Ukrayna: Daha önemli başka bir ülke yok!

Ukrayna büyük bir yıkıma sahne oldu. (AFP)
Ukrayna büyük bir yıkıma sahne oldu. (AFP)
TT

Ukrayna: Daha önemli başka bir ülke yok!

Ukrayna büyük bir yıkıma sahne oldu. (AFP)
Ukrayna büyük bir yıkıma sahne oldu. (AFP)

Uluslararası toplumun dikkati Ukrayna’daki savaşa odaklanmış durumda. Rusya-Ukrayna ilişkilerindeki dramatik değişim, birçok ülke medyasının ana gündem maddesini oluşturuyor. Savaşa yol açan etkenler nedir?  Rusya'nın kardeş bir ülkeyi işgal etmesinin başlıca sebepleri neler? Bu makalenin kapsamı, Ruslar ve Ukraynalılar arasındaki tarihsel ilişkinin ayrıntılarına girmemizi mümkün kılmıyor. Zaten ele almak istediğimiz konu da tam olarak bu değil.
Kremlin'in operasyon kararının iki önemli unsura dayandığına inanılıyor. Bunlardan ilki, Ukrayna tarafının Minsk Anlaşması’na uymaması. Kiev'in ayrılıkçı olarak nitelediği Rus yanlısı güçlerin hâkim olduğu Donetsk ve Luhansk bölgelerini sürekli olarak bombalaması ve bunun sonucunda sivil kayıpların meydana gelmesi.
Rusya, Ukrayna, Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) ve iki ayrılıkçı bölgenin temsilcileri, Ukrayna'nın doğusundaki Donetsk ve Luhansk bölgelerinde Rus destekli ayrılıkçı güçler ile Ukrayna'ya bağlı askeri birlikler arasında çıkan çatışmaları sonlandırmak amacıyla Eylül 2014'te Belarus'un başkenti Minsk'te bir araya geldi. Toplantının ardından Kiev ile ayrılıkçı güçler, ağır silahların ortadan kaldırılması ve mahkûm takası da dahil olmak üzere 12 madde üzerinde anlaştı. Minsk Protokolü diye adlandırılan ve ateşkesi amaçlayan Birinci Minsk Anlaşması’nı imzaladı. Şubat 2015'te, Ukrayna'nın Rusya yanlısı ayrılıkçılara toprak kaybetmesinin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko, Fransa Cumhurbaşkanı Francois Hollande, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko'nun katılımıyla yeni bir toplantı gerçekleştirildi. Minsk Anlaşmalarında belirlenen yol haritasına göre ateşkes ilanı edilmesi, Donetsk ve Luhansk'daki isyancıların elindeki bölgelere yönetim yetkileri devredilmesi, Donetsk ve Luhansk'da erken seçime gidilmesi ve bu bölgelere öz yönetim hakkı tanınması gerekiyordu. Rus diplomasisinin Donbas’a özerklik verilmesini kapsayan Minsk Anlaşması’ına uymaya teşvik etmeye yönelik sürekli girişimlerine rağmen Kiev yönetimi söz konusu ‘yol haritasına’ uymadı ve ‘Donetsk ile Luhansk halk cumhuriyetlerinin’ liderleriyle görüşmeyi reddetti.
Kiev yönetimi aynı zamanda, sonuçlarının Rus yanlısı güçlere meşruiyet kazandıracağını anlayarak Donbas'ta seçimlerin düzenlenmesine destek olmayı da kesinlikle kabul etmedi. Batı ülkeleri, Başkan Vladimir Zelenski üzerinde etkili bir baskı kurmak istemeyerek süreçten çekildiler. Dahası mevcut Ukrayna Cumhurbaşkanı, kendi tabiriyle ‘yozlaşmış’ selefi Petro Poroşenko tarafından imzalanan Minsk Anlaşması’na tabi olmadığını da defalarca ima etti.
İkinci unsura gelecek olursak; Donbas'ta sekiz yıl boyunca, Ukrayna ordusunun bombardımanı ve yerel milislerle silahlı çatışmalar sonucunda en az on bin Rus yanlısı vatandaş öldürüldü.  Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın gözlemcileri ve anlaşmaların iki imzacısı olan Paris ve Berlin yönetimleri, bu durumu doğru bir şekilde değerlendirmediler.

Kiev'de siviller cumartesi günü Bölgesel Savunma Güçleri’ne katılmak için kayıt yaptırdı. (AP)
Başkan Vladimir Putin'in sorunu çözmek ve mevcut kısır döngüden çıkmak noktasında güç kullanması için yeterli bahanesi oluşmuş gibi görünüyordu. Güç kullanımı için elbette birden fazla senaryo vardı. Ancak Rus siyasi elitinde şeffaflığın olmaması ve potansiyel beklentiler konusunda tam bir ortak anlayışın tesis edilememesi nedeniyle, Rusya'nın Donbas'ta ne gibi adımlar atabileceği konusunda bir fikir birliği bulunmuyordu. Bunun en önemli kanıtı, Başkan Putin’in, Rusya Güvenlik Konseyi'nin 22 Şubat'taki toplantısında, Dış İstihbarat Servisi Başkanı Sergey Narışkin’i küçük düşürücü sözleridir. Ayrıca 15 Şubat’ta Devlet Duması'ndaki iki cumhuriyeti tanıma kararına ilişkin oylama süreçlerinde Birleşik Rusya Partisi’nin bazı üyeleri karşıt oy kullandı. Bazıları ise oturumlara iştirak etmedi. Söz konusu karar taslağının kabulünden sonra güçlü bir eylemin geleceği açıktı. Ancak bu durum anlaşılır nedenlerle ülkenin siyasi elitlerine bildirilmedi.
Rus hükümetinin siyasi propagandası çatışmaların başlangıcında, Donetsk ve Luhansk’taki kardeşleri, Ukrayna silahlı kuvvetlerindeki ‘Naziler’ tarafından yapılan silahlı provokasyonlardan koruma ihtiyacına odaklanmıştı. Ukrayna’daki sosyal ve politik yaşamda ‘Nazizmin’ baskın bir faktör olduğu yönündeki açıklamalar garip görünmekteydi. Üstelik hem Vladimir Zelenski hem de selefi Petro Poroşenko Yahudi milletine mensuptu. Bunun yerine odak noktası, son yıllarda belirgin bir Rus karşıtı yönelim kazanmış olan ve Batı'nın başarıyla kullandığı Ukrayna milliyetçiliğinin aşırı biçimleri üzerinde olmalıydı. Kremlin’in Ukrayna’ya karşı askeri operasyonun ‘Donetsk ve Lugansk cumhuriyetlerinin’ sınırlarına yığılması, Rus kamuoyu için çok daha anlaşılabilir olabilirdi. Ancak Rusya'da dedikleri gibi; ‘işler beklendiği gibi yürümedi.’
Kısa süre içinde askeri operasyon gerekçelerinde, Nazizmi sonlandırmak ve Ukrayna’yı silahsızlandırarak tarafsız kılmak, yani NATO’ya katılmayacağını ikrar etmesini sağlamak ağırlık kazandı. Burada şunu ifade etmek lazım; Rusların mutlak çoğunluğu, komşularının NATO üyesi olmasının Rusya Federasyonu’nun güvenliği açısından kabul edilemez olduğunu düşünmektedir. Operasyon başladıktan bir süre sonra çatışmaların başkent ve diğer büyük şehirler dahil olmak üzere ülke sathında geniş bir alana yayıldığı anlaşıldı. Haberler yalan dolanla dolu olduğu için çatışmaların boyutu, tarafların askeri kayıpları ve sivil ölümlerine dair henüz nesnel bir görüş oluşturmak oldukça zor. Ancak açık olan bir şey var ki güç kullanımı hem büyüklük hem de coğrafi kapsam olarak ‘aşırı’ olarak nitelendirilebilir. Bunu Kremlin’deki karar vericilerin ciddi bir stratejik hatası olarak görüyorum. Rus askeri liderliğinin sahadaki kazanımlarına dair raporlarına rağmen Donbass halen Ukrayna silahlı kuvvetleri tarafından bombalanıyor. Dolayısıyla Donbas’ı korumak amacıyla başlatılan özel operasyonun henüz bu sonucu sağlayamadığını söyleyebiliriz.
Bir diğer mesele ise savaşa verilebilecek olası tepkiye ilişkin başta Rusya olmak üzere dünya genelinde yapılan tahminlerin yanlış çıkmasıdır. Kremlin adına bu tahminleri kimin yürüttüğü belirsizliğini korusa da doğal olarak başkanlık divanına işaret edeceğiz. Olası bir askeri müdahalede Batı’nın yeni yaptırımlar uygulanması bekleniyordu. Ancak bu yaptırımların boyutu ve ekonomi üzerindeki sonuçları, daha da önemlisi Rusya’nın dünya üzerindeki imajının nasıl etkileneceği doğru değerlendirilmemişti.  Başkan Putin’in pek çokları için sarsılmaz görünen konumu ciddi bir darbe aldı. Rus borsası çöktü (yüzde 40'tan fazla kayıp yaşandı) dolar ve euro keskin bir şekilde yükseldi (yaklaşık yüzde 10) ve ülkedeki finans piyasasının yaklaşık yüzde 75'i yaptırımlara maruz kaldı. Ülkenin ileri gelen şahsiyetleri kısıtlamalara tabi tutuldu. Bu olumsuz sonuçların listesi uzayıp gidebilir.
Bu arada, Kremlin'in Çin'den etkili destek alma beklentisinin karşılık bulmadığını belirtmekte fayda var. Yine jeopolitik muhtemel sonuçlar bağlamında, Kremlin danışma ekibinin Finlandiya'nın NATO'ya katılma olasılığını neden dikkate almadığı da tam olarak anlaşılmamaktadır. Helsinki’de parlamento bu yönde bir karar aldı. Daha önce tarafsız olan Finlandiya’nın NATO’ya katılma ihtimali doğdu. İsveç de benzer bir adım atabilir. Olumsuz etkiler arasında, hayati önem taşıyan birçok teknolojinin ve sanayi ürününün Rusya'ya ihracatının kısıtlanacak olması beklenebilir. Rusya kültürel alanlardan ve spor faaliyetlerinden süresiz olarak dışlanabilir. Diğer yandan Moskova, St. Petersburg ve birçok Rus şehrinde savaş karşıtı protesto gösterilerinde belirgin bir artış gözlemleniyor.
Açıkçası tüm bu yaşananlar arasında tek bir olumlu sonuç görüyorum: Ağır yaptırımlar, Rus liderliğini ekonomik politikalarını kökten değiştirmeye ikna edebilir. Batı ile yakından ilişkili olan oligarşiye itimat etmeyi bırakıp uluslararası dengeleri gözeterek, ulusal çıkarlara hizmet eden radikal reformlar uygulanabilir. Bugün öncelikli mesele kan dökülmesinin durdurulması ve mahiyeti tam olarak sadece Kremlin tarafından bilinen, komşumuzla ilgili planlardan vazgeçilmesidir.
Sovyetler Birliği'nin dağıldığı günlerde bir subaydım. Askeri akademilerde ders veriyordum. Ordudaki yoldaşlarımdan olan ve şu an Moskova Carnegie Moskova Merkezi'nin direktörü görevini yürüten Dmitri Trenin, o zamanlar popüler olan Novoye Vremya (Yeni Zaman) dergisinde “Ukrayna: Daha önemli başka bir ülke yok!” başlıklı bir makale yayımlamıştı. Her ne kadar Trenin ve merkezdeki meslektaşlarının siyasi görüşlerini paylaşmasam da Ukrayna meselesine o makaledeki yaklaşımın bugün her zamankinden daha önemli olduğuna inanıyorum.

Sergey Vorobyov - Rusya Devlet Üniversitesi İktisat Yüksek Okulu'nda Profesör. Emekli albay ve eski diplomat.



Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.


Güney Kore: Eğitim tatbikatı sırasında askeri helikopter kazasında iki kişi hayatını kaybetti

Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
TT

Güney Kore: Eğitim tatbikatı sırasında askeri helikopter kazasında iki kişi hayatını kaybetti

Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)

Güney Kore ordusu, bugün Kuzey Gapyeong eyaletinde rutin bir eğitim görevi sırasında bir AH-1S Cobra askeri helikopterinin düştüğünü ve iki kişilik mürettebatının hayatını kaybettiğini açıkladı.

Ordu yaptığı açıklamada, helikopterin saat 11:00 civarında, nedeni henüz netleşmeyen bir şekilde düştüğünü belirtti. İki mürettebat yakındaki bir hastaneye kaldırıldı ancak yaralanmaları nedeniyle hayatlarını kaybetti.

Kaza sonrasında, ordu bu modeldeki tüm helikopterlerin uçuşlarını durdurdu ve kaza nedenini araştırmak üzere bir acil müdahale ekibi oluşturdu. Ordu, eğitim görevinin motor çalışır haldeyken acil iniş prosedürlerinin uygulanmasını içerdiğini belirtti.