ABD'nin ilk kadın Dışişleri Bakanı Albright’ın savaşları: Gali’nin azli, Irak bombardımanı ve NATO genişlemesi

Kaçak bir mülteciden şöhret, para ve güç dünyasına giren milyoner bir bakana doğru Madeleine Albright

Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)
Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)
TT

ABD'nin ilk kadın Dışişleri Bakanı Albright’ın savaşları: Gali’nin azli, Irak bombardımanı ve NATO genişlemesi

Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)
Eski ABD Başkanı Barack Obama, 29 Mayıs 2012'de Beyaz Saray'da kendisine Özgürlük Madalyası takdim etti (Reuters)

Tarık eş-Şami
İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Nazilerden ve Komünistlerden kaçan bir Çek mülteci olarak ailesiyle birlikte Amerika'ya göç eden Madeleine Albright, burada güç, şöhret ve para buldu. Amerika Birleşik Devletleri tarihindeki ilk kadın Dışişleri Bakanı oldu. Ama 23 Mart Çarşamba günü ölümüyle sona eren uzun ve etkili yolculuğu, kendisi hakkında övgülerle birlikte eleştirilerin yapılmasına yol açtı. Bu övgü ve eleştiriler, özellikle eski Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Butros Gali ile çatışması, Irak’ın bombalanmasındaki rolü ve Ukrayna’daki savaşın nedenlerinden biri olan NATO’nun doğuya doğru genişlemesine verdiği destek konusunda ortaya koyuldu. Peki, bu rollerin doğası nedir? Madeleine Albright’ın adı, başarılarına ve başarısızlıklarına bakılmaksızın neden tarihte kayıtlı kalacak?
ABD tarihinin ilk Dışişleri Bakanı olan Madeleine Albright, 84 yıllık etkili kamusal yaşamından sonra kızının baçıklamasına göre, 23 Mart Çarşamba günü ABD’nin başkenti Washington’da kanserden hayatını kaybetti.
Albright, Dışişleri Bakanı ve Birleşmiş Milletler (BM) temsilcisi olarak eski Başkan Bill Clinton’ın politikalarının ateşli bir savunucusu olarak çalışmadan önce, uluslararası ilişkiler konusunda parlak bir analist olarak ortaya çıktı. Çocukluğunda korku ve umuttan, yetişkinlikte meydan okuma ve diplomasiye kadar değişken bir hayat yaşadı. ABD dış politikasına damgasını vuran şiddetli siyasi çatışmalara girdi.

Yahudi mi Katolik mi?
Gerçek adı Marie Jana Korpilova olup 15 Mayıs 1937 tarihinde Çekoslovakya’nın başkenti Prag’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ancak Yahudilerin, Avrupa’nın her yerinde zulüm görmesi ve ölmesiyle birlikte, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve Hitler’in tanklarının Çekoslovakya’ya girmesinin ardından ailesi Nazilerin korkusu ile geçici olarak Londra’ya taşındı. Katolikliğe geçti ve daha sonra annesi tarafından çocukluk takma adı ‘Madelinka’dan gelen Madeleine adı altında yeniden vaftiz edildi. Ama Washington Post, 1997’de onun Yahudi geçmişiyle ilgili bir haber yayınladığında Albright, ailesinin kendisine ailenin Yahudiliğinden hiç bahsetmediğini söyledi. Ancak eleştirmenler, Çek tarihine susamış seçkin bir üniversite profesörü ve araştırmacısının, ailesinin mirasından bu kadar uzun süre nasıl bu kadar habersiz olabildiğini sorguladılar.
Savaş sonrasında Albright’ın Çek diplomat olan babası, ülkesinin Yugoslavya büyükelçisi olmak için ülkesine geri döndü. Ancak komünizm konusunda endişeliydi ve 1968’de Prag’da katı Stalinistler tarafından bir darbe yapıldığında aile tekrar kaçtı. Ancak bu kez ABD’ye gittiler.

Yükselen yol
Wellesley Koleji’nde siyaset bilimi okuduktan sonra zengin bir gazete mirasçısı ile evlendi ve bir aile kurdu. Başkentteki elitlerle olan temasının bir sonucu olarak Albright, Washington’ın Georgetown banliyösünde etkili bir salon lideri oldu. 1976’da Columbia Üniversitesi’nden hukuk doktorasını alırken, Doğu Avrupa’dan bir mülteci olan Zbigniew Brzezinski’nin yanında çalıştı. Bu durum, Brzezinski’nin 1976’da Jimmy Carter’ın başkan seçilmesinden sonra ulusal güvenlik danışmanı olmasıyla siyaset dünyasına adım atmasının bir kapısıydı. Brzezinski, Albright’ı iktidara yakınlığından keyif aldığı kongre irtibat görevlisi olarak Beyaz Saray’a getirdi.
Belki de Albright’ın en büyük sıçrayışı 1982’de meydana geldi. Eşi, onu başka bir kadın için terk ettiğinde, ilk başta kırılmış olmasına rağmen boşanma anlaşması, onu bir milyoner ve geleceğin savaşlarında çarpışmaya daha hazır hale getirdi. Dış politika kuruluşundaki yükselişi, 1950’lerde ve 1960’larda kadınların geleneksel rollerini yansıtıyordu ve hırsı, kadınları profesyonel bir kariyer yapmaya teşvik eden doğmakta olan bir feminist hareketten etkilendi.
Bu nedenle halkla ilişkiler üzerine birçok kitap ve makale yazdı. Demokrat Parti’de, Başkan Jimmy Carter’ın danışmanı ve üç başkan adayının (1984’te eski Senatör Walter Mondale, 1988’de Vali Michael Dukakis ve 1992’de eski Başkan Bill Clinton) dış politika danışmanı olarak başarının zirvesine yükseldi. Aynı zamanda Başkan Yardımcılığına aday olan ilk kadın olan Geraldine Ferraro’nun kampanya dış politika danışmanıydı.

Butros Gali’nin azli
Başkan Bill Clinton döneminde eşi Hillary, dostu Albright’ın ABD yönetiminin BM temsilcisi (1993- 1997) ve ardından Dışişleri Bakanı (1997-2001) olmasına katkıda bulundu. O dönemde ABD tarihinde bir kadının sahip olduğu en yüksek pozisyon buydu. Ancak Albright ve Clinton, Somali, Ruanda ve Bosna iç savaşlarındaki barışı koruma operasyonları konusunda BM Genel Sekreteri Butros Butros- Gali ile defalarca çatışma yaşadı. ABD kuvvetleri, 1992’de iç savaştan dolayı açlıktan ölmek üzere olan kurbanlara gıda ve malzeme yardımı sağlamak için Somali’ye girdiğinde Albright ve Clinton, insani çabaları ve barışı koruma operasyonlarını sıcak bir şekilde desteklediler. Ancak 1993’te Somalili bir savaş ağasına bağlı güçler, 18 ABD askerini öldürdüğünde ve Amerikalılar, televizyonda ölen bir Black Hawk pilotunun ve iki Somalilinin cesetlerinin Mogadişu sokaklarında sürüklendiğini gösteren fotoğrafa tanık olduğunda Clinton, BM’nin siyasi olarak tehlikeli misyonlarından çekildi. Bu nedenle ABD, Ruanda'da 1994’te bir milyona yakın insanın öldürüldüğü, soykırıma ve gaspa sürüklendiğinde  BM barış gücüne yardım sağlamaktan kaçındı. Albright daha sonra Butros Gali’yi suçlayarak, üzerine düşeni yapmadığını belirtti. Ancak Butros Gali, destek için Başkan Clinton ile görüşme girişiminin reddedildiğini söyledi.
Birkaç sene sonra Clinton, ABD’nin Ruanda’daki eylemsizliği için özür diledi. Bu çerçevede Albright, 2003 yılında anılarında, ‘eski Başkanın kendisine bir mektup aracılığıyla, ABD ve uluslararası toplumun Ruanda’daki suçları durdurmak için acilen harekete geçmemesinden duyduğu derin üzüntüyü dile getirdiğinden’ bahsetti.
Ancak Albright’ın Butros Gali ile olan anlaşmazlığı Ruanda ile sınırlı değildi. Gali, Clinton yönetiminin bir temsilcisi olarak Albright’ın ‘Güvenlik Konseyi (BMGK) kararları ve 1992- 1995 yılları arasında Bosna- Hersek’te yaşanan iç savaş sırasında sahadaki uygulamaları desteklemeyi reddetme’ hususlarında oy verme modelinden dolayı hayal kırıklığına uğradı. Bosna savaşı, etnik ve dini anlaşmazlıkları ateşlediği, Müslümanlara ve diğer azınlıklara karşı yüzlerce ve binlerce katliam, tecavüz ve etnik temizlik kampanyasının yanı sıra, yüz binlerce kişinin yerinden edilmesine yol açan kanlı bir çatışma olarak biliniyor.
BMGK, işlenen ihlalleri ve vahşeti kınarken, barışı koruma güçleri ise savaşı durduramadı. Clinton yönetimi sonunda çatışmaya bir son vermesine rağmen, bazı sınırlı hava saldırıları dışında ABD kayda değer bir müdahalede bulunmadı.
ABD’nin Gali’nin tavrı konusundaki tedirginliği karşısında Albright, Butros Gali’nin ikinci dönemde seçilmesini engellemek üzere, 1996’da veto hakkını kullandı. BMGK’nın ezici çoğunluğu, Gali’nin görev süresinin yenilenmesi yönünde oy kullanmıştı. Durum, eski Genel Sekreter’in dürüstlüğüne bir saldırı olarak nitelendirildi. Butros Gali, bir seçim yılında Clinton’a siyasi kazanç sağlamak amacıyla azledildiğini savundu.

Irak’ta test
Clinton, ikinci döneminde kendisini 1997 yılında Dışişleri Bakanı olarak seçtiğinde Albright, ABD tarihinde bu üst düzey pozisyonu üstlenen ilk kadın olarak, dokuz ülkeyi kapsayan bir dünya turuna çıktı. Tur çerçevesinde küresel meseleleri anladığını göstermeyi, dil becerilerini ve Başkan Clinton'ın dış politika yapıcısı ve sözcüsü olarak merkezi konumunu sergilemeyi amaçlamıştı.
Ancak 1997’nin sonlarında ve 1998’in başlarında büyük bir kriz baş gösterdi. Eski Kriz, 1991 Körfez Savaşı’nın sonunda yayınlanan bir BMGK kararını ihlal ederek, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in BM müfettişlerinin Irak’ın kimyasal ve biyolojik kitle imha silahlarını sakladığına inanılan bölgelere girmesini engellemesinin ardından yaşandı. Bölgede aylarca süren uyarılar ve ABD askeri takviyelerinin ardından Albright ve Başkan Clinton, alanlar teftiş için yeniden açılmadıkça Irak’a yıkıcı hava saldırıları tehdidinde bulundular. Albright, Saddam Hüseyin’e yönelik açık uyarısında, Irak’ın ‘gidişatı tersine çevirmek veya sonuçlarla yüzleşmek’ olmak üzere basit bir seçenekle karşı karşıya olduğunu söyledi.
Daha sonra BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Albright tarafından belirlenmiş son şartları taşıyarak Bağdat’a uçtu ve Irak liderinin, BM silah denetçileri ve diplomatik refakatçileri tarafından bölgelere sınırsız erişimine izin verme anlaşması sağladı. Bununla birlikte Aralık 1998’de ABD ve İngiltere, Irak’ın kitle imha silahları üretme kabiliyetini yok etmek için onlarca Irak askeri hedefini ve araştırma tesisini bombaladı.

Madeleine’in savaşı
ABD’nin en yüksek rütbeli kadın diplomatı olarak kısa sürede Kosova krizinde yönetimin şahin lideri oldu. Yugoslav lideri Slobodan Miloseviç, çoğunluğu Arnavut olan eyalete karşı kanlı bir kampanya emri verdi. Albright, babası Çek Cumhuriyeti büyükelçisiyken Belgrad’da yaşıyordu. Yıllarca Miloseviç’i insan hakları ihlalleri nedeniyle eleştirdi ve bu, kendisini Miloseviç ile yüz yüze bir görüşmeye sevk etti. Ülkesini yeterince tanımadığı suçlamasına bu ülkede yaşadığını söyleyerek yanıt verdi.
‘Time’ dergisi bu duruma ‘Madeleine’in Savaşı’ adını verdi. 1999’daki NATO hava saldırıları, Yugoslav kuvvetlerinin geri çekilmesine ve binlerce Arnavut mültecinin geri dönmesine yol açtı.

NATO genişlemesi
Soğuk Savaş’ın bitişini izleyen ideolojik kargaşa ortasında bazı eleştirmenler, Albright’ı stratejik  planlayıcıdan çok bir ‘kaleci’ olarak nitelendirdi. Ancak Albright, istikrarlı bir Avrupa’nın ABD’nin çıkarları için temel olduğu düşüncesi dolayısıyla, bu iddianın kendisini rahatsız etmediğini söyledi. Eski ‘Varşova Paktı’ ülkelerinin, ittifakın dağılmasından sonra Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana elde edilen demokratik kazanımları güçlendirmek için Batı ile hizaya girmesi gerektiğine inanıyordu. Altı yıllık transatlantik diplomasiden sonra Albright, Rusya'yı ve şüpheci ABD Senatosunu ‘Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nin NATO’ya katılmasına izin vermeye’ ikna etmeye çalıştı. Bu durum, belki de onun en büyük diplomatik başarısı oldu.

Başarılar ve başarısızlıklar
Albright, iklim değişikliğine ilişkin ‘Kyoto Protokolü’nün onaylanmasını teşvik etmek gibi birçok başarıya imza attı. Afrika’daki ABD’li diplomatlar, Albright’ın 1998 yılında Nairobi ve Darüsselam’da kamyonlarla yapılan saldırılarla ilgili uyarıları dikkate almadığını söylediler. Saldırılar, Kenya’nın başkenti Nairobi ve Tanzanya’nın Darüsselam şehrinde ABD büyükelçiliklerinde 224 kişinin ölümüne neden olmuştu.
Albright, görev süresi boyunca nükleer silahların ‘haydut devletlere’ yayılmasına karşı çıktı. Ancak 2000 yılında eski Kuzey Kore lideri Kim Jong-İl’i ziyareti sırasında, Clinton görevden ayrılmadan önce balistik füze programını sınırlamak için bir anlaşma sağlayamadı.
Birçok gözlemci, Albright’ın Asya pahasına Avrupa’ya çok fazla odaklandığına dikkat çekiyor. ABD Hazine Bakanlığı, 1990’ların sonlarında ve Çin’in küresel bir ekonomik güç olarak ortaya çıkmasıyla birlikte bölgedeki ekonomik krizle mücadelede başı çekti.

‘Beyaz çocuklar’
Albright’a yakın isimlere göre kendisi, en yüksek pozisyonları isteyen erkek yardımcılarının çoğuna tam olarak güvenmiyordu. Zira sırtından gizlice vurdukları kanaatindeydi. Bu sebeple de onlara ‘beyaz çocuklar’ dedi. Bununla birlikte girişimleri genellikle riskten kaçınan Beyaz Saray tarafından engellendi. Clinton’ın ulusal güvenlik danışmanlarının Albright’tan daha fazla etkisi vardı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre Albright, 2001 yılında Dışişleri Bakanı olarak görevinden istifa ettikten sonra, Çek Cumhuriyeti’nde siyasi bir kariyer yapabileceğine dair spekülasyonlar gündeme geldi. 1993’ten 2003’e kadar Çek Cumhuriyeti'nin ilk devlet başkanı olan yazar ve eski ayrılıkçı Vaclav Havel, Albright’ın kendi yerini alabileceğini öne sürdü. Albright ise, bu açıklamadan dolayı gurur duyduğunu, ancak bununla ilgilenmediğini dile getirdi. 2018’de yayınlanan son kitabında eski Başkan Donald Trump’ı eleştirirken, “Demokrasi sorunlarının üstesinden gelinebilir, ancak tarihten dersler çıkarırsak ve demokrasiyi hafife almazsak” değerlendirmesinde bulundu.



Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
TT

Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)

Rusya'nın Başkurdistan Cumhuriyeti'nde cumartesi günü bir üniversite yurdunda bir gencin bıçaklı saldırı dizisi sonucu en az 6 kişi yaralandı. Yaralananlar arasında öğrenciler de var.

Haberlere göre bıçak taşıdığı belirtilen 15 yaşındaki çocuk, cumartesi günü Ufa'daki Devlet Tıp Üniversitesi'nin yurduna girip öğrencilere saldırmaya başladı. Gencin milliyetçi sloganlar attığı ve Nazi sembolü çizdiği bildirildi.

Rusya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Irina Volk, RTVI haber sitesine yaptığı açıklamada, "Saldırgan gözaltına alınmaya direndi ve bu sırada iki polis memuru bıçaklandı. Ayrıca şüpheli kendine de zarar verdi" dedi. Şüpheli, ağır yaralı halde yerel bir çocuk hastanesine kaldırıldı.

Moskova'nın yaklaşık 1200 km doğusundaki Ufa'daki yetkililer, olayla ilgili üst düzey soruşturma başlattı. Saldırıda yaralanan en az 4 kişi hastaneye kaldırıldı ve birinin durumunun kritik olduğu düşünülüyor. Yaralananlar arasında Hintli öğrenciler de bulunuyor.

Moskova'daki Hindistan Büyükelçiliği, "Ufa'da talihsiz bir saldırı yaşandı. Aralarında 4 Hintli öğrencinin de bulunduğu birçok kişi yaralandı" açıklamasını yaptı.

Büyükelçilik, yetkililerle temas halinde olduğunu ve "Kazan'daki konsolosluktan yetkililerin yaralı öğrencilere yardım etmek üzere Ufa'ya hareket ettiğini" belirtti.

Görgü tanıkları, kaotik anları "her yer kan içindeydi" diyerek anlattı. Ren TV, yaralıların ambulanslarla hastaneye taşındığını gösteren görüntüleri yayımladı.

Yerel Baza kanalına göre, şüpheli yasaklı bir neo-Nazi örgütüne mensuptu. Economic Times'a göre Rusya'daki üniversitelerde 30 binden fazla Hintli öğrencinin eğitim gördüğü tahmin ediliyor.

Independent Türkçe


New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Rusya ve ABD arasında her iki ülkedeki nükleer silahları sınırlandırmak için imzalanan New START anlaşmasının bu hafta sona ermesinden bu yana, dünyanın önde gelen nükleer güçleri arasındaki gerilim tırmanıyor. Washington, gelecekteki herhangi bir anlaşmaya Pekin'i de dahil etmek isterken, Moskova ise Paris ve Londra'nın nükleer silahlanma konusunda yapılacak çok taraflı müzakerelere katılmasını talep ediyor. İki nükleer güç New START anlaşmasının kısıtlamalarından kurtulduğundan, uzmanlar her iki tarafın da taviz vermeden kazanç elde etmeye çalışacağı yeni bir silahlanma yarışından endişe duyuyor.

Çin'in belirsiz tutumu

Çin, nükleer silahların yayılmasını sınırlamak için yeni bir antlaşma müzakerelerine katılma fikrini reddetti. Batılı bir diplomat, Pekin'in iki büyük nükleer güce yetişmenin ne kadar zor olacağı konusunda ‘kasıtlı olarak belirsiz’ kalmayı tercih ettiğini söyledi. Çin'in toplamda yaklaşık 600 nükleer savaş başlığı var. Bu sayı, ABD ve Rusya'nın şu anda sahip olduğu toplam bin 700 savaş başlığından çok daha az ve iki büyük nükleer gücün cephaneliklerindeki toplam nükleer savaş başlığı sayısından da çok daha az. Ancak çoğu gözlemci, Çin'in nükleer savaş başlığı üretimini artırdığı konusunda hemfikir. ABD'nin tahminlerine göre bu sayı 2030 yılına kadar bine, 2035 yılına kadar ise bin 500'e ulaşabilir.

Eski ABD Stratejik Komutanlığı (STRATCOM) Komutanı emekli Amiral Charles A. Richard, ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nde verdiği ifadesinde, Çin'in yeteneklerinin ‘istihbarat topluluğunun raporlarından’ daha yüksek tahmin edilmesini istedi. Emekli Amiral, bu rakamın gerçeklere daha yakın olması için ‘iki veya üç katına çıkarılması gerektiğini’ de sözlerine ekledi.

Öte yandan Singapur Ulusal Üniversitesi'nden Siyaset Bilimci Ja Ian Chong, Çin'in bu konudaki şeffaflık eksikliğinin birçok soruna yol açtığını savundu.

Fransız Haber Ajansı AFP’ye konuşan Ja Ian Chong, “Bu şeffaflık eksikliği ve gizlilik, yanlış hesaplama riskini artırıyor” dedi.

Siyaset Bilimci, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı analistler, Pekin'in gerçek kapasitesini gizlemeye çalıştığına inanıyor. Bu, nükleer silahlarını koruyabilir ve potansiyel düşmanlarının karşı önlemler geliştirmesini engellemede belirli bir avantaj sağlayabilir.”

Çin'in nükleer kapasitesini ulusal güvenlik için gerekli minimum düzeyde tuttuğunu ısrarla savunduğunu belirten Chong, “Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulamanın bir yolu yok” ifadelerini kullandı.

Sıcak hat... Ancak Çin'in durumu farklı

Rusya ile ABD arasında 1962 yılında neredeyse bir savaşın patlak vermesine yol açan Küba Füze Krizi'nden bir yıl sonra, iki ülkenin liderleri, olası benzer bir acil durumda hızlı bir şekilde iletişim kurabilmeleri için bir sıcak hat (kırmızı telefon) kurdular, ancak Çin'in durumu farklı.

ABD Senatosu komitesine “Rusya ve ABD'nin Soğuk Savaş sırasında öğrendiği şey, bu kadar büyük yıkıcı güce sahip sistemleri sorumlu bir şekilde yönetmekti” diyen emekli Amiral Richard, “Çin'in ise aynı dersleri alıp almadığını bilmiyoruz” diye ekledi.

Diğer taraftan Londra merkezli Chatham House'da araştırmacı olan Georgia Cole, “Çin'in nükleer silahları sınırlamayı amaçlayan görüşmelere katılmakta isteksiz olmasının nedenlerinden biri, diğer iki büyük gücün çok gerisinde kalmasıdır” yorumunda bulundu.

Trump'ın Pekin'in müzakere masasında olmasını istediğini söyleyen Georgia Cole, ancak ‘Çin, Washington ve Moskova ile eşit düzeye gelmedikçe resmi nükleer silah azaltma görüşmelerine katılmayacağını ısrarla vurguladığı için bunun şu anda olası olmadığını’ belirtti.

Rusya'nın manevrası

Rusya ise, ABD'nin Çin'in katılımında ısrarcı tutumuna karşılık olarak, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyesi olan Avrupa’daki iki nükleer güç olan İngiltere ve Fransa'dan da aynı şeyi talep etti. Rusya'nın Cenevre'deki BM Ofisi Daimi Temsilcisi Gennady Gatilov geçtiğimiz cuma günü yaptığı açıklamada, ülkesinin katılım isteğinin ‘ABD'nin NATO'daki askeri müttefikleri’ olan İngiltere ve Fransa'nın katılımına bağlı olduğunu söyledi.

Bu arada Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün güvenlik uzmanı Elouaz Fayeh'e göre iki Avrupa ülkesinin toplam nükleer savaş başlığı sayısı 500'den az, ancak Rusya, hepsini Batılı güçler olarak görerek, bunların ABD ile aynı ‘kefeye’ konulmasını istiyor.

Fayeh, bunun iki ülkeyi ‘iki süper gücün pazarlık kozu’ haline getireceğini ve Fransa'nın bunu sık sık reddettiğini belirtti. Nükleer tehditler

Washington'da, New START anlaşmasının eski ABD baş müzakerecisi Rose Gottemoeller, ABD Senato Komitesi’ne verdiği ifadede Pekin'in gelecekteki nükleer müzakerelere katılmasının gerekliliğini vurguladı. Gottemoeller, Pekin'in nükleer tehditler konusunda ABD ile diyalog başlatmanın yollarını bulmaya büyük ilgi gösterdiğini” düşündüğünü söyledi.

Dolayısıyla Pekin silah kontrolü ile ilgili görüşmelere katılmayı reddetse bile, bu tehlikeler ele alınmalı. Silah cephanelerinin ABD’ninkinden çok daha küçük olduğunu belirten Gottemoeller, buna karşın füzelerin ateşlenmeden önceden bildirilmesinin ve acil hat düzenlemeleri gibi hususların, nükleer silahları müzakere masasına getirme ve modernizasyon programlarında yapılanlara dair bu düzeyde bir belirsizliğin sürdürülmemesi konusunda bir diyalog başlatmak için önemli araçlar olduğunu açıkladı.

Gottemoeller, bunun ‘niyetlerini öğrenmek için onlarla konuşmak’ şeklindeki başlıca ve en önemli hedef olması gerektiğinin de altını çizdi.


İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
TT

İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, cuma günü ABD ile gerçekleştirilen görüşmelerin ‘ileriye doğru bir adım’ olduğunu belirtti. Pezeşkiyan, Tahran’ın herhangi bir tehdide tolerans göstermeyeceğini vurguladı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise ülkesinin uranyum zenginleştirme konusundaki kararlılığını yineleyerek, Tahran’ın ABD’nin müzakereleri sürdürme konusundaki ciddiyetine ilişkin ‘şüpheleri’ olduğunu açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Bölgedeki dost ülkelerin yürüttüğü takip çabaları sayesinde gerçekleşen İran-ABD görüşmeleri, ileriye doğru bir adım teşkil etti” ifadesini kullandı.

Pezeşkiyan, görüşmelerin her zaman barışçıl çözümler bulma stratejisinin bir parçası olduğunu belirterek, nükleer konusundaki yaklaşımlarının Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nda açıkça yer alan haklara dayandığını söyledi. Pezeşkiyan, İran halkının her zaman saygıya saygıyla karşılık verdiğini ancak güç diline hiçbir şekilde tolerans göstermediğini kaydetti.

Arakçi bugün yaptığı açıklamada, Tahran’ın uranyum zenginleştirme konusunda kararlı olduğunu ve savaşla tehdit edilse dahi bu tutumundan geri adım atmayacağını söyledi. Arakçi, hiçbir tarafın İran’a ne yapması gerektiğini dikte etme hakkına sahip olmadığını vurguladı.

Arakçi, Tahran’da düzenlenen Ulusal Dış Politika ve Dış İlişkiler Tarihi Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Görüşmeler, İran’ın haklarına saygı duyulup bu haklar tanındığında sonuç verir. Tahran dayatmaları kabul etmez” dedi.

Arakçi, hiçbir tarafın İran’dan uranyum zenginleştirmeyi sıfırlamasını talep etme hakkı olmadığını belirterek, buna karşın Tahran’ın nükleer programına ilişkin her türlü soruya yanıt vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Diplomasi ve müzakerelerin temel yol olduğunu belirten Arakçi, “İran hiçbir dayatmayı kabul etmez. Çözümün tek yolu müzakerelerdir. İran’ın hakları sabittir. Bugün hedefimiz, İran halkının çıkarlarını korumaktır” diye konuştu.

Arakçi, bazı taraflarda ‘bize saldırdıklarında teslim olacağımız’ yönünde bir kanaat bulunduğunu belirterek, “Bu asla gerçekleşmez. Biz diplomasinin de savaşın da (her ne kadar savaşı istemesek de) ehliyiz” uyarısında bulundu.

Arakçi, daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirme konusunu kabul etmesi gerektiğini, bunun müzakerelerin temeli olduğunu” söyledi. Arakçi, görüşmelerin devamının ‘karşı tarafın ciddiyetine bağlı’ olduğunu belirterek, Tahran’ın barışçıl nükleer enerji hakkından asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Arakçi, “İran’a yeni yaptırımların uygulanması ve bazı askerî hamleler, karşı tarafın ciddiyeti ve gerçek müzakerelere hazır olup olmadığı konusunda şüpheler uyandırıyor” dedi. Ayrıca, Tahran’ın ‘tüm göstergeleri değerlendireceğini ve müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vereceğini’ ifade etti.

Arakçi, karşı tarafla dolaylı görüşmelerin olumlu sonuç elde etmeye engel teşkil etmediğini belirterek, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya çerçevesinde yürütüleceğini, İran’ın füze programının hiçbir zaman görüşmelerin ana konusu olmadığını söyledi.

Yeni müzakere turunun tarihi henüz belirlenmedi; bu konuda Umman Dışişleri Bakanı ile istişare edileceği kaydedildi.

İran ve ABD, cuma günü Umman’da nükleer görüşmeler gerçekleştirdi. Arakçi, bu önemli müzakerelerin başarısızlığının Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyebileceğine dair endişelerin artması üzerine, görüşmelerin iyi bir başlangıç olduğunu ve devam edeceğini söyledi.

Arakçi, Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılan görüşmelerin ardından, “Tehditlerden ve baskılardan vazgeçilmesi, herhangi bir diyalog için şarttır. Tahran yalnızca kendi nükleer konusunu görüşür… ABD ile başka bir konuyu tartışmayacağız” dedi.

Taraflar, uzun süredir devam eden Tahran-Batı nükleer anlaşmazlığının çözümü için diplomasiyi yeni bir şansa kavuşturma konusunda istekli olduklarını ifade ederken, ABD Dışişleri Bakanı Marko Rubio, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Washington’un görüşmelerin nükleer programın yanı sıra balistik füze programı, İran’ın bölgede silahlı gruplara verdiği destek ve ‘kendi halkıyla ilişkisi’ konularını da kapsamasını istediğini söyledi.

İranlı yetkililer ise defalarca, bölgedeki en büyük füze stoklarından birine sahip olan ülkenin füze konusunu müzakerelerde gündeme getirmeyeceklerini belirtti. Daha önce, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını talep ettiği açıklanmıştı.

Washington açısından ise İran içinde yürütülen uranyum zenginleştirme faaliyetleri, potansiyel olarak nükleer silah üretimine yol açabilecek bir süreç olarak görülüyor. Tahran ise uzun süredir nükleer yakıtın silah amaçlı kullanılmasına dair herhangi bir niyetinin bulunmadığını yineliyor.