Reaganist eğilimli Lindsey Graham Rusya’nın Brütüs’ünü arıyor

ABD’li Senatör Lindsey Graham, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e suikast düzenlenmesi çağrısında bulundu. (AP)
ABD’li Senatör Lindsey Graham, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e suikast düzenlenmesi çağrısında bulundu. (AP)
TT

Reaganist eğilimli Lindsey Graham Rusya’nın Brütüs’ünü arıyor

ABD’li Senatör Lindsey Graham, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e suikast düzenlenmesi çağrısında bulundu. (AP)
ABD’li Senatör Lindsey Graham, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e suikast düzenlenmesi çağrısında bulundu. (AP)

İmil Emin
ABD’li Senatör Lindsey Graham, bazıları tarafından bir Cumhuriyetçi olarak, bazıları tarafından ise bir zamanlar kullandığı ılımlı üslup ve bağımsız renk tonuyla muhafazakar olarak tanımlanıyor. O ise kendisini ‘Reagan tarzı bir Cumhuriyetçi’ olarak niteliyor..
Komünizmden ve çöken Sovyetler Birliği’nden nefret eden Reaganizm, Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham'ın damarlarında mı geziniyor? Bu açıdan bakıldığında Graham’ın “Sovyetler Birliği'nin dağılması, 20’inci yüzyılın en büyük hatasıydı” diyen Kremlin'in efendisi Vladimir Putin'e karşı yoğun bir kin ve nefret duygusunu miras aldığı söylenebilir.
Güney Carolina’nın güçlü senatörünün Rusya Devlet Başkanı Putin’den ne kadar çok nefret ettiğini herkes iyi biliyor. Ancak analistlerin Ukrayna'ya karşı askeri bir operasyon başlatabileceğine dair tahminlerini dillendirmeye başlamasından sonra Graham’ın Putin’e olan nefreti ikiye katlandı.
Graham, Rusya'nın Ukrayna’ya başlattığı askeri saldırıdan üç gün önce, yani 21 Şubat'ta Twitter hesabından, “Putin'in Lugansk ve Donetsk bölgelerinin bağımsızlığını tanıma kararı, Minsk Anlaşması'nın ihlali ve Ukrayna halkına karşı bir savaş ilanıdır” paylaşımında bulundu.
ABD’li senatör, Putin'in kararına, kendi tabiriyle ‘bir yandan Rusya’nın yerel para birimi rubleyi yok ederek diğer yandan da petrol ve doğalgaz sektörünü ezerek’ ağır yaptırımlarla karşılık verilmesini istedi. Graham bunun öncesinde, 15 Şubat’ta, Rusya ve Ukrayna sınırında bir askeri operasyonunun ayak seslerinin duyulduğu ve Rusya'nın Ukrayna'ya saldırması durumunda iki ülke arasındaki ilişkilerin sonsuza kadar zarar göreceğine dair güçlü sinyallerin olduğu sıralarda, ABD Senatosu’nu Putin'e güçlü bir mesaj göndermeye çağırdı.
ABD’li Senatör’ün bu açıklamaları, Washington ve Moskova arasındaki mevcut ve gelecekteki geleneksel siyasi çatışmalarla tutarlı olarak kabul edilebilir. Zira dünya, Soğuk Savaş yıllarında bu konuda yeterince ders çıkardı.
Ancak dikkate alınmayan bir nokta vardı. Bu nokta, Graham’ın, 1982-1988 yılları arasında ABD Hava Kuvvetleri'nde görev yapmış, hukuk alanında doktorası olan, 1992 yılında Güney Karolina Temsilciler Meclisi'ne seçilmeden önce özel sektörde avukat olarak çalışan, özellikle devletlerin kendi aralarındaki ilişkiler ve devlet başkanlarının durumları ve dokunulmazlıkları konusunda iyi bilinen uluslararası ilkelerin ruhuna aykırı açıklamalar yapan bir adam olmasıydı.
ABD’li Senatör, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı başlattığı saldırının ikinci haftasının başlarında attığı bir tweette, “Açıkçası Rusya'da bir rejim değişikliği olsaydı dünya daha iyi bir yer olurdu. Putin, her ne pahasına olursa olsun Rus halkının eline geçmesi gereken bir savaş suçlusu” dedi. Graham, Twitter’dan paylaştığı bir sonraki mesajında şu ifadeleri kullandı:
“Bakan Blinken ve Biden yönetimini Putin'in ve yakın çevresinin faaliyetlerini savaş suçu olarak ilan etmeye ve yönetimin, Putin'in bir savaş suçlusu olarak hakkında soruşturulma ve kovuşturulma başlatılmasını tam olarak desteklemesini sağlamaya çağırıyorum. Bundan daha azının olması, Ukrayna halkına, Rus halkına ve dünya düzenine zarar verir.”  

Brütüs ve Stauffenberg
Herkes bu siyasi söylemdeki sertliğin ve acımasızlığın yanı sıra Rusya'nın Reaganist senatörünün kınayarak verdiği tepkiyi anlayabilir. Ancak şeytan ayrıntıda gizliydi.
ABD’li senatörün bir diğer Twitter mesajı da şöyle oldu:
“Rusya'da bir Brütüs var mı? Rus ordusunda Albay Stauffenberg gibi başarılı biri yok mu? Bu savaşı durdurmanın tek yolu Putin'i ortadan kaldırmak. Bu, ülkeniz ve tüm dünya için çok önemli bir hizmet olacaktır.”


Trump ve Graham arasındaki benzerlikler ve farklılıklar. (AP)

Açıklamaları çözümlemeye çalışmak ya da ayrı ayrı değerlendirmek için fazla bir çabaya gerek yok. Bilindiği gibi Marcus Junius Brütüs, MÖ 15 Mart 44 tarihinde Roma İmparatoru Jül Sezar’ı öldürdü. Kimileri Brütüs’ün Sezar’ın çok yakın arkadaşı olduğunu, kimileri ise onun gayrimeşru oğlu olduğunu söyledi. Brütüs’ün kim olduğu hakkında bazı görüş ayrılıkları söz konusu. Tarihçiler, Jul Sezar’ın gücünü kaybedip teslim olmadan önce, en yakınlarının kendisine karşı planlanan suikasta katıldığını gördüğünde, tarihe geçen “Sen de mi, Brütüs” ifadesiyle bağırmıştır. Albay Claus von Stauffenberg ise 20 Temmuz 1944 tarihinde, Nazi Almanyası lideri Adolf Hitler’e karşı başarısız bir suikast girişiminde bulunmuştur. Tarihe Hitler'e yönelik en önemli suikast girişimlerinden biri olarak geçen ve ‘Valkyrie Operasyonu’ adıyla bilinen Stauffenberg’ün girişimi başarısız oldu.

Puritan mı pragmatik mi? Graham, bu Twitter mesajıyla ne demek istedi?
Düşüncesi açık. Lafı eveleyip gevelemedi. Putin'in yakın çevresindeki sivil ya da asker kim olursa, herhangi biri aracılığıyla Putin’e suikast düzenlenmesini söyleyen Graham bu çağrısını da şu cümlelerle yaptı:
“Bunu sadece Rus halkı yapabilir. Söylemesi kolay, yapması zor. Hayatınızın geri kalanını karanlıkta, dünyanın geri kalanından izole şekilde ve yoksulluk içinde geçirmek istemiyorsanız harekete geçmelisiniz.”
Peki, Graham bu çağrıyla, istihbarat servislerinin devlet başkanlarına ve liderlerine yönelik suikastların kışkırtılmasını yasaklayan ABD yasalarını ihlal etmiyor mu?
1970’li yılların sonlarında, dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter istihbarat servislerinin bu tür kanlı operasyonlar düzenleme hakkını iptal etmişti. Ancak Graham'ın konuşması, ABD’nin ellerini kirletmemesi ve iç yasalarını ihlal etmemesi için yabancıları tarafından gerçekleştirilmiş olsalar bile bunu yeniden düşünmeyi gerektirebilir.
Rusya'nın Graham'ın çağrısına yanıtı, Rusya’nın Washington Büyükelçiliği’nin faaliyetlerinin askıya alınması oldu. Büyükelçiliğin resmi Facebook sayfası üzerinden yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Uluslararası sahnede Washington'ın hedeflerine ulaşmanın bir yolu olarak terörizmi savunabilen bir kişinin (Graham) ahlaki değerlerini yücelten ve tüm insanlığa yol gösterici yıldız olan bir ülkenin senatör olduğuna inanmak mümkün değil.”
Bu açıklamayla durumun ‘vahametine’ dikkat çekildi.
Graham'ın açıklamaları bize bu ülkenin gerçek kimliği geride kaldığında ortaya çıkan gerçeğin ABD’nin bir sorunu olduğunu bir kez daha hatırlattı. Puritan bir devlet mi yoksa pragmatist Jacksoncu Demokrasi devleti mi? Uluslararası hukuka saygı duyuyor mu duymuyor mu? Koruyucuların ve azizlerin devleti mi yoksa şeytanların ve iblislerin devleti mi? Demokrasiyi mi savunuyor yoksa stratejik çıkarlarıyla örtüşmediğinde onları hiçe mi sayıyor?

Bireysel özgürlüklere dair
Belki de işin en ilginç yanı, Graham'ın bu terör içeren tweetini savunmaktan vazgeçmemesiydi. Graham’ın geçtiğimiz pazar gecesi Fox News ekranlarından Amerikalılara Ukrayna'daki savaşın ‘daha ​​kötüye gitmeyeceğine’ dair güvence verdiği söylenebilir. Üçüncü Dünya Savaşı’nın olmayacağını da söyleyen ABD’li Senatör, Putin'in nükleer bir savaşı kimsenin kazanamayacağını bildiğini, bu yüzden bunun bir aldatmaca olduğunu vurguladı.
Bir kez de buradan bakınca ifadeleri objektif görünüyor. Fakat kısa süre sonra, daha önceki görüşünün açıkça bir uzantısı olan şu sözleri sarf etti:
 “Eğer Putin, ABD'ye karşı nükleer saldırı emri verirse bir generalin sorunu halledeceğini düşünüyorum.”
Burada şunu sormak zorundayız:
“Graham'ın suikast çağrısını tekrarlaması ve Putin'in suikastıyla ilgili varsayımı sürdürmeye çalışması, bunun bir gün gerçeğe dönüşmesi ve insanların buna hazırlanıp kabul etmesi anlamında kendi kendini gerçekleştirmeye çalışan bir tahmin mi?”
Graham’ın yurt dışından önce yurtiçinde tartışmalı bir isim olduğu görülüyor. Bireysel özgürlükler ve terörizm konusundaki tutumları daha da garip. Örneğin, Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA) diğer ülkelerin yetkililerinin ve ABD vatandaşlarının telefonlarını dinleme skandalıyla ilgili değerlendirmesinde, NSA’nın vatandaşların telefon kayıtlarını toplamasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi:
“Ben bir Verizon (Amerikan kablosuz ağ operatörü) müşterisiyim. Eğer hükümet, bir telefon kullanıcısının terörist olduğundan emin olacaksa, şirketin hükümete kayıtları vermesi umurumda değil. Teröristlerle konuşacağımı sanmıyorum. Öyle olmadığımı biliyorum. Bu yüzden de korkacak bir şeyim yok.”
Bir hukukçu olan Graham’ın bireysel özgürlükleri savunması gerekir. Kişisel mahremiyeti ve insan haklarını korumalı. Ancak kendisinin terörle suçlanan ABD vatandaşlarına karşı garip bir tavrı var. Bir keresinde ABD Senatosu’nda yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Terörle suçlanan ABD’liler avukat istedikleri zaman, onlara çenelerini kapamalarını, avukat tutamayacaklarını, düşmanımız olduklarını söylememiz ve ‘El Kaide'ye katılmanı konuşacağız’ dememiz gerekiyor.”
Graham, ABD merkezli haber ağı CNN’e Mayıs 2009'da verdiği uzun bir röportajda, ABD vatandaşlarının gözaltında tutulacağı merkezlere bir model olarak Japon ve Alman savaş esirlerinin tutulduğu Guantanamo'ya işaret ederek, “Savaş sırasında ABD’de 450 bin Japon ve Alman savaş esiri bulundurduk. Bununla başa çıkabiliriz” şeklinde konuştu.

Trump’ın hem yanında hem de karşısında
Reaganist eğilimleri olan bir senatörle mi yoksa 1950’li yıllarda ABD’li solcuların peşinden koşan, Amerikan sanatının ve siyasetinin birçok sembol isminin yurt dışına kaçırmasına neden olan eski Senatör Joseph McCarthy'nin güncellenmiş bir versiyonuyla mı karşı karşıyayız?
Durum ne olursa olsun siyasi görüşleri ve keskin tutumları olan, yani her zaman aşırı sağdan aşırı sola kaymış gibi görünen bir adamla karşı karşıyayız. Eski Başkan Donald Trump ile olan ilişkisi de bunu doğrular nitelikte.
Graham başlangıçta Trump’ın başkanlığa adaylığına karşı çıktı. 2016 yılında seçmenlere ondan uzak durmaları çağrısında bulundu. Cumhuriyetçi Parti'nin kendisini aday göstermeyeceğini ve onun yerine Trump’ı seçtiğini anladığı için başkanlık yarışından çekildikten sonra o gün Amerikalılara şöyle seslendi:
“Tanrı aşkına bu savaşta savaşanların fedakarlığını hak eden ve gerçekten kazanmasını bilen birini seçin. Bu kişinin Trump olduğunu sanmıyorum.”
Buna rağmen, Trump'ı başkanlığı boyunca yaşadığı zor durumların çoğunda destekledi. Hatta ona en yakın senatörlerden biri oldu. Graham, Kasım 2020'de başkanlık seçimleriyle ilgili itirazlarında Trump'ı destekledi. Bu itirazlar, Joe Biden'ın zaferinin ilan edildiği seçim sonucunu değiştirmedi. Bunu üzerine Graham, Trump'ı 2024 yılında başkanlık seçimlerinde aday olmaya çağırdı.

Graham, Trump'ın önümüzdeki yıllara ilişkin gündeminin arkasında mı?
Graham’ın Trump'ın 2024'teki başkanlık seçimlerinde aday olmak için tüm gücüyle hazırlanması gerektiğini söylemesi bunu doğruluyor. Hatta Trump’a kazandığı ivmeyi canlı tutacak bir organizasyon veya platform oluşturmasını bile öğütledi.  Graham, “Onu (Trump) tekrar aday olmayı düşünmeye teşvik ediyorum. Bunu düşünmeli” dedi. O halde Trump'ı Twitter'da mesaj yayınlama veya Instagram'da fotoğraf paylaşma hakkından mahrum kaldıktan sonra önde gelen Cumhuriyetçilerin ve aralarındaki iş insanlarının bir buçuk milyar dolar toplamaya çalışarak yeni sosyal medya platformu TRUTH Social'ı kurmaya motive eden Graham mıydı?
Belki de Graham'ın Trump ile birleştiği ve Biden ile ayrıldığı nokta İran ve İran düşmanlığıdır. Graham, Haziran 2021'in sonlarında Joe Biden'ı İran'ı ele alış biçimi konusunda uyararak, “İran, (Biden) yönetimini manipüle ediyor ve dünyayı kendisine rehin etmeye çalışıyor” dedi. 
Fox News’e verdiği bir röportajda İran rejimini Hitler Almanya'sındaki Nazi rejimine benzeten Graham, “Hitler'in ırk üstünlüğü, İran'ın ise dini üstünlükle motive olduğu düşünüldüğünde, dünyayı kendisin rehin etmek için nükleer silah yapmaya çalışıyor” yorumunda bulundu.
Hatta Graham, kendi ifadesiyle ‘davranışları zorbaca’ olsa da Rusya ve Çin'i uluslararası gerçekçi aktörler olarak görüyor. Ama Graham’a göre İran böyle değil ve ideolojik düşünceleri politikalarını etkilediği için bu tür yönetimler görmezden gelinemez.
Seantör Lindsey Graham, Reagan ve McCarthy arasında bir profil çizerken hakkındaki tartışma da devam ediyor.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



İran ile Cenevre görüşmeleri öncesinde ABD’den yüksek dozda tehdit

ABD Başkanı Donald Trump, Güney Karolina'daki Fort Bragg askeri üssünde düzenlenen törende konuşma yapıyor (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump, Güney Karolina'daki Fort Bragg askeri üssünde düzenlenen törende konuşma yapıyor (EPA)
TT

İran ile Cenevre görüşmeleri öncesinde ABD’den yüksek dozda tehdit

ABD Başkanı Donald Trump, Güney Karolina'daki Fort Bragg askeri üssünde düzenlenen törende konuşma yapıyor (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump, Güney Karolina'daki Fort Bragg askeri üssünde düzenlenen törende konuşma yapıyor (EPA)

ABD ile İran arasında salı günü Cenevre’de başlaması beklenen ikinci tur temasların yeni bir diplomatik pencere açması öngörülüyor. Bu durumda Başkan Donald Trump’ın İran’da “rejim değişikliğinin olabilecek en iyi şey” olabileceğini söylemesi, Washington’un mesajlarının tonunu sertleştirdi. Böylece “genişletilmiş nükleer anlaşma” söyleminden, Tahran’daki siyasi meşruiyeti sorgulayan bir söyleme geçilmiş oldu.

Münih Güvenlik Konferansında konuşan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Bloomberg’e verdiği demeçte, “Başkan Trump İran ile bir anlaşma yapmayı tercih ediyor ancak bu son derece zor” dedi. Rubio diğer yandan, “Eğer İran lideri Ali Hamaney Trump’la görüşmek isterse, bu yarın gerçekleşebilir” ifadelerini kullandı.

Askerî takvimle paralel diplomasi

Yükselen söylemin askerî takvimden bağımsız olmadığına dikkat çekiliyor. Amerikan basınında yer alan değerlendirmelere göre ikinci uçak gemisi Gerald Ford’un Karayipler’den Ortadoğu’ya ulaşması üç ila dört hafta sürecek. Bu süre, Trump’ın anlaşma için işaret ettiği zaman dilimiyle ve Pentagon’un hava savunma sistemleri, uçaklar ve geniş çaplı operasyon için gerekli destek unsurlarını yeniden konuşlandırması için ihtiyaç duyduğu takvimle büyük ölçüde örtüşüyor.

Bu eşzamanlılık, “baskı altında müzakere” ifadesini somutlaştırıyor: Hızlı ilerlemesi hedeflenen diplomatik süreç ile ağır ama istikrarlı biçimde ilerleyen askerî hazırlık süreci.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre ABD’nin özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner’in, Umman’ın arabuluculuğunda Cenevre’de İran heyetiyle görüşmesi bekleniyor. Aynı gün Ukrayna savaşıyla ilgili temaslar da gündemde olacak.

Dosyaların bu şekilde iç içe geçmesi, Beyaz Saray’ın “paralel baskı” yöntemini benimsediğini gösteriyor. Washington, birden fazla dosyayı aynı müzakere masasında tutarken, askerî gücünü farklı operasyon alanlarına hızla kaydırabilme yeteneğini de sergiliyor.

 Uydu görüntüsünde Gerald Ford uçak gemisi Karayipler'de seyrediyor (Reuters).Uydu görüntüsünde Gerald Ford uçak gemisi Karayipler'de seyrediyor (Reuters).

“Rejim değişikliği” gölgesinde Cenevre

Trump’ın “rejim değişikliği” ifadesi ise temel bir soruyu gündeme getiriyor: Bu, müzakere çıtasını yükseltmek için kullanılan azami bir koz mu, yoksa gerçek bir hedef değişikliği mi?

Yakın dönem deneyimleri, Washington’un birçok konuda en sert ifadeleri daha sonra adım atabileceği “manevra alanı” yaratmak için kullandığını gösteriyor. Ancak Tahran’ın genellikle açık bir düşmanlık niyeti olarak yorumladığı bu kadar ağır bir kavramın devreye sokulması, nükleer sınırlamalara ilişkin teknik uzlaşının kurgulanmasını zorlaştırabilir.

Beyaz Saray ise Başkan’ın “tüm seçenekleri masada tuttuğunu” ve nihai karar öncesi farklı görüşleri dinlediğini belirtiyor. Kriz dönemlerinde sıkça kullanılan bu ifade, görünürde zıt iki hattın bir arada yürütülmesine imkân tanıyor: Hedefi “anlaşma” olarak sunan diplomatik süreç ile “alternatifin hazır olduğu” mesajını veren askerî hazırlık süreci.

Ancak karşı tarafın, müzakerelerin askerî operasyon ya da rejim değişikliği için zemin hazırladığı yönündeki şüpheleri bertaraf etmesi zorlaşabilir.

Harekât hazırlığı ve caydırıcılık

Gerald Ford uçak gemisinin bölgeye sevki, ABD’nin deniz gücü ağırlığını artırarak caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlıyor. Bu adım, özellikle İran’dan gelebilecek olası bir karşılığın yalnızca doğrudan ABD çıkarlarını değil, çeşitli ülkelerdeki üsleri ve ortakları da hedef alabileceği dikkate alındığında önem taşıyor.

Pentagon’un yalnızca saldırı kapasitesini değil, konuşlu birliklerin korunmasını da hesaplaması gerekiyor. Ordu için gereken yaklaşık bir aylık hazırlık süresi ile ikinci uçak gemisinin bölgeye varışı örtüşürken, yönetimin Cenevre görüşmelerine yüksek bir tehdit eşiği ile başlamak istediği değerlendiriliyor.

Bu durumda sert söylemin, askerî hazırlık tamamlanana kadar siyasi anlamda “zaman kazanma” amacı taşıdığı da belirtiliyor. Bir tarafta İran üzerinde baskı korunurken, arka planda askerî hazırlık süreci ilerliyor.

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

Yanlış değerlendirmenin tehlikeleri

Tahran’ın ise iki yönlü strateji izleyebileceği öngörülüyor: Kamuoyu önünde “tehdit altında müzakereyi” reddeden sert bir tutum göstermek, aynı zamanda Beyaz Saray’ın siyasi “başarı” ilan etmesine imkân verecek kısmi ya da aşamalı bir anlaşmaya açık olup olmadığını test etmek.

Washington’un taleplerinin nükleer dosyanın ötesine geçerek balistik füzeler ve bölgesel nüfuz alanlarını kapsaması, İran açısından içerideki siyasi maliyeti artırabilir. Bu da Tahran için “zaman kazanma” seçeneğini daha cazip hâle getiriyor olabilir.

Sonuç olarak Trump’ın açıklamaları, kesinleşmiş bir karar ilanından ziyade “zorlayıcı diplomasi” olarak değerlendiriliyor: Siyasi hedef çıtasını yükseltmek, bunu somut askerî hazırlıklarla desteklemek ve Cenevre’de şartlı uzlaşı kapısını açık tutmak. Ancak söylemin “rejim değişikliği” eşiğine yaklaşması, orta yol alanını daraltırken, taraflardan birinin müzakereleri kaçınılmaz bir operasyonun örtüsü olarak algılaması hâlinde yanlış hesap riskini de ortaya çıkarıyor.


Washington ve Tahran arasında diplomasi ve savaş alanı

Görünüşe göre İran, zenginleştirme oranı konusunda taviz vermeye ve bunu yüzde 3,67'nin altına indirmeye hazır (Sosyal medya)
Görünüşe göre İran, zenginleştirme oranı konusunda taviz vermeye ve bunu yüzde 3,67'nin altına indirmeye hazır (Sosyal medya)
TT

Washington ve Tahran arasında diplomasi ve savaş alanı

Görünüşe göre İran, zenginleştirme oranı konusunda taviz vermeye ve bunu yüzde 3,67'nin altına indirmeye hazır (Sosyal medya)
Görünüşe göre İran, zenginleştirme oranı konusunda taviz vermeye ve bunu yüzde 3,67'nin altına indirmeye hazır (Sosyal medya)

Hüda Rauf

ABD saldırısı mı yoksa bir anlaşma mı? Amerika Birleşik Devletleri ve İran arasındaki gerilimde hangi senaryonun daha olası olduğu konusunda soru işaretleri artıyor. Birçok kişiyi bu soruyu sormaya iten husus hem Washington'un hem de Tahran'ın diplomasi ve savaş alanı sloganını benimsemesi. Her iki taraf da müzakere etme ve bir anlaşmaya varma arzusunu vurgularken, İran ve Amerikan askeri hareketliliği hızlanıyor, caydırıcılık mesajları, tehditler ve güç gösterileri de artıyor.

Bölgedeki artan ABD askeri yığınağı, İran tesislerine olası yakın bir ABD saldırısını düşündürüyor. Hatta ABD Merkez Komutanlığı Komutanı Amiral Brad Cooper Tahran ile Maskat'taki görüşmede ABD heyetinin bir parçasıydı. Öte yandan Tahran, İran Devrimi'nin yıldönümü kutlamaları sırasında füze gücünü sergilemeye devam ediyor ve savaş gemilerine saldırmak için kullanabileceği gemisavar füzeleri hakkında haberler yayınlamayı sürdürüyor.

İran, caydırıcılığını güçlendirme konusunda kararlı, herhangi bir saldırının bölgeyi bölgesel bir savaşa sürükleyeceğini ve böylece Washington ve İsrail ile olan çatışmasını uluslararasılaştıracağını belirtiyor. Eş zamanlı olarak Washington niyeti belirsiz olan askeri tehdidini sürdürüyor. Bu tehdidin amacı İran'ı hızla bir anlaşmaya varmaya zorlamak olacağı gibi, geçen yılki gibi sürpriz bir ABD saldırısı düzenlemek de olabilir. Ancak her iki taraf da diplomatik kanalları açık tutmak için çalışıyor; bu da bölgesel aktörlerin korumaya çalıştıkları bir süreç.

ABD, İran ile Türkiye yerine Maskat'ta görüşmeyi ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin dediği gibi, görüşmenin nükleer meseleyle sınırlı kalmasını kabul ederek esneklik göstermiş görünebilir. Ne var ki bu, Tahran'ı askeri bir saldırıyı önlediği konusunda iyimser olmaya itiyor mu?

Arakçi'ye göre sadece nükleer mesele görüşüldü. Buna ek olarak İran, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumu teslim etmeyi reddettiğini ve balistik füze programının veya bölgesel vekil güçleri ağının görüşülmesini reddettiğini açıkladı. Bu, zenginleştirme, anlaşmanın çerçevesi ve müzakere alanları konusunda temel anlaşmazlıkların devam ettiğini gösteriyor ve bu da şüphesiz nihai sonuca gölge düşürüyor.

İran, uranyum zenginleştirme oranı konusunda taviz vermeye, bunu 2015 nükleer anlaşmasında belirtilen seviye olan yüzde 3,67'nin altına düşürmeye hazır görünüyor. Hatta yüzde 1'e kadar düşürme tavizini de verebilir. İran ayrıca, Başkan Donald Trump yönetiminin kalan üç yıllık süresi boyunca uranyum zenginleştirmeyi dondurmayı teklif edebilir. Dahası, bazı bölge ve muhtemelen Avrupa ülkeleriyle ortaklık kurarak bölgesel bir uranyum zenginleştirme konsorsiyumuna katılmayı da önerebilir.

Buna karşılık, İran muhtemelen yaptırımların kaldırılmasını ve ABD'nin nükleer anlaşmadan çekilmesi nedeniyle yaşadığı kayıpların tazminini talep edecektir. Bu son talebin üzerinde çok durmayabilir ama müzakereler sırasında bir pazarlık kozu olarak kullanacaktır. İlave olarak İran, tutuklu bazı çifte vatandaşlığa sahip Amerikan vatandaşlarının serbest bırakılmasını da teklif edebilir.

Bölgesel bir uranyum zenginleştirme konsorsiyumu kurulması, zenginleştirme oranı konusunda bir çözüm olabilir ve İran'ın kırmızı çizgi olarak gördüğü sıfır zenginleştirme talebinden kaçınmasını sağlayabilir. Ancak bir ikilem devam ediyor: İran, konsorsiyumun yurt dışında değil, kendi topraklarında kurulmasına razı olabilir. Bu, kendi tesislerinde minimum bir zenginleştirme oranı teklif edilerek önlenebilecek bir sorun olabilir.

Yukarıda açıklandığı gibi bir anlaşmaya varılırsa, uzun vadeli, kapsamlı bir anlaşma değil, İran ve Washington arasında bir anlaşma veya pazarlık ile karşı karşıya kalacağız. Trump'ın anlık kazanımlar ve propagandasını yapacağı bir zafer arayışında olan pragmatik kişiliği göz önüne alındığında, böyle bir anlaşmayı kabul edebilir. Ancak, herhangi bir İran-Amerikan anlaşmasını baltalayabilecek ana faktör İsrail'dir. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre 12 günlük savaş, Tel Aviv'in İran'ın hızla gelişen füze programını ortadan kaldırmanın güvenliği için şart olduğunu anlamasını sağladı. Ancak Tahran, bunu ulusal güvenliğini ve savunma doktrinini tehdit eden kırmızı bir çizgi olarak görüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Washington’da Trump ile yaptığı görüşmeden sonra yaptığı açıklamalara göre, herhangi bir anlaşma İsrail'in balistik füzeler de dahil olmak üzere endişelerini ele almalıdır. Bu, İran için Washington ile bir anlaşmaya varılsa bile, İran füze yeteneklerini geliştirirse İsrail'in saldırı hakkını saklı tuttuğu anlamına geliyor. İran ise füze programını geliştirmeye devam edecek ve bu nedenle Tahran, herhangi bir anlaşmanın doğrudan bir İsrail saldırısından veya sabotaj eylemlerinin, topraklarındaki hayati önemdeki hedeflere yönelik saldırıların yeniden başlamasından muaf olacağının garantisi olmadığını anlıyor.

İran'ın bölgedeki tüm cephelerde gerilimi artırmaya, küresel enerji güvenliğini etkilemek için bilhassa Körfez güvenliğini etkileyecek gerilimler yaratmaya kararlı olduğunu açıkça gören bölgesel arabuluculuk çabaları göz önüne alındığında, Trump, İran ile şartlı diplomasiye bir şans vermeye çalışıyor olabilir. Nitekim bölgedeki bazı silahlı milis gruplar İran'a saldırılması durumunda onu desteklemeye niyetli olduklarını ilan ettiler. Bu durum, bölgenin 7 Ekim 2023'ten bu yana geçen üç yılda yaşadığından daha yoğun ve geniş çaplı bir çatışmaya sahne olacağını gösteriyor.


Taliban'ın serbest bıraktığı çift: "Britanya'da çok sert kültür şoku yaşadık"

Çift, 1970'te Kabil'de evlenmişti (BBC)
Çift, 1970'te Kabil'de evlenmişti (BBC)
TT

Taliban'ın serbest bıraktığı çift: "Britanya'da çok sert kültür şoku yaşadık"

Çift, 1970'te Kabil'de evlenmişti (BBC)
Çift, 1970'te Kabil'de evlenmişti (BBC)

Afganistan'ın 1 Şubat 2025'te gözaltına alıp tutukladığı Peter ve Barbie Reynolds artık Birleşik Krallık'ta. 

Katar'ın arabuluculuk yapmasının ardından eylülde özgürlüğüne kavuşan çift, 5 aydır tamamen farklı bir hayat yaşadıklarını söylüyor. 

Uzun süre boyunca Afganistan'da yaşayan Reynoldslar, BBC'ye verdikleri röportajda Birleşik Krallık'taki yaşamı yorumladı. 

Kendi ülkelerine dönmelerinin ardından "Çok sert bir kültür şoku yaşadık" dediler. 

7 buçuk ay boyunca tutuklu kalan ikili, niye gözaltına alındıklarının ve serbest bırakıldıklarının kendilerine açıklanmadığını belirtti.

Diğer mahkumlar gibi kötü şartlar altında tutulduklarını öne sürdüler.

80 yaşındaki Peter Reynolds, "Barbie'nin yaşayıp yaşamadığından emin değildim" diye konuştu.

Eşinin düzgün yürüyemediğini gördüğünde çok üzüldüğünü sözlerine ekledi.

Barbie Reynolds da "Peter beni ilk gördüğünde 20 yıl yaşlandığımı söyledi" ifadesini kullandı.

76 yaşındaki kadın, "Yaşadıklarımız bizi değiştirdi. Son yıllarda, daha doğrusu on yıllarda yaşadıklarımız, özellikle tabii ki geçen seneki tecrübelerimiz bizi yeniden şekillendirdi. Eskiden burada yaşadığımız hayata kıyasla daha farklı bir bakış ve düşünce açımız var" dedi.

Afganistan'ın Bamyan vilayetinde tesettür zorunluluğu olduğunu ve yanında eşi olmadan halka karışamadığını hatırlatan Barbie Reynolds, "Buradaki özgürlük çok dikkat çekici" diye ekledi. 

İkili, Afganistan'daki çalışmalarına devam etmek istediklerini ve kimseye karşı kin beslemediklerini de vurguladı. Peter Reynolds, "halkın iyiliği için" geri dönüp Afganistan yönetimiyle çalışmayı sürdürmek istediğini söyledi. 

Afganistan pasaportlarına sahip ikili, Taliban'ın da onayladığı bir yardım programını neredeyse 20 yıldır yürütüyordu. 

Kabil'den Bamyan'a gitmek için uçağa binmelerinin ardından Amerikalı arkadaşları Faye Hall ve bir çevirmenle birlikte gözaltına alınmışlardı. 

BM, çiftin tutulduğu koşullarla ilgili olarak Taliban yönetimini temmuzda uyarmıştı. 

Afganistan Dışişleri Bakanlığı ise aynı ay yaptığı açıklamada kanunları çiğnediği öne sürülen Barbie ve Peter'a yeterli bakımın sağlandığını savunmuştu. Ancak çifte hangi suçlamaların yöneltildiği belirtilmemişti.

Geçen süre zarfında Hall ve çevirmen de özgürlüklerine kavuştu.

Independent Türkçe, BBC, AP