ABD istihbaratındaki ‘İşkence Kraliçesi’nin hikayesi

Alfreda Scheuer, El-Kaide üyesi olduğundan şüphelenilen kişilerin soruşturmalarında yer aldı.

Eski ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer. (YBeU Beauty Personal Coaching’in Facebook sayfası)
Eski ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer. (YBeU Beauty Personal Coaching’in Facebook sayfası)
TT

ABD istihbaratındaki ‘İşkence Kraliçesi’nin hikayesi

Eski ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer. (YBeU Beauty Personal Coaching’in Facebook sayfası)
Eski ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer. (YBeU Beauty Personal Coaching’in Facebook sayfası)

Ünlü  Hollywood filmi Zero Dark Thirty’de (2002) Jessica Chastain tarafından canlandırılan kızıl saçlı bir CIA analisti, meslektaşının bir El-Kaide şüphelisine su banyosu işkencesi (waterboarding) uygulamasını seyretmek için CIA’e ait gizli bir hapishaneye gidiyordu. Şüpheli daha sonra küçük bir dondurucudan biraz daha büyük bir kutuya kilitlenirken bu yöntemle konuşması sağlanıyordu.
Söz konusu dönemde, 2002 yılında kızlık soyadı ‘Bikowsky’ ile tanınan kızıl saçlı ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer, El-Kaide üyesi olduğundan şüphelenilen Ebu Zübeyde’nin işkencesini seyretmek için gizli bir ABD istihbarat hapishanesine gitti. Senato müfettişlerine göre şüpheli, işkence sırasında su işkencesine maruz bırakılarak, ‘köpek kutusuna’ kilitlendi.
ABD istihbaratı, film yapımcılarına CIA yetkilileriyle iletişim kurmaları için daha önce bir benzeri görülmemiş şekilde izin verdi. NBC News çalışanları, New Yorker gazetesine Chastain’in karakterinin kısmen Scheuer’u taklit etiğini ve Scheuer’un pozisyonunu canlandırdığını belirtirken CIA’in ‘dosyanın gizli olduğunu’ söylemesi dolayısıyla isminin gizli tutulduğunu kaydetti.  
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan akrtardığı habere göre Scheuer 20 yıl boyunca ABD’nin radikalizm yanlısı gruplara karşı savaşında, gizli gözaltı merkezleri ve acımasız sorgulama teknikleri de dahil olmak üzere bazı tartışmalı noktalarda merkezi bir figürdü. ABD istihbarat ajanları, genellikle karanlık bir dünyada çalışırken Scheuer’un tecrübeleri ise bunlara ışık tuttu.
Scheuer, 2021 sonlarında son görevi olan ABD Anavatan ve Stratejik Tehditler Dairesi başkan yardımcılığından emekli oldu ve bu yıl da Reuters’a konuşmayı kabul etti.
Bunun ilk röportajı olduğunu belirten Scheuer, kurumdan ayrılmaya zorlanmadığını, kendi özel koşulları uyarınca ayrıldığını belirtmek için konuşmaya karar verdi. Politikasına göre ABD istihbaratı, çalışanlarının meselelerini gündeme getirmez ve istihbarat için çalışıp çalışmadıklarını doğrulayamaz.

‘Kanlı ve gururlu’
Scheuer, toplam iki buçuk saat süren telefon görüşmeleri sırasında ‘devlet sırrı’ kapsamında olduğu için bireysel vakaları tartışamayacağını dile getirdi. Ancak genel olarak hükümet raporlarında bahsedilen ‘waterboarding (su banyosu ile işkence)’ uygulamasının işkence olmadığını belirten Scheuer, bu tür tekniklerin işe yarayabileceği konusunda ısrar etti. Alfreda Scheuer, kendisine yönelik eleştirilerin büyük ölçüde terörle mücadele için risk almasından kaynaklandığını savundu.
Scheuer, çalıştığı kuruma yönelik hükümet ve basında çıkan eleştirilere atıfla “Kana bulandım. Köşeye atılmadığım için kendimle gurur duyuyorum. Kafamı kuma gömmedim” dedi.
New Yorker bir haberinde ismini belirtmeksizin Scheuer’dan alıntı yaparak onu ‘İşkence Kraliçesi’ olarak tanımlamış ve Scheuer’un işkence seanslarına mutlu bir şekilde katıldığını belirtmişti.
Scheuer, çok sayıda haberde yer alan lakabını ‘yanlış ve saçma’ olarak nitelendirirken hiçbir erkek çalışanın aynı şekilde tanımlanmayacağını vurguladı. “Bu lakabı ringde olduğum için aldım. Aslında yüksek sesle ve gururla elimi kaldırdım ve bundan da hiç pişman değilim” dedi.
Senato soruşturması, Scheuer’un herhangi bir şüpheliye kişisel olarak işkence yaptığı iddiasını içermiyor. Bu çerçevede analist, rolünün bir soruşturmacıdan ziyade ‘uzman’ olduğunu belirtti. Aynı şekilde “Bir soruşturmacı ve bir raporcu arasında çok net bir çizgi var. Bir raporcu, hakkında soru sorulan bir konunun uzmanıdır” ifadesini kullandı.
ABD istihbaratının sözcüsü olan Susan Miller, Scheuer’un ifadeleri hakkında yorum yapmayı kabul etmedi. “CIA’nın gelişmiş sorgulama tekniklerini kullanması 2007’de sona erdi” demekle yetindi.
Scheuer’un kariyeri CIA’den ayrıldıktan sonra başka bir yola girdi. Kensdisi ‘yaşam koçu’ oldu ve kadınların ‘iyi görünmelerine ve  kendilerini iyi hissetmelerine’yardımcı olacağı bir iş sahasına yöneldi.
Alfreda Scheuer eski hayatından bu dünyaya geçiş yaparak, işini ve güven verici fotoğraflarını bir internet sitesinde sergiliyor.

İnternet sitesinde şu ifadelere yer veriliyor:
“Yeni bir şey denemek için konfor alanınızdan ayrılmanın nasıl bir his olduğunu biliyorum. Üst düzey bir hükümet yetkilisi olarak otuz yılı aşkın kariyerimi risk ve hayati kararlar alarak başarısız olamayacak görevlerle görevlendirilmiş, çoğu kadın olan ekiplere liderlik ederek sonlandırdım. İşimin her anını sevdim.”

‘Gecenin Hayaletleri’
Scheuer, 1988 yılında Tuft Üniversitesi Fletcher Koleji’nde henüz yüksek lisans öğrencisiyken ABD istihbaratındaki işini, teşkilatın Terörle Mücadele Merkezi'ni kuran ve şu an hayatta olmayan istihbarat görevlisi Duane ‘Dewey’ Clarridge tarafından aldığını söylüyor. Clarridge, İran-Kontra Davası’nda verdiği ifadede yalan yere yemin etmekle suçlanmıştı. Duruşma öncesinde ise Başkan George H.W. Bush tarafından affedilmişti.
Scheuer, telefon aracılığıyla gerçekleştirdiği iş görüşmesine dair “Bana ne düşündüğümü ve neden merkezde çalışmak istediğimi sordu” dedi.
“Gece hayaletlerinin varlığına inandım. Bu konuda bir şeyler yapmak istedim’ dedim. Biraz güldü. Bundan memnun görünüyordu” diyen Scheuer, gece hayaletleri derken kötüyü kastettiğini ve ‘iyilerin bir şey yapmazsa da galip gelebileceğini’ dile getirdi.
ABD istihbaratında yaz dönemi stajyeri olarak işe başladı ve ardından 1990’da çalışan olarak işe alındı. Scheuer, kariyerinin başlarında İran destekli Lübnan Hizbullah’ı milisleri gibi devlet destekli gruplara odaklandığını söyledi.
Ancak odağı başka noktalara kaydı. 1996’da ABD istihbaratı, yeni bir radikalizm olgusu olarak ortaya çıkan Usame bin Ladin’i özel olarak hedef alan bir birim kurdu. Zero Dark Thirty’deki ana karakterin, Bin Ladin’in izini sürmede çok önemli bir rol oynamamasına rağmen Scheuer da dahil olmak üzere ABD istihbarat ajanlarının bir karışımına dayandığına inanılıyor.
Yeni birimin adı, Michael Scheuer adlı bir ABD istihbarat analisti başkanlığındaki ‘Alec İstasyonu’ idi. Alfreda Scheuer’un Reuters’a yaptığı açıklamaya göre Michael Scheuer başkanlıktan ayrıldıktan sonra 1999’da istasyona dahil oldu. Daha sonra 2014 yılında evlendiler.
Michael Scheuer son yıllarda komplo teorileri benimsedi ve dönemin ABD Başkanı Donald Trump’a seçimi kaybetmesinin ardından sıkıyönetim çağrısında bulundu. Trump’ın Demokratlar, Hollywood ve ‘derin devlet’ arasındaki pedofililerle savaştığı komplo teorisinin genel olarak doğru olduğunu söyledi. Michael Scheuer, Reuters’a “Bu onun (Alfreda Scheuer) şovu. Ben katılmayacağım” diyerek röportaj talebini geri çevirdi.
Scheuer, kocasının fikirlerine katılıp katılmadığını açıklamadı. Ancak onunla bazı konuları tartıştığını söyledi.

Güvenlik birimleri arasında eleştiriler
Scheuer, yirmi yılı aşkın bir süredir ‘artan El-Kaide tehdidi, üyelerinin ABD uçaklarını kaçırma ve Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırma planları’ ile bir istihbarat savaşının ortasında bulunuyor.
CIA ve FBI’ın El-Kaide ile savaşmak için birlikte çalışması gerekiyordu. Ancak hükümet raporlarına göre iş birliği, yanlış iletişim ve hatalarla dolu. Federal soruşturmalar, daha iyi bir koordinasyonun ABD’nin 11 Eylül’den önce potansiyel teröristleri belirlemesine veya sorgulamasına yardımcı olabileceğini belirtiyor.
Scheuer, Alec İstasyonu’na katılması sonrasında başkan yardımcılığına, ardından da birim başkanlığına terfi etti.
2005 ABD istihbarat müfettişi genel raporu, CIA’in 11 Eylül’den önce El-Kaide saldırganlarının ‘seyahat bilgilerini’ FBI’a aktaramadığını ortaya koydu. Dönemin FBI direktörü Robert Mueller yaptığı açıklamada “Gerçek ve tasavvur edilen kültürel duvarlar, FBI ve CIA arasındaki koordinasyonu engellemeye devam etti” dedi.
Bu çerçevede Scheuer, ABD istihbaratının yanıldığını ama FBI’ın önceliklerini sorguladığını söyledi. Alfreda Scheuer, “FBI, bir saldırıyı önlemeye çalışmak yerine büyük ölçüde yasal bir dava oluşturmaya odaklanmıştı” ifadesini kullandı.
Söz konusu dönemde ABD istihbaratıyla çalışan eski FBI ajanlarından Mark Rossini, bu varsayımı eleştirerek, “Scheuer, tamamen yanılıyor. Ne küçük düşürücü yalanlar!” şeklinde konuştu.

Kutsal görev
El-Kaide militanları 11 Eylül 2001 tarihinde ikisi Dünya Ticaret Merkezi’ne, biri Pentagon’a ve dördüncüsü de Pensilvanya eyaletinde bir tarlaya düşen dört uçakla saldırı gerçekleştirdi. ABD istihbaratı kısa süre sonra, ABD’nin istihbarat toplama şeklini hızla değiştiren ve Tayland, Polonya ve Litvanya’da işkenceye ve gizli hapishaneler ağı kurulmasına izin veren bir ‘gelişmiş sorgulama’ programı başlattı.
ABD istihbarat eylemlerinin bazı ayrıntıları, 2014 Senato İstihbarat Komitesi soruşturması ve davalarında ortaya çıktı. Senato raporunda, Scheuer’dan ‘gelişmiş sorgulama’ tekniklerinin etkinliği hakkında 20’den fazla alıntı yapılıyor. Ancak raporda Scheuer’un adı geçmezken kendisinden ‘Alec İstasyonu’nun Başkan Yardımcısı’ olarak bahsediliyor.
Ebu Zübeyde, 2002’de Afganistan’da yakalandıktan sonra resmi olarak işkence görmesine izin verilen ilk kişiydi. Söz konusu dönemde El-Kaide’de kilit bir figür olduğundan şüpheleniliyordu. Scheuer, Ebu Zübeyde’yi görmek için Senato raporunda ‘Yeşil Gözaltı Alanı’ olarak anılan Tayland’daki gizli CIA sitesine gitti.
Bölgedeki müfettişler, Ebu Zübeyde’nin paylaşacak başka istihbarat bilgisi olmadığına inandıklarını söyledi. Ancak başkanlık sorgulamaya devam etmek istediği için Scheuer ve ile bir yetkili, ABD istihbaratının gelişmiş sorgulama tekniklerinin kullanımını izlemek için bölgeye geldi.
“Gördüklerimin ayrıntılarına girmeyeceğim” diyen Scheuer, “Hakikate ulaşmayı, başka hayatları kurtarmayı kutsal bir görev saydık. Gördüğüm herkes çok profesyonelce davrandı. Bu, her şeyden zevk aldığım anlamına gelmiyor” ifadesini kullandı.
Senato raporu, 20 gün boyunca Ebu Zübeyde’nin ‘günde yaklaşık 24 saat gelişmiş sorgulama tekniklerine’ tabi tutulduğuna dikkat çekiyor.
Kendisi günde 2 ila 4 kez suya maruz bırakıldı. Neredeyse çıplak olarak tutuldu ve tabut benzeri daha büyük bir kutuya veya daha küçük bir ‘köpek kutusuna’ konuldu.
20 yıl geçmesine rağmen hakkında herhangi bir suçlama bulunmayan Ebu Zübeyde halen Guantanamo Körfezi’nde tutuluyor. Ebu Zübeyde’nin avukatlarından Joseph Margulies, gizlilik kurallarının, müvekkilinin Scheuer’u hatırlayıp hatırlamadığını belirtmesini engellediğini dile getirdi. Reuters’a konuşan Margulies, “İşkence, bu şekilde yerleşik hale geldi. Bu şekilde ABD yaşamının bir parçası oldu” ifadelerini kullandı.

Scheuer yanlış gözaltıdan pişman değil
Senato’daki soruşturmacılar, Scheuer’un 11 Eylül Saldırıları’nın beyni olan Halid Şeyh Muhammed’i işkence gördüğü ve 183 kez suya daldırıldığı sırada sorgulamak için Polonya’daki başka bir gizli bölgeye gittiğini belirtti.
Soruşturmacılar, Scheuer’un ‘bu hayattan nefret edeceğini söylediği’ bir e-posta göndermesi sonrasında, yoğun bir işkence seansı sırasında Muhammed’i sorguladığını kaydetti.
Reuters, Scheuer’un e-posta gönderdiği kişiyi tanımlayamadı. Soruşturmacılara göre Scheuer, başka bir tutuklunun Afganistan’daki siyahi ABD’li Müslümanlar hakkındaki istihbaratını yanlış yorumladı. Ayrıca Muhammed’e bir saldırı başlatmak için ABD’deki siyahi Amerikalıları toplamayı planladığı hususunda kimsenin dile getirmediği bir iddiayı sordu. Raporda Muhammed’in işkence altındayken böyle bir komplo uydurmuş gibi göründüğü belirtiliyor.
Scheuer, herhangi bir yanlış iddiada bulunmadığını vurguladığı açıklamasında şunları söyledi:
“Elimizdeki istihbarat son derece iyiydi. Her şey, bir sonraki saldırıyı engellemek ve ‘tek bir ifadeyle’ ağın geri kalanını bulmak için ihtiyaç duyduğumuz istihbaratı edinmek hedefiyle yapıldı.”
Scheuer’un adı, masum olan Halid el-Masri’nin ‘olağanüstü teslimi’ sonrasında 2005 yılında ön plana çıktı. Bu ifade, şüphelilerin tutuklama, iade veya yargılama emri olmaksızın tutuklanması, hapsedilmesi ve başka ülkelere nakledilmesini tanımlamak için kullanılan bir terimdi.
Masri, adı 11 Eylül Saldırıları’nın bir zanlısının takma adınA benzer bir isim taşıyan bir Alman vatandaşıydı. ABD istihbaratı, onu Balkanlar’dan uçakla Kabil’e götürdü. ‘Salt Pit (Tuz Çukuru)’ adı verilen bir hapishanede dört ay boyunca tuvalet ihtiyacını görmesi için içerisinde kova bulunan küçük bir hücrede dış dünyadan izole edildi. Soruşturmacılar, onun yanlış kişi olduğunun baştan beri açık olduğu belirtiyor.
Yetkililer ve ABD istihbarat raporları, Scheuer’un Masri’nin hapsedilmesi için kulis yaptığını belirtti. Bir Senato raporunda, Masri’nin tutuklanmasını şiddetle savunmasına rağmen Scheuer’un, herhangi bir disiplin cezası almadığına dikkat çekildi. İstihbarat müfettişleri tarafından hazırlanan bir raporuna göre Alec İstasyonu, Masri’yi terörizmle ilişkilendiren ‘bilgileri abarttı’.
Scheuer, olayı inkâr etmek istemediğini belirtirken “Sadece pişman olmadığımı söylemek istiyorum” dedi.
Basın davanın ardından, 2005 yılında, Washington Post’taki ‘kışkırtıcı kişiliğine yakışan sivri uçlu saçlara sahip’ olduğunu anlatan bir hikaye de dahil olmak üzere Scheuer hakkında yazmaya başladı.
Scheuer ise duruma ilişkin “Kesinlikle benden hoşnut olmayan bir grup eski kafalı vardı” değerlendirmesinde bulundu.



Boşaltma, yeniden konuşlanma ve gözetleme: İsrailli yerleşimci hareketi Rovvad el-Başan’ın Suriye’nin güneyine yönelik planı

İsraillilerin Suriye, Lübnan ve Filistin topraklarını işgal etme girişimleri durmak bilmiyor (AFP)
İsraillilerin Suriye, Lübnan ve Filistin topraklarını işgal etme girişimleri durmak bilmiyor (AFP)
TT

Boşaltma, yeniden konuşlanma ve gözetleme: İsrailli yerleşimci hareketi Rovvad el-Başan’ın Suriye’nin güneyine yönelik planı

İsraillilerin Suriye, Lübnan ve Filistin topraklarını işgal etme girişimleri durmak bilmiyor (AFP)
İsraillilerin Suriye, Lübnan ve Filistin topraklarını işgal etme girişimleri durmak bilmiyor (AFP)

Mustafa Rüstem

İsrail Lübnan, Suriye ve Filistin arasındaki dağların zirvelerini çağrıştıran adıyla Şeyh (Hermon) Dağı'nın tepelerinden Beşşar Esed rejiminin çöküşünden bu yana bölgenin jeopolitik coğrafyasına hâkim olma yolunda en çetin mücadelesini veriyor. Bu stratejik noktayı sıkı bir şekilde kavramış olan İsrail, kontrolü pekiştirme çabalarını yoğunlaştırıyor.

Öte yandan İsrail kara sınırına bakan dağın eteklerinde şüpheli hareketler yaşanıyor. İsrailli yerleşimciler bölgenin en su zengini ve verimli topraklarında yerleşim birimleri inşa etmek amacıyla ‘Başan’ olarak adlandırdıkları bölgedeki arazilere el koymak için planlar yapıyor.

Sınır çiti

İsrail ordusu, geçtiğimiz pazar günü yaklaşık 30 yerleşimcinin Başan bölgesindeki yerleşim projelerine onay ve yeşil ışık verilmesini talebiyle Suriye topraklarına girmelerinin engellendiğini duyurdu. Ertesi gün, yani pazartesi günü, aynı hareketten 10 yerleşimci daha sınır çitini geçtikten sonra gözaltına alındı.

Öte yandan İsrail ordusu bu eylemlerden mesafesini koruyarak konuyu askerlerin ve sivillerin hayatını tehdit eden ‘tehlikeli bir ihlal’ olarak nitelendirdi ve Suriye topraklarına yapılan bu baskını kınayan bir açıklama yayımladı.

Aynı süreçte İsrail Yayın Kurumu (IBA), yaşananların, İsrailli yerleşimci hareketi Rovvad el-Başan üyelerinin Suriye'ye geçmeye çalıştığı 24 saatten kısa bir süre içindeki dördüncü olay olduğunu duyurdu.

Güvenlik düğümü

Bu gelişmelere dikkati çeken Kuveyt merkezli Reconnaissance Araştırma Merkezi İcra Direktörü ve Washington Basın Kulübü üyesi Abdulaziz el-Anceri, Rovvad el-Başan hareketinin 7 Ekim 2023 sonrasında İsrail güvenlik doktrinindeki geniş kapsamlı dönüşümden ayrı değerlendirilemeyeceğini vurguladı. Dışarıdan bakıldığında Şeyh Dağı eteklerinde sınırlı bir yerleşim girişimi gibi görünen bu hareket, aslında Gazze'den Lübnan'ın güneyine, oradan da Suriye’nin güneyine uzanan bir hat boyunca İsrail'in mevzilerini tamamen ya da yarı nüfussuz tampon bölgelerle çevrelemeye dayanan daha geniş kapsamlı bir vizyonun parçası.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı haberde Anceri Anceri, sözlerini şöyle sürdürdü: “İsrail, 1982-2000 yılları arasındaki Güney Lübnan deneyiminden önemli dersler çıkardı. Bu deneyim, yerleşik bir bölgenin doğrudan işgalinin maliyetli bir halk direnişini doğurabileceğini ortaya koyuyor. Bugün gördüğümüz şey ise gelecekteki yerel direniş ihtimalini en aza indirecek bir güvenlik ve demografik boşluk yaratma çabası gibi görünüyor. Gazze'de geniş çaplı yıkım, yaşanabilir alanın daraltılması ve tahrip edilmiş, insanın yaşayamayacağı tampon bölgeler oluşturulmasına dayanan bir model göze çarpıyor. Güney Lübnan'da ise İsrail, Litani Nehri’nin güneyiyle Mavi Hat arasında benzer bir gerçeklik dayatmaya çalışıyor gibi görünüyor. Suriye'de ise İsrail, önceki rejimin çöküşünü ve 1974 kuvvet ayrılığı anlaşmasının çözülmesini güneyin hassas bölgelerinde askeri manevra alanını genişletmek için bir fırsat olarak değerlendirdi.”

Suriye’de 2024 yılı sonlarında yaşanan siyasi dönüşümün ardından İsrail'in Suriye ile 1974 yılında imzalanan Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’nın artık geçerliliğini yitirdiğini düşündüğü ve Esed rejimiyle yapılan eski düzenlemelerden bağımsız davrandığını açıklayan Anceri’ye göre İsrail’in Suriye'nin askeri cephaneliğine yönelik kapsamlı bombardımanları ve ardından gelen kademeli ilerlemeyi ve daha önce İsrail'in doğrudan hareket alanı dışında kalan bölgelerde ileri gözetleme noktaları kurulması bu çerçevede anlaşılabilir.

Cepheler ve kapasitelerin imhası

Bu gelişmeler yaşanırken gözlemciler, özellikle İsrail'e sınır bölgelerinde ve Şeyh Dağı eteklerinde son dönemde yaşanan gelişmelerin ciddi tehlikelerine dikkati çekiyor. Bir kesim, yaşananların Benjamin Netanyahu hükümetinin bir yılı aşkın süredir dayatmaya çalıştığı ilerleme operasyonunun devamı niteliğinde olduğunu değerlendiriyor. Bu süreçte hükümet, aşırı muhalif akımların iktidara gelmesinden duyduğu kaygıyı öne sürerek önceki rejimin çöküşünden ve Beşşar Esed'in 2024 yılı sonlarında Moskova'ya kaçmasından itibaren Suriye ordusunun stratejik silahlarını imha etmeye girişti. Bu amaçla Şam ve çevresi, Humus ile güneydeki sınır şehirlerindeki muharebe birliklerinin konuşlandığı belirli noktalara yönelik ilk günlerde yoğun hava saldırıları düzenlendi.

fbfrbg
Suriye'nin güneyindeki bir kontrol noktasında askeri bir araç (AFP)

Öte yandan Şam, Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara'nın hükümetinin göreve gelmesinden bu yana Suriye'nin başta komşu ülkeler olmak üzere bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kuracağına dair güvence mesajları verdi ve ABD gözetiminde İsrail ile bir güvenlik anlaşmasına varmak üzere görüşmeler başlattı.

Suriye'nin güneyindeki Dera şehrinden sivil aktivist Yaser el-Hatib, Rovvad el-Başan hareketinin hamlelerinin bir baskı aracından öteye geçmediğini söyledi.

Hatib, şöyle konuştu:

“Dera'daki ve Şeyh Dağı eteklerindeki halk, Suriye topraklarının bütünlüğünden yana. Bu hareketin kafasında kurduğu planların hiçbirinin hayata geçmesi mümkün değil. Bunu da, bölge halkının bilinci ve İsrail'in tüm kışkırtıcı eylemlerine karşı herkesin sergilediği soğukkanlılık sağlıyor.”

Rovvad el-Başan hareketi geçtiğimiz yıl nisan ayında kuruldu. Batı Şeria’daki İsrailli yerleşimciler ile İsrail'in 1967'de işgal ettiği Suriye’nin Golan Tepeleri’nden gelen kişilerden oluşuyor. Hareketin üyeleri, Suriye topraklarında kalıcı yerleşim birimleri kurulmasını talep ediyor. Hareket, Tevrat'ta geçen ‘Başan’ bölgesiyle ilgili dini ve tarihi anlatılara dayanıyor. Tel Aviv'deki haberler, hareketin iktidar koalisyonunun içinden siyasi figürlerden destek gördüğüne işaret ediyor. Hareketin en öne çıkan siması ise sözcülüğünü yapan Amos Azarya.

Jeopolitik

Abdulaziz el-Anceri, “Rovvad el-Başan'ın önemi yalnızca örgütsel büyüklüğüyle değil, İsrail sağı içindeki siyasi ve yerleşimci eğilim hakkında ortaya koyabilecekleriyle ölçülmeli” ifadelerini kullandı.

Bu tür hareketlerin hedefleri konusundaki değerlendirmesinin başında Anceri, “Bu hareketler çoğunlukla sınırları test etmekle başlar. Sınırlı giriş, hesaplı sürtüşme, geçici çekilme ve ardından tekrarlayan geri dönüş... Sembolik eylem zamanla sahaya yansıyabilir ve ardından müzakere dosyasına, sonunda ise geri adım atılması güç bir fiili duruma dönüşebilir. Bu mantık, Batı Şeria'nın geniş kesimlerinde yaşananlardan pek de uzak değil" şeklinde konuştu.

Anceri, şöyle devam etti:

“Bence en tehlikeli boyut, Güney Suriye'de yaşananların salt askeri bir boyutla sınırlı kalmayıp jeopolitiğin bizzat yeniden tanımlanmasına yönelik bir girişimin göstergeleri olduğu ihtimali. Golan Tepeleri ve 1967 sınırları tartışmasından Suriye'yi yalnızca 1974 düzenlemelerine dönüş talebinde bulunmaya razı etmeye doğru bir kayma söz konusu. Yani işgal altındaki toprakların geri alınmasından kuvvet ayrılığı hattına dönüşle yetinmeye kadar Suriye'nin taleplerinin tavanı zamanla aşındırılabilir."

Bir insan hakları izleme kuruluşu, Beşşar Esed rejiminin çöküşünün ardından yalnızca 2024 yılı sonu ile 2025 yılı ekim ayı arasında İsrail’den Suriye'nin güneyine yaklaşık 200 sızma girişimi tespit etti. Bunların 130'u piyade ve zırhlı birlikler tarafından gerçekleştirilen kara sızmalarıydı, bir kısmı derinlere uzanan ani operasyonlardı. Son dönemde Şam’ın kırsal kesimindeki Beyt Cin bölgesine kadar uzanan ve ardından geri çekilen bir kara müdahalesi ve bombalama operasyonu da bunlar arasında yer alıyor.

Dağ ve Başan Oku

Bu gelişmelerle birlikte İsrail ordusu, Suriye içlerine yönelik kara ve hava operasyonları yürütürken bir yılı aşkın süredir Şeyh Dağı'nı (Suriye ve Lübnan sınırlarına bakan 2 bin 800 metre yüksekliğindeki stratejik dağ) kontrol ediyor. Bu süreçte 36 Suriyeli hayatını kaybetti, Kuneytra kırsalında halka karşı gözaltılar ve baskınlar gerçekleştirildi. İsrail aynı zamanda Suriye topraklarını ele geçirerek tampon bölgeye dönüştürmek amacıyla ‘Başan Oku’ adlı bir operasyon başlattı. Beşşar Esed rejimin 2024 yılının aralık ayında çöküşünden 2025 yılının nisan ayına kadar kısa bir süre içinde sızdığı topraklar, uluslararası anlaşmaları açıkça ihlal eder biçimde yaklaşık 460 kilometrekareyi aştı.

Birleşmiş Milletler (BM), İsrail ihlallerinin durdurulması çağrısında bulunurken BM Suriye Özel Temsilcisi Yardımcısı Claudio Cordone, İsrail'den gözaltındaki Suriyelilerin akıbetini açıklamasını talep etti. Cordone, ‘Kuneytra ve Dera'daki sızma, bombalama ve askeri operasyonları Suriye'nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal eden, sivillere zarar veren eylemler’ olarak nitelendirdi.

Anceri ise bu denklemde Dürzi boyutunun göz ardı edilmemesi ve son derece temkinli bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini vurguladı. ‘Cebel el-Arab’ ya da ‘Cebel el-Düruz’ yerine ‘Cebel el-Başan’ gibi ifadelerin giderek yaygınlaştığına işaret eden Anceri, bazı çevrelerin Süveyda’daki Dürzileri işgal altındaki Golan Tepeleri’nde yaşayan Dürzilerle ilişkilendirme girişimlerinde bulunduğuna ve Suveyda'dan Mecdel Şems'e, hatta Şuf bölgesine uzanan bir Dürzi koridorundan söz eden önerilerin sunulduğuna işaret etti ve bunların tamamının dikkatle izlenmeye değer söylemsel ve siyasi göstergeler olduğunun altını çizdi.

Anceri sözlerini şu tespitle noktaladı:

“Rovvad el-Başan'ın hedefi uzun vadede kademeli ve yavaş bir yerleşim. İsrail her zaman baştan resmi bir yerleşim projesi ilan etmek zorunda değil. Deneme niteliğinde bir harekete izin vermek, ardından onu güvenlik şemsiyesi altına almak ve zamanın onu müzakereye ya da normalleşmeye açık bir gerçeğe dönüştürmesini beklemek yeterli. Şeyh Dağı eteklerinde yaşananlar, büyük olasılıkla Gazze'den Güney Lübnan'a ve oradan Suriye'nin güneyine uzanan ve 'boşaltma, yeniden konuşlanma, gözetleme' ardından yeni bir siyasi ve güvenlik sınır mühendisliği öngören daha kapsamlı bir planın parçası. Arap dünyası ve uluslararası toplum tarafından açık bir bedel ortaya konmazsa bugün güvenlik adıyla başlayan bu hamle ileride uzun soluklu bir yerleşim projesine dönüşebilir."


İsrail ordusu, Lübnan sınırına yakın bölgede bir askerinin öldüğünü duyurdu

İsrail hava saldırısı Lübnan'ın güneyindeki Kfar Tebnit kasabasını hedef aldı (AFP)
İsrail hava saldırısı Lübnan'ın güneyindeki Kfar Tebnit kasabasını hedef aldı (AFP)
TT

İsrail ordusu, Lübnan sınırına yakın bölgede bir askerinin öldüğünü duyurdu

İsrail hava saldırısı Lübnan'ın güneyindeki Kfar Tebnit kasabasını hedef aldı (AFP)
İsrail hava saldırısı Lübnan'ın güneyindeki Kfar Tebnit kasabasını hedef aldı (AFP)

İsrail ordusu dün yaptığı açıklamada, bir askerinin cuma günü Lübnan sınırı yakınlarında hayatını kaybettiğini duyurdu. Böylece, Hizbullah ile savaşın başlamasından bu yana ölen İsrail askeri sayısı 22’ye yükseldi.

Ordunun kısa açıklamasında, kuzeydeki Atlit kentinden 23 yaşındaki Başçavuş Noam Hamburger’in “İsrail’in kuzeyinde hayatını kaybettiği” belirtildi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre ordu açıklamasında, Hamburger’in cuma öğleden sonra Lübnan sınırı yakınlarında öldüğünü bildirdi.

2 Mart’ta Hizbullah ile savaşın başlamasından bu yana toplam 23 İsrailli — 22 asker ve bir sivil sözleşmeli personel — hayatını kaybetti.


İran, Hizbullah'a Lübnan'ın "İslamabad anlaşmasına" dahil edileceği sözünü verdi

Cuma günü Lübnan'ın güneyinde İsrail hava saldırılarında hayatını kaybedenlerin tabutlarını taşıyan yaslılar (AFP)
Cuma günü Lübnan'ın güneyinde İsrail hava saldırılarında hayatını kaybedenlerin tabutlarını taşıyan yaslılar (AFP)
TT

İran, Hizbullah'a Lübnan'ın "İslamabad anlaşmasına" dahil edileceği sözünü verdi

Cuma günü Lübnan'ın güneyinde İsrail hava saldırılarında hayatını kaybedenlerin tabutlarını taşıyan yaslılar (AFP)
Cuma günü Lübnan'ın güneyinde İsrail hava saldırılarında hayatını kaybedenlerin tabutlarını taşıyan yaslılar (AFP)

İran, dün Hizbullah’a verdiği mesajda, İslamabad’da yürütülen diplomatik sürecin bir parçası olarak Lübnan’ın da anlaşma kapsamında yer alacağını bildirdi. Tahran yönetimi, ABD ile İran’daki savaşı sona erdirecek bir anlaşma üzerinde görüşmeler yürütüyor.

Hizbullah’tan yapılan açıklamada, örgütün Genel Sekreteri Naim Kasım’ın, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’den bir mesaj aldığı belirtildi. Mesajda Tahran’ın Hizbullah’a verdiği destekten “vazgeçmeyeceği” vurgulanırken, ABD ile savaşı sona erdirmeye yönelik son öneride Lübnan’da “kalıcı ve istikrarlı biçimde savaşın durdurulmasının” da yer aldığı ifade edildi.

Devam eden müzakerelere rağmen Hizbullah, olası bir savaşın yeniden başlaması ihtimaline karşı İsrail’in hava savunma sistemlerine yönelik saldırılarını artırdı. Örgüt, dün yaptığı açıklamada, iki ana askeri noktada bulunan dört hava savunma sistemini (Demir Kubbe) hedef aldığını duyurdu. Hizbullah, bir gün önce de başka bir savunma sistemini vurduğunu açıklamıştı.

Buna karşılık İsrail ordusu Lübnan toprakları içindeki saldırılarını yoğunlaştırdı ve güneydeki 15 kasaba için tahliye uyarısı yayınladı.