Tüm ABD Başkanları yalan söyledi ama neden ve ne zaman?

Bazı ABD Başkanları kamu yararına bazıları ise pozisyonlarını ve imajlarını korumak için yalan söyledi

ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)
ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)
TT

Tüm ABD Başkanları yalan söyledi ama neden ve ne zaman?

ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)
ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi (Getty)

Tarık eş-Şami
ABD'liler, geçtiğimiz 21 Şubat Pazartesi günü Başkanlar Günü'nü kutlarken Avrupa'da savaş davulları çalıyor. Uluslararası ilişkiler giderek gerginleşiyor. Tam da bu noktada Amerikan başkanlarının özellikle tehlike ve savaş zamanlarında halkına karşı dürüstlüğü ile ilgili hassas ve tartışmalı bir konu yeniden gündeme geliyor. Başkanlar her zaman karşıtları tarafından yapılan yalan ve aldatma suçlamalarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Bu suçlama tüm ABD Başkanları’nın takip eden bir suçlamadır. Ama halkın çoğunluğu bir başkanın yalan söylemesini istemese de Washington'daki düşünürlerin ve gözlemcilerin sorduğu soru, başkanın yalan söyleyip söylemediği değil, bunu ne zaman ve neden yaptığıyla ilgilidir. Vatan uğruna yalan söylemek zorunda oldukları durumlarda mı yalan söylüyorlar, yoksa kamuoyundaki imajlarını korumak ya da görevlerinde kalabilmek için mi yalan söylüyorlar?

Başkanlar yalan söylüyor
ABD'liler her yıl şubat ayının üçüncü pazartesi gününü Başkanlar Günü olarak kutlar. Kutlama bu yıl da 21 Şubat'a denk geldi. Başlangıçta ülkenin İngilizlerden kurtulmasına öncülük etmedeki rolü nedeniyle George Washington’un onuruna düzenlenen bu gün daha sonra ABD Başkanı olarak görev yapan herkesin onuruna düzenlenmeye başladı. Ancak kutlama, analistlerin ve gözlemcilerin her yıl başkanların performansını, özellikle de halkına yalan söyleyip söylemediklerini değerlendirmelerini engellemedi. Kanıtlar, ilk Başkan George Washington'dan Abraham Lincoln'e ve Bill Clinton, George Bush, Barack Obama, Donald Trump ve mevcut Başkan Joe Biden’ kadar tüm ABD Başkanları’nın, kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda bir şekilde yalan söyleme ve aldatmaya başvurdular. Ancak bazı yeni araştırmalara göre, bazı başkanlar manipülasyon ve aldatma konusunda yetenekli oldukları için diğerlerinden daha aktif ve etkiliydi.
Örneğin, Washington Post, Başkan Joe Biden'ı eleştirenlerin onun da bir yalancı olduğu konusunda ısrar ettiği bir zamanda, Başkan Trump'ın yalanlarına dair bir veri tabanı oluşturdu. Araştırmaların sonucunda dört yıl boyunca 30 bin 573 yalan söylediği tespit edildi. Bunun birkaç örneğini veren New York Post'a göre, medya, ABD halkına yönelik tekrarlanan yalanları görmezden gelmekte suç ortağı oldu.

Çok sayıda aldatma
Bununla birlikte, başkanları yalan söylemek ve aldatmakla suçlama yeni bir mesele değil, Amerikan ulusunun kuruluş zamanından daha çok köleleri serbest bırakmak zorunda kalmamak için iki devlet arasında ileri geri hareket ettiren ilk Başkan George Washington'dan başlayarak, sivil bir merkez olan Hiroşima'yı yanlış bir şekilde askeri üs olarak tanımlayan Başkan Harry Truman'a kadar uzanıyor. Üçüncü Başkan Thomas Jefferson, Lewis ve Clark Seferi’nin gerçek amacı hakkında yalan söylemişti, ki asıl amaç ABD’nin batısının kontrolünü ele geçirme ve Louisiana'yı satın almaktı. Dwight Eisenhower, Sovyetler Birliği üzerinde Amerikan casus uçuşlarının varlığını inkâr ederken yalan söyledi. Daha sonra Sovyet Başbakanı Nikita Kruşçev, uçağı düşürülen ve ABD'nin öldüğünü varsaydığı pilotu gösterdikten sonra yalanı açığa çıktı. John F. Kennedy ise Chicago'dayken, Küba füze krizi hakkında yalan söyledi. Küba'da konuşlandırılan Sovyet füzelerini öğrendi ve Beyaz Saray'daki danışmanlarıyla yanıtı incelemek üzere kendine zaman kazanmak için basına ateşi olduğunu iddia etti. Lyndon B. Johnson Vietnam hakkında, özellikle de Tonkin Körfezi'ne yapılan ve savaşa izin veren kurgusal saldırı hakkında yalan söyledi. Richard Nixon, Watergate skandalında Demokratları gizli gizli araştırdığı konusunda yalan söyledi. George Bush, Irak'ta nükleer silahların varlığı konusunda yalan söyledi. Başkan Bill Clinton, Beyaz Saray stajyeri Monica Lewinsky ile ilişkisi hakkında yalan söyledi. Başkan Barack Obama,  Sağlık Reformu Yasası hakkında yalan söyledi.
Dünyanın diğer tüm halkları gibi, ABD halkı da yalan söyleyen bir başkan ve kamuoyundaki imajını veya makamını korumak için yalan söyleyen başkanlara müsamaha göstermek istemiyor. Vatandaşların çoğunluğu için en önemli olan başkanın yalan söyleyip söylemediği değil, bunu ne zaman ve neden yaptığıdır.

“Aldatma ahlakı”
Ancak yalan konusu, genel olarak başkanların ve politikacıların belirli durumlarda veya kamu yararına yönelik baskılar altında söyledikleri yalanlarla ilgili önemli bir felsefi soruyu gündeme getiriyor. Soru, yalanın neden yasadışı olduğu ile ilgilidir.
Bir Aydınlanma Çağı filozofu olan Immanuel Kant (1724-1804), yalan söyleme hatasına güçlü bir açıklama sunarak, yalan söylemenin ahlaki olarak kabul edilebilir olduğu hiçbir makul durumun bulunmadığını ileri sürdü. Çünkü tüm insanlar, Kant’ın insan onuru olarak adlandırdığı içsel bir değerle doğarlar. Yalan söylemek, insanın en önemli niteliği olan özgür ve rasyonel seçimler yapabilme yeteneğini bozar. Bu nedenle Kant, tehdit veya baskı altında da olsa yalan söylemenin yanlış olduğunu savundu. Bu, Kant'ın felsefesine sempati duymayan düşünürler için bir küçümseme sebebi iken, idealizm peşinde koşanlar ve en iyisi için uğraşanlar için bir kafa karışıklığı kaynağı olmuştur.
Buradaki sorun, filozof Kant'ın, kurbanının nerede olduğunu soran bir katile bile yalan söylemenin her zaman yanlış olduğunu söylüyor gibi görünüyor. Kurbanın yerini katile bildiren kişiyi dürüst yapan nedir? İyi niyetine rağmen cinayetten kısmen sorumludur. Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Nazi subaylarının, onlara zulmetmeleri veya infaz etmeleri için Yahudiler ve diğerlerinin nerede oldukları konusunda bilgi verilip verilmeyeceği konusunda geniş çaplı tartışmalara yol açtı. Bu, dürüstlük ya da yalan söylemeyi gerektiren bir durumdu. Ya da modern çağın filozoflarının desteklediği gibi, Naziler kamu gücünün meşru temsilcileri değildi, dolayısıyla kamu gücünün temsilcilerine yalan söylememek anlamına geliyordu. Bu nedenle, onlara yalan söylemekten kaçınmanın yasal bir yükümlülüğü yoktur.

Yalan söylemenin gerekçeleri
Bu anlayıştan hareketle, bazıları önemli bir siyasi hedefe ulaşmak için yalan söylemek konusunda haklı gerekçe olabileceğini savunuyor. Örneğin, yaklaşan bir askeri operasyon hakkında halka dürüst cevaplar veren bir siyasi lider, bu operasyonu tehlikeye atabilir ve dolayısıyla kamu yararı için yalan söyler ve aldatır. Olaydan sonra insanların bu tür bir aldatmacayı kabul etme olasılıkları daha yüksek olsa da bunu mümkün kılan askeri operasyonun başarısı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, İngiliz hükümeti, Nazi liderliğini, işgal planları ve Nazilerin Normandiya sahilinin 150 kilometre kuzeyindeki Calais'e asker indireceği yanılsaması konusunda aldatmaya çalıştı. Bu durum, Britanya'nın müttefiklerini bile yalan söylemesi ve aldatmasını haklı gösterdi. Nazi Almanya'sını yenmek için ahlaki bir zorunluluğun bu tür bir aldatmacayı haklı çıkaracak kadar güçlü olduğu göz önünde bulundurulmalı. Bu örnek aynı zamanda, dürüstlüğün beklenmemesi gereken düşmanca bir ilişki bağlamında aldatmaya izin verildiğini, vatandaşlara yalan söylemenin haklı olabileceği veya olmayabileceğini de göstermektedir.

Masum yalanlar!
Bu bağlamda, bazıları 1930'larda bazı başkanlık yalanlarını savunmak için gerekçe buluyor. Başkan Franklin D. Roosevelt, Hitler'in Avrupa'ya yayılmasının, liberal demokratik projeye yönelik bir tehdit oluşturduğuna ikna olmuştu. Ancak 1940 seçimlerine hazırlanırken seçmenlerin Avrupa savaşına müdahale etmeyi reddetmesinin baskısı altındaydı. Roosevelt, Amerika'nın savaşa dahil olmasına karşı olduğunu belirtmeyi seçti. Hitler hakkındaki görüşünü açıklamadı. Tarihçi Thomas Bailey, bu sırada savaşa hazırlanmak ve İngiltere'ye gizlice yardım etmek için elinden gelen her şeyi yaptığını söylüyor.
Roosevelt'ten önce, Abraham Lincoln benzer hesaplamalar yaptı. İç savaş sırasında Güney Konfederasyon liderleriyle yaptığı müzakerelerde kasten kaçınma taktikleri kullandı. Konfederasyonlardan koşulsuz teslim olmak isteyen partisindeki birçok kişiye yalan söyledi, ancak yaptığı şey Birleşik Devletler'in birleşik bir ulus olarak korunmasında etkili oldu.

İyi ve kötü yalanlar
Ancak asıl sorun, çok sayıda başkanlık yalanının, Başkan Bill Clinton'ın Lewinsky ile ilişkisi hakkında ya kendi çıkarına ya da onun başkanlığını korumak için söylediği yalanlar gibi önemli hedeflerle kolayca ilişkilendirilememesidir. Aynı şekilde, Başkan Richard Nixon'ın destekçileri tarafından Watergate'e yapılan saldırı hakkında hiçbir şey bilmediğinde ısrar etmesi de büyük bir yalandı. Nixon'ın hukuk danışmanı John Dean'e göre, yıllar sonra Başkan’ın Demokratik Ulusal Komite karargahını soyma planını bildiğini ve onayladığını açıkça belirtti. Bu, Nixon'ın başkanlığını bitiren skandal oldu. Her iki durumda da Clinton ve Nixon, başkanlıklarına yönelik ciddi bir tehditle karşı karşıya kaldılar ve Amerikan ulusunu kurtarmak için değil, konumlarını ve imajlarını korumak için yalan söylemeyi seçtiler.

Biden, Trump ve gerçek
Washington Üniversitesi'nde Kamu Politikası Profesörü olan Michael Blake, Başkan Trump'ın muhtemelen çoğu başkandan daha fazla yalan söylediğini söylüyor. Ancak yalanlarıyla ilgili çarpıcı olan şey, merkezi bir siyasi çıkara hizmet etmekten ziyade kendi imajını savunmasıydı. Bu yalanlar aynı zamanda sadakat testiydi. Yakın çevresi yalanlarını tekrarlayarak kendisine vefasını gösterirken, Trump seçim hilesi iddialarını tekrarlamayan Cumhuriyetçi Parti üyelerine hain diyerek saldırdı.
Son araştırmalar Başkan Biden'ın yalan söyleme konusunda henüz Başkan Trump ile aynı seviyede olmadığını gösteriyor. Ancak, geçmişi ve hayatının gençlik dönemi ile ilgili birçok konuda ve bazı politikaların maliyeti konusunda aldatıcı ve yanıltıcı iddialarda bulundu. Bu yalanlar ahlaki açıdan, çatışma ve beceri gerektiren savaş sırasında, kimse düşmandan dürüstlük beklemediği için önceki Başkanlar Roosevelt ve Lincoln'ün savaş ya da siyasetle ilgili yalanlarından daha az haklı görünüyor. Belki de başkanlar siyasette rakiplerine karşı dürüst olmamalı. Bazı siyaset felsefecileri, siyaset düşmanca bir oyun haline geldiğinde, politikacıların diğerini aldatmaya çalışmalarının affedilebilir olduğuna inanıyorlar.
Başkan Biden, iki parti arasındaki uçurumu kapatmak ve yasama projelerinin gündeminde anlaşmak amacıyla Cumhuriyetçi Parti ile olan ilişkilerinde bu fikre dayanabilir. Ancak bu son gerekçe, düşmanlık bağlamında siyasi muhaliflere yalan söylemeye izin verebileceğinden yeterli olmayabilir. Fakat Başkanların söylediği yalanlar genellikle seçmenlere yöneliktir ve bu tür bir aldatmayı haklı çıkarmak zor görünmekte.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre garip bir şekilde, araştırmalar gösteriyor ki, modern başkanlar, sosyal medyanın ortaya çıkmasından önce görev yapan başkanlara kıyasla, yalanlarını itiraf etmeyi ve doğru olmadığını söylemeyi daha zor kabul ediyor.



Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
TT

Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)

Rusya'nın Başkurdistan Cumhuriyeti'nde cumartesi günü bir üniversite yurdunda bir gencin bıçaklı saldırı dizisi sonucu en az 6 kişi yaralandı. Yaralananlar arasında öğrenciler de var.

Haberlere göre bıçak taşıdığı belirtilen 15 yaşındaki çocuk, cumartesi günü Ufa'daki Devlet Tıp Üniversitesi'nin yurduna girip öğrencilere saldırmaya başladı. Gencin milliyetçi sloganlar attığı ve Nazi sembolü çizdiği bildirildi.

Rusya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Irina Volk, RTVI haber sitesine yaptığı açıklamada, "Saldırgan gözaltına alınmaya direndi ve bu sırada iki polis memuru bıçaklandı. Ayrıca şüpheli kendine de zarar verdi" dedi. Şüpheli, ağır yaralı halde yerel bir çocuk hastanesine kaldırıldı.

Moskova'nın yaklaşık 1200 km doğusundaki Ufa'daki yetkililer, olayla ilgili üst düzey soruşturma başlattı. Saldırıda yaralanan en az 4 kişi hastaneye kaldırıldı ve birinin durumunun kritik olduğu düşünülüyor. Yaralananlar arasında Hintli öğrenciler de bulunuyor.

Moskova'daki Hindistan Büyükelçiliği, "Ufa'da talihsiz bir saldırı yaşandı. Aralarında 4 Hintli öğrencinin de bulunduğu birçok kişi yaralandı" açıklamasını yaptı.

Büyükelçilik, yetkililerle temas halinde olduğunu ve "Kazan'daki konsolosluktan yetkililerin yaralı öğrencilere yardım etmek üzere Ufa'ya hareket ettiğini" belirtti.

Görgü tanıkları, kaotik anları "her yer kan içindeydi" diyerek anlattı. Ren TV, yaralıların ambulanslarla hastaneye taşındığını gösteren görüntüleri yayımladı.

Yerel Baza kanalına göre, şüpheli yasaklı bir neo-Nazi örgütüne mensuptu. Economic Times'a göre Rusya'daki üniversitelerde 30 binden fazla Hintli öğrencinin eğitim gördüğü tahmin ediliyor.

Independent Türkçe


New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Rusya ve ABD arasında her iki ülkedeki nükleer silahları sınırlandırmak için imzalanan New START anlaşmasının bu hafta sona ermesinden bu yana, dünyanın önde gelen nükleer güçleri arasındaki gerilim tırmanıyor. Washington, gelecekteki herhangi bir anlaşmaya Pekin'i de dahil etmek isterken, Moskova ise Paris ve Londra'nın nükleer silahlanma konusunda yapılacak çok taraflı müzakerelere katılmasını talep ediyor. İki nükleer güç New START anlaşmasının kısıtlamalarından kurtulduğundan, uzmanlar her iki tarafın da taviz vermeden kazanç elde etmeye çalışacağı yeni bir silahlanma yarışından endişe duyuyor.

Çin'in belirsiz tutumu

Çin, nükleer silahların yayılmasını sınırlamak için yeni bir antlaşma müzakerelerine katılma fikrini reddetti. Batılı bir diplomat, Pekin'in iki büyük nükleer güce yetişmenin ne kadar zor olacağı konusunda ‘kasıtlı olarak belirsiz’ kalmayı tercih ettiğini söyledi. Çin'in toplamda yaklaşık 600 nükleer savaş başlığı var. Bu sayı, ABD ve Rusya'nın şu anda sahip olduğu toplam bin 700 savaş başlığından çok daha az ve iki büyük nükleer gücün cephaneliklerindeki toplam nükleer savaş başlığı sayısından da çok daha az. Ancak çoğu gözlemci, Çin'in nükleer savaş başlığı üretimini artırdığı konusunda hemfikir. ABD'nin tahminlerine göre bu sayı 2030 yılına kadar bine, 2035 yılına kadar ise bin 500'e ulaşabilir.

Eski ABD Stratejik Komutanlığı (STRATCOM) Komutanı emekli Amiral Charles A. Richard, ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nde verdiği ifadesinde, Çin'in yeteneklerinin ‘istihbarat topluluğunun raporlarından’ daha yüksek tahmin edilmesini istedi. Emekli Amiral, bu rakamın gerçeklere daha yakın olması için ‘iki veya üç katına çıkarılması gerektiğini’ de sözlerine ekledi.

Öte yandan Singapur Ulusal Üniversitesi'nden Siyaset Bilimci Ja Ian Chong, Çin'in bu konudaki şeffaflık eksikliğinin birçok soruna yol açtığını savundu.

Fransız Haber Ajansı AFP’ye konuşan Ja Ian Chong, “Bu şeffaflık eksikliği ve gizlilik, yanlış hesaplama riskini artırıyor” dedi.

Siyaset Bilimci, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı analistler, Pekin'in gerçek kapasitesini gizlemeye çalıştığına inanıyor. Bu, nükleer silahlarını koruyabilir ve potansiyel düşmanlarının karşı önlemler geliştirmesini engellemede belirli bir avantaj sağlayabilir.”

Çin'in nükleer kapasitesini ulusal güvenlik için gerekli minimum düzeyde tuttuğunu ısrarla savunduğunu belirten Chong, “Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulamanın bir yolu yok” ifadelerini kullandı.

Sıcak hat... Ancak Çin'in durumu farklı

Rusya ile ABD arasında 1962 yılında neredeyse bir savaşın patlak vermesine yol açan Küba Füze Krizi'nden bir yıl sonra, iki ülkenin liderleri, olası benzer bir acil durumda hızlı bir şekilde iletişim kurabilmeleri için bir sıcak hat (kırmızı telefon) kurdular, ancak Çin'in durumu farklı.

ABD Senatosu komitesine “Rusya ve ABD'nin Soğuk Savaş sırasında öğrendiği şey, bu kadar büyük yıkıcı güce sahip sistemleri sorumlu bir şekilde yönetmekti” diyen emekli Amiral Richard, “Çin'in ise aynı dersleri alıp almadığını bilmiyoruz” diye ekledi.

Diğer taraftan Londra merkezli Chatham House'da araştırmacı olan Georgia Cole, “Çin'in nükleer silahları sınırlamayı amaçlayan görüşmelere katılmakta isteksiz olmasının nedenlerinden biri, diğer iki büyük gücün çok gerisinde kalmasıdır” yorumunda bulundu.

Trump'ın Pekin'in müzakere masasında olmasını istediğini söyleyen Georgia Cole, ancak ‘Çin, Washington ve Moskova ile eşit düzeye gelmedikçe resmi nükleer silah azaltma görüşmelerine katılmayacağını ısrarla vurguladığı için bunun şu anda olası olmadığını’ belirtti.

Rusya'nın manevrası

Rusya ise, ABD'nin Çin'in katılımında ısrarcı tutumuna karşılık olarak, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyesi olan Avrupa’daki iki nükleer güç olan İngiltere ve Fransa'dan da aynı şeyi talep etti. Rusya'nın Cenevre'deki BM Ofisi Daimi Temsilcisi Gennady Gatilov geçtiğimiz cuma günü yaptığı açıklamada, ülkesinin katılım isteğinin ‘ABD'nin NATO'daki askeri müttefikleri’ olan İngiltere ve Fransa'nın katılımına bağlı olduğunu söyledi.

Bu arada Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün güvenlik uzmanı Elouaz Fayeh'e göre iki Avrupa ülkesinin toplam nükleer savaş başlığı sayısı 500'den az, ancak Rusya, hepsini Batılı güçler olarak görerek, bunların ABD ile aynı ‘kefeye’ konulmasını istiyor.

Fayeh, bunun iki ülkeyi ‘iki süper gücün pazarlık kozu’ haline getireceğini ve Fransa'nın bunu sık sık reddettiğini belirtti. Nükleer tehditler

Washington'da, New START anlaşmasının eski ABD baş müzakerecisi Rose Gottemoeller, ABD Senato Komitesi’ne verdiği ifadede Pekin'in gelecekteki nükleer müzakerelere katılmasının gerekliliğini vurguladı. Gottemoeller, Pekin'in nükleer tehditler konusunda ABD ile diyalog başlatmanın yollarını bulmaya büyük ilgi gösterdiğini” düşündüğünü söyledi.

Dolayısıyla Pekin silah kontrolü ile ilgili görüşmelere katılmayı reddetse bile, bu tehlikeler ele alınmalı. Silah cephanelerinin ABD’ninkinden çok daha küçük olduğunu belirten Gottemoeller, buna karşın füzelerin ateşlenmeden önceden bildirilmesinin ve acil hat düzenlemeleri gibi hususların, nükleer silahları müzakere masasına getirme ve modernizasyon programlarında yapılanlara dair bu düzeyde bir belirsizliğin sürdürülmemesi konusunda bir diyalog başlatmak için önemli araçlar olduğunu açıkladı.

Gottemoeller, bunun ‘niyetlerini öğrenmek için onlarla konuşmak’ şeklindeki başlıca ve en önemli hedef olması gerektiğinin de altını çizdi.


İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
TT

İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, cuma günü ABD ile gerçekleştirilen görüşmelerin ‘ileriye doğru bir adım’ olduğunu belirtti. Pezeşkiyan, Tahran’ın herhangi bir tehdide tolerans göstermeyeceğini vurguladı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise ülkesinin uranyum zenginleştirme konusundaki kararlılığını yineleyerek, Tahran’ın ABD’nin müzakereleri sürdürme konusundaki ciddiyetine ilişkin ‘şüpheleri’ olduğunu açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Bölgedeki dost ülkelerin yürüttüğü takip çabaları sayesinde gerçekleşen İran-ABD görüşmeleri, ileriye doğru bir adım teşkil etti” ifadesini kullandı.

Pezeşkiyan, görüşmelerin her zaman barışçıl çözümler bulma stratejisinin bir parçası olduğunu belirterek, nükleer konusundaki yaklaşımlarının Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nda açıkça yer alan haklara dayandığını söyledi. Pezeşkiyan, İran halkının her zaman saygıya saygıyla karşılık verdiğini ancak güç diline hiçbir şekilde tolerans göstermediğini kaydetti.

Arakçi bugün yaptığı açıklamada, Tahran’ın uranyum zenginleştirme konusunda kararlı olduğunu ve savaşla tehdit edilse dahi bu tutumundan geri adım atmayacağını söyledi. Arakçi, hiçbir tarafın İran’a ne yapması gerektiğini dikte etme hakkına sahip olmadığını vurguladı.

Arakçi, Tahran’da düzenlenen Ulusal Dış Politika ve Dış İlişkiler Tarihi Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Görüşmeler, İran’ın haklarına saygı duyulup bu haklar tanındığında sonuç verir. Tahran dayatmaları kabul etmez” dedi.

Arakçi, hiçbir tarafın İran’dan uranyum zenginleştirmeyi sıfırlamasını talep etme hakkı olmadığını belirterek, buna karşın Tahran’ın nükleer programına ilişkin her türlü soruya yanıt vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Diplomasi ve müzakerelerin temel yol olduğunu belirten Arakçi, “İran hiçbir dayatmayı kabul etmez. Çözümün tek yolu müzakerelerdir. İran’ın hakları sabittir. Bugün hedefimiz, İran halkının çıkarlarını korumaktır” diye konuştu.

Arakçi, bazı taraflarda ‘bize saldırdıklarında teslim olacağımız’ yönünde bir kanaat bulunduğunu belirterek, “Bu asla gerçekleşmez. Biz diplomasinin de savaşın da (her ne kadar savaşı istemesek de) ehliyiz” uyarısında bulundu.

Arakçi, daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirme konusunu kabul etmesi gerektiğini, bunun müzakerelerin temeli olduğunu” söyledi. Arakçi, görüşmelerin devamının ‘karşı tarafın ciddiyetine bağlı’ olduğunu belirterek, Tahran’ın barışçıl nükleer enerji hakkından asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Arakçi, “İran’a yeni yaptırımların uygulanması ve bazı askerî hamleler, karşı tarafın ciddiyeti ve gerçek müzakerelere hazır olup olmadığı konusunda şüpheler uyandırıyor” dedi. Ayrıca, Tahran’ın ‘tüm göstergeleri değerlendireceğini ve müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vereceğini’ ifade etti.

Arakçi, karşı tarafla dolaylı görüşmelerin olumlu sonuç elde etmeye engel teşkil etmediğini belirterek, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya çerçevesinde yürütüleceğini, İran’ın füze programının hiçbir zaman görüşmelerin ana konusu olmadığını söyledi.

Yeni müzakere turunun tarihi henüz belirlenmedi; bu konuda Umman Dışişleri Bakanı ile istişare edileceği kaydedildi.

İran ve ABD, cuma günü Umman’da nükleer görüşmeler gerçekleştirdi. Arakçi, bu önemli müzakerelerin başarısızlığının Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyebileceğine dair endişelerin artması üzerine, görüşmelerin iyi bir başlangıç olduğunu ve devam edeceğini söyledi.

Arakçi, Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılan görüşmelerin ardından, “Tehditlerden ve baskılardan vazgeçilmesi, herhangi bir diyalog için şarttır. Tahran yalnızca kendi nükleer konusunu görüşür… ABD ile başka bir konuyu tartışmayacağız” dedi.

Taraflar, uzun süredir devam eden Tahran-Batı nükleer anlaşmazlığının çözümü için diplomasiyi yeni bir şansa kavuşturma konusunda istekli olduklarını ifade ederken, ABD Dışişleri Bakanı Marko Rubio, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Washington’un görüşmelerin nükleer programın yanı sıra balistik füze programı, İran’ın bölgede silahlı gruplara verdiği destek ve ‘kendi halkıyla ilişkisi’ konularını da kapsamasını istediğini söyledi.

İranlı yetkililer ise defalarca, bölgedeki en büyük füze stoklarından birine sahip olan ülkenin füze konusunu müzakerelerde gündeme getirmeyeceklerini belirtti. Daha önce, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını talep ettiği açıklanmıştı.

Washington açısından ise İran içinde yürütülen uranyum zenginleştirme faaliyetleri, potansiyel olarak nükleer silah üretimine yol açabilecek bir süreç olarak görülüyor. Tahran ise uzun süredir nükleer yakıtın silah amaçlı kullanılmasına dair herhangi bir niyetinin bulunmadığını yineliyor.