ABD istihbaratındaki ‘İşkence Kraliçesi’nin hikayesi

Alfreda Scheuer, El-Kaide üyesi olduğundan şüphelenilen kişilerin soruşturmalarında yer aldı.

Eski ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer. (YBeU Beauty Personal Coaching’in Facebook sayfası)
Eski ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer. (YBeU Beauty Personal Coaching’in Facebook sayfası)
TT

ABD istihbaratındaki ‘İşkence Kraliçesi’nin hikayesi

Eski ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer. (YBeU Beauty Personal Coaching’in Facebook sayfası)
Eski ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer. (YBeU Beauty Personal Coaching’in Facebook sayfası)

Ünlü  Hollywood filmi Zero Dark Thirty’de (2002) Jessica Chastain tarafından canlandırılan kızıl saçlı bir CIA analisti, meslektaşının bir El-Kaide şüphelisine su banyosu işkencesi (waterboarding) uygulamasını seyretmek için CIA’e ait gizli bir hapishaneye gidiyordu. Şüpheli daha sonra küçük bir dondurucudan biraz daha büyük bir kutuya kilitlenirken bu yöntemle konuşması sağlanıyordu.
Söz konusu dönemde, 2002 yılında kızlık soyadı ‘Bikowsky’ ile tanınan kızıl saçlı ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer, El-Kaide üyesi olduğundan şüphelenilen Ebu Zübeyde’nin işkencesini seyretmek için gizli bir ABD istihbarat hapishanesine gitti. Senato müfettişlerine göre şüpheli, işkence sırasında su işkencesine maruz bırakılarak, ‘köpek kutusuna’ kilitlendi.
ABD istihbaratı, film yapımcılarına CIA yetkilileriyle iletişim kurmaları için daha önce bir benzeri görülmemiş şekilde izin verdi. NBC News çalışanları, New Yorker gazetesine Chastain’in karakterinin kısmen Scheuer’u taklit etiğini ve Scheuer’un pozisyonunu canlandırdığını belirtirken CIA’in ‘dosyanın gizli olduğunu’ söylemesi dolayısıyla isminin gizli tutulduğunu kaydetti.  
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan akrtardığı habere göre Scheuer 20 yıl boyunca ABD’nin radikalizm yanlısı gruplara karşı savaşında, gizli gözaltı merkezleri ve acımasız sorgulama teknikleri de dahil olmak üzere bazı tartışmalı noktalarda merkezi bir figürdü. ABD istihbarat ajanları, genellikle karanlık bir dünyada çalışırken Scheuer’un tecrübeleri ise bunlara ışık tuttu.
Scheuer, 2021 sonlarında son görevi olan ABD Anavatan ve Stratejik Tehditler Dairesi başkan yardımcılığından emekli oldu ve bu yıl da Reuters’a konuşmayı kabul etti.
Bunun ilk röportajı olduğunu belirten Scheuer, kurumdan ayrılmaya zorlanmadığını, kendi özel koşulları uyarınca ayrıldığını belirtmek için konuşmaya karar verdi. Politikasına göre ABD istihbaratı, çalışanlarının meselelerini gündeme getirmez ve istihbarat için çalışıp çalışmadıklarını doğrulayamaz.

‘Kanlı ve gururlu’
Scheuer, toplam iki buçuk saat süren telefon görüşmeleri sırasında ‘devlet sırrı’ kapsamında olduğu için bireysel vakaları tartışamayacağını dile getirdi. Ancak genel olarak hükümet raporlarında bahsedilen ‘waterboarding (su banyosu ile işkence)’ uygulamasının işkence olmadığını belirten Scheuer, bu tür tekniklerin işe yarayabileceği konusunda ısrar etti. Alfreda Scheuer, kendisine yönelik eleştirilerin büyük ölçüde terörle mücadele için risk almasından kaynaklandığını savundu.
Scheuer, çalıştığı kuruma yönelik hükümet ve basında çıkan eleştirilere atıfla “Kana bulandım. Köşeye atılmadığım için kendimle gurur duyuyorum. Kafamı kuma gömmedim” dedi.
New Yorker bir haberinde ismini belirtmeksizin Scheuer’dan alıntı yaparak onu ‘İşkence Kraliçesi’ olarak tanımlamış ve Scheuer’un işkence seanslarına mutlu bir şekilde katıldığını belirtmişti.
Scheuer, çok sayıda haberde yer alan lakabını ‘yanlış ve saçma’ olarak nitelendirirken hiçbir erkek çalışanın aynı şekilde tanımlanmayacağını vurguladı. “Bu lakabı ringde olduğum için aldım. Aslında yüksek sesle ve gururla elimi kaldırdım ve bundan da hiç pişman değilim” dedi.
Senato soruşturması, Scheuer’un herhangi bir şüpheliye kişisel olarak işkence yaptığı iddiasını içermiyor. Bu çerçevede analist, rolünün bir soruşturmacıdan ziyade ‘uzman’ olduğunu belirtti. Aynı şekilde “Bir soruşturmacı ve bir raporcu arasında çok net bir çizgi var. Bir raporcu, hakkında soru sorulan bir konunun uzmanıdır” ifadesini kullandı.
ABD istihbaratının sözcüsü olan Susan Miller, Scheuer’un ifadeleri hakkında yorum yapmayı kabul etmedi. “CIA’nın gelişmiş sorgulama tekniklerini kullanması 2007’de sona erdi” demekle yetindi.
Scheuer’un kariyeri CIA’den ayrıldıktan sonra başka bir yola girdi. Kensdisi ‘yaşam koçu’ oldu ve kadınların ‘iyi görünmelerine ve  kendilerini iyi hissetmelerine’yardımcı olacağı bir iş sahasına yöneldi.
Alfreda Scheuer eski hayatından bu dünyaya geçiş yaparak, işini ve güven verici fotoğraflarını bir internet sitesinde sergiliyor.

İnternet sitesinde şu ifadelere yer veriliyor:
“Yeni bir şey denemek için konfor alanınızdan ayrılmanın nasıl bir his olduğunu biliyorum. Üst düzey bir hükümet yetkilisi olarak otuz yılı aşkın kariyerimi risk ve hayati kararlar alarak başarısız olamayacak görevlerle görevlendirilmiş, çoğu kadın olan ekiplere liderlik ederek sonlandırdım. İşimin her anını sevdim.”

‘Gecenin Hayaletleri’
Scheuer, 1988 yılında Tuft Üniversitesi Fletcher Koleji’nde henüz yüksek lisans öğrencisiyken ABD istihbaratındaki işini, teşkilatın Terörle Mücadele Merkezi'ni kuran ve şu an hayatta olmayan istihbarat görevlisi Duane ‘Dewey’ Clarridge tarafından aldığını söylüyor. Clarridge, İran-Kontra Davası’nda verdiği ifadede yalan yere yemin etmekle suçlanmıştı. Duruşma öncesinde ise Başkan George H.W. Bush tarafından affedilmişti.
Scheuer, telefon aracılığıyla gerçekleştirdiği iş görüşmesine dair “Bana ne düşündüğümü ve neden merkezde çalışmak istediğimi sordu” dedi.
“Gece hayaletlerinin varlığına inandım. Bu konuda bir şeyler yapmak istedim’ dedim. Biraz güldü. Bundan memnun görünüyordu” diyen Scheuer, gece hayaletleri derken kötüyü kastettiğini ve ‘iyilerin bir şey yapmazsa da galip gelebileceğini’ dile getirdi.
ABD istihbaratında yaz dönemi stajyeri olarak işe başladı ve ardından 1990’da çalışan olarak işe alındı. Scheuer, kariyerinin başlarında İran destekli Lübnan Hizbullah’ı milisleri gibi devlet destekli gruplara odaklandığını söyledi.
Ancak odağı başka noktalara kaydı. 1996’da ABD istihbaratı, yeni bir radikalizm olgusu olarak ortaya çıkan Usame bin Ladin’i özel olarak hedef alan bir birim kurdu. Zero Dark Thirty’deki ana karakterin, Bin Ladin’in izini sürmede çok önemli bir rol oynamamasına rağmen Scheuer da dahil olmak üzere ABD istihbarat ajanlarının bir karışımına dayandığına inanılıyor.
Yeni birimin adı, Michael Scheuer adlı bir ABD istihbarat analisti başkanlığındaki ‘Alec İstasyonu’ idi. Alfreda Scheuer’un Reuters’a yaptığı açıklamaya göre Michael Scheuer başkanlıktan ayrıldıktan sonra 1999’da istasyona dahil oldu. Daha sonra 2014 yılında evlendiler.
Michael Scheuer son yıllarda komplo teorileri benimsedi ve dönemin ABD Başkanı Donald Trump’a seçimi kaybetmesinin ardından sıkıyönetim çağrısında bulundu. Trump’ın Demokratlar, Hollywood ve ‘derin devlet’ arasındaki pedofililerle savaştığı komplo teorisinin genel olarak doğru olduğunu söyledi. Michael Scheuer, Reuters’a “Bu onun (Alfreda Scheuer) şovu. Ben katılmayacağım” diyerek röportaj talebini geri çevirdi.
Scheuer, kocasının fikirlerine katılıp katılmadığını açıklamadı. Ancak onunla bazı konuları tartıştığını söyledi.

Güvenlik birimleri arasında eleştiriler
Scheuer, yirmi yılı aşkın bir süredir ‘artan El-Kaide tehdidi, üyelerinin ABD uçaklarını kaçırma ve Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırma planları’ ile bir istihbarat savaşının ortasında bulunuyor.
CIA ve FBI’ın El-Kaide ile savaşmak için birlikte çalışması gerekiyordu. Ancak hükümet raporlarına göre iş birliği, yanlış iletişim ve hatalarla dolu. Federal soruşturmalar, daha iyi bir koordinasyonun ABD’nin 11 Eylül’den önce potansiyel teröristleri belirlemesine veya sorgulamasına yardımcı olabileceğini belirtiyor.
Scheuer, Alec İstasyonu’na katılması sonrasında başkan yardımcılığına, ardından da birim başkanlığına terfi etti.
2005 ABD istihbarat müfettişi genel raporu, CIA’in 11 Eylül’den önce El-Kaide saldırganlarının ‘seyahat bilgilerini’ FBI’a aktaramadığını ortaya koydu. Dönemin FBI direktörü Robert Mueller yaptığı açıklamada “Gerçek ve tasavvur edilen kültürel duvarlar, FBI ve CIA arasındaki koordinasyonu engellemeye devam etti” dedi.
Bu çerçevede Scheuer, ABD istihbaratının yanıldığını ama FBI’ın önceliklerini sorguladığını söyledi. Alfreda Scheuer, “FBI, bir saldırıyı önlemeye çalışmak yerine büyük ölçüde yasal bir dava oluşturmaya odaklanmıştı” ifadesini kullandı.
Söz konusu dönemde ABD istihbaratıyla çalışan eski FBI ajanlarından Mark Rossini, bu varsayımı eleştirerek, “Scheuer, tamamen yanılıyor. Ne küçük düşürücü yalanlar!” şeklinde konuştu.

Kutsal görev
El-Kaide militanları 11 Eylül 2001 tarihinde ikisi Dünya Ticaret Merkezi’ne, biri Pentagon’a ve dördüncüsü de Pensilvanya eyaletinde bir tarlaya düşen dört uçakla saldırı gerçekleştirdi. ABD istihbaratı kısa süre sonra, ABD’nin istihbarat toplama şeklini hızla değiştiren ve Tayland, Polonya ve Litvanya’da işkenceye ve gizli hapishaneler ağı kurulmasına izin veren bir ‘gelişmiş sorgulama’ programı başlattı.
ABD istihbarat eylemlerinin bazı ayrıntıları, 2014 Senato İstihbarat Komitesi soruşturması ve davalarında ortaya çıktı. Senato raporunda, Scheuer’dan ‘gelişmiş sorgulama’ tekniklerinin etkinliği hakkında 20’den fazla alıntı yapılıyor. Ancak raporda Scheuer’un adı geçmezken kendisinden ‘Alec İstasyonu’nun Başkan Yardımcısı’ olarak bahsediliyor.
Ebu Zübeyde, 2002’de Afganistan’da yakalandıktan sonra resmi olarak işkence görmesine izin verilen ilk kişiydi. Söz konusu dönemde El-Kaide’de kilit bir figür olduğundan şüpheleniliyordu. Scheuer, Ebu Zübeyde’yi görmek için Senato raporunda ‘Yeşil Gözaltı Alanı’ olarak anılan Tayland’daki gizli CIA sitesine gitti.
Bölgedeki müfettişler, Ebu Zübeyde’nin paylaşacak başka istihbarat bilgisi olmadığına inandıklarını söyledi. Ancak başkanlık sorgulamaya devam etmek istediği için Scheuer ve ile bir yetkili, ABD istihbaratının gelişmiş sorgulama tekniklerinin kullanımını izlemek için bölgeye geldi.
“Gördüklerimin ayrıntılarına girmeyeceğim” diyen Scheuer, “Hakikate ulaşmayı, başka hayatları kurtarmayı kutsal bir görev saydık. Gördüğüm herkes çok profesyonelce davrandı. Bu, her şeyden zevk aldığım anlamına gelmiyor” ifadesini kullandı.
Senato raporu, 20 gün boyunca Ebu Zübeyde’nin ‘günde yaklaşık 24 saat gelişmiş sorgulama tekniklerine’ tabi tutulduğuna dikkat çekiyor.
Kendisi günde 2 ila 4 kez suya maruz bırakıldı. Neredeyse çıplak olarak tutuldu ve tabut benzeri daha büyük bir kutuya veya daha küçük bir ‘köpek kutusuna’ konuldu.
20 yıl geçmesine rağmen hakkında herhangi bir suçlama bulunmayan Ebu Zübeyde halen Guantanamo Körfezi’nde tutuluyor. Ebu Zübeyde’nin avukatlarından Joseph Margulies, gizlilik kurallarının, müvekkilinin Scheuer’u hatırlayıp hatırlamadığını belirtmesini engellediğini dile getirdi. Reuters’a konuşan Margulies, “İşkence, bu şekilde yerleşik hale geldi. Bu şekilde ABD yaşamının bir parçası oldu” ifadelerini kullandı.

Scheuer yanlış gözaltıdan pişman değil
Senato’daki soruşturmacılar, Scheuer’un 11 Eylül Saldırıları’nın beyni olan Halid Şeyh Muhammed’i işkence gördüğü ve 183 kez suya daldırıldığı sırada sorgulamak için Polonya’daki başka bir gizli bölgeye gittiğini belirtti.
Soruşturmacılar, Scheuer’un ‘bu hayattan nefret edeceğini söylediği’ bir e-posta göndermesi sonrasında, yoğun bir işkence seansı sırasında Muhammed’i sorguladığını kaydetti.
Reuters, Scheuer’un e-posta gönderdiği kişiyi tanımlayamadı. Soruşturmacılara göre Scheuer, başka bir tutuklunun Afganistan’daki siyahi ABD’li Müslümanlar hakkındaki istihbaratını yanlış yorumladı. Ayrıca Muhammed’e bir saldırı başlatmak için ABD’deki siyahi Amerikalıları toplamayı planladığı hususunda kimsenin dile getirmediği bir iddiayı sordu. Raporda Muhammed’in işkence altındayken böyle bir komplo uydurmuş gibi göründüğü belirtiliyor.
Scheuer, herhangi bir yanlış iddiada bulunmadığını vurguladığı açıklamasında şunları söyledi:
“Elimizdeki istihbarat son derece iyiydi. Her şey, bir sonraki saldırıyı engellemek ve ‘tek bir ifadeyle’ ağın geri kalanını bulmak için ihtiyaç duyduğumuz istihbaratı edinmek hedefiyle yapıldı.”
Scheuer’un adı, masum olan Halid el-Masri’nin ‘olağanüstü teslimi’ sonrasında 2005 yılında ön plana çıktı. Bu ifade, şüphelilerin tutuklama, iade veya yargılama emri olmaksızın tutuklanması, hapsedilmesi ve başka ülkelere nakledilmesini tanımlamak için kullanılan bir terimdi.
Masri, adı 11 Eylül Saldırıları’nın bir zanlısının takma adınA benzer bir isim taşıyan bir Alman vatandaşıydı. ABD istihbaratı, onu Balkanlar’dan uçakla Kabil’e götürdü. ‘Salt Pit (Tuz Çukuru)’ adı verilen bir hapishanede dört ay boyunca tuvalet ihtiyacını görmesi için içerisinde kova bulunan küçük bir hücrede dış dünyadan izole edildi. Soruşturmacılar, onun yanlış kişi olduğunun baştan beri açık olduğu belirtiyor.
Yetkililer ve ABD istihbarat raporları, Scheuer’un Masri’nin hapsedilmesi için kulis yaptığını belirtti. Bir Senato raporunda, Masri’nin tutuklanmasını şiddetle savunmasına rağmen Scheuer’un, herhangi bir disiplin cezası almadığına dikkat çekildi. İstihbarat müfettişleri tarafından hazırlanan bir raporuna göre Alec İstasyonu, Masri’yi terörizmle ilişkilendiren ‘bilgileri abarttı’.
Scheuer, olayı inkâr etmek istemediğini belirtirken “Sadece pişman olmadığımı söylemek istiyorum” dedi.
Basın davanın ardından, 2005 yılında, Washington Post’taki ‘kışkırtıcı kişiliğine yakışan sivri uçlu saçlara sahip’ olduğunu anlatan bir hikaye de dahil olmak üzere Scheuer hakkında yazmaya başladı.
Scheuer ise duruma ilişkin “Kesinlikle benden hoşnut olmayan bir grup eski kafalı vardı” değerlendirmesinde bulundu.



Uydu görüntüsü olay yarattı: Malezyalılar yeni Venezuela olmaktan korkuyor

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Uydu görüntüsü olay yarattı: Malezyalılar yeni Venezuela olmaktan korkuyor

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD Büyükelçiliği'nin ülkenin çarpıcı bir uydu görüntüsünü paylaşmasının ardından, Donald Trump yönetimini tiye  alan Malezyalılar petrollerinin olmadığını iddia ediyor.

Kuala Lumpur'daki elçilik, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan çekilen ve Malezya'nın göklerinde yükselen bulutların arasından şimşeklerin çaktığını gösteren 2016 tarihli çarpıcı bir uydu fotoğrafını paylaştı.

Büyükelçilik, sosyal medya platformlarında paylaşılan gönderiye şöyle yazdı:

Malezya, hiç bu kadar elektrikli görünmemiştin. Bu parlak beyaz noktalar şehir ışıkları değil, bir fırtına sisteminin içinde meydana gelen devasa şimşek çakmaları. Bu açıdan bakana kadar canlı, nefes alan bir gezegende yaşadığımızı unutmak kolay. İster fırtınanın altında olun ister üstünde, manzara muhteşem.

Görünüşte zararsız olan bu paylaşım, internette Malezyalıların kendileriyle dalga geçen bir mizah dalgasına yol açtı ve kullanıcılar, Trump yönetiminin Venezuela'ya saldırısından sonra Washington'ın dikkatini ülkelerine çevirmemesi için şaka yollu çağrıda bulundular.

Facebook'ta en çok beğenilen yorum şöyleydi:

Lütfen başkanınıza petrolümüz olmadığını söyleyin. Sadece Saji yemeklik yağımız var.

Bazılarıysa Malezya'nın insanların ağaçlarda yaşadığı az gelişmiş bir ülke olduğu klişesini kullandı.

Bir kullanıcı, "Gördüğünüz gibi, ormanda yaşıyoruz. Vücutlarımızı ısıtmak için ateş yakıyoruz" dedi.

Bir diğeriyse, "Şehirlerimiz yok. Hepimiz ağaçlarda yaşıyoruz. (Not: Petrolümüz yok)" diye şaka yaptı.

Alif Sazali adlı bir kullanıcıysa, "Sevgili Trump... Ormanda yaşıyoruz... Petrol yok, sadece kaplan ve timsah var" diye espri yaptı.

Facebook'ta Mohd Raffi Merusin, Malezya'nın ham petrolü olmadığını, "sadece bol miktarda palm yağı ve fırtınaları" olduğunu iddia etti.

Instagram'da ise aynı fotoğraf yüzlerce yorum aldı ve bazıları "Biz bir sonraki Venezuela mıyız?" diye sordu.

Bir başkasıysa ABD'ye, "Brunei veya Singapur'u tercih edebilirsiniz" diye öneride bulundu.

Bazı yorumcular, gözetim ve müdahaleye yönelik eleştirilerde bulundu. Ina Abd Rahman adlı kullanıcı, "Hiçbir uyarı yapılmadan, ABD Büyükelçiliği'nin Malezya'nın uydu görüntüsünü yayımlaması epey garip" dedi.

Petrol şakaları, ABD'nin bu ay Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun yakalanmasının ardından Venezuela'nın petrolünü "süresiz" kontrol etme sözü vermesinin ardından geldi.

Başkan Trump, ABD'nin Venezuela'yı ele geçireceğini ve petrol rezervlerinden yararlanacağını iddia etti. Ayrıca Venezuela'nın ABD'ye 30-50 milyon varil "yaptırımlı petrol" sağlayacağını duyurdu.

Trump, daha sonra Grönland'ı ele geçirme arzusunu yineleyerek, ABD'nin "isteseler de istemeseler de Grönland'la ilgili bir şeyler yapacağını" söyledi.

Trump yönetimi, Danimarka topraklarını ele geçirmek için askeri güç kullanma ihtimalini masadan kaldırmayı defalarca reddetti.

Independent Türkçe


Kim Jong-un'un kız kardeşinden sert mesaj: Çılgın hayallere kapılmayın

Kim Yo-jong (AFP)
Kim Yo-jong (AFP)
TT

Kim Jong-un'un kız kardeşinden sert mesaj: Çılgın hayallere kapılmayın

Kim Yo-jong (AFP)
Kim Yo-jong (AFP)

Kuzey Kore devlet medyasına göre diktatör Kim Jong-un'un kız kardeşi, Güney Kore'nin iki rakip ülke arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesine ilişkin "umut dolu çılgın hayallerinin asla gerçekleşemeyeceğini" söyledi.

Kuzey Kore'nin iktidar partisinde yönetici olan Kim Yo-jong, bir Güney Kore hükümeti yetkilisine atfedilen, Pyongyang'la görüşmelerin yeniden başlaması için Seul'ün bir fırsat gördüğü yönündeki yorumu eleştirdi. Bu yorum, iddiaya göre drone'ların Kuzey Kore hava sahasını ihlal etmesine Kim Yo-jong'un daha az sert bir tepki vermesi üzerine yapılmıştı.

Kuzey Kore'yle ilişkileri denetleyen Güney Kore Birleşme Bakanlığı yetkilisi gazetecilere yaptığı açıklamada, Kuzey'e uçtuğu iddia edilen drone'ları soruşturması için hafta sonu Seul'e çağrı yapan Kim'in tonunu yumuşatmış gibi göründüğünü söylemişti.

Ancak söylemini sertleştirmekte gecikmeyen Kim, salı günü yaptığı açıklamada Seul'ün Kuzey'le ilişkileri düzeltme yönündeki her türlü çabasını geri çevirdi.

Salı günü geç saatlerde yayımlanan açıklamasında Güney Kore'nin, "Kuzey Kore'nin egemenliğini ihlal ederek ciddi bir provokasyon gerçekleştirdiğini" söyleyip drone'larla ilgili önceki eleştirilerini yineledi.

"Düşman devletin holiganlarına bir kez daha açıkça söylüyorum" diyen Kim, Güney Kore hükümetinden özür dilemesini talep etti.

Kuzey Kore ordusu geçen hafta Seul'ü, drone'ları iki ülke arasındaki sınırı aşarak uçurmakla suçlamıştı.

Yaşandığı iddia edilen bu ihlal, Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung'un düşman komşusuyla ilişkileri düzeltme çabalarının önündeki son engel gibi görülüyor. Kuzey Kore, bu çabaları neredeyse her zaman geri çevirdi.

Ancak hafta sonu, bir sivilin Kuzey Kore hava sahasına drone'ları uçurmuş olma ihtimaliyle ilgili kapsamlı bir soruşturma yapılacağını duyuran Seul, provokasyon niyeti olmadığına dair tutumunu netleştirmişti.

Güney Kore'nin açıklamasının ardından, Seul'ün akıllıca bir karar vermesini takdir ettiği anlaşılan Kim, herhangi bir provokasyonun "korkunç sonuçlar" doğuracağı uyarısında bulunmuştu.

Devlet Başkanı Lee'nin yönetimi, Pyongyang'ın Güney Kore'yle savunma anlaşmasını 2023 sonunda askıya almasının ardından, askeri görüşmelerin yeniden başlatılmasını da öneriyor.

Güney Kore Devlet Başkanlığı Ofisi çarşamba günü yaptığı açıklamada Lee'nin, Kuzey Kore'yle 2018'de imzalanan askeri anlaşmanın yeniden yürürlüğe konması olasılığını incelemek üzere bir değerlendirme yapılmasını emrettiğini duyurdu.

Diğer yandan Seul'ün Birleşme Bakanlığı, Kuzey Kore diktatörünün güvenliğini sağlayan üç devlet kurumunun yeni yöneticileri olduğunu açıkladı. Kim Jong-un'un suikast planlarından giderek daha fazla korkması nedeniyle eski yöneticilerin görevden alındığı öne sürülüyor.

AFP'ye göre Seul, bu değişikliklerin ekimde düzenlenen bir askeri geçit töreninde fark edildiğini söylüyor.

Independent Türkçe


İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?
TT

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

Husam İytani

İran'daki hükümet yanlısı gösteriler, kısmen Batı'nın Tahran rejiminin çöküşünü öngörmekteki aceleciliğine bir tepki niteliğinde. Yüz binlerce kişi, ekonomik ve siyasi iflasına, 30 yılı aşkın süredir yatırım yaptığı eksenin çöküşüne rağmen mevcut rejimi desteklemek için yürüyüş düzenledi.

Başkan Donald Trump'ın İran ile ticaret yapan ülkelere uygulanan gümrük vergilerinde yüzde 25'lik bir artış açıklamasının ardından, Alman Şansölyesi Friedrich Merz bir adım daha ileri giderek Tahran rejiminin sona yaklaştığını ve “İran liderliğinin son günlerini yaşadığını” söyledi. Merz’in bu açıklaması, güvenlik güçlerinin göstericileri bastırmak için artan güç kullanımını protesto etmek amacıyla Batı başkentlerindeki İran büyükelçilerinin çağrılması dalgasının ortasında geldi. Bu arada, İsrail'de sadece tehdit dili, askeri planlama ve gelecekteki İsrail hava saldırıları operasyonları için hedef seçimi duyuluyor.

İki önemli gözlem var; birincisi, mevcut protestoların, önceki birçok gösteri ve huzursuzluğa kıyasla belirleyici özelliği, kronik ekonomik başarısızlığın ve bunun üstesinden gelememenin, “direniş ekseni” olarak bilinen emperyal projenin çöküşüyle ​​birleşmesidir. Bu eksenin temel işlevi, Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen'de görüldüğü gibi, sınırları etrafında tampon bölgeler oluşturarak İran'ı dış tehditlerden korumaktı. Bu bölgeler, 1980-1988 yılları arasında Irak ile yaşanan çatışmada olduğu gibi, İran topraklarında herhangi bir savaşın yaşanmasını önlemek ve İran'ın düşmanlarını nispeten uzak bölgelerde oyalamak için bir kalkan görevi görüyordu.

Bu bağlamda, İran para biriminin rekor seviyelerdeki düşünün ortaya çıkardığı ekonomik çöküşün, rejimin doğası, sosyo-ekonomik politikaları, üretim yöntemleri, kamu malının eşitsiz dağılımı ve yolsuzluk düzeyiyle ilgili yapısal sorunlardan mı kaynaklandığı, yoksa on yıllarca süren ve yabancı yatırımları engelleyen, ülkenin izolasyonunu daha da artıran ağır yaptırımlar ve ambargoların bir sonucu mu olduğu fark etmiyor. Şimdi ön plana çıkan şey, vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılayamamasıdır.

Tahran'daki yetkililer, İran'a karşı eski müttefikleri Beşşar Esed ve Lübnan'daki Hizbullah'a davrandıkları gibi davranacak olan Çin veya Rusya'dan herhangi bir destek beklemiyorlar

İkinci gözlem ise, ABD ve İsrail'in, mevcut protestoları 1979'da iktidara gelen rejimin sonu haline getirmek için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarıdır. Batılı müttefikleriyle birlikte, nihai çöküş ister iç baskıdaki artıştan ister bir dış faktörden kaynaklansın, Tahran'daki rejimi devirmek için her türlü çabayı gösterecek ve mevcut tüm güvenlik, ekonomik ve askeri araçları kullanacaklardır. Geçen yıl haziran ayındaki İsrail saldırıları sırasında ortaya çıkan, İran ordusunun ve Devrim Muhafızlarının üst düzey komutanlarının çoğunun ölümüne ve hatta Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın hayatının tehlikeye girmesine yol açan İran’ın korkunç istihbarat ve askeri açığı sonrasında, Venezuela modelinin İran'da da uygulanması oldukça cazip bir seçenek gibi görünüyor.

Şarku’l Avsat’ıın Al Majalla’dan aktardığı analize göre son Şah Muhammed Rıza'nın oğlu Rıza Pehlevi'ye alternatif bir otorite kurma konusunda aşırı güven duyulması, muhtemelen 2009'daki “Yeşil Hareket”in arkasındaki iç muhalif figürlerin, yaşanan olaylar hakkında net bir tavır almadıkları bir dönemde alternatif bir seçenek sunma ihtiyacından kaynaklanıyor. İç muhalefetin net bir tavır almamasının arkasında ise devirmeyi hedefledikleri rejimle olan bağlantıları yatıyor. Dolayısıyla bu noktada, İranlıların çoğunluğunun mevcut rejimi ne pahasına olursa olsun devirmeye mi meyilli olduğu, yoksa 2022'de başörtüsü ve bireysel özgürlüklere getirilen kısıtlamalar sebebiyle patlak veren “Kadın, Özgürlük, Yaşam” gösterilerinden sonra olduğu gibi, şartlı uzlaşmalara varmayı ve tavizler koparmayı mı desteklediği konusunda önemli sorular beliriyor.

Şüphesiz ki, Tahran'daki yetkililer, İran’a karşı eski müttefikleri Beşşar Esed'e ve Lübnan'daki Hizbullah'a davrandıkları gibi davranacak olan Çin veya Rusya'dan herhangi bir destek veya arka çıkma beklemiyorlar.

Trump'ın İran ile ticaret yapanlara gümrük tarifesi uygulama hamlesi ve protestocuların mevcut ivmede öldürülmeye devam edilmesi halinde Tahran'a saldırmak için “çok güçlü planlar” geliştirmeye yönelmesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin Dini Lider Ali Hamaney ve rejimini devirmek için mevcut fırsatı kaçırmak istemediğini gösteriyor. Ancak bu, hem modern dünyada hem de antik dünyada muazzam öneme sahip jeostratejik bir kavşakta yer alan, 1,6 milyon kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahip ve nüfusu 90 milyondan fazla olan İran için makul bir resim çizmek için yeterli değil.