Aziz ve şeytanın mücadelesi: Rasputin

Neden bazı insanlar bugün Rusya’nın ve dünyanın geleceği hakkında geçmişe bakıyor?

Grigori Rasputin. (Getty)
Grigori Rasputin. (Getty)
TT

Aziz ve şeytanın mücadelesi: Rasputin

Grigori Rasputin. (Getty)
Grigori Rasputin. (Getty)

İmil Emin
Grigory Rasputin... Çarlık Rusya’sı belki de bu ismin sahibinin gizeminde bir karaktere tanık olmadı. Modern tarihin sembollerinin herhangi biri, Rasputin gibi başka bir kişi hakkında bu düzeyde duyusal ve gerçek ifadelerle hayat bulmadı. Hakkında yüzü aşkın kitap yazıldı. Ancak herhangi biri karakterinin tam bir temsili olarak kabul edilmedi. Sanki ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra bile bir sır olarak kalacakmış gibi... Hayatı, aynı zamanda Rusya tarihinde benzeri görülmemiş bir gizemdi.
Rasputin’in doğum tarihi kesin değil. Ancak genel görüş doğum tarihinin 22 Ocak olduğu yönünde. Ayrıca 1860’ların sonlarında dünyaya geldiği konusunda da görüş birliği var.
Peki, Rasputin’i konu alan kitap sayısı neden bu kadar fazla?
Bugün Rusya içerisindeki karışık koşullar, bizi Rus tarihinin derinliklerine dalmaya, Rasputin’in hayatındaki koşullara ve o dönemde, çarlıkta hüküm süren karışıklığa yaklaşmaya ve birbirini takip eden nesiller boyunca Rusya’nın hayatında belirleyici bir rol oynayan insanların isimleriyle ilgili çalışmaya yöneltiyor. Rasputin belirleyici isimlerden biriydi. Aslında birçok tarihçi, Çarlık Rusyası’nın  resmi koridorlarında hüküm süren yolsuzluk nedeniyle, 1917 tarihinde Bolşevik Devrimi’nin patlak vermesinin nedenlerinden birinin bu adam olduğu görüşünde.
Peki, Rasputin kimdir? Nüfuzunu ve ününü nasıl kazanmıştır? Gerçekten bir deli miydi yoksa gizemli bir büyücü müydü?
rasputin_Hermogen_iliodor.jpg
1906'da Tsaritsyn'de Grigory Rasputin ve Piskopos Hermogenes ve Hermonik Liodor (Getty Images)
Evli ve çocuk sahibi olmasına rağmen bir Rus Ortodoks keşişi olduğunu iddia eden bu kişinin hangi gizli yetenekleri vardı? Etkisi Rus geleneklerinin, özellikle de İmparatoriçe Aleksandra’nın kontrolünün ötesine geçti mi?
Bu sorulara yanıt bulmaya çalışalım...

Şanslı ‘günahkâr’
Sibirya’nın Tümen kırsalındaki küçük Pokrovskoye köyünde Grigori, çiftçi bir ailede, atlar ve geniş ovalar arasında mutlu bir çocukluk geçirdi.
Çok az eğitim almış ve doğru yazmayı öğrenememişti. Sadece mektup yazma girişimlerinde bulunuyordu.
Rasputin, erken yaşlardan itibaren köyündeki akranlarının arasında fark edilen bir karaktere sahipti. Rasputin’in yaşamını hayatının baharında talihsizliklere dolduran şey, doğuştan içgörü ve benzersiz bir sezgiye sahip olması idi. 12 yaşındayken annesi öldü ve evinin çoğu yandı. Ardından kardeşi nehre düşerek öldü. Dahası kız kardeşi de yaşamını yitirdi. Kadınlara çekici geldiğini keşfetmesi dışında hayatının erken aşamalarında korkularını hafifleten bir şey yokdu. İmparatoriçe Aleksandra’nın zihnini, kalbini ve ruhunu kontrol edeceğini ise henüz bilmiyordu.
Rasputin bir keşiş değildi. Daha ziyade köyünün yakınındaki bazı manastırlar aracılığıyla keşişlerin hayatına yaklaşma fırsatı buldu. Kendini hiç bu manevi merkezlerde görmedi. ‘Tanrı’nın merhametini hayatımızda görelim’ düsturuyla 14’üncü yüzyılın sonunda ‘Khlistizm’ adıyla Rusya’da ortaya çıkan, en tehlikeli akımlardan birine tabi oldu. Bu düstur, Tanrı’nın merhametini hayatta görmek için kötülük yapılmaması gerektiği anlamına geliyordu.
Rasputin 19 yaşındayken Abalak Manastırı’nda, komşu köyden kendisinden dört yaş büyük sarışın ve zayıf Praskovya adında bir kızla tanıştı. ABD’li yazar Colin Wilson’un ‘Rasputin ve Romanovların Düşüşü’ adlı kitabında Rasputin’in, Praskovya’nın kendisini Rasputin’e ‘bağışlamayı’ kabul etmemesi dolayısıyla onunla evlenme kararı aldığı belirtiliyor. Ancak en olası durum kızın kişiliğinin kendi kişiliğinin tam tersi olması ve onu ideal eş olarak görmesi...
Adı Rusçada ‘günahkâr’ anlamına gelen Rasputin’in 30 yaşına gelmeden önce Praskovya’dan 4 çocuğu oldu ve hayatı bir anda değişti. Özellikle coğrafi olarak Rusya’ya yakın olan Yunanistan’da, kutsal alanlara hacı olarak yönelerek farklı bir yola girdi.

Dinsizlik yolculuğu
Rasputin bir aziz miydi yoksa bir iblis mi? Bu, Rus tarihçilerin fikir ayrılığına düştüğü bir soru. Bazıları, modern Rusya’daki en kötü dini sapkınlıklardan birini, yani yukarıda bahsettiğimiz Khlistizm olarak bilinen görüşü vaaz ettiğini iddia ediyor. Diğerleri ise, inanç sisteminin herhangi bir şüpheden daha güvenli olduğuna inanıyor.
Gerçek ne olursa olsun Rasputin’in 1884- 1900 arasındaki dönemde ne yaptığına dair çok fazla veri yok. Bilinen yalnızca oğlu Dimitri’nin 1895’te, kızı Maria’nın 1898’de ve diğer kızı Varvara’nın 1900’de doğduğu.
Rasputin, gezginliğini ve görüşlerini savunmayı sürdürdü. Şöhreti arttı, hikayeleri kendi şehrinde ve civar şehirlerde yaşayanların kulaklarına kadar ulaştı. Ayrıca kehanet yeteneği, başkalarının kendisini aldatma girişimlerinden uzak durduğu bir öngörü ve ellerini hastalığın bulunduğu bölgeye koyarak insanları iyileştirme yeteneği ile öne çıktı. Cömertliğiyle de tanınıyordu. Öyle ki birçok takipçisinin verdiği hediyeleri ve paraları anında ihtiyaç sahiplerine dağıtıyordu. Bazen de ailesine para gönderiyordu.
1900’lü yıllarda, Rasptin 30’lu yaşlarındayken şöhreti Sibirya’ya ulaştı.
Rasputin on yıl boyunca adeta zaman zaman eve gelen gezgin bir turist gibiydi. O yıllardaki çalışmaları veya ziyaret ettiği yerler hakkında bilgimiz yok. Ancak en iyi etkiyi Rus karakterinden çok doğu karakterine yakın olan Kazan şehrinde bıraktığı açık.
ABD’li yazar Heinz Liepmann, ‘Rasputin… Yeni Bir Bakış’ adlı kitabında Rasputin’in o dönemde çoğunluğu tedavi için gelen hastalardan oluşan, dilencilerle çevrili kalabalıklar aracılığıyla Rusya genelinde geniş bir ün kazandığını belirtiyor. Kitapta, Rasputin’in söz konusu dönemde kendisini seyredenlerin hafızalarında korunmuş, felçli bir kişiyi ‘sadece ayağa kalkıp yürümesini söyleyerek’ iyileştirdiği bir sahne var. Bu olay, gerçek bir temele sahip olmasa da en azından Rasputin’in Kazan’da doktor olduğu yönündeki ününü doğruluyor.
Rasputin, Kazan’dan Rusya’nın çarlık başkenti St.Petersburg’a kadar ilerledi ancak onu şehre kimin getirdiği konusundaki gizem bugüne kadar belirsizliğini korudu. Bölgeye gitmesini kimin kolaylaştırdığını tam olarak bilen yok. Bazı anlatılarda, Kazan’dan zengin bir dulun Rasputin’i onurlandırdığı ve kimsenin haberi olmadan onu St. Petersburg’a getirdiği belirtiliyor.
makale-0-1B13A26E00000578-273_636x382.jpg
Bir grup kadın arasındaki Rasputin (Getty Images)​
Diğer bazı anlatılara göre ise gizemli adamın çarlık başkentine gelişi, eski Yugoslavya’da Karadağlı Büyük Düşes Militsia sayesinde oldu.

Otoriteye yakınlaşma
Rasputin’in St. Petersburg ziyareti yaklaşık beş ay sürdü. Öyle görünüyor ki bu süre, 20’inci yüzyılda Rus tarihinin yeni bir bölümünü yazmak için yeterliydi.
1903 yılının aralık ayında Çar 2. Nikolay, ‘Seraf’ adlı bir Rus keşişinin aziz ilan edilmesine karar verdi. Keşişin, tahtın varisi olacak bir oğlu olması için yaratandan dilekte bulunmasını umuyordu.

Colin Wilson, ‘Romanovların Düşüşü’  adlı kitabında bu konuda şunları söylüyor:
“Kötü şöhretli ve kimliği belirsiz olan Rasputin, gezgin bir hacı kılığında kilise liderlerinin arasına katıldı. Seraf’tan anılar içeren Gümüş Mabed’in önünde uzun süre dua etti. Dindarlığı, sarhoşlukla birleşmişti. Daha sonra kalabalığa, yakında yeni bir mucizenin gerçekleşeceğini müjdeleyerek kehanetini duyurdu. Ülkenin uzun zamandır beklediği Rus tahtına bir varis doğmadan, insanların kalplerine neşe gelmeden yıl bitmeyecekti.”
Kesin olan şu ki Rasputin’in kehaneti çoktan gerçekleşmişti ve Rasputin’in hayatında büyük rol oynayacak bir varis doğmuştu: Aleksey. Varis, 12 Ağustos 1904’te doğdu. Ancak ne yazık ki kalıtsal hemofili hastalığına sahipti.
Rasputin, Çar’ın eşine çok yakın olan etkili bir kilise yetkilisine yaklaştı. Bu yetkili, St. Petersburg’daki Teoloji Akademisi’nin müfettişi, son derece manevi bir şahsiyet ve siyasi olarak gerici sayılan Archimandrite Theophanes’ti.
Rasputin hırslı değildi. Para veya siyasi nüfuz peşinde koşmadı. Topluluğunun büyüklüğüne tanıklık etmeye çalışan toplumsal bir ‘asalaktı.’ İktidara ulaşma isteğiyle ipleri çözen bir isimdi.
Rasputin’in gizli yetenekleri onu tüm rakiplerinden üstün olduğuna inandırdı ve Rusya’nın kendisine tanıklık etmesini istedi. İktidara yaklaşmak için sarf ettiği yoğun çabalar, kişisel gücünün kendi başına bir güçle birleştirilmesi gerektiği, zira Rusya’da Çar’ın siyasi gücünden daha büyük bir güç bulunmadığı düşüncesi çerçevesinde ilerliyordu.
Bu iktidar arzusu, hanedanın dağılmakta olduğunu ve sona ereceğini anladığında bile St. Petersburg’da hayatta kalmasının sırrıdır. Tarihin akışını değiştirebileceğini hissetti ve bu kaderciliği asla sorgulamadı.
Rasputin, 1903’ten başlayarak Rus tarihinin akışına müdahaleye hazırdı. Belki de birkaç yıl içerisinde olan buydu.

Kehanet ve aldatma
Çar Nikolay’ın sarayı, özellikle İmparatoriçe Aleksandra Fyodorovna’dan bu yana Çarlık dini statüsünden uzak değildi. İmparatoriçe, azizlerden yardım isterdi. Veliaht Prensi doğurması için Tanrı’ya dua etmek amacıyla ikametgahına girişlerini kolaylaştırırdı.
Çar ve İmparatoriçe, başkentlerinde dolaşan o garip mistiğe dair haberleri ve Tanrı onlara bir erkek çocuk verdikten sonra çoktan yerine gelmiş olan kehanetini duymuşlar mıydı? Büyük olasılıkla evet. Çünkü Çar, bu durumdan kişisel günlüklerinde bahsediyor. 14 Kasım 1905 tarihinde “Tobolsk Piskoposluğu’ndan Tanrı’nın adamı Grigor ile tanıştık” diye yazmıştı.
Adeta güvenlik duvarıyla çevrili Çar’ın Rasputin tarafından aldatılması ve Çar’ın Rasputin’de şeytanın değil, azizin yüzünü görmesi nasıl bir kaderdi?
Rasputin’in İngiltere Kraliçesi Victoria’nın torunu olan annesinden miras kalan hemofili nedeniyle tahtın varisi Veliaht Prens Aleksey’in acısını ve kanamasını hafifletmeyi başardığı açık. Bu hastalık deri altı kanama ile başlar, daha sonra sert bir şiş ortaya çıkar ve ardından şiddetli ağrı eşliğinde felç yaşanır.
Birçok vatandaşın gözünde Deccal, bir kesimin gözünde ise aziz olan Rasputin, Veliaht Prens’in hastalığını nasıl tedavi etti?
Teorilerden biri, Rasputin’in nabız yavaşlatmak için sıklıkla hipnoz yeteneğini kullandığı ve böylece kanın vücuttaki dolaşım basıncını azalttığı yönünde.  
İmparator’un kendisi de dahil İmparatoriçe’nin Rasputin ile yakınlaşmasının kesin nedeni Rasputin’in tedavi mucizesiydi. Doğaüstü güçleri kendini gösterdi. Yavaş yavaş İmparatoriçe’nin danışmanı ve sırdaşı oldu. Rasputin, İmparatoriçe’yi haftanın belirli günlerinde sarayda ziyaret etmeye başladı.
Rusya’daki siyasi koşullar, İmparatoriçe’nin gerekirse ülkenin siyasi yöneticisi olması için tarihi bir fırsat sağladı. Rus ordusunun Alman ordusu tarafından yenilgiye uğramasından ve Varşova’nın işgal edilmesinden sonra Çar, amcası yaşlı Nikolay’ı Rus silahlı kuvvetlerinin komutasından çıkardı ve savaşları bizzat denetledi. Peki, Rasputin’i Çarlık boyunca iktidarın dizginlerini elinde tutan İmparatoriçe’nin aklına, belki de kalbine bu kadar yaklaştıran neydi?
Özellikle de herkesin gözünde Aleksandra’nın yakın bir sırdaşı olarak görülmesi sonrasında Rasputin’in sarayda oldukça geniş bir etki elde etmesi doğaldı. Aynı şekilde konunun Çar’a da uzandığı ve kendisine askeri tavsiyeler içeren mektuplar gönderdiği söylentileri de yayılmaya başlandı. Ayrıca hiç kimse, Rasputin’in edebi ve manevi açıdan önüne geçemiyordu.
Çarlık sarayındaki pek çok kişi açısından rahatsız edici bu durum, iktidardaki Romanov Hanedanı’nın birçok üyesi arasında öfke, hatta güçlü bir tiksinti uyandırdı. Öyle ki onlar açısından Rasputin’in kişisel davranışları kabul edilemez ve mantıksızdı. Peki, bu adam nasıl bu konuma ulaşabildi? Söylentilere göre rütbesi, Aleksandra’yı Rasputin’in elinde kuklaya dönüştürmüştü.
Bazı cümleleri büyük bir acıyla ifade eden bu Rus çiftçinin, askerî açıdan doğru olanı Çar’a göstermesi belki de bir olağanüstü durumdur. Nikolay’ın onu dinlememesi, söz konusu dönemde ülkenin koşullarının bozulmasına yol açtı ve kısa sürede Bolşevik Devrimi’nin zeminini hazırladı.
Rasputin, Rusya’nın Osmanlılarla Balkan Savaşı’na girmesine karşı çıkanlardan biriydi. Çar’a uzun süre fazla bir hamlede bulunmamasını tavsiye etti. Ancak Rus milliyetçileri ve ülkedeki etnik fanatikler, Ortodoks halklarına yardım etme zorunluluğu bahanesiyle Çar’ı faydasız bir savaşa soktular. Rasputin, Çar’la konuştu ve bu savaşa girmenin Romanov Hanedanı’nın sonu anlamına geleceği ve Rusya’nın bundan zarar göreceği konusunda uyarıda bulundu.
Bu, Rasputin’in bir kehanetiydi. Farklı tarihçiler tarafından yazılmış birçok kitabın sayfaları, 20’inci yüzyılın en önemli vizyonerlerinden veya kahinlerinden biri olduğunu ortaya koyuyor. Nostradamus, Baba Vanga ve diğerleri gibi tanınmış isimlerle karşılaştırıldığında, insanların bu adamın ‘kimisi gerçekleşmiş ve kimisi de gerçekleşmek üzere olan’ öngörülerinden haberdar olma şansları zayıf. Peki, Rasputin’den yapılan alıntılar neler?

Rusya’nın ve insanlığın geleceği üzerine
Rasputin’in faaliyetlerinin belki de en az bilinen yönü, yıllar boyunca yazdığı ‘Dindar Fikirler’ başlıklı 1912 tarihli kitabında birisinin kendisine yardım etmiş olması ve kitabı yeniden gözden geçirmesine yardımcı olmasıdır. Kitaptaki kehanetlerin çoğu ise özellikle Rusya ile ilgili olmasına rağmen aslında ünlü Fransız Astrolog Michel Nostradamus’un kehanetlerinden daha az.
Rasputin, 1917’de gerçekleşen Bolşevik Devrimi’ni ve Çar hanedanının trajik sonunu uzaktan mı gördü?
Öyle görünüyor ki bu kitapta yer alan kehanetlerin başında, Çar’ın oğullarından birini kucakladığında sanki ölü bir adama baskı yapıyormuş gibi hissettiği hakkında yazdıkları geliyor.
Aslında İmparatoriçe Aleksandra’nın bir dostu olan Anna Alexandrovna Vyrubova da dahil Rasputin’i şahsen tanıyanlar aracılığıyla bize ulaşan başka kehanetler de var.
Bunların arasında St. Petersburg’un adını değiştirirse imparatorluğun düşeceği kehaneti de bulunuyor. Rusya’da iç savaşın başlamasıyla ilgili bazı ifadeleri, soyluların ülkeyi terk edeceğini, kardeşlerin birbirlerine isyan edeceklerini ve birbirlerini öldürmekten çekinmeyeceklerini içeriyor.
Bunun da ötesinde ‘Almanların Petersburg’a yaklaşacağını, şehri kuşatacağını, halkın açlıktan öleceğini ve avuçlarındaki bir parça ekmeğin kurtuluşları olacağını’ belirttiği için ölümünden yaklaşık 25 yıl sonra Nazilerin Rusya kuşatmasına işaret ettiğini söyleyenler de var. Bu öngörü, Nazi Almanyası’nın işgali sırasında şehrin Neva Nehri üzerindeki kuşatma nedeniyle, Rasputin’in bile 1941 tarihine doğru bir şekilde atıfta bulunduğunu gösterdi.
Peki, Sovyetler Birliği’nin yükselişini de öngördü mü?
Bu mümkün olabilir. Rusya’nın ‘kırmızı kuyu’ gibi olacağı bir zamanın geleceğini, o dönemin kötüler için bir bataklık gibi olacağını ve ülkenin yeniden birkaç cumhuriyetten oluşan bir imparatorluk haline geleceğini yazdı. Ancak ona göre bu birlik daha sonra etnik çatışmalar nedeniyle çökecekti.
Bir keresinde aya bakarken, “Uzun yıllar sonra insanlık aya ayak basacak ve bu kişi, bir Amerikalı olacak. Ancak ilk keşif burada yaşanacak” demişti. Burada Rusya’ya atıfta bulunuyordu. Bu gerçek oldu ve ABD’den önce Ruslar uzaya ayak bastı ve daha sonra ABD’liler de aya ulaştı.
Peki, iklim değişikliği olgusu ve ekolojik kriz, Rasputin’in kehanetlerinin bir parçası mıydı?
Büyük ihtimalle evet. Zira o, insanlığın geleceğinin depremler taşıyacağını, yeryüzünün daha da gerginleşeceğini, yeryüzünün açılıp sular altında kalacağını, meyve vermeyi bırakacağını, ekili bitkilerin acılaşacağını, verimli toprakların bataklığa dönüşeceğini, güneşin kavurucu ışınları nedeniyle dünyanın bir kısmının kuruyacağını, iklimde keskin bir değişiklik olacağını ve güllerin de aralık ayında çiçek açacağını (küresel ısınmanın bir işareti) söyledi.
Rasputin, dünyanın başına gelecek birçok felaketten sonra Rusya’nın geleceğinden de bahsetti mi?
Evet; kısa ancak oldukça anlamlı bir cümleyle:
“Tüm felaketlerden sonra Rusya, kartal bayrağı altında iyi bir ülke olacak.”
Peki Rusya, savaşları ve yeni çarı hakkında daha fazla bilgi var mı? Belki de bahsi geçen sorunun cevabı, araştırmayı derinleştirmeyi ve tekrar geri dönmeyi gerektiriyor.

Son olarak; zehir ve mermiler
Geriye sonlardan bahsetmek kalıyor. Bunların kehanetlerle bağlantılı olması şaşırtıcı. Bu, sahibinin öldüğü bir kehanet de olabilir. Peki, nasıl?
Aralık 1916’da, yani Ekim 1917’deki Bolşevik Devrimi’nin patlak vermesinden hemen önce Rasputin, Çar’a ölümünü öngördüğü ve olası katilleri hakkında bir mektup yazdı. Mektupta şöyle diyordu;
“Akrabalarınız ölümüme yol açarsa, ailenizden herhangi biri -ne çocuklar ne de akrabalar- iki yıldan fazla hayatta kalamaz. Hepsi Rus halkı tarafından öldürülecek. Evet öldürüleceğim, artık bu hayatta yokum... Dua edin, dua edin ve güçlü olun. Kutsal ailenizi hatırlayın.”
Peki, Rasputin’in kendisi hakkındaki kehanetleri gerçekleşti mi?
Gerçekten de bir grup Rus vatansever, Rasputin’in Çarlık için uğursuz bir işaret haline geldiğini ve ondan kurtulmaları gerektiğini düşünüyordu.
Bu gruba Prens Feliks Yusupov ve Çar’ın kuzeni Grandük Dmitri Pavloviç başkanlık ediyordu.
Rasputin, Yusupov Sarayı’na davet edildi ve kendisine zehirle dolu bir pasta sunuldu. Ancak pastadan oldukça fazla yemesine rağmen zehir etki etmedi. Öyle ki bu yoldan suikast girişimlerine karşı korunmak için her gün zehir damlaları alıyordu. Bu yüzden silahla vurularak öldürüldü. Birkaç gün sonra cesedi Moyka Çayı’nda yüzerken bulundu.
Ancak durumun en önemli ve tehlikeli yanı, suikasta uğraması halinde kehanette bulunduğu şeyin gerçekleşmesiydi. Çar Nikolay’ın iki akrabası Rasputin’den yaklaşık üç hafta sonra öldürüldü. Daha sonra, ölümünden dokuz ay sonra da Rusya Çarı ve ailesi, Bolşevikler tarafından idam edildi.
Peki, Rasputin’in hikayesi burada bitti mi?
Bu gizemli Rus’un hikayesinin son bölümlerinin henüz yazılmamış olması muhtemel. Belki bir gün iyisiyle kötüsüyle, adı azizle ve şeytanla anılan bu adam hakkında daha derin sırlar açığa çıkabilir.



Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
TT

Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)

Rusya'nın Başkurdistan Cumhuriyeti'nde cumartesi günü bir üniversite yurdunda bir gencin bıçaklı saldırı dizisi sonucu en az 6 kişi yaralandı. Yaralananlar arasında öğrenciler de var.

Haberlere göre bıçak taşıdığı belirtilen 15 yaşındaki çocuk, cumartesi günü Ufa'daki Devlet Tıp Üniversitesi'nin yurduna girip öğrencilere saldırmaya başladı. Gencin milliyetçi sloganlar attığı ve Nazi sembolü çizdiği bildirildi.

Rusya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Irina Volk, RTVI haber sitesine yaptığı açıklamada, "Saldırgan gözaltına alınmaya direndi ve bu sırada iki polis memuru bıçaklandı. Ayrıca şüpheli kendine de zarar verdi" dedi. Şüpheli, ağır yaralı halde yerel bir çocuk hastanesine kaldırıldı.

Moskova'nın yaklaşık 1200 km doğusundaki Ufa'daki yetkililer, olayla ilgili üst düzey soruşturma başlattı. Saldırıda yaralanan en az 4 kişi hastaneye kaldırıldı ve birinin durumunun kritik olduğu düşünülüyor. Yaralananlar arasında Hintli öğrenciler de bulunuyor.

Moskova'daki Hindistan Büyükelçiliği, "Ufa'da talihsiz bir saldırı yaşandı. Aralarında 4 Hintli öğrencinin de bulunduğu birçok kişi yaralandı" açıklamasını yaptı.

Büyükelçilik, yetkililerle temas halinde olduğunu ve "Kazan'daki konsolosluktan yetkililerin yaralı öğrencilere yardım etmek üzere Ufa'ya hareket ettiğini" belirtti.

Görgü tanıkları, kaotik anları "her yer kan içindeydi" diyerek anlattı. Ren TV, yaralıların ambulanslarla hastaneye taşındığını gösteren görüntüleri yayımladı.

Yerel Baza kanalına göre, şüpheli yasaklı bir neo-Nazi örgütüne mensuptu. Economic Times'a göre Rusya'daki üniversitelerde 30 binden fazla Hintli öğrencinin eğitim gördüğü tahmin ediliyor.

Independent Türkçe


New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Rusya ve ABD arasında her iki ülkedeki nükleer silahları sınırlandırmak için imzalanan New START anlaşmasının bu hafta sona ermesinden bu yana, dünyanın önde gelen nükleer güçleri arasındaki gerilim tırmanıyor. Washington, gelecekteki herhangi bir anlaşmaya Pekin'i de dahil etmek isterken, Moskova ise Paris ve Londra'nın nükleer silahlanma konusunda yapılacak çok taraflı müzakerelere katılmasını talep ediyor. İki nükleer güç New START anlaşmasının kısıtlamalarından kurtulduğundan, uzmanlar her iki tarafın da taviz vermeden kazanç elde etmeye çalışacağı yeni bir silahlanma yarışından endişe duyuyor.

Çin'in belirsiz tutumu

Çin, nükleer silahların yayılmasını sınırlamak için yeni bir antlaşma müzakerelerine katılma fikrini reddetti. Batılı bir diplomat, Pekin'in iki büyük nükleer güce yetişmenin ne kadar zor olacağı konusunda ‘kasıtlı olarak belirsiz’ kalmayı tercih ettiğini söyledi. Çin'in toplamda yaklaşık 600 nükleer savaş başlığı var. Bu sayı, ABD ve Rusya'nın şu anda sahip olduğu toplam bin 700 savaş başlığından çok daha az ve iki büyük nükleer gücün cephaneliklerindeki toplam nükleer savaş başlığı sayısından da çok daha az. Ancak çoğu gözlemci, Çin'in nükleer savaş başlığı üretimini artırdığı konusunda hemfikir. ABD'nin tahminlerine göre bu sayı 2030 yılına kadar bine, 2035 yılına kadar ise bin 500'e ulaşabilir.

Eski ABD Stratejik Komutanlığı (STRATCOM) Komutanı emekli Amiral Charles A. Richard, ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nde verdiği ifadesinde, Çin'in yeteneklerinin ‘istihbarat topluluğunun raporlarından’ daha yüksek tahmin edilmesini istedi. Emekli Amiral, bu rakamın gerçeklere daha yakın olması için ‘iki veya üç katına çıkarılması gerektiğini’ de sözlerine ekledi.

Öte yandan Singapur Ulusal Üniversitesi'nden Siyaset Bilimci Ja Ian Chong, Çin'in bu konudaki şeffaflık eksikliğinin birçok soruna yol açtığını savundu.

Fransız Haber Ajansı AFP’ye konuşan Ja Ian Chong, “Bu şeffaflık eksikliği ve gizlilik, yanlış hesaplama riskini artırıyor” dedi.

Siyaset Bilimci, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı analistler, Pekin'in gerçek kapasitesini gizlemeye çalıştığına inanıyor. Bu, nükleer silahlarını koruyabilir ve potansiyel düşmanlarının karşı önlemler geliştirmesini engellemede belirli bir avantaj sağlayabilir.”

Çin'in nükleer kapasitesini ulusal güvenlik için gerekli minimum düzeyde tuttuğunu ısrarla savunduğunu belirten Chong, “Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulamanın bir yolu yok” ifadelerini kullandı.

Sıcak hat... Ancak Çin'in durumu farklı

Rusya ile ABD arasında 1962 yılında neredeyse bir savaşın patlak vermesine yol açan Küba Füze Krizi'nden bir yıl sonra, iki ülkenin liderleri, olası benzer bir acil durumda hızlı bir şekilde iletişim kurabilmeleri için bir sıcak hat (kırmızı telefon) kurdular, ancak Çin'in durumu farklı.

ABD Senatosu komitesine “Rusya ve ABD'nin Soğuk Savaş sırasında öğrendiği şey, bu kadar büyük yıkıcı güce sahip sistemleri sorumlu bir şekilde yönetmekti” diyen emekli Amiral Richard, “Çin'in ise aynı dersleri alıp almadığını bilmiyoruz” diye ekledi.

Diğer taraftan Londra merkezli Chatham House'da araştırmacı olan Georgia Cole, “Çin'in nükleer silahları sınırlamayı amaçlayan görüşmelere katılmakta isteksiz olmasının nedenlerinden biri, diğer iki büyük gücün çok gerisinde kalmasıdır” yorumunda bulundu.

Trump'ın Pekin'in müzakere masasında olmasını istediğini söyleyen Georgia Cole, ancak ‘Çin, Washington ve Moskova ile eşit düzeye gelmedikçe resmi nükleer silah azaltma görüşmelerine katılmayacağını ısrarla vurguladığı için bunun şu anda olası olmadığını’ belirtti.

Rusya'nın manevrası

Rusya ise, ABD'nin Çin'in katılımında ısrarcı tutumuna karşılık olarak, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyesi olan Avrupa’daki iki nükleer güç olan İngiltere ve Fransa'dan da aynı şeyi talep etti. Rusya'nın Cenevre'deki BM Ofisi Daimi Temsilcisi Gennady Gatilov geçtiğimiz cuma günü yaptığı açıklamada, ülkesinin katılım isteğinin ‘ABD'nin NATO'daki askeri müttefikleri’ olan İngiltere ve Fransa'nın katılımına bağlı olduğunu söyledi.

Bu arada Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün güvenlik uzmanı Elouaz Fayeh'e göre iki Avrupa ülkesinin toplam nükleer savaş başlığı sayısı 500'den az, ancak Rusya, hepsini Batılı güçler olarak görerek, bunların ABD ile aynı ‘kefeye’ konulmasını istiyor.

Fayeh, bunun iki ülkeyi ‘iki süper gücün pazarlık kozu’ haline getireceğini ve Fransa'nın bunu sık sık reddettiğini belirtti. Nükleer tehditler

Washington'da, New START anlaşmasının eski ABD baş müzakerecisi Rose Gottemoeller, ABD Senato Komitesi’ne verdiği ifadede Pekin'in gelecekteki nükleer müzakerelere katılmasının gerekliliğini vurguladı. Gottemoeller, Pekin'in nükleer tehditler konusunda ABD ile diyalog başlatmanın yollarını bulmaya büyük ilgi gösterdiğini” düşündüğünü söyledi.

Dolayısıyla Pekin silah kontrolü ile ilgili görüşmelere katılmayı reddetse bile, bu tehlikeler ele alınmalı. Silah cephanelerinin ABD’ninkinden çok daha küçük olduğunu belirten Gottemoeller, buna karşın füzelerin ateşlenmeden önceden bildirilmesinin ve acil hat düzenlemeleri gibi hususların, nükleer silahları müzakere masasına getirme ve modernizasyon programlarında yapılanlara dair bu düzeyde bir belirsizliğin sürdürülmemesi konusunda bir diyalog başlatmak için önemli araçlar olduğunu açıkladı.

Gottemoeller, bunun ‘niyetlerini öğrenmek için onlarla konuşmak’ şeklindeki başlıca ve en önemli hedef olması gerektiğinin de altını çizdi.


İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
TT

İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, cuma günü ABD ile gerçekleştirilen görüşmelerin ‘ileriye doğru bir adım’ olduğunu belirtti. Pezeşkiyan, Tahran’ın herhangi bir tehdide tolerans göstermeyeceğini vurguladı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise ülkesinin uranyum zenginleştirme konusundaki kararlılığını yineleyerek, Tahran’ın ABD’nin müzakereleri sürdürme konusundaki ciddiyetine ilişkin ‘şüpheleri’ olduğunu açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Bölgedeki dost ülkelerin yürüttüğü takip çabaları sayesinde gerçekleşen İran-ABD görüşmeleri, ileriye doğru bir adım teşkil etti” ifadesini kullandı.

Pezeşkiyan, görüşmelerin her zaman barışçıl çözümler bulma stratejisinin bir parçası olduğunu belirterek, nükleer konusundaki yaklaşımlarının Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nda açıkça yer alan haklara dayandığını söyledi. Pezeşkiyan, İran halkının her zaman saygıya saygıyla karşılık verdiğini ancak güç diline hiçbir şekilde tolerans göstermediğini kaydetti.

Arakçi bugün yaptığı açıklamada, Tahran’ın uranyum zenginleştirme konusunda kararlı olduğunu ve savaşla tehdit edilse dahi bu tutumundan geri adım atmayacağını söyledi. Arakçi, hiçbir tarafın İran’a ne yapması gerektiğini dikte etme hakkına sahip olmadığını vurguladı.

Arakçi, Tahran’da düzenlenen Ulusal Dış Politika ve Dış İlişkiler Tarihi Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Görüşmeler, İran’ın haklarına saygı duyulup bu haklar tanındığında sonuç verir. Tahran dayatmaları kabul etmez” dedi.

Arakçi, hiçbir tarafın İran’dan uranyum zenginleştirmeyi sıfırlamasını talep etme hakkı olmadığını belirterek, buna karşın Tahran’ın nükleer programına ilişkin her türlü soruya yanıt vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Diplomasi ve müzakerelerin temel yol olduğunu belirten Arakçi, “İran hiçbir dayatmayı kabul etmez. Çözümün tek yolu müzakerelerdir. İran’ın hakları sabittir. Bugün hedefimiz, İran halkının çıkarlarını korumaktır” diye konuştu.

Arakçi, bazı taraflarda ‘bize saldırdıklarında teslim olacağımız’ yönünde bir kanaat bulunduğunu belirterek, “Bu asla gerçekleşmez. Biz diplomasinin de savaşın da (her ne kadar savaşı istemesek de) ehliyiz” uyarısında bulundu.

Arakçi, daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirme konusunu kabul etmesi gerektiğini, bunun müzakerelerin temeli olduğunu” söyledi. Arakçi, görüşmelerin devamının ‘karşı tarafın ciddiyetine bağlı’ olduğunu belirterek, Tahran’ın barışçıl nükleer enerji hakkından asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Arakçi, “İran’a yeni yaptırımların uygulanması ve bazı askerî hamleler, karşı tarafın ciddiyeti ve gerçek müzakerelere hazır olup olmadığı konusunda şüpheler uyandırıyor” dedi. Ayrıca, Tahran’ın ‘tüm göstergeleri değerlendireceğini ve müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vereceğini’ ifade etti.

Arakçi, karşı tarafla dolaylı görüşmelerin olumlu sonuç elde etmeye engel teşkil etmediğini belirterek, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya çerçevesinde yürütüleceğini, İran’ın füze programının hiçbir zaman görüşmelerin ana konusu olmadığını söyledi.

Yeni müzakere turunun tarihi henüz belirlenmedi; bu konuda Umman Dışişleri Bakanı ile istişare edileceği kaydedildi.

İran ve ABD, cuma günü Umman’da nükleer görüşmeler gerçekleştirdi. Arakçi, bu önemli müzakerelerin başarısızlığının Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyebileceğine dair endişelerin artması üzerine, görüşmelerin iyi bir başlangıç olduğunu ve devam edeceğini söyledi.

Arakçi, Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılan görüşmelerin ardından, “Tehditlerden ve baskılardan vazgeçilmesi, herhangi bir diyalog için şarttır. Tahran yalnızca kendi nükleer konusunu görüşür… ABD ile başka bir konuyu tartışmayacağız” dedi.

Taraflar, uzun süredir devam eden Tahran-Batı nükleer anlaşmazlığının çözümü için diplomasiyi yeni bir şansa kavuşturma konusunda istekli olduklarını ifade ederken, ABD Dışişleri Bakanı Marko Rubio, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Washington’un görüşmelerin nükleer programın yanı sıra balistik füze programı, İran’ın bölgede silahlı gruplara verdiği destek ve ‘kendi halkıyla ilişkisi’ konularını da kapsamasını istediğini söyledi.

İranlı yetkililer ise defalarca, bölgedeki en büyük füze stoklarından birine sahip olan ülkenin füze konusunu müzakerelerde gündeme getirmeyeceklerini belirtti. Daha önce, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını talep ettiği açıklanmıştı.

Washington açısından ise İran içinde yürütülen uranyum zenginleştirme faaliyetleri, potansiyel olarak nükleer silah üretimine yol açabilecek bir süreç olarak görülüyor. Tahran ise uzun süredir nükleer yakıtın silah amaçlı kullanılmasına dair herhangi bir niyetinin bulunmadığını yineliyor.