Dünya solunda savaş tartışması: Asıl suçlu NATO mu, Rusya mı?

Dünyanın dört bir yanından belli başlı sol örgüt ve düşünürlerin Rusya Ukrayna Savaşı değerlendirmeleri

16 Mart 2014'te Kırım'ın Rusya'ya bağlanmasını öngören tartışmalı referandum sonrasında bölgede Sovyetler Birliği bayrağı da açılmıştı (AP)
16 Mart 2014'te Kırım'ın Rusya'ya bağlanmasını öngören tartışmalı referandum sonrasında bölgede Sovyetler Birliği bayrağı da açılmıştı (AP)
TT

Dünya solunda savaş tartışması: Asıl suçlu NATO mu, Rusya mı?

16 Mart 2014'te Kırım'ın Rusya'ya bağlanmasını öngören tartışmalı referandum sonrasında bölgede Sovyetler Birliği bayrağı da açılmıştı (AP)
16 Mart 2014'te Kırım'ın Rusya'ya bağlanmasını öngören tartışmalı referandum sonrasında bölgede Sovyetler Birliği bayrağı da açılmıştı (AP)

Rusya'nın Ukrayna'yı istilası dünya kamuoyunda bir numaralı gündem maddesi olunca dünya solu da bu konu hakkındaki tavrını ortaya koydu.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) 1991'de dağılmasıyla pek çok bölgenin kontrolünü kaybederek Rusya adını alan Moskova yönetimi, daha önce Çeçenistan, Dağıstan, Gürcistan, Abhazya ve Güney Osetya'ya saldırmıştı. Şimdi tüm bu yönetimlerden çok daha güçlü olan Ukrayna'ya askeri operasyon düzenlemesi ve NATO'nun Kiev yönetimine desteği, solun tavrını belirleyen temel unsurlar oldu.  
Independent Türkçe'den Eren Umurbilir'in haberine göre, kimileri bu istilayı "Rus emperyalizmi" olarak nitelerken kimileri de kapitalist Batı bloğunun Moskova'ya oynadığı oyunun kaçınılmaz sonucu olarak gördü.
Dünyanın önde gelen sosyalistlerinin gelişmeleri nasıl yorumladığını derledik.

Amerikalı sosyalistler ne düşünüyor?
Rusya'ya karşı en çok sesi çıkan ülkede yaşayan Amerikalı sosyalistlerin ne dediğine bakmakta fayda var.
ABD Komünist Partisi (CPUSA) kendi sitesinden yayımladığı açıklamaya şöyle başladı:
"ABD halkına Biden yönetiminin hemen rota değiştirmesini talep etmeleri için sesleniyoruz. Savaş hiçbir zaman kabul edilebilir bir çözüm değildir ve en sert şekilde reddedilmelidir. Bu sebeple Rusya'ya da askerlerini çekme çağrısında bulunuyoruz. Tüm yaptırımlar sona erdirilmeli ve sınırlar güvenli hale getirilmeli."
Parti, Ukrayna'nın NATO'ya alınma ihtimali sürdüğü sürece kalıcı barışın mümkün olamayacağını da savundu. 
Benzer bir tutum alan Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi (PSL) Ukrayna krizinin çözümü için NATO'nun yayılmacılığının sona ermesi gerektiğini ifade etti. 
Rusya'nın endişelerinin haklı olduğu belirtildi. "NATO'nun varlığı dünyada barışa karşı çok ciddi bir tehdit oluşturuyor" ifadelerinin yer aldığı açıklamada, örgütün "dağılmasının hem Doğu Avrupa'daki patlamaya hazır tansiyonu ortadan kaldıracağı hem de dünya barışına karşı tarihi bir adım niteliğinde olacağı" savunuldu.

1949'da kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) Soğuk Savaş sırasında hiçbir askerî operasyon gerçekleştirmedi (AFP)
Sosyalist Parti (SPUSA) ise ateşkes çağrısı yaparken daha Moskova yanlısı bir tavır gösterdi. Konuyla ilgili açıklamada gelişmeler "ABD, AB ve NATO'nun Rusya'ya karşı provokasyonlarıyla" açıklandı. 
Ana akımdaki siyasiler, bu radikal partilere göre Rusya'ya daha yüksek dozda eleştirilerde bulundu. Ülkenin en büyük sosyalist örgütü Amerikan Demokratik Sosyalistleri (DSA) "Rusya'nın Ukrayna'yı istilasını kınıyoruz" diye başladığı açıklamada acil diplomasi vurgusu yaptı.
Savaşın yükünü bölgedeki işçi sınıflarının çekeceği belirtilerek Moskova'ya askerlerini derhal tamamen çekme çağrısında bulunuldu. Örgüt, ABD'nin NATO'dan çekilmesi ve "bu krize yol açan emperyalist yayılmacılığın bitirilmesi" çağrılarını yineledi.
Örgütün komünist kanadı, açıklamaya tepki gösteren liberalleri "ABD liberallerinin pratikte başardığı tek şey savaş çıkarmak" diye eleştirdi.
Hem DSA hem de Demokrat Parti üyesi olup ABD Kongresi'nde yer alan isimlerden Alexandria Ocasio-Cortez ise şu ifadeleri kullandı:
"Rusya'nın Ukrayna'yı istilası savunulamaz. ABD, Putin ve oligarklarına yaptırım uygulamakta haklı. Devasa ölçekteki bir mülteci krizine karşı müttefiklerimizle birlikte çalışmalıyız. Son olarak, herhangi bir askeri eylem Kongre'nin onayıyla gerçekleşmeli."

Ocasio-Cortez'le aynı kanatta yer alan Rashida Tlaib de "Şimdi Putin'in şiddetli saldırısından kaynaklanan ölçüsüz tehditle karşı karşıya kalan milyonlarca masum Ukraynalıların hayatlarını korumaya tamamen odaklanmalıyız" dedi. 

Kongre'de beyaz olmayan 4 Demokrat Partili kadın temsilci, "manga" olarak anılıyor: Soldan sağa Ayanna Pressley, Ilhan Omar, Rashida Tlaib ve Alexandria Ocasio-Cortez (AP)​​​​​
Minnesotalı Temsilciler Meclisi üyesi Ilhan Omar da Moskova'yı hedef alan yaptırımları destekledi.
Diğer yandan Ayanna Pressley, yaptırımların ve askeri yardımların diplomasinin yolunu kestiğini ifade etti. 

Son seçimlerde Demokrat Parti'nin başkan adaylığı için yarışan Vermont Senatörü Bernie Sanders ise perşembe günü paylaştığı video mesajında "Bu saldırganlık kabul edilemez. Dünya ulusları demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunmak için sert bir karşılık vermeli" dedi. Yaptırımları savunan Sanders, Rusya'daki savaş karşıtı göstericileri övdü.
ABD'deki sosyalistlerin önde gelen dergisi Jacobin'de Ukrayna'daki krizi tartışan pek çok yazı yayımlandı. Putin'in Washington'daki şahinlere tam da istedikleri şeyi verdiğini savunan da oldu, sıradan Rus vatandaşlarının bu savaşı istemediğini vurgulayan da… Rusya'daki savaş karşıtı göstericilerin iyi bir örnek teşkil ettiği, dergide sıklıkla vurgulanan argümanlardan biri oldu.

ABD'nin güneyine indiğimizde iktidardaki sosyalist partilerin Rusya'yı desteklediği görülüyor. 
Küba: Havana yönetimi, Moskova'nın alacaklarını 2027'ye kadar ertelediğini bildirmesinin üzerinden henüz birkaç saat geçmişken bir açıklama yayımladı. Soğuk Savaş'ın zirve noktalarından biri olan 1962'deki füze krizi sırasında SSCB'nin nükleer silahlarını kabul ederek kurduğu rejimi muhafaza etmeye çalışan sosyalist ülke, ABD'yi suçladı. 
Dışişleri Bakanlığı'nın salı günü yayımladığı açıklamada Washington ve NATO'nun Rusya'nın güvenliğiyle ilgili meşru endişelerini ciddiye alması gerektiği vurgulandı. NATO'nun genişlemesinin bölgesel ve uluslararası barışı tehdit ettiği belirtildi.
Venezuela: Venezuela'daki Maduro yönetimi de sıkı ilişkiler içinde olduğu Moskova'yı savundu. Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada 2014'te Kiev'in Rusya yanlısı ayrılıkçılarla imzaladığı Minsk Protokolü'nü NATO ve ABD'nin destekleriyle ihlal ettiği bildirildi.
Nikaragua: 1979-1990'da devlet başkanlığı yaptığı dönemde Sovyet desteği alan ve 2007'den bu yana aynı görevi yeniden üstlendiği dönemde de Rusya'yla yakın ilişkiler sürdüren Daniel Ortega da tarafını belli etti. Ortega, Donetsk ve Luhansk'ta bağımsızlık ilan eden Rus ayrılıkçıları Putin'in tanımasını haklı gördü. Burada yaşayanların Kırım'daki gibi bir referandumla Rusya'ya bağlanmak isteyeceğini savundu. 

Asya'da kim ne dedi?
Çin: Kendini sosyalist olarak tanımlayan yönetimlerin en büyüğüne bakıldığında Pekin'in operasyonu "istila" diye nitelemekten kaçındığı görülüyor. 
Rusya'nın en büyük ticaret ortağı unvanına sahip Çin, BM Güvenlik Konseyi'nde Moskova'nın Ukrayna'daki saldırılarını kınayan karar tasarısının oylamasında çekimser kaldı. 
Çin'in Ukrayna Büyükelçisi Fan Şianrong'un pazar günü Ukrayna'nın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı duyduklarını belirtmesi, şimdiye kadar Moskova'yı kınamayan Pekin'in taraf değiştirebileceğine işaret ediyor. 
Ülkedeki milliyetçilerse, "yüzyılın en büyük stratejisti" diye niteledikleri Putin'in hamlesi sayesinde "Tayvan'ı geri almak" için bir zemin oluşabileceğini düşünüyor.
Kuzey Kore: Pyongyang yönetimiyse beklendiği gibi doğrudan ABD'yi suçlayarak tarafını netlikle ortaya koydu. Dışişleri Bakanlığı imzasıyla yayımlanan açıklamada Washington'ın "gelişigüzel zorbaca davranışlarla" Rusya'nın kaygılarını ciddiye almadığı belirtildi. Ukrayna'daki krizin asıl sebebinin ABD olduğu ve Washington'ın üstünlüğünün geride kaldığı iddia edildi. 
Vietnam: 1955'ten 1975'e kadar savaşarak ABD ve müttefiklerine yenilmeyen Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti, Ukrayna krizindeki taraflara itidal çağrısında bulundu. Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada taraf tutmaktan kaçınılarak uluslararası hukuka uymanın önemi vurgulandı. 
Laos: Laos Demokratik Halk Cumhuriyeti de 26 Şubat tarihli Dışişleri açıklamasında da barış ve diplomasi vurgusu yaptı. 
Hindistan: İktidarda olmasalar da bir milyar 400 milyona yakın kişinin yaşadığı Hindistan, Çin Komünist Partisi'nden sonra en fazla üyesi olan iki komünist partiye birden sahip.
Hindistan Komünist Partisi (CPI) durumdan ABD'nin yayılmacı politikalarını sorumlu tutarak "NATO'yu doğuya ve dünyanın diğer bölgelerine doğru genişletme çabaları dünya barışına sonsuz tehdit oluşturuyor" dedi. Bu partiden ayrılanların kurduğu Hindistan Komünist Partisi-Marksist (CPIM) ise Rusya'nın istilasını "talihsizlik" olarak nitelendirdi. Dünya'yı Moskova'nın güvenliğiyle ilgili endişelerini tanımaya çağıran parti, Donbas'ta yaşayanların sıkıntılarının da kale alınması gerektiğini vurguladı.  
Japonya: Ülkedeki Komünist Parti (JKP) Moskova'yı suçladı. Rusya'nın öz savunma argümanının bağımsız bir ülkeye saldırmak için yeterli olmadığı ifade edilen açıklamada NATO ya da ABD'ye yönelik herhangi bir eleştiri yer almadı. 

Avrupa solunun tavrı
Avrupa ülkeleri Rusya'ya yönelik yaptırımlarını ardı ardına açıklarken sosyalistler ve komünistler de sözünü söylüyor. 
Birleşik Krallık: Britanya Komünist Partisi (CPB) savaşı "Bir tarafında Rusya'nın diğer tarafında Ukrayna ve yayılmacı NATO güçlerinin yer aldığı, kapitalist güçler arasında bir çatışma" olarak tanımladı. İki tarafı da eleştiren parti, acil ateşkes ve diplomasi çağrısında bulunurken mevcut durumdan petrol ve silah şirketlerinin para kazandığını vurguladı.
Ülke siyasetinin en güçlü örgütlerinden İşçi Partisi, her ne kadar sosyal demokrat olsa da iç çatışması yüzünden burada anılmayı hak ediyor.
Partinin lideri Keir Starmer'ın Ukrayna konusunda hükümeti desteklediğini açıklaması örgütteki radikal solcu gençleri kızdırdı. NATO ve Starmer'ın partinin resmi Twitter hesabından eleştirilmesi üzerine yönetim radikal solcu gençlerin elinden hesabı aldı.
Ayrıca partinin eski lideri Jeremy Corbyn'in NATO'yu eleştiren bir açıklamaya imza atması da gündeme damga vurdu.
Avrupa Solu: Avrupa'da faaliyet gösteren demokratik sol, sosyalist ve komünist partilerden oluşan Avrupa Solu Partisi (PEL) Putin'in askeri operasyon kararını kınayarak bunun yalnızca Ukrayna değil, tüm Avrupa ve dünya için tehlikeli olduğunu vurguladı. Ukrayna'nın bağımsızlığının korunması gerektiği ifade edilirken Rus saldırısının hiçbir şekilde meşru görülemeyeceği belirtildi. NATO'nun Avrupa'daki agresif tavrının buna yol açtığı da aynı açıklamada bildirildi. 
Fransa Komünist Partisi (PCF), Almanya'daki Sol Parti (Die Linke), Yunanistan'dan SYRIZA, İtalya'daki Komünist Yeniden Kuruluş Partisi (PRC), İspanya'dan Birleşik Sol (IU) ve Komünist Parti (PCE) bu ittifakta yer alan kuruluşlar arasında. 
Portekiz Komünist Partisi'nin (PCP) açıklamasında ABD, NATO ve AB'nin tansiyonu artırma stratejisi izlediği öne sürüldü. Rusya'nın elitlerinin çıkarları için uğraşan bir yönetime, Ukrayna'nınsa yabancı düşmanı bir rejime sahip olduğu ifade edildi. Acil ateşkes çağrısı yapılarak müzakere yolunun açılması gerektiği savunuldu.

Almanya'nın başkenti Berlin'de sendikalar, kiliseler ve çevrecilerin organize ettiği protestoya polise göre en az 100 bin, organizatörlere göreyse 500 bini aşkın kişi katıldı (AP)
Aralarında Ukrayna Komünistler Birliği'nin (SKU) de bulunduğu 20 sosyalist parti, ortak bildiriye imza attı. Yunanistan Komünist Partisi (YKP), İtalya Komünist Gençlik Cephesi (FGC), Fransa Komünist Devrimci Partisi (PCRF) ve İspanya İşçileri Komünist Partisi'nin (PCTE) de imzacılar arasında yer aldığı bildiride "Ukrayna'daki gelişmeler, ABD, NATO ve AB'nin planları, piyasaları, hammaddeleri, ulaştırma ağları gibi kapitalist Rusya ile ağır rekabeti bağlamında bölgeye müdahalesidir" ifadeleri kullanıldı. 
Rusya'nın bölge halkını korumak için değil, çıkarları için Donetsk ve Lugansk'ın bağımsızlığını tanıdığı belirtildi. "İşçi sınıfı, emperyalist savaşa karşı sınıf mücadelesini güçlendirmelidir" denilerek bağımsız bir yol çizilmesi gerektiği öne sürüldü.
Diğer toplu açıklamalara katılmayan İsveç Komünist Partisi (SKP) ve Finlandiya Komünist Partisi'nin (KTP) yaptıkları ortak açıklamadaysa "Biz emperyalistler arası seçim yapmıyoruz, sosyalizmi seçiyoruz" vurgusuna yer verildi.
Ukrayna Komünist Partisi (UKP) Genel Sekreteri Petro Simonenko ise, üç hafta önce yaptığı açıklamada ABD ve NATO'nun Avrupa topraklarının yeniden paylaşımı için harekete geçtiğini savundu. Birleşik Krallık, ABD ve Polonya'nın askeri bir ittifak kurarak "Ukrayna'daki Nazi oligarkların rejimiyle" birleştiğini savunan isim, Ruslarla Ukraynalıların birbirine kırdırılmak istediğini söyledi. 
Operasyon başladıktan sonra partinin internet sitesinde net bir tavır alınmadığı görülüyor. 

Rusya'daki komünist partiler
450 kişilik Duma'da 57 sandalyeyle ana muhalefet konumunda olan Rusya Federasyonu Komünist Partisi (RFKP) istilayı destekliyor. Partinin lideri Gennadi Zyuganov, 14 Şubat'ta yayımlanan yazısında Putin'in argümanlarını tekrarladı: Ukrayna'yı Washington'ın kuklası olmakla suçlayan Zyuganov, Donetsk ve Luhansk'taki Rusya vatandaşlarını faşist çetelerden korumaları gerektiğini savundu.
Seçimlerde yarışması yasaklanan Rusya Komünist İşçi Partisi (RKİP) ise "Faşizme hayır! Emperyalist savaşa hayır!" başlıklı bir bildiri yayımladı. 27 Şubat tarihli yazıda, Putin'in bu hamleyle "emperyalist Rusya'nın dünya piyasalarındaki rekabette güçlendirmeyi" amaçladığı belirtildi. Donbas'taki kişilerin korunması argümanı meşru olsa da, Moskova'nın bunu kendi çıkarları için kullanacağı ifade edildi. "Ne Rus yetkililer ne de ABD ve AB liderleri işçileri önemsiyor" dendi.

Zizek ve Chomsky'nin tavırları ne?

Dünya solunun yakından takip ettiği iki düşünür; Slavoj Zizek ve Noam Chomsky de güncel gelişmelerle ilgili sözlerini esirgemedi.
Dünyaca ünlü filozof Slavoj Zizek, "Rusya'nın Ukrayna'ya ‘tecavüzü' kaçınılmaz mıydı?" başlıklı yazısıyla tartışmaya dahil oldu. 
24 Şubat'ta yayımlanan yazıda şu sorular dikkat çekiyor:
"Tüm bu öngörülemez tehlikelere sahip çatışmanın arkasında ne yatıyor? Peki ya bu çatışma iki eski süpergücün artan kudretini gösterdiği için değil de, tam aksine artık gerçek küresel güçler olmadıklarını kabul edemediklerini kanıtladığı için bu kadar tehlikeliyse?"
Zizek yazısını şöyle bitirdi:
"Ukrayna'ya üzücü bir şekilde tecavüz edilmesini izleyen ülkelerden olan bizler, yalnızca gerçek bir hadımlaştırmanın tecavüzü önleyebileceğinin farkında olmalıyız. Bu yüzden tavsiyemiz uluslararası toplumun Rusya'ya karşı kısırlaştırma operasyonu düzenlemesi olmalıdır. Onları elimizden geldiğince, sonrasında küresel otoritelerini yeniden tesis edemeyecekleri şekilde gözardı etmeli ve yalnız bırakmalıyız."
93 yaşındaki Noam Chomsky de 16 Şubat'ta yayımlanan röportajında konuya değindi. Ukrayna'nın yakın gelecekte NATO üyesi olmasının mümkün olmadığını ve bu konunun yalnızca teorik bir tartışmaya temel oluşturabileceğini belirtti.
Rusya'nın güvenliğiyle ilgili endişelerini, ABD'ninse bağımsız bir ülkenin NATO'ya katılma hakkının korunmasını öne sürdüğünü hatırlatan Chomsky, Washington'ın kendi nüfuzunu sürdürmek için hareket ettiğini söyledi.



Baskı ve caydırıcılık arasında: Tahran, Washington ile açık çatışmasını nasıl değerlendiriyor?

Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
TT

Baskı ve caydırıcılık arasında: Tahran, Washington ile açık çatışmasını nasıl değerlendiriyor?

Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)

Hüda Rauf

Son derece karmaşık bir bölgesel dönemde, İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişki ne topyekun bir savaşa meyleden ne de kalıcı bir çözüme ulaşmayı başaran; gri bir alanda sıkışmış görünüyor. Siyasi, askeri ve ekonomik göstergeler, iki tarafın karşılıklı baskı, dolaylı müzakereler ve hesaplı gerilimi artırma kombinasyonuna dayalı uzun süreli bir çatışmayı yönettiğini gösteriyor.

Eski ABD’li yetkililer ve uzmanların değerlendirmeleri bu gerçeği açıkça yansıtıyor; ne ufukta kapsamlı bir anlaşma görünüyor ne de yeni bir çatışma yaşanması olasılığı tamamen dışlanıyor. Bu iki uç nokta arasında en olası senaryo şekilleniyor; patlamayı erteleyen ancak çözmeyen kısmi ve geçici uzlaşılar.

Öte yandan, İran, sınırlı bir güvenle de olsa diplomasiyi sürdürüyor. İran Dışişleri Bakanı'nın Pakistan, Umman ve Rusya'ya yaptığı ziyaretleri içeren son diplomatik hareketlilik, İran'ın gerilimi azaltmakla ilgilendiğini göstermek için çok kanallı bir müzakere süreci oluşturmayı amaçlıyor. İran'ın bölgesel arabulucular ile kanallar açma gayretinde olduğunu vurguluyor. Ancak bu diplomasi, özellikle Amerikan temsilcilerinin ziyaretlerinin aniden iptal edilmesi ve askeri ve ekonomik baskının devam etmesinin ardından, Washington'un niyetlerine dair derin bir şüphenin gölgesi altında yürütülüyor.

Tahran'ın bakış açısına göre, baskı altında müzakere bir seçenek değil; aksine, özellikle ideolojik olarak kendisine bağlı destekçileri karşısında rejimin meşruiyetini tehdit eden siyasi bir teslimiyet olarak görülüyor. Bu nedenle, herhangi bir diplomatik girişim, deniz ablukasının kaldırılmasına bağlı ve bu koşul şimdiye kadar yerine getirilmemiş görünüyor.

Dahası talepler arasında var olan uçurum, her iki tarafın pozisyonlarının öncelikleri arasında derin bir farklılığı ortaya koyması nedeniyle kapsamlı bir anlaşmanın imkansızlığını gösteriyor. Nitekim İran, yaptırımların kaldırılmasını, deniz ablukasının sona erdirilmesini ve uranyum zenginleştirme hakkının korunmasını talep ediyor. Buna karşılık Washington, nükleer programın kilit unsurlarının ortadan kaldırılmasını, füze geliştirme programının kısıtlanmasını ve İran'ın bölgesel etkisinin sınırlandırılmasını şart koşuyor.

Bu uçurum, asgari taleplerle sınırlı olmayıp, karşılıklı koşulların daha geniş bir listesini de kapsıyor ve kapsamlı bir anlaşmaya varmayı imkansız kılıyor. Bunun yerine, en fazla, krizi çözmekten ziyade yönetmeye odaklanan sınırlı ve belirsiz bir anlaşmaya varılabilir görünüyor.

Buna rağmen İran, Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne karşılık, ablukanın kaldırılmasını ve savaşın sona erdirilmesini (ve belki de gelecekteki saldırılara karşı garantiler) talep eden revize edilmiş, aşamalı bir teklif sundu. Buna göre nükleer mesele daha sonraki bir aşamada ele alınacak. İran'ın revize edilmiş teklifine bakıldığında çelişkili ve mantıksız görünüyor. Zira Tahran, Boğaz'da seyrüsefer özgürlüğü karşılığında ateşkes ve ablukanın kaldırılması garantisi alarak üzerindeki güvenlik, askeri ve ekonomik baskıyı hafifletmek istiyor. Ama burada seyrüsefer özgürlüğünden ne kastedildiği belirsiz; Boğaz'ın savaş öncesi durumuna geri dönmesi mi, yoksa İran'ın ücret karşılığında geçiş izni verdiği mevcut düzenlemenin artık Amerikan gemilerinin de geçmesine izin vererek sürdürülmesi mi kastediliyor? Bu çelişki, Tahran'ın Boğaz'ın mevcut durumunu yasallaştırmayı ve meşrulaştırmayı amaçlayan mevcut iç icraatları ile daha da öne çıkıyor. Zira İran parlamentosu ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi, Boğaz'dan mevcut koşullar altında geçişi düzenleyen bir yasa taslağını görüşüyor. Ayrıca İran Merkez Bankası, Boğaz'dan geçiş ücretleri için dört özel hesap açtı. Dolayısıyla Tahran, karşılığında hiçbir şey sunmadan Washington'dan tavizler istiyor. Bu teklif, İranlı karar vericilerin aşırı özgüvenini yansıtıyor gibi görünüyor; ama bu özgüven, her iki taraf için de çıkmaza girmiş durumun yanlış değerlendirilmesiyle gölgeleniyor. İran, Hürmüz Boğazı'nı en önemli pazarlık kozu, Donald Trump ve dünya üzerinde baskı kurma aracı olarak görüyor.

İran, Hürmüz Boğazı'nı sadece bir enerji koridoru olarak değil, bu denklemin merkezinde yer alan ve en önemli stratejik varlığı olarak öne çıkan bir etki aracı olarak görüyor. Boğaz artık sadece petrol geçişi için bir su yolu değil; ekonomik, güvenlik ve siyasi boyutları kapsayan çok boyutlu bir baskı aracına dönüştü.

İran, boğazı kapatarak değil, etki edebilme ve geçiş trafiğini düzenleyebilme gücüyle rolünü yeniden tanımlamaya çalışıyor. Bu yaklaşımın, doğrudan çatışmaya girmeden küresel tedarik zincirlerini tehdit etmeye dayalı alışılmadık bir caydırıcı güç sağladığını düşünüyor.

Tahran ayrıca Hürmüz Boğazı'nı herhangi bir anlaşmada kendi şartlarını dayatmasını ve büyük enerji ithal eden güçlerle diyalog kanalları açabilmesini sağlayacak bir pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışıyor.

Öte yandan Trump, İran'ın teklifini reddetti ve İran'a yönelik ablukayı uzatacağını açıkladı. Trump, ablukanın askeri güçten daha az maliyetli olduğuna ve rejimin uzlaşmaz tavrını sürdürme gücünü zayıflatacağına inanıyor.

Son zamanlarda, ablukanın İran petrol kuyuları ve rezervleri üzerindeki etkisine ilişkin birçok analiz yapıldı. İran'ın söylemine göre abluka petrol kuyularını etkiliyor, ancak kayıplar yönetilebilir durumda.

İranlı petrol uzmanları, petrol ambargosunun Amerikan ekonomik baskısının en önemli araçlarından biri olduğunu belirtiyor. Ancak Tahran, yüksek iç tüketim, sınırlı ulaşım alternatifleri ve petrol sahalarının işletilmesi için esnek politikalar yoluyla bu baskıyı kısa vadede yönetebileceğini söylüyor.

Bazı İran ekonomik raporları, mali kayıpların önemli olduğunu ve yıllık on milyarlarca dolara ulaşabileceğini, ancak petrol sektörünün teknik altyapısının, kısıtlamaların kaldırılmasının ardından üretimin kademeli olarak yeniden başlamasına olanak tanıyarak, tam bir çöküş olasılığını azalttığını belirtiyorlar.

Diplomatik süreç devam etmesine rağmen, askeri hazırlıklar da sürüyor. Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor.

Tahran, herhangi bir gerilimin karşılıksız bırakılmayacağını ve ABD güçleri ile bölge devletlerine ağır bir bedel ödetmeye hazır olduğunu iletmek istiyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ancak bu hazırlık, savaşmak arzusunda olduğunu değil, savaşı tamamen önlemeyi amaçlayan caydırıcı bir stratejiyi ifade ediyor.

Buna karşılık, ABD, müzakerelerdeki pozisyonunu güçlendirmek için bir askeri ve ekonomik baskı kombinasyonunu benimsiyor. Ancak bu yaklaşım, özellikle kamuoyundaki yeni bir savaşa karşı muhalefet ve yönetimin uzun süreli bir çatışmaya girmesini kısıtlayan yasal sınırlamalar gibi iç kısıtlamalarla karşı karşıya bulunuyor.

Dahası, baskının İran'ı taviz vermeye zorlayacağı varsayımı, rejimin doğasına dair yanlış bir okumaya dayanıyor olabilir; zira İran, kırılmaktan ziyade baskıya direnmeye meyillidir.

Çatışan tarafların birbirine tamamen zıt iki vizyonuyla karşı karşıyayız. Diplomatik düzeyde, her iki tarafın talepleri tamamen zıt olup, bir orta yol görünmüyor. Baskı düzeyine gelince, Trump deniz ablukasını uzatmayı savaştan daha az maliyetli görürken, İran altı ay içinde kendisine zarar verecek bir deniz ablukasından ziyade savaşı daha az maliyetli bulabilir.

En olası senaryo, statükonun yani yaptırımların, sınırlı askeri gerilimlerin, aralıklı müzakerelerin ve gerektiğinde kısmi anlaşmaların devam edeceğidir. Bu, “ne savaş ne de anlaşma yok” denklemi olup, dengeyi kırılgan, gerilimde tırmanmaları olası ve barışı ertelenmiş bir halde bırakmaktadır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
TT

Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)

Ukrayna, silah ihracatı kısıtlamalarını gevşeten Japonya'yla anlaşma yapmak istiyor.

Kiev'in Japonya Büyükelçisi Yuriy Lutovinov, Reuters'a açıklamasında Tokyo yönetiminin silah ihracatı kısıtlamalarını büyük ölçüde kaldırmasını memnuniyetle karşıladıklarını söylüyor. Rus işgaline karşı direnişte Japonya yönetimiyle işbirliği yapmak istediklerini yeni yayımlanan röportajda belirtiyor:

Bu gelişme ileride yapılabilecek görüşmelerin önünü açtı. Teorik olarak bu çok büyük bir adım.

Sanae Takaiçi hükümeti, ölümcül silah ve savunma ekipmanlarının yabancı ülkelere satışı üzerindeki kısıtlamaları 21 Nisan'da gevşetmişti.

Yeni düzenleme kapsamında savunma teçhizatı "silah" ve "silah dışı" şeklinde sınıflandırılmıştı. Radar sistemleri gibi "silah dışı" ekipmanın ihracatına yönelik sınırlama kaldırılırken, füze gibi "silah" kategorisindeki ekipmanın sadece Japonya'yla savunma anlaşması yapan ülkelere satışına izin verilmişti.

Öte yandan çatışma halindeki ülkelere silah ihracatı yasağının devam edeceği bildirilmişti. Fakat yönetimin ulusal güvenliğin tehlikede olduğunu düşündüğü "istisnai durumlarda" bu satışların gerçekleştirilmesinin de önü açılmıştı.

Rusya'nın 2022'deki saldırılarıyla başlayan Ukrayna savaşında dönemin Japonya Başbakanı Fumio Kişida, "Bugünün Ukrayna'sı, yarının Doğu Asya'sı olabilir" uyarısı yaparak Kiev'in işgalinin Tokyo'nun ulusal güvenliğini de riske attığını vurgulamıştı.

Lutovinov, bu riskin hâlâ geçerli olduğunu savunuyor:

Ukrayna düşerse bu, büyük bir domino etkisi yaratacaktır. Bu yüzden Hint-Pasifik ve Avrupa kıtası güvenlik açısından birbirinden ayrı düşünülemez.

Sanae Takaiçi, Ukrayna'ya silah satışını destekleyeceğine dair herhangi bir işaret vermedi. Ancak kasımda Ukrayna lideri Volodimir Zelenski'yle yaptığı telefon görüşmesinde Moskova'ya karşı Kiev'i desteklediklerini söylemiş, en kısa zamanda savaşın sonlandırılmasını istediklerini belirtmişti.

Japonya, ulusal güvenliğinin tehdit altında olduğunu söyleyerek "istisnai durum" kapsamında Ukrayna'ya silah gönderebilir. Ya da Kiev yönetimi, silah tedariki için Tokyo'yla savunma paktı imzalayabilir. Japon yönetimi, Almanya, Avustralya, Filipinler ve Vietnam dahil 18 ülkeyle böyle bir anlaşmaya sahip.

Ukrayna'nın ABD menşeli Patriot füzelerine bağımlılığını azaltmak için kendi hava savunma sistemini geliştirmeye çalıştığını belirten Lutovinov, Tokyo'nun bu programa finansal destek sağlayabileceğini de söylüyor.

Japon drone üreticisi Terra Drone'dan 28 Nisan'da yapılan açıklamada, Ukraynalı WinnyLab şirketiyle uzun menzilli insansız hava aracı üretimi için işbirliği yapılacağı duyurulmuştu. Terra Drone CEO'su Toru Tokuşige, Japonya'nın silah ihracatı düzenlemesinin süreci kolaylaştırdığını belirtmişti.

Diğer yandan Pekin yönetimi, Tokyo'nun hamlesine tepki göstermişti. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun, Japonya'nın II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu barışçıl Anayasa'yı terk etmeye başlayarak "somut adımlarla yeniden silahlanma sürecini hızlandırdığını" söylemişti.

Independent Türkçe, Reuters, Kyiv Independent, Global Times


İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
TT

İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)

Lübnan'da Hizbullah, İsrail birliklerine karşı FVP (First person view/birinci şahıs görüşlü) drone'ları gittikçe daha yoğun şekilde kullanıyor.

Wall Street Journal'ın (WSJ) haberinde Hizbullah militanlarının, pilotun insansız hava aracı (İHA) üzerindeki kameradan gelen görüntüyü anlık olarak izleyebildiği bu drone'larla etkili saldırılar düzenlediği belirtiliyor.

Hizbullah, Haziran 2024'te FPV'leri denemeye başlamış ancak İsrail'in Şii örgüte ait çağrı cihazlarını patlatması üzerine bu operasyonlar askıya alınmıştı.

Örgütün son dönemde düzenlediği saldırılarla FPV drone'lar yeniden gündeme geldi.

Düşük maliyetli drone'larla düzenlenen bu saldırıların, "İsrail ordusu için Gazze ve Lübnan'daki önceki çatışmalarda karşılaşmadığı ciddi bir tehdit oluşturduğu" vurgulanıyor.

Rusya-Ukrayna savaşında sıkça kullanılan yüksek manevra kabiliyetine sahip FPV drone'lar, son dönemde Irak'taki İran destekli Şii milislerin ABD varlıklarına yönelik saldırılarında da görülmüştü.  

Hizbullah, İHA'larla İsrail birliklerine düzenlediği operasyonların propaganda videolarını da yayımlıyor. Uzmanlara göre görüntüler, drone'ların yetenekli pilotlar tarafından kullanıldığını ve örgütün İHA operatörlerinin özel eğitim aldığını ortaya koyuyor.

Analizde, Lübnanlı Şii örgütün fiber optik sisteme sahip FPV'leri kullandığına dikkat çekiliyor. Bunların elektronik saldırılara karşı dayanıklı olduğu ve İsrail ordusunun İHA'lara uzaktan müdahale etmesini zorlaştırdığı vurgulanıyor.

İsrail hükümeti ve ordusu, Ukrayna'daki emsale rağmen FPV drone saldırılarına karşı gerekli önlemleri almadığı için giderek artan eleştirilerle karşı karşıya.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da salı günkü açıklamasında bu tehlikeyle ilgili adım attıklarını duyurmuştu:

İHA tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik özel bir proje için birkaç hafta önce talimat verdim. Zaman alacak ama bunları da havaya uçuracağız.

Lübnan'ın güneyinde görev yapan İsrailli bir asker, günde en az 10 drone uyarısı aldıklarını ve Hizbullah'ın bölgede sürekli İHA uçurduğunu söylüyor.

Analist Yigal Levin ise "İsrail, bu operatörleri ortadan kaldırmazsa daha da gelişecekler. Deneyim kazanıyorlar. İHA'ları arızalansa bile bu da bir deneyimdir" diyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan'la İsrail arasında 17 Nisan'da yürürlüğe giren 10 günlük geçici ateşkesin 3 hafta daha uzatıldığını 23 Nisan'da duyurmuştu.

Ateşkese rağmen İsrail ordusu Lübnan'ın güneyindeki operasyonlarını sürdürürken, Hizbullah ise anlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail birliklerine saldırılar düzenliyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Ynet