'Savaşın Kadınları'... Keder, tehcir, militarizasyon ve zorbalık

‘Aldıkları yenilgiler’ kadınları daha bağımsız ve siyasi ve toplumsal kararlarda söz sahibi bireylere dönüştürdü

Savaşlar genellikle müzakereler ve anlaşmalarla sona erer. Ancak kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere milyonlarca insan yerinden edildikten sonra… (UNICEF web sitesi)
Savaşlar genellikle müzakereler ve anlaşmalarla sona erer. Ancak kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere milyonlarca insan yerinden edildikten sonra… (UNICEF web sitesi)
TT

'Savaşın Kadınları'... Keder, tehcir, militarizasyon ve zorbalık

Savaşlar genellikle müzakereler ve anlaşmalarla sona erer. Ancak kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere milyonlarca insan yerinden edildikten sonra… (UNICEF web sitesi)
Savaşlar genellikle müzakereler ve anlaşmalarla sona erer. Ancak kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere milyonlarca insan yerinden edildikten sonra… (UNICEF web sitesi)

Fidel Spiti
Ukrayna'ya açılan savaş, yalnızca savaşın iki doğrudan kutbu olan Rusya ve Ukrayna ile ilgili olmadığından, sonuçları tüm dünyayı etkiliyor -burada nükleer silah kullanılma ihtimaline ilişkin etrafta yankılanan konuşmaların ayrıntılarına girmeyeceğim-. İster bir savaşçı olsun ister erkekler cepheye gittiği için çocuklarıyla bir yerden başka bir yere kaçmaya çalışan bir anne olsun, savaşın gölgesindeki kadınların payına en büyük acı ve ıstırap düşüyor. Savaşlar genellikle müzakereler ve anlaşmalarla sona erer. Ancak, politikacıların verdikleri kararlarda söz hakkı olmayan kadınlar, çocuklar ve yaşlılar başta olmak üzere milyonlarca insan yerinden edildikten sonra…

Ukraynalı kadınlar... Zorbalık ve pazarlık
Savaş öncesinde Ukraynalı kadınların güzelliğinin reklamının yapılmasından ötürü savaşın başlamasıyla birlikte Ukraynalı kadınlar dünya çapında zorbalık ve sözlü cinsel tacize maruz kaldılar. Savaş ile bu sözlü tacizler medya kanalları ve sosyal medya platformları aracılığıyla açığa çıkmış oldu. Örneğin, Arap dünyasında bir söz geniş çapta yankı buldu. Evlenmemiş kişilere evlenmemeleri, çünkü ülkelerine gelen Ukraynalı kadınlardan istediklerini seçebilecekleri söylendi.
Bu söz, medyada orman yangını gibi hızla yayıldı ve Ukraynalı kadınlar bunu öğrendi. Verdikleri cevap kendilerinin direnişçi, savaşçı ve askeri olarak eğitimli oldukları, Rusya’nın açtığı savaşta ülkelerini savunmak için erkeklerin yanında olacakları yönünde idi.
Birleşmiş Milletler (BM) Kadın Birimi İcra Direktörü Sima Bahous, birimin yıllık toplantısının açılış oturumu sırasında yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı:
“Savaş her geçen gün Ukraynalı kadın ve kız çocuklarının hayatlarını, umutlarını ve geleceklerini karartıyor. Savaş, buğday ve petrol üreten iki ülke arasında olduğu için dünya çapında gıda güvenliği, hizmetler ve temel emtialar tehdit altında. Ayrıca bu savaş kadınlara ve kızlara daha büyük zarar verecek.”
İcra Direktörü'nün bahsettiği şey, özellikle geride bırakılan kadınlar, evin reisinin kadın olduğu aileler, bu yaşta eğitimden, istikrardan, barıştan mahrum kalan kız çocukları, geçimini sağlayamayan veya temel ihtiyaçlarını görmelerini sağlayacak bir yardım bulamayan yaşlı kadınlar, doğrudan yardım almadan çocuk yetiştiren kadınlar ve yakın zamanda doğum yapmış anneler için geçerli. İcra Direktörü Sima'nın söylediği şey, Tigray, Etiyopya, Sudan, Haiti, Afganistan, Suriye, Irak'ın bazı bölgeleri ve savaşların siyasi koşullara göre hafifleyip artarak sürekli devam ettiği diğer yerlerdeki tüm savaşlar için geçerli.

Kadın savaşçılar
Rus savaşının akabinde sahada birçok kadının Ukrayna ordusuna gönüllü olarak kaydolması, dünyadaki diğer silahlı kuvvetlerin çoğundan daha fazla kadın payına sahip bir ordunun ortaya çıkmasına yardımcı oldu. Ukrayna Savunma Bakanlığı'na göre, ordudaki Ukraynalı kadınların sayısı 2021'de 57 bine ulaşıyordu. Bu rakam ordunun neredeyse yüzde 23'ü demek. Polonya ordusundaki kadın askerlerin oranı yaklaşık yüzde 8 iken, Rusya'da bu oran yüzde 4. ABD Ordusu'ndaki kadınların oranı ise yüzde 16 civarında. Ukraynalı gönüllü kadınlar arasında, tüfeğin nasıl parçalara ayrılıp birleştirileceği, mermilerin nasıl doldurulacağı ve hedefe nasıl nişan alınacağı hususunda Ukrayna Özel Kuvvetler Birimi tarafından eğitim alan yaşlı kadınlar da bulunuyor. Yaşlı kadınların eğitimlerini gösteren videolar sosyal medyada yankı buldu. Ukraynalı kadınlar, Sovyetler Birliği dağıldıktan ve Ukrayna bağımsızlığını kazandıktan sonra 1993'ten beri silahlı kuvvetlerde hizmet veriyor. Vice dergisi tarafından yayınlanan bir habere göre, 2014 yılında Kremlin'in Kırım'daki stratejik noktaların kontrolünü ele geçirdiği Rus askeri gerilimi sırasında kadınlar önemli bir rol oynadı.
Savaştan kaçan Ukraynalı kadınların maruz kaldığı sözlü ve fiziki taciz meselesine geri dönelim. İsrail’i örnek alırsak, Independent Arabia tarafından 18 Mart’ta yayınlanan bir araştırmaya göre İsrail’deki haberler, Yahudi ve Yahudi olmayan Ukraynalılar arasında bir ‘ayrımcılık politikası’ uygulandığını, İsrail'e korunacak ve sığınacak bir yer bulmak için gelen Ukraynalı kadınların yaşadığı insani krizin genelevler ve insan tacirleri tarafından sömürüldüğünü ve bunun da çok sayıda Ukraynalı kadının fuhuş sektörüne kurban gitmesine yol açtığını ortaya koydu. Araştırmaya göre, Tel Aviv ve Hayfa'da bulunan fuhuş tüccarları, savaş veya siyasi kriz bataklığına saplanmış ülkelerdeki kurbanları avlayarak hayatta kaldığı için bu durum, İsrail'deki pek çok kişi için şaşırtıcı olmadı.
İsrail merkezli Kanal 12’nin yayınladığı bir habere göre Ben Gurion Uluslararası Havalimanı’na gelen Ukraynalı kadınlar, Ukrayna’daki savaş bölgelerinden kaçmalarına, sınırı geçmelerine ve İsrail’e giden bir uçağa binmelerine yardım etmek için kendilerine para teklif eden biri ile ilgili benzer bir eşkal verdiler.

1. ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kadın hakları
Ancak kadınların savaşlardaki rolü her zaman tezat olmuştur. Başlangıçta kendi iradeleri dışında meydana gelen savaşlar yüzünden mağlup düştüler. İki dünya savaşında olduğu gibi farklı yaşlardaki erkekler cepheye gittikten sonra aileyi koruma ve geçimini sağlama görevi kadınlara düştü. Çok geçmeden savaş, işgücü kaybı nedeni ile kadınları silah fabrikalarında çalışmaya mecbur bıraktı. Bu gelişmeler Avrupa'da kadınların toplumsal konumunun iyileşmesine yardımcı oldu. Nitekim kadınlar, savaşa yardım etme konusunda önemli bir rol oynamalarının ardından 1. ve 2. Dünya Savaşı’ndan daha bağımsız, kendi ayakları üzerinde durabilen, siyasi ve toplumsal kararlarda söz söyleme hakkına sahip bireyler olarak çıktılar. ABD İç Savaşı gibi birçok savaş, kadınları yaralı askerleri tedavi etmek üzere sahaya çağırdı. Bu ise hemşirelik mesleğinin resmi olarak ortaya çıkmasını sağladı. Kürt savaşları gibi birçok iç savaşta kadınlar savaşçı askerler olarak yer aldılar. Kürt savaşlarında kadınların savaşçı olarak büyük bir rolü vardı. Lübnan iç savaşında ve Irak savaşında da durum böyleydi. O zamanlar Saddam Hüseyin Iraklı kadın askerlerden ‘şerefliler’ olarak bahsediyordu. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, birçok Avrupa ordusu kadınları savaşçı olarak saflarına kattı. ABD Ordusu bu alanda öncüydü. Daha sonra kadınları orduya alma fikri Arap ülkelerine de ulaştı. Lübnan, Tunus, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) kadınlar idari alanda çalışan askeri personel sıfatıyla orduya girdi.

Kadın savaşçılarla barış yapmıyoruz
Örneğin, Birinci Dünya Savaşı’nda, demiryollarında polis memuru ya da fabrika işçisi olarak çalışmak da dahil olmak üzere, kadınlar için daha hayati roller oluşturuldu. Üst tabakadan kadınlar da üniforma dikerek, Kızıl Haç gibi hayır kurumları için para toplayarak veya siperlerdeki askerler için yazı yazarak savaşı desteklediler. Böylece kadınların oy kullanma hakkına yönelik bir hareketlilik şekillenmeye başladı. 1914 yılında Büyük Britanya'da kadınlar değişim için büyük bir güç haline gelmişlerdi ve hayatları sonsuza dek değişmek üzereydi.
Şarku’l Avsat’ın İndependent Arabia kaynaklı haberine göre, İkinci Dünya Savaşı'nda kadınların rolleri çarpıcı biçimde genişledi ve 1945'te milyonlarca kadından uçak, gemi ve mühimmat sağlıyordu. Onlardan orduya katılmaları istendi. Buna rağmen Elisabeth Shipton'un ‘The Guardian’ için yaptığı araştırmaya göre ‘kadın savaşçılarla barış yapmıyoruz’. Çünkü bir ülkeden, bir ordudan ve bir savaştan sorumlu kadınlara (Elizabeth I, Büyük Katerina, Margaret Thatcher vb.) genellikle cinsiyet açısından normal değilmiş gibi bakılıyor. Bu sorular sadece erkeklik kavramlarıyla değil, aynı zamanda feminizm şekilleriyle de ilgilidir.



Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
TT

Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin 19 Şubat’ta yapılması planlanan ilk toplantısına bir dizi dünya lideri davet edildi.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban toplantıya katılmayı kabul ederken, Fransa, İtalya, Norveç, Çekya ve Hırvatistan liderleri daveti reddetti.

Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini duyurdu. Dan, ülkesinin Barış Konseyi’nin ilk oturumuna katılıp katılmama konusunda henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Dan, kararın ‘Romanya gibi fiilen konsey üyesi olmayan ancak tüzüğünün gözden geçirilmesi şartıyla katılmak isteyen ülkeler açısından toplantının formatına ilişkin Amerikalı ortaklarla yürütülecek görüşmelere’ bağlı olduğunu belirtti.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini ve katılmayı planladığını duyurdu.

Buna karşılık Çekya Başbakanı Andrej Babis, cumartesi günü Barış Konseyi toplantısına katılmayı düşünmediğini açıkladı. Babis, TV Nova’ya yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği’ne (AB) üye diğer ülkelerle istişare içinde hareket edeceğiz. Bu ülkelerden bazıları konseye katılmayacaklarını ifade etti” dedi.

ABD Başkanı’nın Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik planı uyarınca, Gazze Şeridi’nin yönetiminin, Donald Trump’ın başkanlığını yaptığı Barış Konseyi’ne bağlı olarak kurulacak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi tarafından geçici olarak üstlenilmesi öngörülüyor.

Ancak konseyin tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yer almıyor. Metin, konseye daha geniş bir misyon yükleyerek, dünyadaki silahlı çatışmaların çözümüne katkı sunmayı hedef olarak tanımlıyor.

Konseyin önsözünde ise Barış Konseyi’nin, ‘çoğu zaman başarısız olmuş yaklaşımları ve kurumları terk etme cesaretine sahip olması gerektiği’ vurgulanarak, Birleşmiş Milletler’e (BM) örtük bir eleştiri yöneltiliyor.

Bu durum, başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva olmak üzere bazı liderlerin tepkisini çekti. Macron ve Lula da Silva, geçtiğimiz haftanın başlarında yaptıkları açıklamalarda, ABD Başkanı’nın çağrısına karşılık olarak BM’nin güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Hoşnutsuzluk

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise ülkesinin anayasal engeller nedeniyle Barış Konseyi’ne katılmayacağını yineledi.

Tajani cumartesi günü İtalyan haber ajansı ANSA’ya yaptığı açıklamada, “Anayasal kısıtlamalar nedeniyle Barış Konseyi’ne katılamıyoruz” dedi ve İtalya Anayasası’nın, tek bir liderin yönetiminde bir kuruluşa katılmayı öngörmediğini hatırlattı.

Geçtiğimiz cuma günü Brezilya Devlet Başkanı, 79 yaşındaki ABD Başkanı Donald Trump’ı, ‘yeni bir milletler topluluğunun efendisi’ olmaya çalışmakla suçladı.

Lula da Silva tek taraflılığa karşı çoğulculuğu savundu ve BM tüzüğünün adeta parçalanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Donald Trump, Barış Konseyi’ni geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta düzenlenen forumda ilan etmişti.

Tüzüğe göre, Cumhuriyetçi Başkan Trump her şeye tam hâkim; yalnızca o diğer liderleri davet edebiliyor ve katılımlarını iptal edebiliyor. Sadece ‘üye devletlerin üçte ikisinin veto hakkını kullanması’ durumunda bu yetkisi sınırlanabiliyor.

Diğer liderlerin tepkisini çeken noktalar arasında, metinde Gazze’ye açık bir atıf bulunmaması ve üyelik maliyetlerinin yüksekliği yer alıyor. Konseyde kalıcı bir sandalye almak isteyen ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor.


Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.