Papa Francis komünist mi?

Papa'nın ekonomiyle ilgili görüşleri, 1891 yılında Papa 13. Leo tarafından yazılan ‘Rerum Novarum’ (Yeni Şeyler Hakkında) adlı ünlü genelgede yer alan Katolik Kilisesi geleneğinin bir yansıması.

Papa Francis, Kovid-19 salgını sırasında yoksulların kaldığı bir bakım merkezini ziyaret etti. (Reuters)
Papa Francis, Kovid-19 salgını sırasında yoksulların kaldığı bir bakım merkezini ziyaret etti. (Reuters)
TT

Papa Francis komünist mi?

Papa Francis, Kovid-19 salgını sırasında yoksulların kaldığı bir bakım merkezini ziyaret etti. (Reuters)
Papa Francis, Kovid-19 salgını sırasında yoksulların kaldığı bir bakım merkezini ziyaret etti. (Reuters)

İmil Emin
Bu gerçekten doğru mu? Papa Francis bir dereceye kadar ideolojik ve sol Marksist bir tona mı sahip? Bazılarının utanmadan ya da endişelenmeden dile getirdiği gibi; o bir komünist mi?
Katoliklerin ruhani lideri Papa Francis’in Katolik Kilisesi'nin 266'ıncı papası olmasından bu yana, ekonomiyle ilgili fikri yönelimlerine ilişkin suçlamalarla hedef alındığına tanık olduk. Peki, Papa Francis, kapitalizme olan eğiliminden yahut tercihinden daha çok Marksist ve sosyalist düşünceye eğilimli olabilir mi?
Bu soruya bir yanıt aramadan önce Papa Francis'in papalığının ilk günlerinden bu yana yoksulları savunmaktan ve birçok kez dünyanın dört bir yanındaki yoksulları yiyip bitirdiğini söyleyerek eleştiri oklarının hedefine oturttuğu küresel kapitalizmi ifşa etmekten hiçbir zaman vazgeçmediğini söylemeliyiz. Beyazlı adam (Papa Francis) kendini bu yüzden Amerikalı muhafazakarların demir topuzu altında bulmuş olabilir mi?

Papa Francis'in verdiği vaazlar, Amerikalı muhafazakarları üzdü
Papa'nın bu denli yanılıyor olması üzücü’ başlıklı makalenin yazarı ABD’li radyocu Rush Limbaugh olmak üzere Amerikalı muhafazakarların bazılarından suçlayıcı seslerin yükselmesinin ana nedeni, Papa'nın vaazlarıydı.Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı analizine göre Limbaugh, bahsi geçen makalesinde, “Eğer Vatikan’ın internet sitesindeki vaaz solcular tarafından İngilizceye kasıtlı olarak yanlış tercüme edilmediyse bu Papa’nın tamamen solcu fikirleri benimsediğini gösterir” ifadelerine yer verdi.
Makalenin bir bölümünde Papa'nın ‘para sevgisinin yeni bir zorbalığa yol açabileceği’ uyarısında bulunduğu vaazın yazarı olup olmadığını sorgulayan Limbaugh, bunun ekonomik güçleri kontrol edenler lehine kaba bir güven ve saflığı yansıttığını belirtti.
15 milyondan fazla Amerikalı tarafından takip edilen ünlü radyocu Limbaugh sözlerine şöyle devam etti:
“Bu üzücü bir konuşma. Çünkü Papa hazretleri, kapitalizm ve sosyalizm söz konusu olduğunda ne dediğini bilmiyor. Papa hazretlerinin söyledikleri Marksist teorilerden ibaret olduğundan sanki para piyasalarını kimin kontrol etmesi gerektiğine dair neo-Marksist bir manifestoymuş gibi, küresel ekonominin hükümet kontrolüne ihtiyacı olduğunu söylüyor."
Papa Francis'in serbest piyasa ekonomisine yönelik eleştirisinin onu kapitalizm fanatiklerinin gözünde solun bir simgesi haline getirmesi bunun en iyi kanıtıdır. Bu durum, özellikle 1,3 milyar Katoliğin ruhani liderinin kapitalizmi, 'en iyi ihtimalle bir eşitsizlik kaynağı, en kötü ihtimalle ölümcül bir kaynak' olarak tanımlamasının ardından bazılarını Papa'nın komünist olduğunu söylemeye cesaretlendirdi.

Katolik Papalar ve onların ekonomiyle ilgili görüşler
Burada “Papa Francis'in görüşleri, Roma Katolik Kilisesi'nin (Latin Katolik Kilisesi liderlerinin ekonomiyle ilgili görüşlerinden çok mu farklıydı?” sorusu ortaya çıkıyor. Elbette, Papa Francis'in ya da ondan önce Katoliklerin ruhani lideri olan Papa 2. John Paul’ün vaazları, 1891 yılında Papa 13. Leo tarafından yazılan, o dönem Avrupa'yı kasıp kavuran ve Papa 13. Leo’nun ‘devrimci değişim ruhu’ diye adlandırdığı değişim sürecini ele aldığı ‘Rerum Novarum’ (Yeni Şeyler Hakkında) adlı ünlü genelgede yer alan Katolik Kilisesi geleneğinin yansımasından başka bir şey değil.
Genelge, bu değişimin parçası olan komünist fikirlere açık bir meydan okuma olan görüşler içeriyordu. Ancak belge aynı ölçüde kapitalist yönelimlere dair bir takım eleştiriler de barındırıyordu. Bu yüzden bazıları genelgeyi, 20’inci yüzyıldaki siyaset sahnensinin hegemonyası altına alan sol ve sağ kanat arasındaki bölünmeyle tezat, alışılmadık bir kombinasyon olarak değerlendirdiler.
Rerum Novarum genelgesi, bugün, Roma Katolik Kilisesi'nin küreselleşmiş bağlamlara belirli bir şekilde bakışının ideolojik ve ekonomik temeli olan ‘Katolik Kilisesi’nin sosyal doktrinini’ üretti.
Bu dokrin ile ilgili en iyi araştırma, inceleme ve analizlerden birini yapan İngiltere Lordlar kamarası üyesi Prof. Maurice Glassman’dır. Prof. Glassman, Katolik Kilisesi’nin geleneksel sol ve sağ ideolojileri reddeden, çağrıştırıcı ve yüce öğretileri öne çıkaran sosyal doktrini üzerine bir doktora yaptı.
Glassman’a göre bu doktrin, yalnızca bir devlet ya da pazar olduğu fikrini reddediyor ve toplumun harekete geçirilmesinin ya da başka bir deyişle dayanışmanın, zenginlerin yoksullar üzerindeki hegemonyasına karşı direniş gösterebileceğini öngörüyor. Doktrin açısından bu da ancak ilgili sendikalar ve derneklere tabi olma yoluyla gücün merkezileşmesi ile olur.
Bu öğretiler ‘özel mülkiyeti desteklediğinden ve kamulaştırmaya ya da malın grup üyelerine dağıtılmasına karşı olduğundan’ komünizmle tezattır.

Papa Francis ekonomik olarak stresli bir ülkeden geliyor
Belki de Katolik Kilisesi tarihindeki ilk Latin Amerikalı papa olan Papa Francis, Güney Amerika’nın ve özellikle de ülkesi Arjantin'in yaşadıklarından diğer papalardan daha fazla etkilenmiştir. Bu yüzden rahiplerinden her zaman dünyayı fakirlerin gözünden, onların arasında yaşayarak görmelerini istemeye devam etti. Aziz Petrus'un halefi olarak seçildiğinde, papalığa da aynı yaklaşımı getirdi. ‘İşsizliğin, dünyanın seçiminin ve bu trajediye yol açan ekonomik sistemin bir sonucu olduğunu’ söyleyen Papa Francis, uzun zamandır süregelen eşitsizliğin bir ‘sosyal günah durumu’ yarattığını savundu.
Ancak burada şu soru ortaya çıkıyor: Gerçekten de komünist bir papa ile mi karşı karşıyayız?
Cevap kesinlikle hayır. Dünyanın her yerinde Papa Francis'e hayran olan milyonlarca sol görüşlü insan ve onun eğilimlerini reddeden bir o kadar da sağ görüşlü insan var. Ama o bir komünist değil, hatta o bir Marksist bile değil. Papa Francis, 2013 yılının aralık ayı başlarında İtalyan La Stampa gazetesine verdiği röportajda, “Marksist düşünce yanlıştır. Birçok Marksist ile tanıştım. Onlar iyi insanlar ve onlardan Marksist diye bahsetmenin beni rahatsız ettiğini düşünmüyorum” ifadelerini kullandı.
Papa ertesi yılı ekim ayında ise Roma'da üç gün süren uluslararası toplantılarda, halk hareketlerinin temsilcilerinden iki yüz kişi ile bir araya geldi. Papa Francis, bu toplantılar sırasında, “Toprak, iş, konut gibi konulardan değinecek olsam, Papa'nın komünist olduğu söylerler. Bu garip bir şey” şeklinde konuştu.
Papa Francis, açıklamalarında ve vaazlarında çoğu kez şu ifadelere yer verdi:
“Yoksulların sevgisi, İncil'in ve Kilise'nin sosyal doktrininin kalbinde yatar. Yeryüzündeki yoksullarla ve zulüm görenlerle buluşmak belirli bir ideolojiye meydan okumak anlamına gelmez.”
Komünizm ve Marksizm ne kalp ve akıl Katolikliği ile ne de insanı hor gören sistemler içinde insanın ezilip zulüm görmesiyle bağdaştırılabilir. Bu yüzden Hıristiyanlıkta Sebt (Şabat) günü (dinlenme ve ara verme) yoktur. Bu çerçevede Papa Francis'in Arjantin'de geçen gençliği, İtalyan Katolik azizi Assisili Françesko’nun (Ö: 1226) izinden gidilen pozitif evanjelik yoksulluğa olan inancının tanıklığından başka bir şey değildir. 
GettyImages-1235742070.jpg
Papa Francis meydana gelen birçok manevi ve sosyal olayda, spekülasyonları ve pragmatist sistemi sert bir dille eleştirdi. (Getty)

Buenos Airesli fakir bir piskopostan papalığa
Papa Francis hayatı boyunca toplu taşıma araçlarını kullandı. Hiçbir zaman özel şoför istemedi. Arjantin'in başkenti Buenos Aires'te yaşarken saatlerce tek başına yürüdüğü sokakları ezbere biliyor, gördüğü herkesi selamlıyordu.
Çok az kişi Papa Francis'in Arjantin'de Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) reçetelerine uyulmasına ve Arjantin ekonomisinin neo-liberal uygulamalarına karşı yapılan gösterilere uzun süre katıldığını bilir. Papa Francis daha önce verdiği bir röportajda ​​gülümseyerek şunları söyledi:
“Yoksulluk İncil'in kalbinde yer alır. Yoksulluk ve yoksullar, Hıristiyanlık dinin sloganlarıdır. Komünistler de sloganlarımızı çalmışlardır. Hıristiyanlığın geçmişinin kesinlikle Karl Marx'tan daha eskiye dayandığı göz önüne alındığında Marx'a ve Marksistlere, Hıristiyanlığın sloganları atan Hıristiyanlar olarak bakabiliriz.”
İnsanlık onuru, ‘neo-sömürgecilik’ kavramını icat eden beyazlar içindeki Francis'in özel ilgi alanına giriyor. Neo-sömürgecilik kavramı, yoksullara karşı kasıtlı olarak baskı uygulayan ekonomiyle ilgili uluslararası kurumların hiç de masum olmayan dürtülerini ifade ediyor. Papa Francis birçok dini ve sosyal olayda, faydacı sistemi ve dünyada hüküm süren ve nüfusunun çok küçük bir kesimine hizmet eden ekonomik sistemi sert bir şekilde eleştirdi.
Roma Piskoposu Francis, 2005 yılında verdiği röportajlarından birinde de şunları söyledi:
“Kapitalizm, biz onu tanrılaştırmadıkça ve sadece araç olarak kaldığı sürece şeytani değildir. Ancak mutlak para kazanma hırsı orta çıkarsa, halkın çıkarları ve insanlık onuru ikinci ya da üçüncü sırada gelirse, para ve kâr bizi köleleştirmeye başlarsa, açgözlülük sosyal ve ekonomik sistemimizin bir direği olursa işte o zaman toplumlarımız uçuruma doğru gidiyor demektir. İnsanlar ve yaratılan diğer canlılar, paraya hizmet etmemelidir.”

Papa Francis ve Marksist olmayan bir kapitalizm eleştirisi
Belki de Papa Francis'in hayatı ve düşüncesiyle ilgili araştırma yapan bir kişi, onun kapitalizm eleştirisinin, en düşük ihtimalle siyasi ve en yüksek ihtimalle ekonomik olarak komünizmin geleneksel çerçevelerine giren sistematik Marksist eleştiriden çok uzak olduğunu tamamen anlayacaktır. Francis'in bu çerçevedeki düşünceleri, işçi sınıfıyla yakından ilişkili olarak Peronizm (Arjantin'de 1946-1955 ve 1973-1974 arasında devlet başkanlığı görevinde bulunan Juan Peron'un popülist ve milliyetçi politikaları) dönemine denk gelen gençlik yıllarının bir ürünü olabilir.
Papa Francis'in biyografisini yazan gazeteci-yazar Austen Ivereigh kitabında, eğer bu fikirler açıkça ve kategorik olarak sağa ya da sola ait değilse Papa, entelektüel gelişimi ile Fransız ekonomist Thomas Piketty’nin fikirlerine ve onun heyecan verici “21’inci Yüzyılda Kapital” kitabındaki teorileriyle yakın bir görüşe sahip olduğunu söylüyor.
Papa Francis, bu göreve geldiği ilk birkaç yılda, uluslararası ekonomi dünyasındaki durgun suları harekete geçirmeyi başardı. Burada ilginç olan ise Amerikalı Senatör Bernie Sanders gibi Papa Francis'in birçok konuda ekonomik fikirlerine ve pozisyonlarına yakın olan ABD kapitalist kampının merkezinden isimlerin olmasıdır.
Sanders Nisan 2016'da Vatikan'ı ziyaret ettiğinde, Papa'nın ‘yeni bir küresel ekonomi düzeni teşvik etme girişiminde önemli ve tarihi bir rol’ oynadığına inandığını açıkça ifade etti. ABD’li ünlü senatör, Papa Francis'in ekonomiyle ilgili görüşlerini ve iklim değişikliği konusundaki tutumlarını desteklediğini vurguladı.
Papa Francis’in küresel ekonomiyle ilgili vizyonunun ana özellikleri sıkıcı olmadan ve özet bir şekilde ifade edilebilir mi?

Papa Francis'in kozmolojik ekonomi vizyonu
Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin liderleri, 6 Mayıs 2016 tarihinde Vatikan'a geldiklerinde, Papa Francis, muhabbet ve samimiyette kararlı ve sağlam bir tutumla, sevgiyle iyilik yapmaya çalışıyordu. Fikirlerini zorla yerine getirebilecek orduları olmasa da bir takım tavsiyelerde bulundu. Joseph Stalin bir keresinde Papa 12. Pius ile ilgili “Papa'nın kaç bölük askeri var?” diye bir espri dahi yapmıştı.
Söz konusu toplantıda Papa, ‘zayıfların yeryüzündeki haklarını dikkate almayan adaletsiz bir sistem’ olarak nitelediği, dünyada hakim olan ekonomik sistemin değiştirilmesi çağrısında bulundu. Papa'nın bu anti-kapitalist ve anti-emperyalist duruşu, Eski Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales'in bir zamanlar belirttiği gibi hayatından endişe edilmesine neden oldu.
Papa Francis, 22 Ocak 2016'da İsviçre'nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nun öncesinde bu büyük ekonomik forumda katılımcılarına Papalık Adalet ve Barış Konseyi Başkanı Gana asıllı Kardinal Peter Turkson tarafından iletilen bir mektup gönderdi. Mektupta, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından yapılan son araştırmalara göre bugün yüz milyonlarca insanın işsiz olduğu bir dönemde, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin (Endüstri 4.0) iş olanaklarını sınırladığı çalışma dünyasının karşı karşıya olduğu sorunlara değinildi.
Papa Francis mektubunda, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin dünyanın çeşitli bölgelerinde yoksulluk oranlarını ve eşitsizliği artırdığını ve bunun da dünyayı teknolojik ve insani ilerlemeyle ahlaki çöküş arasındaki bir denklemle karşı karşıya bıraktığını vurgularken, birincisi için ikinciden vazgeçilmesi mi gerektiğini sorguladı.
Bu mektup, sermaye sahipleri, sanayileşmiş ülkelerin liderleri ve siyasetçiler için adeta insani ve manevi bir haykırıştı. Çünkü Papa, dünya zenginlerinden unutmamalarını istediği dünyanın yoksulları, ötekileştirilenleri, muhtaçları ve daha az şanslı olarak adlandırdıkları için onlara olan merhametinden dolayı korku duyuyor.
Duygusal sözler veya ağlamaklı sahneler, sahada gerçek, etkili ve başarılı bir değişiklik olmadıktan sonra hiçbir işe yaramaz. Bu yüzden Papa Francis, mektubunda ​​başkalarının trajedileri karşısında ağlamanın sadece onların acılarına ve ıstıraplarına ortak olmak anlamına gelmediğini belirterek, “Bugün, adaletsizlik ve eşitsizliğin sorumlusunun eylemlerimiz olduğunu anlamalıyız” dedi.

Papa Francis ve dünyadaki açlık ve sefaletin görülmesi çağrısı
Papa, “Vatikan’ın surları ardındaki zavallı” dünyanın büyüklerini ve yeni efendilerini, ‘dünyadaki sefaleti, insanlık onurundan yoksun kardeşlerinin yaralarını, onların yardım çığlıklarını duymaları, ellerinden tutmaları’ çağrısında bulunarak, “Onları yanımıza çekip varlığımızın, dostluğumuzun ve kardeşliğimizin sıcaklığını hissettirmeliyiz. Onların feryadı bizim feryadımız olsun. Hep birlikte kötülük ve bencilliğin üstünü örten kayıtsızlık duvarını yıkalım” ifadelerini kullandı.
Papa, tüm dünyadaki din adamlarının ve dini kurumların, insanı ve çevreyi, zengini daha zengin, fakiri ise daha fakir hale getiren devrimlerin ve bugün dünya ekonomisinde tanık olduğumuz radikal ve köklü değişikliklerin sonuçlarından koruma talebinde bulunmalarının nasıl bir zorunluluk haline geldiğini tam olarak ortaya koyamıyor.
Papa Francis'in Davos'a gönderdiği ‘ütopik’ bir bakış açısına son derece yakın olan mektubu, insan onuruna saygı, hoşgörü, merhamet ve sevgiye dayalı, herkesi kapsayan bir insan toplumu inşa etmek için çalışmayı böylece Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu’nun iç içe geçmiş bir sosyal, insani ve barışçıl sürece ve Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma için 2030 Gündemi’nin ve Paris İklim Anlaşması’nın hedeflerine ulaşmak için yaratılışın korunması ve savunulmasına yönelik bir platform haline gelmesini hedefliyordu.
Papa Francis sık sık daha insancıl politikalar için çağrıda bulunan sahte vaatler üreten ‘vicdansız teknokratik materyalizme’ karşı uyarıda bulunuyor.
Papa, Ekim 2017'de ‘hayata eşlik edenler ve yeni teknolojik sorumluluklar’ başlığıyla Vatikan’da toplanan 23. Genel Kurulu vesilesiyle Papalık Yaşam Akademisi üyeleri ve Başkanı Monsenyör Vincenzo Paglia’yı kabul etti.
Papa Francis bu toplantıda, ekonomi ve teknolojinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan katı materyalizmin tehlikelerini hatırlattı. Günümüz insanının, insan yaşamının anlamı, kaynağı ve gidişatı hakkında eski ve modern soruların her zaman eşi görülmemiş bir şekilde buluştuğuna, tarihindeki özel bir dönemden geçiyor gibi göründüğüne dikkat çekti. Papa bu dönemin, sembolik özelliğinin, ‘insanın, saplantılı bir şekilde gerçeklik üzerindeki egemenliğine dayanan bir kültürün hızla yayılması’ şeklinde özetlenebileceğini belirtti.

Papa ve bireysellik uyarısı
Asla komünist olamayacak bir isim olan Papa, kendi nefislerine kulluk edenlerin hatta en sevdiği yakınlarını dahi buna feda edenlerin olduğu konusunda uyararak, “Bu, işe yaramaz bir bakış açısıdır. Çünkü böyle bir kişi artık gözlerini başkalarına ve dünyaya çeviremeyecek duruma gelene kadar sürekli aynada kendisine bakan biri haline gelir. Bu durumun yaygınlaşması, hayattaki tüm duygular ve ilişkiler için ciddi sonuçlar doğurur” dedi.
O halde bu, Papa Francis'in bireyin yaşam kalitesini artırma arzusunun meşruiyetini ve bunu sağlayabilecek ekonomik ve teknik kaynakların önemini inkar ettiği ya da küçümsediği anlamına mı geliyor?
Kesinlikle hayır. Çünkü Papa hazretleri aynı zamanda hayatı, güç ve kâr adına sömürülen veya gözden çıkarılan bir kaynak olarak gören ekonomi ve teknolojinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan katı materyalizmin sessizliği altında bireyciliğin hakimiyet kuramayacağını belirtiyor.
Papa Francis, özellikle dünyanın dört bir yanındaki erkeklerin, kadınların ve çocukların teknokratik materyalizmin aldatıcı vaatlerinin acısını ve sıkıntılarını çektiklerine işaret ederken alanında uzman bir ekonomist gibi görünüyor. Ayrıca pazar büyüdükçe otomatik olarak refahın da yayılacağı propagandasının aksine yoksulluk, çatışma, reddedilme, dışlanma, kızgınlık ve sefalet yayılıyor.
Aziz Petrus'un koltuğunda mutlu mesut bir şekilde oturan Papa hazretleri, daha insancıl politikalara ilham kaynağı olacak gerçek bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin yollarını arıyor. Bu bağlamda Papa Francis liderliğindeki Vatikan, ‘oligarşi biçimlerine’, yani oligarşinin büyük ekonomik ve finansal ağlar tarafından yönetimine son verilmesi çağrısında bulunuyordu.
Vatikan'ın İnanç Doktrini Cemaati (Roma engizisyonu/Congregation for the Doctrine of the Faith-CDF) ile Bütünleşik İnsani Gelişmeyi Teşvik Etme Dicastery'sinin iş birliğinde hazırlanan, Papa tarafından onaylanan ve Mayıs 2018’de yayınlanan bir raporda, Kutsal Koltuk (Holy See /Papalık Makamı) ‘etkili tarafların ve büyük finansal ağların artan ve yayılan gücüne’ karşı uyarıldı. Rapora göre siyasi güç kullanmak zorunda olan bir kişi, söz konusu tarafların ulusal boyutu aşması ve yönettikleri sermayelerin hareketleri nedeniyle bunlar karşısında çoğu zaman şaşkın ve çaresiz kalırken kamu yararına hizmet etmek olan görevini yapmak için mücadele etmesi gerekir.
Yukarıda bahsi geçen rapor, her bireyin ve bir bütün olarak toplumun bütünleşik gelişimini teşvik etme ve aynı zamanda hem dayanışmanın hem de özenin gereklerini bir araya getirme noktasında iktisat ve siyaset alanındaki aktörler arasında yeni bir ittifak yapılmasına her zamankinden daha fazla ihtiyaç olduğunun altını çiziyor.
Papa'nın Marksist olmayan insani sesinin duyulduğu raporda, Papa, piyasaların tek başlarına kendilerini kontrol edemediğine ve bugün finans sektörünün deyim yerindeyse yayılması ve reel ekonomi üzerindeki kaçınılmaz hakimiyeti yüzünden bencilliğin ve baskının topluma emsalsiz zararlar verebileceğine işaret ediyor.
Raporun sonunda şu ifadeler yer alıyor:
“Özellikle şansı daha az olanların aleyhine olmak üzere suiistimallerin ve sahtekârlıkların daha kolay üretildiği koşulları yaratan etik olmayan tutumlar kınanmalıdır.”
Bu okumayla ilgili satır arası notlarda son olarak şu soru akıllara geliyor:
“Dünyadaki mevcut koşullarının ekonomi reformcusu olan Roma Katolik Kilisesi Papası, Vatikan’nın mali ve ekonomik işlerinin yeniden düzenlenmesi konusunda sessiz kalır mıydı?”
New York merkezli bir Amerikan iş dünyası dergisi Fortune, 1 Eylül 2014'te ‘Kutsal Reformcu’ anlamına gelen ‘Holy Reformer’ altında Papa Francis'in gülümseyen bir fotoğrafının yer aldığı bir kapak yayınladı.
Derginin hikayesine göre Papa Francis, Papa 16. Benedict'in istifasından yaklaşık beş ay sonra “Vatikan'ın ardı ardına yaşadığı finansal krizleri düzeltecek, Vatikan'daki ekonomik çalışmaları yeniden yapılandırmaya yönelik bir plan hazırlamak istiyorum” açıklamasında bulundu.
Papa Francis’in Papalık Makamı’na gelişinden çok kısa bir süre sonra böyle bir açıklamada bulunmasının radikal bir anlamı var mı?

Papa Francis daha az şanslılar için mücadele ediyor, komünistler için değil
Elbette bu açıklama diğer herhangi bir değer veya öncelikten önce Papa'nın fakirlere olan ilgisinin ir işaretidir. Papa, yoksullar ve bağışlanma ile ilgili endişelerini, Kilise inancıyla ilgili tüm dogmatik meselelerin üzerinde tuttu.
Papa Francis, Ağustos 2014'te mütevazı beyaz kıyafeti ve boynundaki metal haçı ile bir grup ekonomistle bir araya geldi. Onlarla stratejik planını hazırlayan bir ekonomi grubunun lideri gibi konuşan Papa şunları söyledi:
“Ruhani mesajımız güvenilirliğe dayanmalı. Bu yüzden önce mali işlerimizde şeffaf olmalıyız. Yüzyıllardır süregelen gizliliğin ardından Kilise’nin sandıklarındaki hesap defterlerimizi açmanın zamanı geldi. Geçtiğimiz yıllarda Vatikan’a büyük kötülükleri dokunan bu mali kriz döngüsünü sona erdirmek için artık katı önlemler almalı ve şeffaf protokoller uygulamalıyız.”
Papa ekonomistlerden oluşan grupla yaptığı görüşmede ayrıca “Vatikan'ın beceriksiz uygulamaları başkalarının onu sevmesini engelledi. Bu uygulamaları bir an önce durdurmalıyız” diyerek detaylı açıklamalarda bulundu.
Papa konuşmasını bitirmeden önce gruba hitaben şunları söyledi:
“Sizler uzmanlarsınız, size güveniyorum. Bu sorunlara çözüm bulmak için top şimdi sizde. Bu çözümlerin bir an önce sağlanmasını istiyorum.”
Vatikan'ın mali işlerine ilişkin karmaşık fakat pragmatik ve ne istediğini bilen bir görüşe sahip görünen Papa Francis, “Para, birçok şeyi başarmak için önemlidir. Bunlar insanlığın amacına ulaşmasına yardımcı olan şeyler olsa bile eğer kalbinizi ona bağlarsanız, sizi yok eder” dedi.
Vatikan'da ‘Büyük Reformcu’nun belirtileri erkenden görülmeye başlandı. Seleflerinin protokollerini ve tanıdıkları ayrıcalıkları kaldıran Papa, “Bağış yapan kişiler ve şirketlere ayrıcalık tanınamaz.  Öte yandan, Kilise’nin bankalarla ekonomik ilişkilerinde özel bir muamelede bulunması veya bağışçılarla iş yemekleri yemesi söz konusu olamaz. Bunlar Papa’yı ilgilendirmez” ifadelerini kullandı. Böylece Papa Francis, işlerini bu tür bir toplantı yapma noktasına getiren tüm kardinallere özel ve açık bir mesaj gönderdi. En önemlisi de bağışçılara özel önceliklerin kaldırılması oldu ve artık bu protokol geçmişte kaldı.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.