Ukrayna: Semptomlarla değil hastalıkla mücadele

Ukrayna krizinin askeri yönü zamanla gerileyecek ve Kiev'in tarafsızlığı ile NATO'ya üye olmaması dahil uzlaşı yönündeki çabalar hız kazanacak.

Başkent Kiev’in doğusunda konuşlu bir Ukrayna askeri. (Reuters)
Başkent Kiev’in doğusunda konuşlu bir Ukrayna askeri. (Reuters)
TT

Ukrayna: Semptomlarla değil hastalıkla mücadele

Başkent Kiev’in doğusunda konuşlu bir Ukrayna askeri. (Reuters)
Başkent Kiev’in doğusunda konuşlu bir Ukrayna askeri. (Reuters)

Nebil Fehmi
Ukrayna’da Rusya'nın Donetsk ve Lugansk bölgelerini tanıması ve ardından Rus güçlerinin Ukrayna topraklarına geçmesiyle artan gerilimlerle birlikte çatışmayı Batı’nın mı Doğu’nun mu başlattığına dair geniş çaplı bir tartışma da alevlendi. Bir takım şartlarını ve taleplerini açıklayan ve bunlarla Batı'yı çıkmaza sokan Rusya’nın hedefleri, karşılıklı baskı araçları, tüm taraflar üzerindeki ekonomik yansımaları ve son olarak durumun nasıl sakinleştirileceği ya da çözüme ulaştırılacağı üzerinde tartışmalar yaşanıyor.  
Tüm bu olanlar ve ortaya çıkan soru işaretleriyle ilgili birçok makale, tartışma ve açıklama okudum ve takip ettim. Birçoğuna bizzat da katıldım. Mantıklı ve şaşırtıcı olmayan öncelikli ve acil konulara odaklandım. Esasen olaylarla ilgili tartışmaların, bu olayların Avrupa'da veya diğer yerlerde tekrarlanmaması için tedavi edilmesi gereken hastalığın kendisiyle değil de semptomlarıyla ilgili olduklarını düşünüyorum.
ABD, Batı ile birlikte, tüm ülkelerin kendi siyasi sistemlerini belirleme konusunda egemen ve bağımsız bir hakka sahip olduğu konusunda ısrar etti. Bunda da haklıydı. Ancak diğer ülkelerin siyasi sistemlerine en fazla müdahalede bulunanların ABD ve Batı ülkeleri olduğu da herkesin malumu. Avrupa ülkeleri kötü bir sömürge geçmişine sahipler. ABD'nin de özellikle Latin Amerika’da, kendisine biat etmeyen ülkelerin liderlerini değiştirme konusunda uzun bir geçmişi var. Bu da birçok ülkenin bir yandan Batılı siyasi sistemleri bir yönetim biçimi olarak benimserken diğer yandan Rusya'nın adımlarını kınamak için öne sürdükleri argümanlar arasında tam bir çelişki oluşturuyor.
Diğer yandan Rusya son müdahalesini, Ukrayna içindeki bazı tarafların ve Batı'ya yakın olanların, Rusya'nın güvenliğini tehdit eden Batı güvenlik eğilimleri çerçevesinde hareket ettiklerini söyleyerek savundu ve bunda da haklıydı. Böylece Rusya, yabancı bir ülkeye askeri müdahalede bulundu. Bunu yaparken de Batı ülkeleri gibi çelişkili tutumlar sergiledi. Burada bir oldu-bitti elde etmek ve rejimleri değiştirmek için askeri güç kullanılmasının çok tehlikeli bir mesele olduğunu da eklemek isterim. Askeri müdahale ister Batı'dan isterse Doğu'dan gelsin kesinlikle reddedilmelidir.
Batı ülkelerinin çelişkili tutumları, Doğu kanadının ya da Rusya'nın çelişkili tutumlarıyla birlikte analiz edilebilir mi? Elbette hayır. Ama her iki tarafta da halihazırda çelişkili tutumlar var ve bu durum devam edecek gibi görünüyor. Bu da bizi söz konusu ülkeleri mevcut tutumlarına bağlı kalmaya, siyasi olarak hareket etmeye ve attığı adım daha geniş bir stratejik perspektife ve çerçeveye sahip olsa ve mevcut durumla ilgili olmasa bile gelecekte bunların yansımalarıyla yüzleşmekten kaçınmaya çağıran metodoloji ve siyaset felsefesi hakkında daha derin düşünmeye yöneltmeli.
Burada bir kez daha asıl sorunun, 1823 yılında Başkan James Monroe'nun kuruluşunu ilan ettiği ABD’nin, Amerika Kıtası’nın Batı yönelimiyle tutarsız olan politikalarını, ittifaklarını ve güvenlik düzenlemelerini benimsemeyi reddetmesi olduğunu söylüyorum. ABD, Latin Amerika'da kendisine biat etmeyen rejimleri değiştirmek ve Küba'ya balistik füzeler yerleştirmeye çalışan Sovyetler Birliği ile mücadele etmek için çalıştı. Balistik füzeleri taşıyan Sovyet gemileriyle askeri olarak karşı karşıya gelme tehdidinde bulundu. Dönemin Sovyetler Birliği Hükümet Başkanı Nikita Kruşçev'e bu adımı atmaktan vazgeçmesi için baskı yaptı. O dönemde Sovyetler Birliği’nin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) Türkiye'ye füze konuşlandırmaktan vazgeçmesiyle geri çekildiğini belirtmeliyim.
Batı, Ukrayna'da doğrudan askeri çatışmalardan kaçınmak konusunda akıllıca davransa da bu deneyim o zaman ve daha sonra yaşanan sorunların açık bir göstergesiydi. Yani her ikisi de Birleşmiş Milletler Antlaşması’ndaki taahhütlerine dayanarak ulusal güvenliklerini korumak istiyor. Aynı zamanda, her ikisi de diğer tarafın kabul etmediği belirli alanları tanımlama konusunda tam haklara sahip olduklarında ısrar ediyorlar. Hatta bunu, ulusal güvenliklerine tehdit oluşturduğu gerekçesiyle diğer egemen ülkeleri de kapsasa bile yapıyor.
Elbette ülkelerin ulusal güvenliklerini korumak için alanlar belirlemesi mantıklı bir davranıştır. Fakat benim karşı olduğum nokta, iki tarafın da diğer ülkelerin iç işlerine karışılmamasının önemini vurgulayıp daha sonra siyasi yönelimleri hoşlarına gitmediği takdirde siyasi, güvenlik ve ekonomik olarak yararlanabilecekleri alanları belirleme hakkını kendilerinde bulmalarıdır. Bunun nedeni büyük güçlerin, özellikle diğer süper gücün veya müttefiklerinin etkisi ile ilgili olarak sanki Soğuk Savaş döneminde ve iki kutuplu dünyadaymışız gibi nüfuz alanlarını hâlen korumalarıdır. Her birinin silahlanma yetenekleri dikkate alınıyor. Bu da belirli alanları daha geniş ve daha kapsamlı hale getiriyor.
Ukrayna meselesinin askeri boyutunun önümüzdeki haftalarda veya en geç birkaç ay içinde sakinleşmesini bekliyorum. Ukrayna'nın tarafsız kalması ve NATO'ya üye olmaması gibi bir takım düzenlemeler üzerinde anlaşmaya varılması ve yabancı ülkelerle ilişkiler de dahil olmak üzere Donetsk ve Lugansk bölgelerinin tam özerkliğinin tanınması karşılığında Rusya'nın Ukrayna'dan çekilmesi ve Kırım'ın statüsünü olduğu gibi kabul etmesine dikkat çekmek istiyorum. Avrupa Birliği'nin (AB) tıpkı Norveç'e yaptığı gibi Ukrayna'ya bir takım avantajlar sağlaması, sermayenin, hizmetlerin ve halkın tam üyelik olmaksızın serbest geçişine izin vermesi, Rus güçlerinin geri çekilmesi ve Batı’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımların kaldırılması için çaba gösterileceğini düşünüyorum.
Açıkçası ben bunu yeterli görmüyorum. Çünkü hastalık ya da sorun, Ukrayna sınırlarını aşıyor. Esas olarak büyük güçlerin ve onların müttefiklerinin kazanılmış haklarıyla ilgili. Dolayısıyla sorun, Batı ile Doğu arasında tekrarlanabilir ve Çin’in de uluslararası denkleme eklenmesiyle bu sorun gelişebilir ve ağırlaşabilir. Adım adım yaklaştığı için dikkate alınmalıdır.
Bu nedenle, büyük ülkeler arasındaki ilişkilerin geleceğine dair siyasi diyalog için bir yol haritası oluşturulmalıdır. Ancak ortamın sakinleşmesi biraz zaman alacaktır. Uluslararası sistemin temellerini bir kez daha, her şeyden önce ve sadece kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde atacak olan bu ülkelere bırakmak yanlış olur.
Mevcut sistemin kazanımlarından yararlanmak ve hatalarından kaçınmak için şimdi ve gelecekte, uluslararası sistem için yeni temellerin ve ilkelerin nasıl formüle edileceğine dair belirli fikirler ortaya koyulması amacıyla küresel ittifaklardan bağımsız sınırlı sayıda ülke arasında başka bir yol haritasının oluşturulması çağrısında bulunuyorum. Bu sınırlı sayıdaki ülke arasında her kıtadan bir veya iki ülkenin, örneğin Brezilya, Meksika, İsveç, Mısır, Güney Afrika, Hindistan ve Endonezya'nın olmasını öneriyorum. Bunun amacı, mevcut uluslararası kurumları değiştirme önerileri de dahil olmak üzere, uluslararası sistemi yöneten ilkeler ve temellere yeni ek ilkeler ve temeller getirmektir. Üçüncü olarak; iki taraf arasında diyaloglar kurulması veya fikir birliği oluşturulmalıdır. Çünkü güçler dengesi yerine çıkarlar dengesi kurmak ve herkesin güvenliği üzerine dürüstlük ve şeffaflığı inşa eden uluslararası bir sistemi benimsemek için büyük ülkeleri ya da diğerlerini hesaba katmadan ilerlemek mümkün değildir. Dördüncü adım ise bu fikirleri desteklemek ve gelecekteki ilişkilerimizde yer almaları için çok taraflı hükümet düzenlemelerini yürürlüğe koymaktır. Bunların çoğu, mevcut uluslararası örgütler, özellikle Birleşmiş Milletler (BM) ve kurumları aracılığıyla yapılabilir. Bu iddialı ve zorlu bir proje. Bu öneriler herkes tarafından ve hemen onaylanmasa bile, bu konudaki tartışmanın ve diyalogun uluslararası felsefemizi yeniden şekillendirmeye yardımcı olacağına inanıyorum.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.