ABD'nin ilk kadın Dışişleri Bakanı Albright’ın savaşları: Gali’nin azli, Irak bombardımanı ve NATO genişlemesi

Kaçak bir mülteciden şöhret, para ve güç dünyasına giren milyoner bir bakana doğru Madeleine Albright

Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)
Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)
TT

ABD'nin ilk kadın Dışişleri Bakanı Albright’ın savaşları: Gali’nin azli, Irak bombardımanı ve NATO genişlemesi

Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)
Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)

Tarık eş-Şami
İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Nazilerden ve Komünistlerden kaçan bir Çek mülteci olarak ailesiyle birlikte Amerika'ya göç eden Madeleine Albright, burada güç, şöhret ve para buldu. Amerika Birleşik Devletleri tarihindeki ilk kadın Dışişleri Bakanı oldu. Ama 23 Mart Çarşamba günü ölümüyle sona eren uzun ve etkili yolculuğu, kendisi hakkında övgülerle birlikte eleştirilerin yapılmasına yol açtı. Bu övgü ve eleştiriler, özellikle eski Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Butros Gali ile çatışması, Irak’ın bombalanmasındaki rolü ve Ukrayna’daki savaşın nedenlerinden biri olan NATO’nun doğuya doğru genişlemesine verdiği destek konusunda ortaya koyuldu. Peki, bu rollerin doğası nedir? Madeleine Albright’ın adı, başarılarına ve başarısızlıklarına bakılmaksızın neden tarihte kayıtlı kalacak?
ABD tarihinin ilk Dışişleri Bakanı olan Madeleine Albright, 84 yıllık etkili kamusal yaşamından sonra kızının baçıklamasına göre, 23 Mart Çarşamba günü ABD’nin başkenti Washington’da kanserden hayatını kaybetti.
Albright, Dışişleri Bakanı ve Birleşmiş Milletler (BM) temsilcisi olarak eski Başkan Bill Clinton’ın politikalarının ateşli bir savunucusu olarak çalışmadan önce, uluslararası ilişkiler konusunda parlak bir analist olarak ortaya çıktı. Çocukluğunda korku ve umuttan, yetişkinlikte meydan okuma ve diplomasiye kadar değişken bir hayat yaşadı. ABD dış politikasına damgasını vuran şiddetli siyasi çatışmalara girdi.

Yahudi mi Katolik mi?
Gerçek adı Marie Jana Korpilova olup 15 Mayıs 1937 tarihinde Çekoslovakya’nın başkenti Prag’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ancak Yahudilerin, Avrupa’nın her yerinde zulüm görmesi ve ölmesiyle birlikte, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve Hitler’in tanklarının Çekoslovakya’ya girmesinin ardından ailesi Nazilerin korkusu ile geçici olarak Londra’ya taşındı. Katolikliğe geçti ve daha sonra annesi tarafından çocukluk takma adı ‘Madelinka’dan gelen Madeleine adı altında yeniden vaftiz edildi. Ama Washington Post, 1997’de onun Yahudi geçmişiyle ilgili bir haber yayınladığında Albright, ailesinin kendisine ailenin Yahudiliğinden hiç bahsetmediğini söyledi. Ancak eleştirmenler, Çek tarihine susamış seçkin bir üniversite profesörü ve araştırmacısının, ailesinin mirasından bu kadar uzun süre nasıl bu kadar habersiz olabildiğini sorguladılar.
Savaş sonrasında Albright’ın Çek diplomat olan babası, ülkesinin Yugoslavya büyükelçisi olmak için ülkesine geri döndü. Ancak komünizm konusunda endişeliydi ve 1968’de Prag’da katı Stalinistler tarafından bir darbe yapıldığında aile tekrar kaçtı. Ancak bu kez ABD’ye gittiler.

Yükselen yol
Wellesley Koleji’nde siyaset bilimi okuduktan sonra zengin bir gazete mirasçısı ile evlendi ve bir aile kurdu. Başkentteki elitlerle olan temasının bir sonucu olarak Albright, Washington’ın Georgetown banliyösünde etkili bir salon lideri oldu. 1976’da Columbia Üniversitesi’nden hukuk doktorasını alırken, Doğu Avrupa’dan bir mülteci olan Zbigniew Brzezinski’nin yanında çalıştı. Bu durum, Brzezinski’nin 1976’da Jimmy Carter’ın başkan seçilmesinden sonra ulusal güvenlik danışmanı olmasıyla siyaset dünyasına adım atmasının bir kapısıydı. Brzezinski, Albright’ı iktidara yakınlığından keyif aldığı kongre irtibat görevlisi olarak Beyaz Saray’a getirdi.
Belki de Albright’ın en büyük sıçrayışı 1982’de meydana geldi. Eşi, onu başka bir kadın için terk ettiğinde, ilk başta kırılmış olmasına rağmen boşanma anlaşması, onu bir milyoner ve geleceğin savaşlarında çarpışmaya daha hazır hale getirdi. Dış politika kuruluşundaki yükselişi, 1950’lerde ve 1960’larda kadınların geleneksel rollerini yansıtıyordu ve hırsı, kadınları profesyonel bir kariyer yapmaya teşvik eden doğmakta olan bir feminist hareketten etkilendi.
Bu nedenle halkla ilişkiler üzerine birçok kitap ve makale yazdı. Demokrat Parti’de, Başkan Jimmy Carter’ın danışmanı ve üç başkan adayının (1984’te eski Senatör Walter Mondale, 1988’de Vali Michael Dukakis ve 1992’de eski Başkan Bill Clinton) dış politika danışmanı olarak başarının zirvesine yükseldi. Aynı zamanda Başkan Yardımcılığına aday olan ilk kadın olan Geraldine Ferraro’nun kampanya dış politika danışmanıydı.

Butros Gali’nin azli
Başkan Bill Clinton döneminde eşi Hillary, dostu Albright’ın ABD yönetiminin BM temsilcisi (1993- 1997) ve ardından Dışişleri Bakanı (1997-2001) olmasına katkıda bulundu. O dönemde ABD tarihinde bir kadının sahip olduğu en yüksek pozisyon buydu. Ancak Albright ve Clinton, Somali, Ruanda ve Bosna iç savaşlarındaki barışı koruma operasyonları konusunda BM Genel Sekreteri Butros Butros- Gali ile defalarca çatışma yaşadı. ABD kuvvetleri, 1992’de iç savaştan dolayı açlıktan ölmek üzere olan kurbanlara gıda ve malzeme yardımı sağlamak için Somali’ye girdiğinde Albright ve Clinton, insani çabaları ve barışı koruma operasyonlarını sıcak bir şekilde desteklediler. Ancak 1993’te Somalili bir savaş ağasına bağlı güçler, 18 ABD askerini öldürdüğünde ve Amerikalılar, televizyonda ölen bir Black Hawk pilotunun ve iki Somalilinin cesetlerinin Mogadişu sokaklarında sürüklendiğini gösteren fotoğrafa tanık olduğunda Clinton, BM’nin siyasi olarak tehlikeli misyonlarından çekildi. Bu nedenle ABD, Ruanda'da 1994’te bir milyona yakın insanın öldürüldüğü, soykırıma ve gaspa sürüklendiğinde  BM barış gücüne yardım sağlamaktan kaçındı. Albright daha sonra Butros Gali’yi suçlayarak, üzerine düşeni yapmadığını belirtti. Ancak Butros Gali, destek için Başkan Clinton ile görüşme girişiminin reddedildiğini söyledi.
Birkaç sene sonra Clinton, ABD’nin Ruanda’daki eylemsizliği için özür diledi. Bu çerçevede Albright, 2003 yılında anılarında, ‘eski Başkanın kendisine bir mektup aracılığıyla, ABD ve uluslararası toplumun Ruanda’daki suçları durdurmak için acilen harekete geçmemesinden duyduğu derin üzüntüyü dile getirdiğinden’ bahsetti.
Ancak Albright’ın Butros Gali ile olan anlaşmazlığı Ruanda ile sınırlı değildi. Gali, Clinton yönetiminin bir temsilcisi olarak Albright’ın ‘Güvenlik Konseyi (BMGK) kararları ve 1992- 1995 yılları arasında Bosna- Hersek’te yaşanan iç savaş sırasında sahadaki uygulamaları desteklemeyi reddetme’ hususlarında oy verme modelinden dolayı hayal kırıklığına uğradı. Bosna savaşı, etnik ve dini anlaşmazlıkları ateşlediği, Müslümanlara ve diğer azınlıklara karşı yüzlerce ve binlerce katliam, tecavüz ve etnik temizlik kampanyasının yanı sıra, yüz binlerce kişinin yerinden edilmesine yol açan kanlı bir çatışma olarak biliniyor.
BMGK, işlenen ihlalleri ve vahşeti kınarken, barışı koruma güçleri ise savaşı durduramadı. Clinton yönetimi sonunda çatışmaya bir son vermesine rağmen, bazı sınırlı hava saldırıları dışında ABD kayda değer bir müdahalede bulunmadı.
ABD’nin Gali’nin tavrı konusundaki tedirginliği karşısında Albright, Butros Gali’nin ikinci dönemde seçilmesini engellemek üzere, 1996’da veto hakkını kullandı. BMGK’nın ezici çoğunluğu, Gali’nin görev süresinin yenilenmesi yönünde oy kullanmıştı. Durum, eski Genel Sekreter’in dürüstlüğüne bir saldırı olarak nitelendirildi. Butros Gali, bir seçim yılında Clinton’a siyasi kazanç sağlamak amacıyla azledildiğini savundu.

Irak’ta test
Clinton, ikinci döneminde kendisini 1997 yılında Dışişleri Bakanı olarak seçtiğinde Albright, ABD tarihinde bu üst düzey pozisyonu üstlenen ilk kadın olarak, dokuz ülkeyi kapsayan bir dünya turuna çıktı. Tur çerçevesinde küresel meseleleri anladığını göstermeyi, dil becerilerini ve Başkan Clinton'ın dış politika yapıcısı ve sözcüsü olarak merkezi konumunu sergilemeyi amaçlamıştı.
Ancak 1997’nin sonlarında ve 1998’in başlarında büyük bir kriz baş gösterdi. Eski Kriz, 1991 Körfez Savaşı’nın sonunda yayınlanan bir BMGK kararını ihlal ederek, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in BM müfettişlerinin Irak’ın kimyasal ve biyolojik kitle imha silahlarını sakladığına inanılan bölgelere girmesini engellemesinin ardından yaşandı. Bölgede aylarca süren uyarılar ve ABD askeri takviyelerinin ardından Albright ve Başkan Clinton, alanlar teftiş için yeniden açılmadıkça Irak’a yıkıcı hava saldırıları tehdidinde bulundular. Albright, Saddam Hüseyin’e yönelik açık uyarısında, Irak’ın ‘gidişatı tersine çevirmek veya sonuçlarla yüzleşmek’ olmak üzere basit bir seçenekle karşı karşıya olduğunu söyledi.
Daha sonra BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Albright tarafından belirlenmiş son şartları taşıyarak Bağdat’a uçtu ve Irak liderinin, BM silah denetçileri ve diplomatik refakatçileri tarafından bölgelere sınırsız erişimine izin verme anlaşması sağladı. Bununla birlikte Aralık 1998’de ABD ve İngiltere, Irak’ın kitle imha silahları üretme kabiliyetini yok etmek için onlarca Irak askeri hedefini ve araştırma tesisini bombaladı.

Madeleine’in savaşı
ABD’nin en yüksek rütbeli kadın diplomatı olarak kısa sürede Kosova krizinde yönetimin şahin lideri oldu. Yugoslav lideri Slobodan Miloseviç, çoğunluğu Arnavut olan eyalete karşı kanlı bir kampanya emri verdi. Albright, babası Çek Cumhuriyeti büyükelçisiyken Belgrad’da yaşıyordu. Yıllarca Miloseviç’i insan hakları ihlalleri nedeniyle eleştirdi ve bu, kendisini Miloseviç ile yüz yüze bir görüşmeye sevk etti. Ülkesini yeterince tanımadığı suçlamasına bu ülkede yaşadığını söyleyerek yanıt verdi.
‘Time’ dergisi bu duruma ‘Madeleine’in Savaşı’ adını verdi. 1999’daki NATO hava saldırıları, Yugoslav kuvvetlerinin geri çekilmesine ve binlerce Arnavut mültecinin geri dönmesine yol açtı.

NATO genişlemesi
Soğuk Savaş’ın bitişini izleyen ideolojik kargaşa ortasında bazı eleştirmenler, Albright’ı stratejik  planlayıcıdan çok bir ‘kaleci’ olarak nitelendirdi. Ancak Albright, istikrarlı bir Avrupa’nın ABD’nin çıkarları için temel olduğu düşüncesi dolayısıyla, bu iddianın kendisini rahatsız etmediğini söyledi. Eski ‘Varşova Paktı’ ülkelerinin, ittifakın dağılmasından sonra Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana elde edilen demokratik kazanımları güçlendirmek için Batı ile hizaya girmesi gerektiğine inanıyordu. Altı yıllık transatlantik diplomasiden sonra Albright, Rusya'yı ve şüpheci ABD Senatosunu ‘Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nin NATO’ya katılmasına izin vermeye’ ikna etmeye çalıştı. Bu durum, belki de onun en büyük diplomatik başarısı oldu.

Başarılar ve başarısızlıklar
Albright, iklim değişikliğine ilişkin ‘Kyoto Protokolü’nün onaylanmasını teşvik etmek gibi birçok başarıya imza attı. Afrika’daki ABD’li diplomatlar, Albright’ın 1998 yılında Nairobi ve Darüsselam’da kamyonlarla yapılan saldırılarla ilgili uyarıları dikkate almadığını söylediler. Saldırılar, Kenya’nın başkenti Nairobi ve Tanzanya’nın Darüsselam şehrinde ABD büyükelçiliklerinde 224 kişinin ölümüne neden olmuştu.
Albright, görev süresi boyunca nükleer silahların ‘haydut devletlere’ yayılmasına karşı çıktı. Ancak 2000 yılında eski Kuzey Kore lideri Kim Jong-İl’i ziyareti sırasında, Clinton görevden ayrılmadan önce balistik füze programını sınırlamak için bir anlaşma sağlayamadı.
Birçok gözlemci, Albright’ın Asya pahasına Avrupa’ya çok fazla odaklandığına dikkat çekiyor. ABD Hazine Bakanlığı, 1990’ların sonlarında ve Çin’in küresel bir ekonomik güç olarak ortaya çıkmasıyla birlikte bölgedeki ekonomik krizle mücadelede başı çekti.

‘Beyaz çocuklar’
Albright’a yakın isimlere göre kendisi, en yüksek pozisyonları isteyen erkek yardımcılarının çoğuna tam olarak güvenmiyordu. Zira sırtından gizlice vurdukları kanaatindeydi. Bu sebeple de onlara ‘beyaz çocuklar’ dedi. Bununla birlikte girişimleri genellikle riskten kaçınan Beyaz Saray tarafından engellendi. Clinton’ın ulusal güvenlik danışmanlarının Albright’tan daha fazla etkisi vardı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre Albright, 2001 yılında Dışişleri Bakanı olarak görevinden istifa ettikten sonra, Çek Cumhuriyeti’nde siyasi bir kariyer yapabileceğine dair spekülasyonlar gündeme geldi. 1993’ten 2003’e kadar Çek Cumhuriyeti'nin ilk devlet başkanı olan yazar ve eski ayrılıkçı Vaclav Havel, Albright’ın kendi yerini alabileceğini öne sürdü. Albright ise, bu açıklamadan dolayı gurur duyduğunu, ancak bununla ilgilenmediğini dile getirdi. 2018’de yayınlanan son kitabında eski Başkan Donald Trump’ı eleştirirken, “Demokrasi sorunlarının üstesinden gelinebilir, ancak tarihten dersler çıkarırsak ve demokrasiyi hafife almazsak” değerlendirmesinde bulundu.



BM ve Körfez’den Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarına kınama

Antonio Guterres, dün New York’ta Casim el-Budeyvi’yi kabul etti (Körfez İşbirliği Konseyi)
Antonio Guterres, dün New York’ta Casim el-Budeyvi’yi kabul etti (Körfez İşbirliği Konseyi)
TT

BM ve Körfez’den Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarına kınama

Antonio Guterres, dün New York’ta Casim el-Budeyvi’yi kabul etti (Körfez İşbirliği Konseyi)
Antonio Guterres, dün New York’ta Casim el-Budeyvi’yi kabul etti (Körfez İşbirliği Konseyi)

Birleşmiş Milletler ve Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), dün Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını, sivil yerleşim ve tesislerin hedef alınmasını ve bunun bölgenin güvenlik ve istikrarı üzerindeki ciddi etkilerini kınadı.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile KİK Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, dün New York’ta düzenlenen BM Genel Kurulu’nun 81. oturum toplantıları kapsamında bir araya gelerek bölgedeki son gelişmelere ilişkin görüş alışverişinde bulundu.

Görüşmede taraflar, bölgesel gelişmeler ve bunlara yönelik yürütülen çabaların yanı sıra çeşitli dosyaları ele aldı. Guterres, Körfez ülkelerinin kalkınma, ilerleme ve refah alanlarında kaydettiği gelişmeleri ve güvenlik ile istikrarın güçlendirilmesine yönelik bölgesel ve uluslararası çabalarını takdir etti.

Guterres ve el-Budeyvi ayrıca ortak ilgi alanına giren konuları, KİK ile BM arasındaki iş birliği ilişkilerini ve ortak çıkarlara hizmet edecek şekilde bu iş birliğini güçlendirme ve geliştirme yollarını görüştü.

BM Güvenlik Konseyi daha önce, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının yanı sıra Kızıldeniz ve Babülmendeb Boğazı’ndaki uluslararası deniz taşımacılığına yönelik tehditlerin yol açabileceği sonuçlar konusunda uyarıda bulunmuştu. Konsey, grubun Yemen içindeki askeri faaliyetlerinin, Suudi Arabistan topraklarını ve ticari gemileri hedef almasının çatışmanın yayılmasına ve deniz güvenliği ile uluslararası ticaretin sekteye uğramasına yol açabileceğini, ayrıca Yemen’de barışın sağlanmasına yönelik bölgesel ve uluslararası çabaları engellediğini belirtmişti.

Konsey üyeleri, cuma gecesi yayımlanan açıklamada, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik devam eden saldırılarını en güçlü ifadelerle kınadı. Açıklamada, sivillerin ve enerji altyapısının zarar gördüğü, kadın ve çocukların da aralarında bulunduğu sivillerin yaralandığı saldırılara özellikle dikkat çekildi.

Konsey, ticari gemilerin ve mürettebatlarının güvenliğinin korunmasının önemini vurgularken, başta BM Deniz Hukuku Sözleşmesi olmak üzere uluslararası hukuka uyulması ve deniz ulaşımına ilişkin hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesi gerektiğini belirtti. Bu açıklama, Yemen’deki askeri gelişmelerin deniz koridorlarının güvenliği ve uluslararası ticaretin seyri konusunda endişelere yol açtığı bir dönemde geldi.

Konsey, Suudi Arabistan topraklarında sivilleri ve sivil hedefleri etkileyen saldırılar karşısında Suudi Arabistan’la dayanışma içinde olduğunu ifade etti ve ülkenin uluslararası hukuka uygun şekilde meşru müdafaa hakkının bulunduğunu vurguladı.

Konsey üyeleri ayrıca Husilere, sivilleri ve sivil hedefleri etkileyen saldırılarını derhal durdurma çağrısında bulundu. Üyeler, saldırılar nedeniyle sivillerin öldüğü ve yaralandığı, sivil tesisler ile altyapının tahrip edildiğine ilişkin haberlerden duydukları derin endişeyi dile getirdi.


İsrail çekilmeyi Lübnan ordusunun güçlendirilmesi şartına bağlıyor

İsrail araçları, el-Mansuri kasabasında evleri yıkıyor (Reuters)
İsrail araçları, el-Mansuri kasabasında evleri yıkıyor (Reuters)
TT

İsrail çekilmeyi Lübnan ordusunun güçlendirilmesi şartına bağlıyor

İsrail araçları, el-Mansuri kasabasında evleri yıkıyor (Reuters)
İsrail araçları, el-Mansuri kasabasında evleri yıkıyor (Reuters)

İsrail, Lübnan’ın güneyinden çekilmesini art arda öne sürdüğü güvenlik koşullarına bağlıyor. İsrail son olarak, Lübnan ordusunun güvenliği üstlenebilecek kapasiteye sahip olması gerektiğini vurguladı. ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee dün yaptığı açıklamada, İsrail ordusunun “Lübnan ordusu güçlenene kadar” Güney Lübnan’da kalacağını belirtti. Emekli Tümgeneral Abdurrahman Şehitli ise bu yaklaşımın, Lübnan devletine yönelik İsrail baskısının devamı olduğunu ve İsrail’le doğrudan ilişkiye zemin hazırlayacak güvenlik ve siyasi düzenlemeler dayatmayı amaçladığını ifade etti.

Arkub bölgesinde ise İsrail’in faaliyetleri farklı bir nitelik taşıyor. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail güçleri, köyleri doğrudan işgal etmek yerine bölgeye girerek operasyonlar düzenliyor ve ardından geri çekiliyor. Emekli Tuğgeneral Hasan Cuni, bu yöntemi “doğrudan işgal olmaksızın hareket serbestisi” olarak nitelendirerek, İsrail’in bölgeye yönelik güvenlik yaklaşımının kendine özgü niteliğine dikkat çekti.

Bu kapsamda, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü (UNIFIL) Komutanı Tümgeneral Diodato Abagnara da yıl sonunda başlaması planlanan çekilme öncesinde Lübnan ordusu ile BM kuruluşlarının UNIFIL tarafından yürütülen görevleri üstlenebilecek kapasiteye sahip olmasının güvence altına alınması gerektiğini vurguladı.


CENTCOM: Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğinde canlanma yaşanıyor

ABD Merkez Komutanlığı’nın dün “X” platformunda paylaştığı, Hürmüz Boğazı’ndaki birliklerinin hareketini gösteren videodan alındı
ABD Merkez Komutanlığı’nın dün “X” platformunda paylaştığı, Hürmüz Boğazı’ndaki birliklerinin hareketini gösteren videodan alındı
TT

CENTCOM: Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğinde canlanma yaşanıyor

ABD Merkez Komutanlığı’nın dün “X” platformunda paylaştığı, Hürmüz Boğazı’ndaki birliklerinin hareketini gösteren videodan alındı
ABD Merkez Komutanlığı’nın dün “X” platformunda paylaştığı, Hürmüz Boğazı’ndaki birliklerinin hareketini gösteren videodan alındı

Washington, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ulaşımının güvenliğini sağlamak amacıyla yürüttüğü girişimlerini sürdürürken, Tahran’la yürütülen müzakerelerdeki tıkanıklık devam ediyor.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper, dün yaptığı açıklamada, ABD güçlerinin ticari gemi trafiğine boğazı “açık ve güvenli” tutmak için çalışmalarını sürdürdüğünü belirtti. Cooper, son iki ay içinde 1 milyardan fazla varil ham petrolün boğazdan geçişinin kolaylaştırıldığını belirtti.

Cooper ayrıca ABD güçlerinin 2 binden fazla ticari geminin geçişine yardımcı olduğunu, ana geçiş güzergâhlarının mayınlardan temizlendiğini ve binlerce geminin stratejik öneme sahip su yolunu kullanmaya devam ettiğini ifade etti. Son iki hafta içinde petrol ve mal taşımacılığının, önceki altı ayın en yüksek seviyesine ulaştığını belirten Cooper, buna karşılık ABD’nin İran’ın petrol ihracatına yönelik sıkı bir abluka uyguladığını ve İran’ın ABD önlemleri nedeniyle tek bir varil dahi petrol ihraç edemediğini ifade etti.

Askeri ve ekonomik baskıların yanı sıra Pakistan da Tahran’la temaslarını yoğunlaştırıyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, dün İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, enerji tedarikinin kesintisiz sürdürülmesinin ve boğazlardaki deniz trafiğinin akışının güvence altına alınmasının önemini ele aldı.

Dar, “diyalog ve diplomasinin bölgede barış ve istikrarı güvence altına almanın tek etkili yolu” olduğunu vurguladı.