Rusya ve Ukrayna saflarında savaşan Müslüman Çeçenler, ölmeleri halinde İslam hukukuna göre şehit sayılır mı?

Rusya saflarında cepheye gelen ve toplu halde namaz kılan Çeçenlerin görüntüsü çok tartışıldı. İlahiyatçılar farklı bir inanca mensup bir devletin emrinde savaşırken ölen Müslümanların İslam hukukuna göre şehit sayılıp sayılamayacaklarını yorumladı

Ukrayna saflarında savaşan Çeçenler / Fotoğraf: Twitter
Ukrayna saflarında savaşan Çeçenler / Fotoğraf: Twitter
TT

Rusya ve Ukrayna saflarında savaşan Müslüman Çeçenler, ölmeleri halinde İslam hukukuna göre şehit sayılır mı?

Ukrayna saflarında savaşan Çeçenler / Fotoğraf: Twitter
Ukrayna saflarında savaşan Çeçenler / Fotoğraf: Twitter

Rus ordusunun Ukrayna'ya müdahalesinin ardından bölgeden gelen görüntülerden bir tanesi Türk kamuoyunda çokça tartışıldı.
Görüntülerde Rus ordusuna destek için bölgeye giden Çeçen taburunun ormanlık bir alanda toplu halde namaz kılıyor.
Gazeteci Fehim Taştekin'e göre görüntüde yer alanlar, Rusya'ya bağlı Çeçenistan Cumhurbaşkanı Ramazan Kadirov'un emriyle bölgeye gelen Çeçen savaşçılar, Yug (güney) taburuna bağlı ve Hüseyin Mecidov komutasında yer alıyor.
Kimi görüntülerde de geleneksel zikir ayinlerini cephe hattında da sürdürdükleri görülen Çeçen savaşçıların özellikle Kiev'deki sokak çatışmalarında aktif rol oynayacakları öne sürülüyor.

Ukrayna saflarında da Çeçenler var
Independent Türkçe'nin haberine göre, Ruslarla birlikte omuz omuza vererek savaşan Çeçenler olduğu gibi Ukrayna safında da Şeyh Mansur ve Dzhokhar Dudaev isimli Çeçen taburlarına bağlı oldukları belirtilen Çeçen savaşçıların görüntüleri medyaya düştü.
Yani her iki savaşan ülkenin safında da Müslüman Çeçenler yer alıyor.

Rusya'yı ilk savaşta yendiler, ikincisinde yenildiler
Çeçenler dindarlıklarıyla ve geleneklerine bağlılığıyla bilinen bir toplum. Kadirilik, Çeçenler arasında yaygın bir tarikat.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Cevher Dudayev'in başkanlığındaki Çeçenistan, 1991 yılında bağımsızlığını ilan etmiş ancak bunun Rusya Federasyonu tarafından kabul edilmemesi ve devamında askeri müdahalesi ile Aralık 1994'ten itibaren çetin bir savaş başlamıştı.
Cevher Dudayev'in 21 Nisan 1996'da Rus bir senatörle görüşürken telefon sinyalinin tespit edilerek Rus savaş uçağından atılan füze ile yaşamını yitirmesine karşın devam eden savaşta Çeçenler başarı göstermiş, kaybettikleri başkentleri Grozni dahil şehirleri geri almayı başarmıştı.
Bunun üzerine 31 Ağustos 1996'da taraflar arasında önce ateşkese ardından bir anlaşmaya varılmış, Rus birlikleri Çeçenya'da çekilirken bağımsız denebilecek daha gevşek bağlarla da olsa Rusya Federasyonu'na bağlı kalmaya devam etmişti.
Çeçenya'daki barış ise uzun sürmemiş Çeçen lider Şamil Basayev komutasındaki bir gücün Dağıstan'daki bağımsızlık yanlısı gruplara yardım için bu ülkeye girmesini bahane eden Rusya, bu sefer de 29 Eylül 1999'da başlayan ikinci harekatı başlattı.
Daha büyük bir kuvvetle şiddetli saldıran Rusya, Çeçenler arasındaki görüş farklılıklarını da iyi değerlendirdi.
Bir kesim Rusya yanlısı bir tutum takınırken geri kalan yerleşim yerlerinin düşmesinin ardından kırsala çekilerek direnişi sürdürdü.

Bağımsızlık savaşına katıldı sonra Rus tarafına geçti
Rusya yanlısı tutum takınanların arasında Kadirov'un babası Ahmet Kadirov vardı.
Kadirov, Çeçenya'da (Çeçenistan) kurulan Rus yanlısı yönetimin ilk cumhurbaşkanı olarak 5 Ekim 2003'te göreve başladı. 
Ancak bu görevi çok sürmeden 9 Mayıs 2004'te stadyumdaki bir tören sırasında bağımsızlık yanlısı Çeçenlerin düzenlendiği bombalı saldırıda yaşamını yitirdi.
Onun ölümüyle birlikte oğlu Ramazan Kadirov, ön plana çıktı. Kadirov, ilk savaşta babası Ramazan Kadirov gibi bağımsızlık yanlısı güçlerle birlikte çarpışmıştı.
Fakat daha sonra yeni dönemde Ramazan Kadirov, Ruslarla birlikte bağımsızlık yanlısı Çeçenlere karşı mücadeleye başladı.
Bu nedenle önce 2004'te Putin tarafından "Rusya Federasyonu Kahramanı" ilan edilen Kadirov, 2007'de Rusya'ya bağlı özerk Çeçenistan Cumhuriyeti'nin başkanlığına getirildi.
Çeçenistan'daki bağımsızlık yanlısı grupların azalarak devam eden silahlı faaliyetleri 2009 tamamen sonlandı.

Rus ordusu nerede Kadirov'un gücü orada
Bağımsızlık yanlısı Çeçenler farklı ülkelere dağılarak politik mücadeleye başladı.
Daha radikal çizgide olanlar ise cihatçı hareketlere dahil olarak Suriye, Irak ve Afganistan'daki çatışmalara da dahil oldu.
Çeçenistan'daki hakimiyetini güçlendiren ve görünürde İslami kuralların eskiye oranla daha fazla hakim olduğu bir yönetim kuran Kadirov, dış ilişkilerinde ise Rusya ve Putin'in sıkı bir taraftarı durumunda.
Kadirov'a bağlı güçler Rusya'nın daha önce Gürcistan'a yaptığı müdahalede de Rus ordusuna katılmıştı.
Ayrıca Suriye'de de muhalif saflardaki Çeçenleri tespitte yardımcı olmak için Kadirov'un adamlarından oluşan bir gücün faal olduğu öne sürülmüştü.

İki farklı cephede karşı karşıya geldiler
Çeçenler bir kez daha Rusya ve Ukrayna saflarında karşı karşıya geldi.
Özellikle Rus saflarındaki Çeçenler cephede bile ibadetlerini aksatmamaya çalışırken sosyal medya kimi kişilerce şu soru akıllara düşürüldü.
İslam hukukuna göre bir kişinin şehit sayılması için Allah adına savaşması veya ülkesini savunurken ölmesi gerekiyor.
Bu durumda ana yurtlarından uzakta ve farklı dinden olan Rusya ve Ukrayna'nın saflarında savaşırken ölen Çeçenler ya da diğer Müslümanlar, İslam hukukuna göre şehit sayılır mı?

"Kesinlikle şehit sayılamazlar"
Bu soruyu yönelttiğimiz isimlerden ilahiyatçı Prof. Dr. Şahin Filiz, “Bu durum iki taraf için de geçerli. Kesinlikle sayılamazlar" dedi.
"Müslüman'ım" diyen Çeçenlerin iki farklı Hıristiyan devletin menfaatlerini korumak için çarpıştıkları bu nedenle her iki taraftan da yer alanların "şehit kabul edilemeyeceklerini" belirten Filiz, "Ne Rusya'nın ne Ukrayna'nın savaşı Müslümanları ilgilendiren, onların ideallerini, dini amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik ve şehadeti de beraberinde getiren bir ölümdür. Ölenler şehit, kalanlar da gazi olmazlar. O bakımdan her ikisini de 'İslam mantığı ve İslam dininin inanç kaideleri bakımından' kesinlikle doğru bulmuyorum. Müslümanların burada oyuna getirildiğini düşünüyorum" diye konuştu.

"Almanya savaşa girerse Alman vatandaşı Türkler tarafsız olmalı"
Tabii akıllara şu soru da geliyor. Sonuç olarak Çeçenlerin büyük bir kısmı Rusya vatandaşı.
Örneğin Almanya'da yaşayıp ve bu ülkenin vatandaşı olan Türkler var.

Almanya'nın girdiği bir savaşta bu Türklerden de ölen olsa şehit satılırlar mı?
Filiz bu soruya da şu cevabı verdi:
"Onların savaşa girmemesi, tarafsız olması gerekir. Hitler'e II. Dünya Savaşı'nda yardım eden Müslüman taburları vardı. Ben onları da doğru bulmuyorum. Müslümanların tarafsız olması gerekir. Sonuçta onların vatanı değil. Ancak Müslümanlar yaşadıkları yere ihanet etmemek adına tarafsız olup, sessiz kalmaları en doğru davranış olur bana göre."

"Amaç bir ülkeyi işgal etmek ise kesinlikle şehit olmaz"
Dinler Tarihi Uzmanı Dr. Lütfü Özşahin ise aynı soru üzerine İslam'da savaşın Allah adına yapıldığını hatırlatarak, "Allah adına demenin sosyolojide ve politikada iz düşümü adaleti ikame etmek, zulmü ortadan kaldırmak, mazlumları korumak için savaşmak demektir. Ancak ortada emperyal amaçlar var ise amaç bir ülkeyi işgal etmek oranın toprak bütünlüğünü kaldırmak ise kesinlikle hiç kimse şehit olmaz, cehennemin dibini boylar" yorumunda bulundu. 

"Nefsi müdafaa durumunda şehit sayılır"
Bir Müslüman’ın sadece ve sadece Allah adına savaşırsa şehit olacağını söyleyen Özşahin, sözlerine şöyle devam etti:
"Allah adına şehit olmak da dediğimiz gibi bir yerde adaleti ikame etmek, zulmü ortadan kaldırmaktır. İkinci olarak nefsi müdafaa durumunda yani ülkene, toprağına, milletine, ailene, namusuna saldırıya karşı koyarken de yaşamını yitirirsen şehit olursun. Bunun dışında emperyal amaçlar için, toprak, cariye, köle  kazanmak için savaşta ölen şehit olmaz, affedersiniz niyazi olur."

"Almanya'yı vatan kabul eden Türkler vatanı korurken ölürse şehit olur"
Almanya vatandaşı Türklere durumuna ilişkin soruya yanıt veren Özşahin'in bu konuda farklı bir düşüncesi var.
"Almanya'ya haksız yere, durduk yere saldırılmışsa ve orada yaşayan Türkler, Müslümanlar burayı vatan edinmişlerse tabii ki vatanı korumak onların da görevidir" diyen Özşahin, "O durumda şehit olurlar. Burada şehitliği belirleyen Allah'ın rızası, adalet ve nefsi müdafaadır. İşin içine emperyal amaçlar girdiğinde şehitlik olmaz" diye konuştu. 

"Şehitlik kavramı politik amaçlar için de kullanılıyor"
Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu ise şehitlik kavramının son yıllarda politik amaçlarla birçok durum içinde kullanılmaya başlandığını, görev başında sağlık sorunu nedeniyle vefat edenlere bile şehit dendiğini hatırlattı. 
Kırbaşoğlu'nu göre bu nedenle şehitlik tanımı konusunda bir kafa karışıklığı var. Ancak Ukrayna savaşındaki Çeçenlerin durumuna bakıldığında burada İslam hukukuna göre Allah yolunda savaşma kavramına çok fazla giren bir durum yok. Kırbaşoğlu, "Burada İslam dünyasının yeryüzünde barışı tesis etmek amacından ziyade emperyal ülkeler arasında bilek güreşi var" yorumunu yaptı. 

"Öldükten sonra Müslüman ise cenaze namazı kılınabilir"
Kırbaşoğlu, kanunlar nedeniyle kişilerin farklı inançlardan dahi olsa vatana ihanetten yargılanmamak için savaş halinde devletin emrettiği şekilde davranmak zorunda da kalabileceğini söyleyerek, şunları kaydetti: 
"Kısaca burada tam olarak siyah-beyaz durumlar yok. En ideal olanı yapabiliyorsa bulunduğu ülkenin kanunları müsaade ediyorsa vicdani retçilik yapacak. Yapamıyorsa kanunlara uymak zorunda kalabilir. Dolayısıyla burada şehitlikten ziyade uluslarası kanunlar geçerli oluyor. Ama öldükten sonra Müslüman ise İslam inanışına göre cenaze namazı kılınabilir."



Roket saldırısının ardından Hayfa rafinerisinde yangın çıktı

İsrail medyasında yayınlanan bir fotoğrafta Hayfa rafinerisindeki yangın görülüyor.
İsrail medyasında yayınlanan bir fotoğrafta Hayfa rafinerisindeki yangın görülüyor.
TT

Roket saldırısının ardından Hayfa rafinerisinde yangın çıktı

İsrail medyasında yayınlanan bir fotoğrafta Hayfa rafinerisindeki yangın görülüyor.
İsrail medyasında yayınlanan bir fotoğrafta Hayfa rafinerisindeki yangın görülüyor.

İsrail Yayın Kurumu bugün yaptığı açıklamada, roket saldırısı sonrası Hayfa’daki Bazan petrol rafinerisinde yangın çıktığını bildirdi.

İsrail medyası, Hayfa şehri ve Hayfa Körfezi’ni hedef alan 10 roket fırlatıldığını aktarırken, bazı raporlar saldırının İran ve Hizbullah tarafından eş zamanlı gerçekleştirildiğini öne sürdü.

Rafinerinin doğrudan roketle mi yoksa bir roketin imha edilmesi sırasında çıkan parçalarla mı hedef alındığı henüz netleşmedi.

İsrail itfaiye yetkilileri, Hayfa’daki rafineride bir sanayi binası ve yakıt tankının, imha edilen bir roketin parçalarından zarar gördüğünü belirtti. Olayda yaralanma haberi gelmedi.

İsrail Enerji Bakanı Eli Cohen, rafineride üretim tesislerine herhangi bir zarar gelmediğini ve yakıt tedarikinin etkilenmeyeceğini açıkladı.

İsrail ordusu, sabah saatlerinde İran’dan İsrail topraklarına doğru fırlatılan roketleri tespit ettiklerini ve savunma sistemlerinin tehditleri engellemek için aktif olduğunu duyurmuştu.


İran, ABD’nin taleplerini gerçekçi bulmuyor... Trump ise ‘rejim değişikliğini’ övüyor

İran, ABD’nin taleplerini gerçekçi bulmuyor... Trump ise ‘rejim değişikliğini’ övüyor
TT

İran, ABD’nin taleplerini gerçekçi bulmuyor... Trump ise ‘rejim değişikliğini’ övüyor

İran, ABD’nin taleplerini gerçekçi bulmuyor... Trump ise ‘rejim değişikliğini’ övüyor

xABD Başkanı Donald Trump, ABD-İsrail savaşının ‘İran rejiminde değişim’ sağladığını belirterek, mevcut liderleri ‘son derece mantıklı’ olarak nitelendirdi. Trump, aynı zamanda İranlılarla bir ‘anlaşma’ yapmayı planladığını söyledi.

Trump, dün akşam yayımlanan Financial Times röportajında, ‘İran petrolünü ele geçirmek istediğini’ ve İran’ın petrol ihracat merkezi olan Harg Adası üzerinde kontrol sağlayabileceğini belirtti. Trump, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın Hürmüz Boğazı’ndan petrol tankerlerinin geçişine izin verdiğini de ifade etti.

Diğer taraftan İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Tahran’ın aracı kişiler üzerinden ABD’den müzakere teklifleri aldığını, ancak bu önerileri ‘gerçekçi, mantıklı ve ölçülü bulmadıklarını’ açıkladı.

Öte yandan, Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır dışişleri bakanlarıyla yapılan görüşmelerin ardından, İslamabad’ın önümüzdeki günlerde ABD ve İran arasında ‘müzakereleri kolaylaştırmaya hazırlandığını’, bunun çatışmaya kalıcı ve kapsamlı bir çözüm bulunmasını hedeflediğini bildirdi.


Ali Dayi’nin adının caddeden silinmesine yönelik tepkiler ve İran Azerilerinin tutumları

Tahran'daki İran Kültür Bakanlığı binası önünde, ‘Yaşasın Azerbaycan’ yazılı pankart taşıyan Azeri göstericileri dağıtmaya çalışan İran polisi, 28 Mayıs 2006 (AFP)
Tahran'daki İran Kültür Bakanlığı binası önünde, ‘Yaşasın Azerbaycan’ yazılı pankart taşıyan Azeri göstericileri dağıtmaya çalışan İran polisi, 28 Mayıs 2006 (AFP)
TT

Ali Dayi’nin adının caddeden silinmesine yönelik tepkiler ve İran Azerilerinin tutumları

Tahran'daki İran Kültür Bakanlığı binası önünde, ‘Yaşasın Azerbaycan’ yazılı pankart taşıyan Azeri göstericileri dağıtmaya çalışan İran polisi, 28 Mayıs 2006 (AFP)
Tahran'daki İran Kültür Bakanlığı binası önünde, ‘Yaşasın Azerbaycan’ yazılı pankart taşıyan Azeri göstericileri dağıtmaya çalışan İran polisi, 28 Mayıs 2006 (AFP)

Rustem Mahmud

İran'ın başkenti Tahran’da Belediye Meclisi, savaşın zorlu koşullarına rağmen, İran'ın en ünlü futbolcusu Ali Dayi'nin şehrin caddelerinden birine verilen adının değiştirilip yerine, savaşın ikinci gününde ABD tarafından düzenlenen hava saldırısında hedef alınan ilkokul öğrencilerine atıfla ‘Minab İlkokulu Şehitleri’ adının verilmesini önerdi.

Tahran Belediye Meclisi, Azeri kökenli olduğu bilinen İranlı futbolcu Dayi’nin adının caddeden silinmesine yönelik kararını, yaptığı açıklamada şöyle gerekçelendirdi:

Bu karar, ülkenin içinde bulunduğu mevcut savaş koşullarına karşı bazı şahsiyetlerin ve simgelerin sessiz kalmasından kaynaklanan halkın hoşnutsuzluğu nedeniyle alınmıştır.”

Belediye Meclisi, bu açıklamayla Dayi'nin ülkedeki resmî kurumlarla ve yetkililerin propagandasıyla olan etkileşimine işaret ediyordu.

Kararın alınmasından bir gün sonra, resmi haber ajansları, nüfusun çoğunluğunu Azerilerin oluşturduğu Batı Azerbaycan ilinde 25 kişinin ‘yalan haber yaymak’, ‘sabotaj eylemlerini belgelemek’ ve bunları ‘düşman ağlara’ göndermek gibi suçlamalarla gözaltına alındığını duyurdu. Bunların, İranlı yetkililerin Azeri kökenli İranlı siyasi aktivistlere yönelttikleri geleneksel suçlamalar olduğu biliniyor.

Bu iki olay, onlarca benzer vakaya örnek teşkil ederken Azeri kökenli İranlı aktivistler, entelektüeller ve politikacılar, bunların kendileriyle ilgili günlük olayları belgelediğini belirttiler. Her bir olayın, ülkede siyasi, kültürel ve ekonomik zulüm gördüklerinin bir göstergesi olduğunu vurgularken güvenlik güçlerinin ve DMO'nun kendilerinden şüphelendiklerini, bunun da ‘büyük bir etnik grup olmaları ve stratejik bir coğrafi bölgede yaşamalarından’ kaynaklandığını vurguladılar.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre konuya ilişkin yorum yapanlardan biri, caddenin isminin değiştirilmesi kararına ilişkin yazısında, ‘sayısız ünlü sporcu, sanatçı, şair ve müzisyenin son yıllarda savaşa karşı olduklarını ifade edip halk protestolarını desteklediklerine, ancak Ali Dayi'ye ait olan dışında hiçbir caddenin isminin değiştirilmediğine’ dikkati çekti.

Azerilerin üç siyasi akımı

Gayri resmi istatistiklere göre İran’daki Azerilerin nüfusu 15 ila 20 milyon arasında değişiyor. Bu topluluk, kuzeybatıdaki dört ilin (Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan, Erdebil ve Zencan) mutlak çoğunluğunu oluşturuyor.

Mevcut savaş ve İran'ın geleceği ile siyasi sistemi hakkında iç ve dış kamuoyunda yaşanan tartışmalar, İran Azerilerinin görüş ve tutumlarını ortaya çıkarmak için bir fırsat oluşturuyor. Gözlemcilere göre bu görüş ve tutumlar, birbirinden açıkça ayrılan üç düzeyde şekilleniyor. Birinci kesim, İran devlet kurumları ve iktidar mekanizmalarına entegre olmuş, bunları kendi devletleri ve siyasi sistemleri olarak görenler. Ülkenin Azeri kökenli ikinci Dini Lideri Ali Hamaney'in ülkenin yönetiminde başı çekmesi, ardından oğlu Mücteba Hamaney'in bu göreve gelmesi, aynı şekilde mevcut Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve birçok bakan ile birinci dereceden yetkilinin Azeri kökenli olması bunun kanıtı olarak gösterilebilir.

dsv
İran'ın eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, İran milli takımının ünlü oyuncusu Ali Dayi'den, takımın Dünya Kupası'na katılmak üzere Almanya'ya gitmeden önce milli takım forması hediyesini alırken, 3 Haziran 2006 (AFP)

Bu kişiler genellikle dini/mezhepsel ideolojik bir arka plana sahip siyasi çevrelerden gelmektedir. İran’daki iktidar sistemini, yöneticilerinin etnik kökenine bakılmaksızın, 12 İmam Şiilerine özgü bir sistem olarak görüyor. Azeri bölgelerindeki din adamları, büyük tüccarlar, yerel iş adamları, aşiret liderleri ve devlet kurumlarının üst düzey memurlarından oluşan ağlar, bu entegrasyonist sınıfın temelini oluşturuyor.

Onların tam tersine, ‘Azeri milliyetçileri’ ise, devletin dini/mezhepsel kimliğini ve ülkedeki siyasi sistemi, kendi görüşlerine göre 19’uncu yüzyılın başlarına kadar uzanan Fars milliyetçiliğinin egemenliği önünde sadece bir paravan olarak görüyorlar. O dönemde ‘tarihi Azerbaycan’, Kaçar Hanedanlığı İran’ı ile Çarlık Rusya’sı arasında bölünmüştü. Bu kesimi temsil eden siyasi akımlar, özerklik, federalizm ve konfederalizm çağrılarından bağımsızlığın yanı sıra Azerbaycan devletine yeniden katılma gibi taleplere sahipler. Bu gruplar çoğunlukla İran dışında faaliyet gösteren ve bazı bölge ülkelerinden destek alan Azeri milliyetçi partilere mensuplar. Ancak bu siyasi örgütler, İran'daki Kürt ve Beluç muadillerine kıyasla daha az tanınıyor ve daha az nüfuza sahip.

Gayri resmi istatistiklere göre İran'daki Azeri nüfusu 15 ila 20 milyon arasında değişiyor ve bu nüfus, ülkenin kuzeybatısındadaki dört ilin mutlak çoğunluğunu oluşturuyor.

Bu iki kesim arasında ‘Azeri reformcular’ ise Azeri dili ve kültürüne daha fazla ilgi gösterilmesi, merkezi olmayan yönetim biçimlerine meşruiyet kazandıran ve Azeri bölgelerindeki kurumların özgünlüğünü ve kamusal alanın kimliğini koruyan yasaların çıkarılması yoluyla, İran anayasası ve devlet kurumları çerçevesinde Azerilerin İran devleti içindeki konum ve rolünün güçlendirilmesini savunuyor.

Bu eğilimde olanlar hem entegrasyoncuları hem de ayrılıkçıları eleştirirken onları ya kendi çıkarlarının peşinden koşmakla ya da İran'da Azerilerin devlet ve toplumla kesişme durumlarını ve düzeylerini anlamak için gerçekçi bir siyasi okumaya dayanmamakla suçluyorlar. Bu kişiler genellikle kültürel, akademik ve sanatsal geçmişe sahip olup, gençler, öğrenciler ve şehir sakinleri üzerinde yoğun bir etkiye sahip.

Siyasi kaos

İran meseleleri konusunda uzman araştırmacılar, İran’daki Azeri siyasi örgütlerin talepleri ile Kürtler, Araplar ve Beluçlar gibi Fars kökenli olmayan İranlı milliyetlerin talepleri arasında köklü bir fark olduğuna işaret ediyor. Diğer gruplar, siyasi rejim yıllardır milliyetçi eğilimli siyasi hareketlerini bastırmak için kararlı bir çaba sarf etse de coğrafi temelli taleplerini dile getirip Fars muadilleriyle siyasi ve sembolik egemenliği paylaşmayı talep etseler de bu gruplar kendi toplumlarının halk kesimlerinde yoğun bir varlık, etki ve etkinliğe sahipler. Dini kurumlar, iş adamları ve aşiret liderleri, bu ulusal azınlık topluluklarında bu siyasi örgütlerin rolünü gölgede bırakmayı başaramadı. Bu, Azerbaycan'da mevcut olmayan bir durumdur.

İsrail ile İran arasında 2025 yazında yaşanan savaşın ardından, yakın gelecekte savaşın tekrarlanacağına dair işaretlerin belirginleşmesiyle, 11 İranlı Azeri siyasi örgüt, ‘Güney Azerbaycan Örgütleri ve Partileri İşbirliği Konseyi’ni kurmayı başardı.

Konsey, İran rejimine yönelik sert ifadelerin olduğu bir bildiri yayınladı. Bildiride şu ifadeler yer aldı:

"İran'daki en büyük etnik grup olan Azeri halkının uzun yıllardır şiddetli baskı ve zulümle karşı karşıya olduğu artık kimse için bir sır değil. Teokratik rejim, ülkenin kaynaklarını kendi varlığını korumaktan başka bir değeri olmayan ideolojik maceralara harcadı ve halkın canlarını ve mallarını rehin aldı... Bu koşullar altında, Azeri halkının kendini savunmak için başka bir seçeneği yoktur ve biz, barış ve istikrarı destekleyen komşu ülkeler ve halkların yanı sıra dünyadaki ilerici güçlerin de bu yolda bizimle birlikte olacağından eminiz.”

Bildiriyi, Azerbaycan Demokrat Partisi, Azerbaycan Merkez Partisi, Azerbaycan Ulusal Direniş Örgütü, Azerbaycan Öğrenci Hareketi, Güney Azerbaycan Cumhuriyetçi Partisi ve Güney Azerbaycan Bağımsızlık Partisi gibi siyasi ve sektörel örgütler imzaladı. Ancak imzacıların gelecekte atacakları siyasi adımlara dair herhangi bir ipucu verilmezken belirgin bir açıklama da yapılmadı.

2025 Aralık ve 2026 Ocak aylarında Tebriz, Urmiye ve Erdebil şehirlerinde ve diğer Azeri bölgelerinde yaşanan geniş çaplı gösteriler, göstericiler ile güvenlik güçleri arasında çatışmalara dönüştü. ‘Çarşı tüccarları’, yakın tarihlerinde ilk kez, bildiriyi imzalayan siyasi güçlerin çağrılarına uydu. Bu da Azeri siyasi yapısında köklü bir dönüşüme işaret etti.

İç ve bölgesel faktörlerin kesişimi

İranlı Azeri aktivist Abbas Bedir Varisi, İran'daki Azerilerin siyasi konumunu açıklıyor ve bunu, onları Kürt, Arap ve Beluç muadillerinden ayıran, tarihsel boyutları olan bir dizi iç ve bölgesel faktörle ilişkilendirdi. Azeriler ile Farslar arasında yaşanacak herhangi bir geniş çaplı çatışmanın İran devletinin kendisinin dağılmasına yol açacağını öngören Varisi, Azeri meselesinin ulusal ve mezhepsel söylemlerle örtbas edilmeye devam edilmesinin imkânsız olduğuna dikkati çekti.

Sosyal medya ve yurt dışından Türkçe (Azeri lehçesi) yayın yapan medya kanallarının izleyici kitlesindeki artış, Ahmedinejad ve Ruhani dönemlerinde artan siyasi baskı, Azeri etnik kimliği temelinde iç dayanışmanın güçlenmesine yol açtı.

Azerilerin siyasi ve kültürel hakları alanında faaliyet gösteren aktivist Varisi, şunları ekledi:

“Azerbaycan Cumhuriyeti ve Türkiye’nin İran’ın batı sınırında yer alması, Azeri meselesini daha da karmaşık hale getiriyor. Her iki ülke de 20. yüzyılın başlarında İran devletinin modern kuruluşundan bu yana Azerilere kültürel, medyatik ve hatta siyasi olarak sürekli destek verirken, İran devletiyle çatışma olasılığı konusunda güvenlik açısından temkinli davrandı ve stratejik endişeler taşıdı. Dolayısıyla Azerileri defalarca kez kendi ülkelerinin yetkilileriyle uzlaşıya ve hiçbir zaman onlarla açık bir çatışmaya başvurmamaya teşvik ettiler. Türkiye, Azerilerle olan kültürel ve duygusal bağı, İran’ın Türkiye’deki Kürtler üzerindeki etkisine denk bir etki unsuru olarak görüyor. Ancak Azerilerin milliyetçiliğinin yükselişinin, İran devletini parçalamaya veya zayıflatmaya ve ülkenin tam egemenliğini elinde tutma yeteneğini zedelemesine yol açmasından her zaman korkuyor. Böyle bir durumun gerçekleşmesi, Türkiye'nin ulusal güvenliğini zedeler. Azerbaycan da Azerilere karşı aynı eğilime sahip, ancak İran'ın Kafkasya bölgesinde vereceği tepkiden büyük ölçüde çekiniyor. Bu tepki, özellikle Ermenistan ile olan ilişkilerinde Azerbaycan'ın çıkarlarına ve istikrarına zarar verebilir. Aynı şekilde Azerbaycan, Türk etnik grubu içinde bir tür mezhepsel denge oluşturmaya özen gösteriyor ve İran'daki Azerilerin tamamen Türkiye'nin lehine kaymasının bir yararı olmadığını düşünüyor.”

frb
ABD tarafından hava saldırısı düzenlenen Minab Kız Okulu'nun enkazı, 28 Şubat 2026 (AFP)

İran Azerilerinin genç kesimlerinde meydana gelen ve onların daha fazla ulusal bilinç ve iç örgütlenme yeteneği kazanmalarını sağlayan değişimlere de dikkati çeken Varisi, şunları söyledi:

“Sosyal medya ve yurtdışından Türkçe (Azeri lehçesi) yayın yapan medya kuruluşlarının takip edilmesindeki artış, ayrıca eski cumhurbaşkanları Ahmedinejad ve Hasan Ruhani dönemlerinde artan siyasi baskı, Azeri etnik kimliği temelinde daha fazla iç dayanışma biçimlerinin oluşmasına zemin hazırladı. Bugün İran'da tamamen Azeri kimliğine sahip kültürel, ekonomik ve hatta siyasi faaliyet alanları bulunuyor. Son yıllarda Azeri şehirlerinin en yüksek düzeyde genel protesto gösterileri düzenlemesi, Kürtler ve Azeriler arasında ortak bölgelerde defalarca kez siyasi ve halk çatışmalarının yaşanması, futbol maçları gibi etkinliklerde yapılan tezahüratlar, hepsi bu eğilimin birer göstergesi. Bu eğilim siyasi bir örgütlenme halini alırsa, İran'ın birliği için gerçek bir tehdit oluşturur. Çünkü Azeriler, Kürtler, Araplar ve Beluçlar gibi bir ulusal azınlık değil, İran devletinde Farslara paralel bir etnik unsurdur. Kimliklerinin patlaması, İran'ın patlaması anlamına gelir."