ve son derece çekici” olduğu uyarısında bulundu.

Chopra geçen hafta yaptığı açıklamada, “Hiçbir zaman suç teşkil eden ya da sömürücü bir davranışın parçası olmadım. İstismar ve suistimalin her türlüsünü kesin bir dille kınıyorum” ifadesini kullandı.

Epstein ile halen çocuklara yönelik cinsel insan ticareti ağındaki rolü nedeniyle 20 yıl hapis cezası çeken Ghislaine Maxwell arasındaki derin ve uzun süreli ilişki de Epstein’ın İsrail ile bağlantılı olduğu yönündeki komplo teorilerini destekliyor.

Maxwell’in babası Robert Maxwell’in İsrail istihbaratıyla bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyor. Maxwell’in İsrail ekonomisine milyonlar aktardığı ve dönemin Başbakanı Yitzhak Shamir’e “en az 250 milyon dolar yatırım” sözü verdiği biliniyor.

Robert Maxwell, 1991 yılında “Lady Ghislaine” adlı yatından düşerek Kanarya Adaları açıklarında ölü bulundu. Cenazesi İsrail’e götürülerek, Kudüs’te devlet elitlerine ayrılan Zeytin Dağı Mezarlığı’na defnedildi.

“Mossad mı öldürdü?”

Epstein’ın bazı e-postalarında, Robert Maxwell’in Mossad tarafından öldürüldüğüne inandığına dair ifadeler yer aldı. 15 Mart 2018 tarihli bir e-postada Epstein, başlığı “İş bitirildi” olan mesajında Maxwell’in kaderine dair spekülasyonlarda bulundu.

Bu iddialar, Gordon Thomas ve Martin Dillon’un yazdığı “Robert Maxwell’in Suikastı: İsrail’in Süper Casusu” adlı kitapta ortaya atılan teoriyle örtüşüyor. Kitapta, Maxwell’in Mossad için çalıştığı, ancak 3 milyar doları aşan borçlarının faizi olarak talep ettiği 600 milyon dolar ödenmezse her şeyi ifşa etmekle tehdit ettiği ve bunun üzerine öldürüldüğü öne sürülüyor.

The Times’ın görüştüğü pek çok uzman, Maxwell’in Mossad ile bağlantılarını ya da Epstein’ın İsrail istihbaratıyla ilişkisini doğrulayan somut bir bilgiye rastlamadıklarını belirtiyor. Ancak İsrail istihbaratıyla bağlantıları olan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir İsrailli yazar, “Mossad’ın kimi işe alacağını asla bilemezsiniz. Herkes ajan olabilir” değerlendirmesinde bulundu.


İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
TT

İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, dün yaptığı açıklamada, Yahudilerin "bu kötülüğün üstesinden geleceğini" belirterek, Sidney'deki Bondi Plajı'nda Yahudi bayramını kutlayan 15 kişinin ölümüne yol açan silahlı saldırının kurbanlarına başsağlığı diledi.

Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşan Herzog, "Terör, şiddet ve nefret karşısında, tüm inançlardan ve tüm milletlerden iyi insanlar arasındaki bağlar güçlü kalacaktır" dedi.

Bu arada, Filistin yanlısı göstericiler, İsrail Cumhurbaşkanı'nın ziyaretini protesto etmek için Sidney'de toplanmayı planlıyordu. Yetkililer ziyareti büyük bir olay olarak nitelendirmiş ve kalabalığı kontrol etmek için binlerce polis memuru görevlendirmişti. Polis, kamu güvenliği gerekçesiyle göstericileri Sidney'in merkezindeki bir parkta toplanmaya çağırmıştı, ancak protesto organizatörleri bunun yerine şehrin tarihi Belediye Binası'nda toplanmayı planladıklarını söylemişti.

Yetkililer, ziyaret sırasında polise nadiren kullanılan yetkiler verdi; bunlar arasında kalabalıkları dağıtma ve yer değiştirme, belirli alanlara erişimi kısıtlama, insanları ayrılmaya yönlendirme ve araçları arama yetkisi de bulunuyordu.

Yeni Güney Galler Emniyet Müdür Yardımcısı Peter McKenna, Channel Nine News'e yaptığı açıklamada, "Protesto organizatörleriyle yakın temas halinde olduğumuz için bu yetkilerden herhangi birini kullanmak zorunda kalmayacağımızı umuyoruz" dedi. "Genel olarak, tüm toplumu güvende tutmak istiyoruz... Toplum güvenliğini sağlamak için ancak bu amaçla, büyük sayıda polis memuru görevlendireceğiz" dedi. Avustralya'nın en büyük şehri olan Sidney'de yaklaşık 3 bin polis memuru görevlendirilecek.

Herzog, Bondi Plajı'ndaki ölümcül silahlı saldırının ardından Avustralya Başbakanı Anthony Albanese'nin daveti üzerine Avustralya'yı ziyaret ediyor.

Herzog'un ziyareti, Filistin yanlısı grupların muhalefetiyle karşılandı ve Avustralya'nın büyük şehirlerinde protestolar planlandı. Filistin Eylem Grubu da beklenen protestolara getirilen kısıtlamalara karşı Sidney'deki bir mahkemede dava açtı.

Filistin Eylem Grubu yaptığı açıklamada, "BM Soruşturma Komisyonu'nun Gazze'de soykırımı kışkırttığı sonucuna varmasının ardından, bugün Isaac Herzog'un tutuklanmasını ve soruşturulmasını talep etmek için ulusal bir protesto günü olacak" ifadeleri yer aldı.

İsrail hükümetinin sert eleştirmeni olan Avustralya Yahudi Konseyi, pazartesi günü 1000'den fazla önde gelen Avustralyalı Yahudi akademisyen ve toplum figürünün imzaladığı açık bir mektup yayınlayarak Albanese'yi Herzog'a yaptığı daveti geri çekmeye çağırdı.