Ukrayna: Daha önemli başka bir ülke yok!

Ukrayna büyük bir yıkıma sahne oldu. (AFP)
Ukrayna büyük bir yıkıma sahne oldu. (AFP)
TT

Ukrayna: Daha önemli başka bir ülke yok!

Ukrayna büyük bir yıkıma sahne oldu. (AFP)
Ukrayna büyük bir yıkıma sahne oldu. (AFP)

Uluslararası toplumun dikkati Ukrayna’daki savaşa odaklanmış durumda. Rusya-Ukrayna ilişkilerindeki dramatik değişim, birçok ülke medyasının ana gündem maddesini oluşturuyor. Savaşa yol açan etkenler nedir?  Rusya'nın kardeş bir ülkeyi işgal etmesinin başlıca sebepleri neler? Bu makalenin kapsamı, Ruslar ve Ukraynalılar arasındaki tarihsel ilişkinin ayrıntılarına girmemizi mümkün kılmıyor. Zaten ele almak istediğimiz konu da tam olarak bu değil.
Kremlin'in operasyon kararının iki önemli unsura dayandığına inanılıyor. Bunlardan ilki, Ukrayna tarafının Minsk Anlaşması’na uymaması. Kiev'in ayrılıkçı olarak nitelediği Rus yanlısı güçlerin hâkim olduğu Donetsk ve Luhansk bölgelerini sürekli olarak bombalaması ve bunun sonucunda sivil kayıpların meydana gelmesi.
Rusya, Ukrayna, Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) ve iki ayrılıkçı bölgenin temsilcileri, Ukrayna'nın doğusundaki Donetsk ve Luhansk bölgelerinde Rus destekli ayrılıkçı güçler ile Ukrayna'ya bağlı askeri birlikler arasında çıkan çatışmaları sonlandırmak amacıyla Eylül 2014'te Belarus'un başkenti Minsk'te bir araya geldi. Toplantının ardından Kiev ile ayrılıkçı güçler, ağır silahların ortadan kaldırılması ve mahkûm takası da dahil olmak üzere 12 madde üzerinde anlaştı. Minsk Protokolü diye adlandırılan ve ateşkesi amaçlayan Birinci Minsk Anlaşması’nı imzaladı. Şubat 2015'te, Ukrayna'nın Rusya yanlısı ayrılıkçılara toprak kaybetmesinin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko, Fransa Cumhurbaşkanı Francois Hollande, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko'nun katılımıyla yeni bir toplantı gerçekleştirildi. Minsk Anlaşmalarında belirlenen yol haritasına göre ateşkes ilanı edilmesi, Donetsk ve Luhansk'daki isyancıların elindeki bölgelere yönetim yetkileri devredilmesi, Donetsk ve Luhansk'da erken seçime gidilmesi ve bu bölgelere öz yönetim hakkı tanınması gerekiyordu. Rus diplomasisinin Donbas’a özerklik verilmesini kapsayan Minsk Anlaşması’ına uymaya teşvik etmeye yönelik sürekli girişimlerine rağmen Kiev yönetimi söz konusu ‘yol haritasına’ uymadı ve ‘Donetsk ile Luhansk halk cumhuriyetlerinin’ liderleriyle görüşmeyi reddetti.
Kiev yönetimi aynı zamanda, sonuçlarının Rus yanlısı güçlere meşruiyet kazandıracağını anlayarak Donbas'ta seçimlerin düzenlenmesine destek olmayı da kesinlikle kabul etmedi. Batı ülkeleri, Başkan Vladimir Zelenski üzerinde etkili bir baskı kurmak istemeyerek süreçten çekildiler. Dahası mevcut Ukrayna Cumhurbaşkanı, kendi tabiriyle ‘yozlaşmış’ selefi Petro Poroşenko tarafından imzalanan Minsk Anlaşması’na tabi olmadığını da defalarca ima etti.
İkinci unsura gelecek olursak; Donbas'ta sekiz yıl boyunca, Ukrayna ordusunun bombardımanı ve yerel milislerle silahlı çatışmalar sonucunda en az on bin Rus yanlısı vatandaş öldürüldü.  Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın gözlemcileri ve anlaşmaların iki imzacısı olan Paris ve Berlin yönetimleri, bu durumu doğru bir şekilde değerlendirmediler.

Kiev'de siviller cumartesi günü Bölgesel Savunma Güçleri’ne katılmak için kayıt yaptırdı. (AP)
Başkan Vladimir Putin'in sorunu çözmek ve mevcut kısır döngüden çıkmak noktasında güç kullanması için yeterli bahanesi oluşmuş gibi görünüyordu. Güç kullanımı için elbette birden fazla senaryo vardı. Ancak Rus siyasi elitinde şeffaflığın olmaması ve potansiyel beklentiler konusunda tam bir ortak anlayışın tesis edilememesi nedeniyle, Rusya'nın Donbas'ta ne gibi adımlar atabileceği konusunda bir fikir birliği bulunmuyordu. Bunun en önemli kanıtı, Başkan Putin’in, Rusya Güvenlik Konseyi'nin 22 Şubat'taki toplantısında, Dış İstihbarat Servisi Başkanı Sergey Narışkin’i küçük düşürücü sözleridir. Ayrıca 15 Şubat’ta Devlet Duması'ndaki iki cumhuriyeti tanıma kararına ilişkin oylama süreçlerinde Birleşik Rusya Partisi’nin bazı üyeleri karşıt oy kullandı. Bazıları ise oturumlara iştirak etmedi. Söz konusu karar taslağının kabulünden sonra güçlü bir eylemin geleceği açıktı. Ancak bu durum anlaşılır nedenlerle ülkenin siyasi elitlerine bildirilmedi.
Rus hükümetinin siyasi propagandası çatışmaların başlangıcında, Donetsk ve Luhansk’taki kardeşleri, Ukrayna silahlı kuvvetlerindeki ‘Naziler’ tarafından yapılan silahlı provokasyonlardan koruma ihtiyacına odaklanmıştı. Ukrayna’daki sosyal ve politik yaşamda ‘Nazizmin’ baskın bir faktör olduğu yönündeki açıklamalar garip görünmekteydi. Üstelik hem Vladimir Zelenski hem de selefi Petro Poroşenko Yahudi milletine mensuptu. Bunun yerine odak noktası, son yıllarda belirgin bir Rus karşıtı yönelim kazanmış olan ve Batı'nın başarıyla kullandığı Ukrayna milliyetçiliğinin aşırı biçimleri üzerinde olmalıydı. Kremlin’in Ukrayna’ya karşı askeri operasyonun ‘Donetsk ve Lugansk cumhuriyetlerinin’ sınırlarına yığılması, Rus kamuoyu için çok daha anlaşılabilir olabilirdi. Ancak Rusya'da dedikleri gibi; ‘işler beklendiği gibi yürümedi.’
Kısa süre içinde askeri operasyon gerekçelerinde, Nazizmi sonlandırmak ve Ukrayna’yı silahsızlandırarak tarafsız kılmak, yani NATO’ya katılmayacağını ikrar etmesini sağlamak ağırlık kazandı. Burada şunu ifade etmek lazım; Rusların mutlak çoğunluğu, komşularının NATO üyesi olmasının Rusya Federasyonu’nun güvenliği açısından kabul edilemez olduğunu düşünmektedir. Operasyon başladıktan bir süre sonra çatışmaların başkent ve diğer büyük şehirler dahil olmak üzere ülke sathında geniş bir alana yayıldığı anlaşıldı. Haberler yalan dolanla dolu olduğu için çatışmaların boyutu, tarafların askeri kayıpları ve sivil ölümlerine dair henüz nesnel bir görüş oluşturmak oldukça zor. Ancak açık olan bir şey var ki güç kullanımı hem büyüklük hem de coğrafi kapsam olarak ‘aşırı’ olarak nitelendirilebilir. Bunu Kremlin’deki karar vericilerin ciddi bir stratejik hatası olarak görüyorum. Rus askeri liderliğinin sahadaki kazanımlarına dair raporlarına rağmen Donbass halen Ukrayna silahlı kuvvetleri tarafından bombalanıyor. Dolayısıyla Donbas’ı korumak amacıyla başlatılan özel operasyonun henüz bu sonucu sağlayamadığını söyleyebiliriz.
Bir diğer mesele ise savaşa verilebilecek olası tepkiye ilişkin başta Rusya olmak üzere dünya genelinde yapılan tahminlerin yanlış çıkmasıdır. Kremlin adına bu tahminleri kimin yürüttüğü belirsizliğini korusa da doğal olarak başkanlık divanına işaret edeceğiz. Olası bir askeri müdahalede Batı’nın yeni yaptırımlar uygulanması bekleniyordu. Ancak bu yaptırımların boyutu ve ekonomi üzerindeki sonuçları, daha da önemlisi Rusya’nın dünya üzerindeki imajının nasıl etkileneceği doğru değerlendirilmemişti.  Başkan Putin’in pek çokları için sarsılmaz görünen konumu ciddi bir darbe aldı. Rus borsası çöktü (yüzde 40'tan fazla kayıp yaşandı) dolar ve euro keskin bir şekilde yükseldi (yaklaşık yüzde 10) ve ülkedeki finans piyasasının yaklaşık yüzde 75'i yaptırımlara maruz kaldı. Ülkenin ileri gelen şahsiyetleri kısıtlamalara tabi tutuldu. Bu olumsuz sonuçların listesi uzayıp gidebilir.
Bu arada, Kremlin'in Çin'den etkili destek alma beklentisinin karşılık bulmadığını belirtmekte fayda var. Yine jeopolitik muhtemel sonuçlar bağlamında, Kremlin danışma ekibinin Finlandiya'nın NATO'ya katılma olasılığını neden dikkate almadığı da tam olarak anlaşılmamaktadır. Helsinki’de parlamento bu yönde bir karar aldı. Daha önce tarafsız olan Finlandiya’nın NATO’ya katılma ihtimali doğdu. İsveç de benzer bir adım atabilir. Olumsuz etkiler arasında, hayati önem taşıyan birçok teknolojinin ve sanayi ürününün Rusya'ya ihracatının kısıtlanacak olması beklenebilir. Rusya kültürel alanlardan ve spor faaliyetlerinden süresiz olarak dışlanabilir. Diğer yandan Moskova, St. Petersburg ve birçok Rus şehrinde savaş karşıtı protesto gösterilerinde belirgin bir artış gözlemleniyor.
Açıkçası tüm bu yaşananlar arasında tek bir olumlu sonuç görüyorum: Ağır yaptırımlar, Rus liderliğini ekonomik politikalarını kökten değiştirmeye ikna edebilir. Batı ile yakından ilişkili olan oligarşiye itimat etmeyi bırakıp uluslararası dengeleri gözeterek, ulusal çıkarlara hizmet eden radikal reformlar uygulanabilir. Bugün öncelikli mesele kan dökülmesinin durdurulması ve mahiyeti tam olarak sadece Kremlin tarafından bilinen, komşumuzla ilgili planlardan vazgeçilmesidir.
Sovyetler Birliği'nin dağıldığı günlerde bir subaydım. Askeri akademilerde ders veriyordum. Ordudaki yoldaşlarımdan olan ve şu an Moskova Carnegie Moskova Merkezi'nin direktörü görevini yürüten Dmitri Trenin, o zamanlar popüler olan Novoye Vremya (Yeni Zaman) dergisinde “Ukrayna: Daha önemli başka bir ülke yok!” başlıklı bir makale yayımlamıştı. Her ne kadar Trenin ve merkezdeki meslektaşlarının siyasi görüşlerini paylaşmasam da Ukrayna meselesine o makaledeki yaklaşımın bugün her zamankinden daha önemli olduğuna inanıyorum.

Sergey Vorobyov - Rusya Devlet Üniversitesi İktisat Yüksek Okulu'nda Profesör. Emekli albay ve eski diplomat.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME