BM Ukraynalı mülteci sayısının 4 milyona yükselmesinden endişeli

BM Güvenlik Konseyi insani yardımlar için harekete geçiyor. Fransa düşmanca adımların derhal durdurulması için bir karar taslağı sunuyor

BM Ukraynalı mülteci sayısının 4 milyona yükselmesinden endişeli
TT

BM Ukraynalı mülteci sayısının 4 milyona yükselmesinden endişeli

BM Ukraynalı mülteci sayısının 4 milyona yükselmesinden endişeli

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmek üzere başlattığı savaşta, sivillere yardım etmek amacıyla yaklaşık 1,7 milyar dolar toplamak için acil insani yardım çağrısı başlattı. Guterres’in bu adımı Ukrayna’nın komşu ülkelerdeki mülteci sayısının önümüzdeki birkaç gün içinde 4 milyona çıkacağına yönelik endişelerin gölgesinde geldi. Diğer yandan, BM Genel Kurulu bugün (Çarşamba), ABD ve Arnavutluk tarafından sunulan ve onlarca başka ülkenin desteğini alan, Moskova'nın saldırganlığını derhal durdurmasını ve tüm Ukrayna topraklarından tamamen ve koşulsuz bir şekilde tüm güçlerini geri çekmesini gerektiren bir karar taslağını oylamaya hazırlanıyor. Fransa ve Meksika ise, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Ukrayna’daki savaştan kaynaklanan büyük insani krizi ele almaya yönelik bir karar taslağı için oylama yapılmasını istiyor.
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in insani yardım çağrısı iki unsurdan oluşuyor. Bunlardan ilki, Ukrayna içindeki durum için 3 ay süreyle acil çağrı yaklaşımının uygulanması ve yurtdışındaki, özellikle komşu ülkelerdeki Ukraynalı mülteciler için bölgesel bir müdahale planı hazırlanmasını temsil ediyor. Guterres’in çağrısı, BM Güvenlik Konseyi’nin Ukrayna’daki insani krizin yansımalarını tartıştığı toplantısının ertesi günü geldi. Bununla birlikte, toplantının başlangıcında Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vassily Nebenzia, ABD’deki Rus BM misyonundan 12 kişinin sınır dışı edilmesi konusu ile ilgili olarak, “BM genel merkezine ev sahipliği yapan ülke (ABD) tarafından Rusya’ya karşı bir düşmanca adım daha atıldığını” söyledi. Nebenzia BM genel merkezine ev sahipliği yapan ABD’nin, Viyana Antlaşması’nın diplomasi ve konsolosluk ilişkileri ile ilgili maddeleri göz önüne alarak, BM anlaşmalarına yönelik başka bir ihlali olarak değerlendirdi. ABD'nin BM Daimi Temsilcisi Richard Mills hızla yanıt vererek, bu konunun Ukrayna’daki insani durumu ele alan toplantı ile ilgili olmadığını söyledi. Mills atılan adımın BM anlaşmasıyla tamamen uyumlu olduğunu vurgularken, ‘ABD’den ayrılmaları istenen diplomatların, diplomat olarak sorumluluk ve yükümlülükleriyle bağdaşmayan uygulamalarda yer aldıklarını” belirtti.
Washington aynı zamanda, BM için çalışan bir “Rus casusunu” sınır dışı etme kararı aldığını duyurmuştu. Bu, Mills tarafından tekrar dile getirildi.

Hızlı toplu göç
Bunun ardından, Güvenlik Konseyi üyeleri BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi’nin konuşmasını dinledi. Grandi bir kez daha savaş rüzgarların estiği Avrupa’da yaşanan acılardan bahsetti. Milyonlarca masum Ukraynalının sığınaklarında toplandığını, dolu trenlere binmek için acele ettiğini ve çocuklarının geleceği hakkında endişe duyduğunu belirtti. Grandi yüzbinlerce kişinin komşu ülkelere sığınma talebinde bulunduğunu belirterek, “Komşu ülkelerde Ukrayna’dan 520 bin mülteci var. Bu sayı her geçen saat önemli oranda artıyor” dedi. Bu insanların her şeyden önce güvenlik ve korunmaya ihtiyaçları olduğunu, ancak bunun yanı sıra barınma, gıda, hijyen ve diğer yardımlara da ihtiyaçları olduğunu açıkladı. Grandi şu ifadeleri sözlerine ekledi:
“Üzülerek söylüyorum ki, çatışmalara hemen son verilmediği takdirde, Ukraynalılar kaçmaya devam edecek. Şu anda plan hazırlıyoruz, tekrar ediyorum, önümüzdeki günlerde ve haftalarda 4 milyona kadar mülteciye yardım sağlamak için plan hazırlıyoruz. Mülteci sayılarında böyle hızlı bir artış, ev sahibi ülkeler üzerinde ağır bir yük olacak ve şüphesiz mülteci kabul sistemleri ve ilgili kaynaklar üzerinde baskı oluşturacaktır. Yaklaşık 40 yıldır mülteci krizlerinde çalışıyorum ve bu kadar hızlı bir toplu göçü nadiren gördüm. Bu göç, kesinlikle Balkan savaşlarından bu yana Avrupa’nın tanık olduklarının en büyüğü oluyor”.

Mülteci akını
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği yaklaşık 280 bin kişinin Polonya’ya, 94 bin kişinin Macaristan’a, 40 bin kişinin Moldova’ya, 34 bin kişinin Romanya’ya ve 30 bin kişinin Slovakya’ya kaçtığını belirtirken, on binlerce kişinin çeşitli Avrupa ülkelerine, çok sayıda kişinin ise eski Sovyet ülkelerine kaçtığını duyurdu. BM İnsani Yardımdan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Martin Griffiths dünyanın Ukrayna’ya yönelik askeri saldırıyı ‘gördüklerine inanamayarak, korku duygusuyla’ izlediğini söyledi ve saldırının bedelini sivillerin ödediğini belirtti. Griffiths “Sivil kayıpların hacmi ve daha ilk günlerdeki sivil altyapıya verilen zarar tehlike uyarısı veriyor.” ifadelerini kullandı. Yetkili yaklaşık 100’ü çocuk olmak üzere en az 406 sivilin hayatını kaybettiğini belirtirken, rapor edilen kurbanların çoğu henüz doğrulanmadığı için gerçek sayının çok daha yüksek olabileceğine dikkati çekti. Aynı zamanda hava saldırılarının ve şehirlerdeki çatışmaların, hayati sivil tesislere zarar verdiğini ve sağlık, elektrik, su ve sanitasyon gibi temel hizmetlerine zarar verdiğini belirtti. Yetkili, sivil alanlarda patlayıcı kullanılmasının tehlikesi konusunda uyarıda bulunurken, bu durumun özellikle Kiev ve Harkov gibi bölgelerde bir endişe kaynağı olduğunu söyledi. Tüm taraflara uluslararası insancıl hukuka saygı gösterme, askeri operasyonlar sırasında tüm sivilleri ve sivillere ait yapıları zarardan korumak için daima özen gösterme çağrısında bulunan Griffiths, aynı zamanda sivillerin olduğu bölgelerde büyük ölçekli patlayıcıların kullanılmasından kaçınılması için de çağrıda bulundu. Aynı zamanda şunları söyledi:
 “Ukrayna’da faaliyet gösteren 119 insani yardım kuruluşu, bir miktar yardım sağlayabildi. Şu anda, yardımları daha fazla insana ulaştırmak istiyorsak, iki konuda acilen ilerleme kaydetmemiz gerekiyor. Bunlardan ilki, çatışmanın taraflarından, insani yardım personelinin ve yardımlarının korunduğuna yönelik güvence verilmesi, ikincisi ise daha fazla kaynağın sağlama ihtiyacından oluşuyor.”

Fransa ve Meksika’nın karar taslağı
Fransa’nın BM temsilcisi Nicolas de Riviere, Fransa ve Meksika’nın, Ukrayna nüfusunun acil ihtiyaçlarını karşılamak için, uluslararası insancıl hukukla uyumlu olan, sivillerin korunmasını ve insani yardıma engelsiz erişimini gerektiren bir karar taslağını BM Güvenlik Konseyi’ne sunacaklarını duyurdu. Fransa’nın BM temsilcisi Riviere, Rusya’yı ‘Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin en önemli ilkelerini ihlal etmek ve uluslararası insancıl hukuk ile insan hakları hukukunu çiğnemekle’ suçladı. Temsilci düşmanlıklara derhal son verilmesi, ihtiyacı olan tüm insanların insani yardımlara güvenli ve engelsiz bir şekilde erişiminin sağlanması çağrısını yineledi. Aynı zamanda çocuklar dahil olmak üzere sivillerin, insani yardım çalışanlarının ve sivil altyapının korunmasının en büyük öncelik olduğunu vurguladı.
Rusya’nın BM Temsilcisi Nebenzia, tekrar söz alarak, Ukrayna’daki durumun herkesi endişelendirdiğini, zira acı çekenlerin siviller olduğunu belirtti. Temsilci bu insanlarla ilgili olarak “Onlar, iktidara gelen Ukraynalı radikallerin ve milliyetçilerin rehineleriler, bunu neden mi söylüyorum? Çünkü Rus kuvvetlerinin bulunduğu bölgelerde, tüm temel hizmetler sağlanıyor ve insanlar büyük zorluklarla yüzleşmiyor.” dedi. Nebenzia, Griffiths ve Grandi’den Ukrayna milliyetçilerinin, silahlarını yerleşim bölgelerinde yoğunlaştırdığına yönelik suçlamalar hakkında yorum yapmalarını istedi. İki BM temsilcisi hemen yanıt vererek, Rusya tarafından gelen bu tür iddiaları doğrulamak için hiçbir araçlarının olmadığını söylediler.
Ukrayna'nın BM Daimi Temsilcisi Sergey Kislitsa, Rusya’nın ‘Ukrayna’ya karşı geniş çaplı ve haksız bir savaş başlattığını’ söyledi ve bunun ‘2. Dünya Savaşı’ndan bu yana gerçekleşen en kötü, geniş çaplı işgal’ olduğu ifadelerini sözlerine ekledi. Kislitsa, Rusya’yı hastanelere, mobil tıbbi yardım ekiplerine ve ambulanslara saldırmakla suçladı ve şu ifadeleri de sözlerine ekledi:
“Bunlar, meşru güvenlik kaygıları olan bir devletin yapacağı uygulamalar değil, sivilleri öldürmeye kararlı bir devletin uygulamalarıdır. Bu tartışmaya açık bir durum değil zira söz konusu uygulamalar savaş suçudur”.

“Casusluk faaliyetleri”
Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vassily Nebenzia’nın BM Rusya misyonundan 12 çalışanının sınır dışı edildiğini belirtmesinin hemen ardından, ABD’nin BM Daimi Temsilciliği Sözcüsü Olivia Dalton, “ABD, Rus misyonundan 12 istihbarat ajanının sınır dışı edilme sürecini başlattığımızı BM’ye ve Rusya’nın BM Daimi Temsilciliğine bildirdi.” dedi. Dalton sınır dışı edilen 12 çalışanla ilgili olarak “Ulusal güvenliğimize zarar veren casusluk faaliyetlerine karışarak, ABD’deki ikamet ayrıcalıklarını kötüye kullandılar.” dedi.  Dalton, Washington’un bu adımı BM Genel Merkez Anlaşmasına uygun olarak aldığını vurguladı ve “Bu çalışmanın, birkaç aydır sürdüğünü” belirtti.



İsrail ordusu, Refah’ta bir tünelden çıkan dört ‘silahlı kişiyi’ öldürdü

Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)
TT

İsrail ordusu, Refah’ta bir tünelden çıkan dört ‘silahlı kişiyi’ öldürdü

Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)

İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah bölgesinde bir tünelden çıkan dört silahlı kişiyi öldürdüğünü duyurdu. Ordu, söz konusu kişilerin İsrail askerlerine ateş açtığını iddia etti.

Ordu tarafından yapılan açıklamada, “Dört silahlı terörist az önce bir tünelden çıkarak askerlerimize ateş açtı… Kuvvetlerimiz teröristleri etkisiz hale getirdi” denildi.

İsrail Ordu Sözcüsü de resmi X hesabından yaptığı paylaşımda, “Bölgeyi sabotajcılar ve terör altyapılarından temizleme faaliyetleri kapsamında, askerlerimiz Refah’ın doğusunda yer altı tünel ağı içinde bir tünel çıkışında dört sabotajcıyı fark etti. Sabotajcılar askerlerimize ateş açınca, askerlerimiz karşılık vererek dört sabotajcıyı etkisiz hale getirdi” ifadelerini kullandı.

İsrail, bir hafta önce Gazze Şeridi ile Mısır arasındaki sınır kapısını yeniden yaya geçişine açtı. Bu adım, Filistinlilerin Gazze Şeridi’nden çıkmasına ve savaş nedeniyle bölgeden kaçanların geri dönmesine imkân tanıyacak. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre İsrail, Refah Sınır Kapısı’ndan giriş-çıkış yapan Filistinlilere güvenlik taraması yapılmasını şart koşuyor.

İsrail, sınır kapısını Mayıs 2024’te kontrol altına almıştı; bu, Gazze Şeridi’ne yönelik savaşın başlamasından yaklaşık dokuz ay sonra gerçekleşti. Savaş, ABD Başkanı Donald Trump’ın arabuluculuğunda ekim ayında uygulamaya konan ateşkesle geçici olarak sona ermişti. Sınır kapısının yeniden açılması, Trump’ın çatışmayı durdurmayı amaçlayan planının ilk aşamasında önemli bir adım olarak öne çıkıyor.


Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
TT

Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin 19 Şubat’ta yapılması planlanan ilk toplantısına bir dizi dünya lideri davet edildi.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban toplantıya katılmayı kabul ederken, Fransa, İtalya, Norveç, Çekya ve Hırvatistan liderleri daveti reddetti.

Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini duyurdu. Dan, ülkesinin Barış Konseyi’nin ilk oturumuna katılıp katılmama konusunda henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Dan, kararın ‘Romanya gibi fiilen konsey üyesi olmayan ancak tüzüğünün gözden geçirilmesi şartıyla katılmak isteyen ülkeler açısından toplantının formatına ilişkin Amerikalı ortaklarla yürütülecek görüşmelere’ bağlı olduğunu belirtti.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini ve katılmayı planladığını duyurdu.

Buna karşılık Çekya Başbakanı Andrej Babis, cumartesi günü Barış Konseyi toplantısına katılmayı düşünmediğini açıkladı. Babis, TV Nova’ya yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği’ne (AB) üye diğer ülkelerle istişare içinde hareket edeceğiz. Bu ülkelerden bazıları konseye katılmayacaklarını ifade etti” dedi.

ABD Başkanı’nın Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik planı uyarınca, Gazze Şeridi’nin yönetiminin, Donald Trump’ın başkanlığını yaptığı Barış Konseyi’ne bağlı olarak kurulacak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi tarafından geçici olarak üstlenilmesi öngörülüyor.

Ancak konseyin tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yer almıyor. Metin, konseye daha geniş bir misyon yükleyerek, dünyadaki silahlı çatışmaların çözümüne katkı sunmayı hedef olarak tanımlıyor.

Konseyin önsözünde ise Barış Konseyi’nin, ‘çoğu zaman başarısız olmuş yaklaşımları ve kurumları terk etme cesaretine sahip olması gerektiği’ vurgulanarak, Birleşmiş Milletler’e (BM) örtük bir eleştiri yöneltiliyor.

Bu durum, başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva olmak üzere bazı liderlerin tepkisini çekti. Macron ve Lula da Silva, geçtiğimiz haftanın başlarında yaptıkları açıklamalarda, ABD Başkanı’nın çağrısına karşılık olarak BM’nin güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Hoşnutsuzluk

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise ülkesinin anayasal engeller nedeniyle Barış Konseyi’ne katılmayacağını yineledi.

Tajani cumartesi günü İtalyan haber ajansı ANSA’ya yaptığı açıklamada, “Anayasal kısıtlamalar nedeniyle Barış Konseyi’ne katılamıyoruz” dedi ve İtalya Anayasası’nın, tek bir liderin yönetiminde bir kuruluşa katılmayı öngörmediğini hatırlattı.

Geçtiğimiz cuma günü Brezilya Devlet Başkanı, 79 yaşındaki ABD Başkanı Donald Trump’ı, ‘yeni bir milletler topluluğunun efendisi’ olmaya çalışmakla suçladı.

Lula da Silva tek taraflılığa karşı çoğulculuğu savundu ve BM tüzüğünün adeta parçalanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Donald Trump, Barış Konseyi’ni geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta düzenlenen forumda ilan etmişti.

Tüzüğe göre, Cumhuriyetçi Başkan Trump her şeye tam hâkim; yalnızca o diğer liderleri davet edebiliyor ve katılımlarını iptal edebiliyor. Sadece ‘üye devletlerin üçte ikisinin veto hakkını kullanması’ durumunda bu yetkisi sınırlanabiliyor.

Diğer liderlerin tepkisini çeken noktalar arasında, metinde Gazze’ye açık bir atıf bulunmaması ve üyelik maliyetlerinin yüksekliği yer alıyor. Konseyde kalıcı bir sandalye almak isteyen ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor.


Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.