Solomon Adaları büyük güçler arasındaki mücadeleyi ateşliyor

Pasifik Okyanusu'nun stratejik bir bölgesinde bulunuyor ve Çin ile yaptığı güvenlik anlaşması Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD’yi öfkelendirdi

Çin'in Solomon Adaları Büyükelçisi ve Devlet Başkanı, Honiara'daki Çin tarafından finanse edilen Ulusal Stadyum Kompleksi'nin açılışını yaparken (AFP)
Çin'in Solomon Adaları Büyükelçisi ve Devlet Başkanı, Honiara'daki Çin tarafından finanse edilen Ulusal Stadyum Kompleksi'nin açılışını yaparken (AFP)
TT

Solomon Adaları büyük güçler arasındaki mücadeleyi ateşliyor

Çin'in Solomon Adaları Büyükelçisi ve Devlet Başkanı, Honiara'daki Çin tarafından finanse edilen Ulusal Stadyum Kompleksi'nin açılışını yaparken (AFP)
Çin'in Solomon Adaları Büyükelçisi ve Devlet Başkanı, Honiara'daki Çin tarafından finanse edilen Ulusal Stadyum Kompleksi'nin açılışını yaparken (AFP)

İnci Mecdi
Çin ile Güney Pasifik'te yer alan ve 700 bin kişiden az bir nüfusa sahip bir küçük adalar zinciri arasında yapılan bir güvenlik anlaşması, geniş çaplı bir endişeye ve Batılı hükümetlerin hızlı tepki vermesine yol açtı. Küçük olmasına rağmen ‘Solomon Adaları’ olarak adlandırılan bu adalar, stratejik öneme sahip bir bölgede yer alıyor. Bu, egemenlik ve nüfuzun Washington ile tartışıldığı bir bölgede Batı'nın Pekin'in askeri gücünü güçlendirdiğine dair korkularını artırıyor.
Anlaşma açıklanır açıklanmaz ABD, Avustralya, Japonya ve Yeni Zelanda'dan yetkililer yaptığı açıklamada, geçen yıl kanlı ayaklanmalara sahne olan Solomon Adaları ile Çin arasında imzalanan anlaşmanın özellikle de anlaşma, Çin polisi ve donanmasının güçlerini takımadalarda konuşlandırma iznini içermesi nedeniyle ‘özgür ve açık Hint-Pasifik Okyanusları için ciddi tehlikeler’ oluşturduğunu söylediler. Bu, Solomon Adaları Başbakanı Manasseh Sogavare, bir deniz üssü inşa etme planlarını reddetmesine rağmen anlaşmanın bölgede bir Çin deniz üssü inşa etmeye yönelik daha büyük bir planın ilk aşaması olabileceği anlamına geliyor.
Washington ve diğer başkentlerde alarm seviyesi o kadar yükseldi ki Beyaz Saray geçtiğimiz Cuma günü Solomon Adaları'nı anlaşmadan caydırmak umuduyla Pasifik Okyanusu'na üst düzey bir diplomatik delegasyon gönderdi. Ancak Çin, imzanın Salı günü, yani ABD heyetinin gelmesinden önce gerçekleştiğini duyurdu. Beyaz Saray Asya İşleri Başkanı Kurt Campbell ve Doğu Asya ve Pasifik İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Kreittenbrink, başkent Honiara'da Başbakan Sogavare ile bir araya geldi.
Avustralya, Uluslararası Kalkınma ve Pasifik Bakanı Zed Seselja’yı Solomon Adaları’nın Başbakanı ile görüşmek üzere olağanüstü bir şekilde Honiara'ya gönderdi. Seselja, geçtiğimiz hafta Avustralya Dışişleri Bakanı Marise Payne ile yaptığı ortak açıklamada, anlaşmanın imzalanmasının ‘büyük bir hayal kırıklığına’ yol açtığını dile getirdi.

Halkın memnuniyetsizliği ve acı dolu bir tarih
2021 yılının sonunda, Solomon Adaları'nda nüfusun bir kısmının Pekin'in artan etkisine olan kızgınlığının körüklediği isyanlar meydana geldi. Başkent Honiara'da Çinlilere ait şirketlerin tahrip edilip yakıldığı ayaklanmalarda ölümler yaşandı. 900 adadan oluşan ülkenin sakinlerinin kızgınlığı, Avustralya'dan sadece yaklaşık bin 500 kilometre uzaklıktaki Güney Pasifik takımadalarındaki tarihi korkulardan kaynaklanıyor. 19. yüzyılda, Birleşik Krallık güneyi kontrolüne geçirdi. Adaların kuzey kısımları Alman kontrolü altına girdi. 20. yüzyılın başında Almanya ile yapılan bir anlaşma kapsamında İngiltere tamamen hakimiyet kurdu. Bu durum, bölgenin İkinci Dünya Savaşı'nın bazı çatışmalarına sahne olmasına yol açtı.
İkinci Dünya Savaşı dönemi (1942-1945), Solomon Adaları'nın Japonya tarafından işgal edilmesi nedeniyle ülkenin modern tarihinin en acımasız kısmı olmaya devam ediyor. Japonya, işgalden sonra Yeni Gine'deki Japon hücum kanadını korumak ve Yeni Britanya'da Rabaul'daki ana üssü için bir güvenlik bariyeri oluşturmak için birkaç deniz ve hava üssü inşa etmeye başlamıştı. Gerçekten de ülke, Müttefik kuvvetler ve Japon İmparatorluk Kuvvetleri arasındaki en şiddetli savaşlardan bazılarına tanık oldu. Bu çatışmalar, binlerce sivilin ölümü ve adalarda büyük yıkımla sonuçlandı.
Solomon Adaları'ndaki birçok kişi, ülkelerinin yeniden büyük güçler arasındaki bir çatışmaya çekilmesinden duydukları korkuyu dile getirdi. Bazıları Çin'in Solomon Adaları'ndaki varlığını Rusya'nın Ukrayna'ya karşı ilerleyişine benzetti.
The Sydney Morning Herald gazetesinin haberine göre birçok vatandaş, özellikle şu anda Ukrayna'da olanlar göz önüne alındığında, bazı yabancı güçlere güvenmiyor.
İkinci Dünya Savaşı sırasında en şiddetli muharebelerden bazılarına da tanık olan küçük Pasifik ada devletlerinin liderleri, ülkelerinin uluslararası rekabet için bir arena haline gelmesinden duydukları korkuyu dile getirdiler.
Mikronezya Federal Devletleri Başkanı David Panuelo, geçtiğimiz ay yazdığı bir açık mektupta, Solomon Adaları hükümetine Çin anlaşmasının ‘ciddi ve geniş kapsamlı güvenlik sonuçlarını’ düşünme çağrısında bulundu.
Solomon Adaları, Sogavare yönetiminde Çin'e daha da yakınlaştı. Pekin'in ülkedeki rolüyle ilgili endişeler ve yolsuzluk iddiaları da geçtiğimiz Kasım ayında başkent Honiara'daki Chinatown'a düzenlenen ve 4 kişinin hayatını kaybettiği şiddetli ayaklanmalara katkıda bulundu. Avustralya, ülkeyle kendi güvenlik anlaşması kapsamında barış gücü göndermişti.

Pasifik'te nüfuz mücadelesi
Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD için anlaşma, Pasifik'te devam eden bir nüfuz mücadelesinde Pekin’in son güç gösterisi anlamına geliyor. Gözlemcilerin değerlendirmelerine göre bölgenin istikrarını tehdit eden bir adım. Aynı zamanda Canberra'nın en büyük korkusu olan ve Çin'in, Solomon Adaları'nda Pasifik Okyanusu'ndaki ilk Çin askeri üssü olacak olan bir askeri üssü inşa etmesi anlamına da gelebilir.
Yeni Zelanda'daki Canterbury Üniversitesi'nde Çin uzmanı olan Anne-Marie Brady'ye göre, anlaşma ‘oyunun kurallarını değiştiren bir oyunu’ temsil ediyor. Bu adımın ana hedefinin ABD olduğuna işaret eden Brady, “Çünkü ABD'nin Hint-Pasifik bölgesindeki sınırlama stratejisine karşı koymayı hedefliyor ve Pasifik ada devletlerinin yanı sıra Avustralya ve Yeni Zelanda'nın güvenliğini ve istikrarını doğrudan tehdit ediyor” ifadelerini kullandı.
CNN, Pasifik'te bir Çin üssü olasılığının, bölgede askeri üsleri de bulunan ve Çin'in, Güney Çin Denizi'ndeki askeri varlığını genişletmesiyle stratejik olarak daha önemli hale gelen ABD için endişe verici olduğunu bildiriyor. Bu olasılık, Çin gemilerini doğu kıyılarından çok uzakta demirleme ihtimaliyle karşı karşıya kalması muhtemel olan Avustralya için de sıkıntılı. Solomon Adaları vatandaşı ve Hawaii Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Tarcisius Kaputawalaka'ya göre, bu, Avustralya'yı daha az güvenli hale getirecek.
Bununla birlikte, Avustralya Ulusal Üniversitesi Stratejik ve Savunma Çalışmaları Merkezi'nde Stratejik Araştırmalar Emeritus Profesörü Hugh White, küçük ülkedeki Çin üssünün, Pekin ile herhangi bir olası çatışma sırasında Avustralya için yalnızca gerçek bir sorun olacağını düşünüyor. Herhangi bir üssün öneminin, Avustralya'nın Çin ile son yıllarda giderek gerginliği artan ilişkisini ne kadar iyi yönettiğine bağlı olduğunu da sözlerine ekledi.
Ancak siyasi ve güvenlik kaygılarından bağımsız olarak, gözlemciler, durumun Avustralya ve ortakları için Çin'in artan etkisine farklı bir yaklaşım benimseme ihtiyaçları konusunda bir gerçeklik kontrolü olduğunu söylüyorlar. Daha önce Avustralya Savunma Bakanı ve Başbakanı’na danışmanlık yapan White, "Hem Canberra'da hem de Washington'da bir şekilde Çin'i ortadan kaldırabileceğimize veya Çin'i sandığına geri koyabileceğimize inanıyorlar" değerlendirmesinde bulundu.

Soğuk Savaş zihniyeti
Son zamanlarda Pekin, Washington'ı AUKUS gibi ittifaklar aracılığıyla Hint-Pasifik bölgesinde bir ‘Soğuk Savaş zihniyetini’ desteklemekle suçladı. Geçtiğimiz yıl ABD Başkanı Joe Biden yönetimi tarafından açıklanan Avustralya ve İngiltere ile bir güvenlik ortaklığı olan AUKUS, Çin'e coğrafi olarak yakın olan Avustralya'ya nükleer denizaltılar ve uzun menzilli füzeler sağlamayı içeriyor.
Gözlemciler, nükleer denizaltı anlaşmasının, Pekin'in Hint-Pasifik'teki stratejik sıcak noktalar ve ana ticaret yollarına yerleştirdiği 14 nükleer denizaltının oluşturduğu tehdide karşı koymayı amaçladığına dikkat çekti.
Pekin, bölgedeki barışa tehdit oluşturduğunu söyleyerek AUKUS ittifakını kınamıştı. Çin Dışişleri Bakanlığı, üçlü anlaşmanın ‘modası geçmiş Soğuk Savaş zihniyetinin ve dar görüşlü bir jeopolitik görüşün’ yansımasından başka bir şey olmadığını belirtti.
Washington gerçekten de Çin'in Hint-Pasifik bölgesindeki emellerini kontrol altına almaya çalışıyor. AUKUS ittifakının ortaya çıkışından bir hafta sonra, geçtiğimiz Eylül ayında ABD Başkanı, ‘QUAD’ veya ‘Dörtlü Güvenlik Diyaloğu’ zirvesinde Avustralya, Hindistan ve Japonya başbakanlarını ağırladı.
Dört ülkenin Hint-Pasifik bölgesinde önemli bir askeri varlığı olduğu bir sır değil ve hepsi gücünü ikiye katlamaya çalışıyor. Hepsi Çin’in yayılmacılığına karşı ve Çin'in kendilerini tehdit ettiğini düşünüyor. Gruptaki ülkeler Pekin ile bir mücadeleye girdi. Hin Okyanusu ise Himalayalar'ın, Japonya tartışmalı sular üzerinde ve Doğu Çin Denizi'ndeki Senkaku Adaları'nın kıyısında bulunuyor.
Çin hala Avustralya'nın ana ticaret ortağı olsa da, Canberra, Pekin’den gerçekleştirilen siber saldırılara maruz kaldı. İki ülke arasındaki ilişkiler koronavirüs (Kovid-19) salgınının kökenine ilişkin bağımsız bir soruşturma talep edilmesinden sonra bozuldu.
Son iki yılda, ‘Beş Göz’ istihbarat ittifakının Çin'e yönelik faaliyetleri yoğunlaştı. Bu faaliyetler, ittifak ülkelerinin (ABD, Kanada, İngiltere, Yeni Zelanda ve Avustralya) güvenlik gerekliliği açısından ‘Huawei’ teknoloji şirketinin beşinci nesil yeni ağların inşasına katılmasını yasaklama konusunda anlaşmasıyla sonuçlandı. 2018 yılında beş ülkeden yetkililer, Çin'in dış faaliyetleri hakkında gizli bilgileri paylaşmak için Japonya gibi diğer müttefiklerle koalisyon kurduklarını açıklamıştı.
2019 yılının Mayıs ayında teknoloji konusunda uzmanlaşmış Huawei'nin birçok Avrupa ülkesinde beşinci nesil bir ağ kurmasına izin verilmesi konusunda büyük bir tartışma patlak verdi. Öte yandan Washington, Pekin için casuslukla ilgili güvenlik endişeleri nedeniyle önemli ulusal altyapıyı yabancı müdahale olasılığına maruz bırakmama çabalarının yanı sıra Çin menşeili şirketin bunu yapmasını engellemek için müttefiklerine büyük baskı uyguluyordu.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Avustralya istihbaratı kesin bir şekilde ABD’nin pozisyonunu desteklerken, Yeni Zelanda şirket hakkında ciddi endişelerini dile getirdi. Kanada da benzer bir görüş bildirdi.
Washington'daki Atlantik Konseyi'nde Çin analisti David Schulman'a göre, Çin'in Hindistan, Japonya ve Avustralya'ya karşı saldırgan davranışı, Hong Kong'u bastırması ve Tayvan'a yönelik tehditleri, bölge liderlerine yeni bir acil durum ve ortak amaç duygusu aşıladı.



Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
TT

Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)

Türkiye, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet lisansını iptal etti. Kararın, İran bankacılık sistemine yönelik baskıyı artırmayı amaçladığı ve Washington’ın Tahran’a karşı ekonomik baskısını artırdığı bir dönemde ABD’nin artan baskılarına yanıt niteliği taşıdığı belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), lisansın iptaline ilişkin kararını, Washington’ın Devrim Muhafızları ile bağlantıları olduğu şüphesiyle Türk Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasından iki hafta sonra aldı. Banka ise söz konusu suçlamaları reddetti.

Karar ayrıca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın New York’ta salı günü başlayacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında gerçekleştirmesi beklenen görüşmenin hemen öncesinde alındı.

Merkezi Tahran’da bulunan Mellat Bank, OpenSanctions adlı ve yaptırım uygulanan kuruluşların izlenmesine olanak sağlayan açık veri tabanına göre, “İran hükümetine mali destek sağladığı” gerekçesiyle ABD, Avrupa Birliği ve İngiltere’nin yaptırımlarına tabi. Aynı kaynağa göre İran hükümeti, bankanın en büyük hissedarları arasında yer alıyor.

Mellat Bank, İran’ın en büyük ve en eski ticari bankalarından biri. 1980 yılında kurulan bankanın ülke genelinde 1.000’den fazla şubesi bulunuyor.

BDDK, kararını Bankacılık Kanunu’nun “B-71” maddesine dayandırdı. Söz konusu madde, bankanın faaliyetlerini sürdürmesinin “mevduat sahiplerinin ve hissedarların haklarını, finansal sistemin güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiğinin” tespit edilmesi halinde lisansın iptal edilmesine olanak tanıyor.

Görsel kaldırıldı.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, 24 Ağustos’ta İran’a yönelik yaptırımların sıkılaştırıldığını duyurduğu basın toplantısında. (Reuters)

Batılı ülkeler, İran’ın nükleer silah elde etmeye çalıştığı yönündeki suçlamalar kapsamında daha önce Mellat Bank’a yaptırım uygulamıştı. Tahran ise bu suçlamaları reddediyor. Söz konusu yaptırımlar, İran’ın nükleer programına ilişkin 2015 tarihli uluslararası anlaşma kapsamında daha sonra kaldırılmış, ancak ABD Mayıs 2018’de anlaşmadan tek taraflı olarak çekilerek Tahran’a yönelik ağır yaptırımları yeniden yürürlüğe koymuştu.

Türkiye’nin son adımının, onlarca yıldır uygulanan uluslararası yaptırımların İran bankacılık sistemini küresel finans sisteminden büyük ölçüde izole ettiği bir dönemde, ülkenin bankacılık sektörüne yönelik baskıyı daha da artırması bekleniyor.

Karar, Washington’ın Tahran’a karşı yürüttüğü “ekonomik savaş” kapsamında Ankara üzerindeki finansal ve bankacılık akışlarını denetleme yönündeki baskısının arttığı bir döneme denk geldi.

ABD Hazine Bakanlığının Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasının ardından Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Ankara’nın “terörün finansmanı ve her türlü yasa dışı finansmanla mücadele” konusunda kararlı olduğunu belirtti. Şimşek ayrıca Türk şirketlerine yaptırımlardan kaçınmak için gerekli tedbirleri almaları çağrısında bulundu.

Washington kısa süre önce, aralarında İran merkezli sivil havayolu şirketi Mahan Air ile iş birliği yapmakla suçlanan üç Türk şirketinin de bulunduğu 36 kuruluşu yaptırım listesine aldı. Mahan Air ayrıca İran Devrim Muhafızları’na destek sağlamakla suçlanıyor.

Şarku’l Avsat’ın İran’ın yarı resmi Öğrenciler Haber Ajansı’ndan (ISNA) aktardığına göre Mahan Air, bu hafta Türk makamlarının talebi üzerine 21 Eylül’den itibaren Türkiye’ye uçuşlarını askıya alacağını açıkladı.

İran, şubat ayının sonlarında başlayan ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan bir savaşın içinde bulunuyor. Çatışmalar daha sonra Ortadoğu’nun diğer bölgelerine de yayıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Financial Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Washington’ın İran’a karşı “şimdiye kadarki en büyük ekonomik saldırıyı” başlatacağını yazmıştı. Bessent, bu girişimi Normandiya Çıkarması’na, İngilizcede “D-Day” olarak bilinen operasyona benzetirken, bu çabalara katılmayan ülkelere ikincil yaptırımlar uygulanacağı uyarısında bulunmuştu.


Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
TT

Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)

Maira Butt 

Polonya Başbakanı Donald Tusk, Rusya'yla gelecekte yaşanabilecek herhangi bir çatışmada ülkesinin hiçbir şekilde toprak vermeyeceğini vurguladı.

Bu açıklama, Tusk'un perşembe günü Kremlin'in Ukrayna'yı destekleyen Avrupa ülkelerine drone ve roketlerle hibrit saldırılar düzenlemeyi planladığı uyarısında bulunmasından kısa süre sonra geldi.

Tusk, perşembe günü X'te "Biz toprak kaybedebilecek bir milletiz ancak ruhumuzu asla kaybetmeyeceğiz; topraklarımızdan vazgeçebiliriz ama vatanımızdan asla vazgeçmeyeceğiz" diyen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'ye yanıt veriyordu.

Başbakan, "Sayın Cumhurbaşkanım, bu paylaşımı silmenizi öneririm. Topraklarımızın en küçük parçasından bile vazgeçmeye niyetimiz yok" diye cevap verdi.

Daha sonra X'te paylaştığı bir videoyla bu tutumunu pekiştiren Tusk, "Müttefiklerimize olan sadakatimiz ve kararlılığımız; işte ortak gücümüz budur. Tek bir karış toprak bile vermeyeceğiz" dedi.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yle görüşmek üzere perşembe günü Ukrayna'ya giden Polonya lideri, "onları zorlu haftalar ve ayların beklediği" uyarısında bulunmuştu.

Rusya'ya atfedilen bir dizi hava sahası ihlalinin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in hibrit saldırılarını NATO ülkelerine de taşıyabileceği endişesiyle Avrupa genelinde gerginlik tırmanıyor.

NATO'nun doğu kanadındaki savunmanın güçlendirilmesi çağrıları yapan Tusk, geçen yıl eylülde uçuşa yasak bölge ilan edilmesini de istemişti.

Tusk perşembe günü yaptığı açıklamada, "Drone veya diğer türdeki mermilerin doğu kanadındaki bir veya birkaç ülkenin topraklarına girme, hatta yıkıma yol açma riski gerçekten var" uyarısında bulunmuştu.

Resmi açıklamada bunun bir kaza olduğu ve NATO'nun karşılık vermeyi düşünmesi için hiçbir neden bulunmadığı söylenecek.

Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Magdalena Sobkowiak-Czarnecka, ABD Başkanı Donald Trump'ın bu çalışmalarda ilerleme kaydedildiğini belirtmesinin ardından, ülkenin batısına olası bir kalıcı ABD askeri üssünün kurulacağını cuma günü söylemişti.

Görsel kaldırıldı.
Donald Tusk, X’te "Hepimizi zorlu haftalar ve aylar var bekliyor" diye yazdı. "Bugün, Ukrayna’da dayanışmamızı gösteriyoruz." (X/DonaldTusk)


Diğer yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ukrayna'daki savaşın ve Ortadoğu krizinin ülkesindeki yakıt fiyatları üzerindeki etkisini görüşmek üzere acil bir toplantı düzenlemişti.

Rusya, Avrupa'yla savaşmak istemediğini vurgulasa da Putin daha önce Moskova'nın "savaşmaya hazır" olduğunu iddia etmişti. Önceki günlerde deneyimli Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusya'yla Avrupa arasında çıkacak herhangi bir çatışmanın "çok kısa" süreceği uyarısını paylaşmıştı.

CIA Direktörü John Ratcliffe, geçen ay Moskova'ya nadir bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu, 2022'de ülkenin Ukrayna'yı istila etmesinden birkaç hafta önce selefinin yaptığı ziyaretten sonra gerçekleşen ilk ziyaretti.

Konu hakkında bilgi sahibi kaynaklar, CBS News ve Wall Street Journal'a yaptıkları açıklamada Ratcliffe'in bu geziyi Rusya'yı NATO'ya saldırmaması yönünde uyarmak amacıyla gerçekleştirdiğini söylemişti.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, "korkutma senaryoları" diye nitelediği bu iddiaların "gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığını" belirtmiş ve Moskova'nın, "Avrupa ülkelerinden kendisine yönelik çok agresif bir politikayla karşı karşıya olduğunu" eklemişti.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/news


Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
TT

Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)

Antoine el-Hac

Bir devlet savaşa nadiren yenileceğini düşünerek girer ya da başlattığı çatışmanın uzun sürecek bir kâbusa ve sonu gelmeyen bir tünele dönüşeceğini öngörür. Buna rağmen görünen o ki hiç kimse ders çıkarmıyor; tarih, daha doğrusu insan kendini tekrarlıyor. O an için hesaplı ve üzerinde düşünülmüş görünen kararlar, zamanla yıpratma savaşlarına, değişen hedeflere ve siyasi ve stratejik açıdan ağır bedeller ödemeden geri adım atamaz hale gelen liderlere yol açabiliyor.

Uluslararası ilişkiler alanında önde gelen gerçekçilik teorisyenlerinden Amerikalı Profesör Stephen M. Walt, yıkıcı savaşların genellikle bir anda ortaya çıkmadığını ve tam anlamıyla sürpriz olmadığını belirtiyor. Walt’a göre bu savaşlar çoğunlukla stratejik hesap hatalarının art arda gelmesinin sonucu. Süreç, rakibin ve sahip olduğu kapasitenin yanlış değerlendirilmesiyle başlıyor; ardından taraflı tavsiyeler, gizli hedefler ve geri adım atmayı devam etmekten daha zor hale getiren siyasi baskılarla durum daha da ağırlaşıyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)

Tehlike işaretleri

İlk tehlike işareti cehalet. Zira askerî güç, müdahale edilen toplumu anlamak anlamına gelmeyebilir. Askerî açıdan üstün bir devlet, rakibinin ordusu hakkında ayrıntılı ve doğru bilgilere sahip olabilir ancak rakibinin tarihini, siyasi ve toplumsal yapısını, direnme kapasitesini ya da coğrafi olarak çevresindeki güçlerin vereceği tepkilerin niteliğini bilmeyebilir. Çelişki de burada başlar: Muharebeyi kazanmak mümkün olabilir ancak bunun sonuçlarını öngörmek ve süreci kontrol altında tutmak imkânsız hale gelebilir...

Savaşa giden yolda, karar alıcıya danışmanlık yapan tüm taraflar aynı konumdan hareket etmez. Bazılarının, başarı ihtimalini olduğundan büyük göstermesine ve riskleri küçümsemesine yol açan ideolojik, ekonomik veya jeopolitik çıkarları bulunabilir. Çoğu zaman liderler, duymak istediklerini teyit eden iyimser değerlendirmelere, sağduyulu uyarılardan daha fazla itibar etme eğiliminde olur.

ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)
ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)

Ardından kırılgan ve değişken hedefler sorunu ortaya çıkar. Savaş, sınırlı bir hedefle ya da bu hedefe hızlı ve düşük bir maliyetle ulaşılabileceği düşüncesiyle başlayabilir. Ancak süreç tıkandığında görev de değişir. Başlangıçta rejimi devirmek olarak belirlenen hedef, zamanla yeni bir düzen kurma çabasına dönüşür; kısa süreli olması planlanan askerî operasyon ise uzun soluklu bir siyasi projeye evrilir. Böylece savaş, başlangıçtaki hedefin anlamını ve netliğini yitirmesinin ardından dahi devam eder.

Tırmanma sarmalı

En tehlikeli aşama, savaşın tırmanma sarmalına girmesiyle başlar. Kayıplar arttıkça başarısızlığı kabul etmenin siyasi maliyeti de yükselir. Liderler, bir önceki turun başaramadığını bir sonraki turun başaracağı umuduyla geri adım atmak yerine riski artırmaya başlar. İç siyasi baskılar ile dış gerilim birbirine eklenir ve sonunda geri çekilmek, çatışmayı sürdürmekten daha ağır bir seçenek haline gelir.

Ancak bu dinamik tek başına dünyanın neden daha fazla çatışmaya sürüklendiğini açıklamıyor. Bunun altında daha derin etkenler de bulunuyor: korku ve belirsizlik, rakibin niyetlerinin ve karşılık verme kapasitesinin yanlış değerlendirilmesi, uluslararası sistemin hâkim bir güçten yükselen başka bir güce geçişine eşlik eden güç mücadeleleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan Tukidides Tuzağı. Ayrıca yeterli siyasi kısıtlamayla karşılaşmayan liderler de bulunuyor. Bu durumda kişisel ihtişam arayışı, ideoloji veya intikam arzusu savaş hesaplarının bir parçası haline gelebiliyor.

Tehlike, uluslararası sistemin kurallarının kendisi aşınmaya başladığında daha da büyüyor. Büyük güçlerin anlaşmazlıklarını yönetmelerine yardımcı olması beklenen kurallar ve kurumlar, güçlü devletlerin bunları görmezden gelmesi ya da seçici biçimde uygulaması halinde etkisini yitiriyor. Kurallara ve kurumlara duyulan güven azaldıkça yanlış hesap yapma ihtimali artıyor ve bir krizden diğerine geçiş daha da hızlanıyor.

Savaşların sonu

Büyük savaşların sonu, zaferin çatışmaların her zaman sona erdiği yol olmadığını gösteriyor. Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi taraflardan birinin tamamen askerî yenilgiye uğraması ve çökmesiyle sonuçlanabilir. Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yıpranma ve askerî-siyasi çöküşle de sona erebilir. 1953’te Kore Yarımadası’nda olduğu gibi çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmayan müzakere edilmiş bir anlaşmayla da durabilir. Büyük güçler arasındaki uzun süreli çatışmalar ise 1991’de Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi taraflardan birinin kendi içinde yaşadığı çöküşle sona erebilir.

Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)
Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)

Gerçekte savaşın nasıl sona erdiği, kimi zaman sona ermesinin kendisinden daha önemli olabilir. Zira ağır veya dengesiz anlaşmalar, bir sonraki çatışmanın tohumlarını ekebilir. Bu nedenle savaşın sona ermesi, savaşın nedenlerinin de ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Acil soru

Bugün en acil soru şu: Dünya üçüncü bir dünya savaşına doğru mu ilerliyor?

Bunun kesin bir yanıtı yok ancak bu sorunun gündeme gelmesini haklı kılan göstergeler giderek daha belirgin hale geliyor. Zira çatışmalar arasındaki sınırlar hiç olmadığı kadar bulanıklaştı. Bu nedenle Ukrayna’daki savaş, ABD-Çin rekabeti, Ortadoğu’daki gerilim ile nüfuz, enerji ve teknoloji üzerindeki mücadelelerin tümü aynı uluslararası ortam içerisinde hareket ediyor ve aralarındaki temas noktaları giderek artıyor.

Bununla birlikte üzerinde durulması gereken bir paradoks bulunuyor. Çin, son on yıllarda ABD ve Rusya ile karşılaştırıldığında geniş çaplı kara savaşlarına doğrudan müdahil olma konusunda daha temkinli bir tutum sergiledi. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu durum, Çin’in çatışmalardan uzak durduğu veya güç kullanmayı reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine Çin’in ekonomi, ticaret, teknoloji, siyasi nüfuz ve uzun vadeli stratejik baskı gibi diğer araçlara daha fazla başvurduğuna işaret ediyor.

Krizlerin arttığı ve çıkarların birbiriyle kesiştiği bir dünyada en büyük tehlike, bir liderin bilinçli olarak dünya savaşı başlatmaya karar vermesi olmayabilir. Asıl tehlike, eksik bilgilere, yanlış değerlendirmelere ve siyasi baskılara dayanan bir dizi küçük kararın alınması ve her aşamada geri adım atmanın bir önceki aşamaya kıyasla daha zor hale gelmesi olabilir.

Zira büyük savaşlar her zaman büyük bir kararla başlamaz. Bazen küçük bir hatayla başlar; hatta kimi zaman bir hata yaşanmış izlenimi verecek şekilde planlanmış bir olayla. Ve olayın gerçekleştiği anda bunun nereye varacağını hiç kimse bilmiyor olabilir.

İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Savaş hakkında söylenenler

- Prusya’dan Carl von Clausewitz (1780-1831) savaşı felsefi açıdan devlet politikasının rasyonel bir aracı olarak tanımladı ve savaşı basitçe ‘politikanın başka araçlarla devamı’ olarak nitelendirdi.

- Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), “Kalıcı barış, uluslararası ticaretin geliştirilmesi, anayasal cumhuriyetler ve liderleri savaşın maliyetleri konusunda temkinli olmaya zorlayan özgür devletler federasyonları aracılığıyla sağlanabilir” dedi. Kant, ‘Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Tasarı’ adlı eserinde savaşın, hak yerine güce dayandığı için sonuçsuz ve anlamsız bir kısır döngü olduğunu savundu.

- Hollandalı filozof Erasmus (1466-1536), “Adaletsiz bir barış, en adil savaştan daha iyidir” dedi.

- Taoist felsefede, ‘Tao Te Ching’ adlı eserde askerî zaferlerin başarı değil, trajedi olduğu ifade edilir ve “Zaferden sevinç duyan, insanların katledilmesinden sevinç duyar” denir. Taoizm, savaşı doğal düzende meydana gelen ve yalnızca daha fazla şiddete yol açan bir bozulma olarak görür.

- Fransız Aydınlanma düşünürü Voltaire, ‘Felsefe Sözlüğü’ adlı eserinde savaşı alaya alarak onu yalnızca sefalete yol açan ‘kahramanca bir katliam’ olarak nitelendirdi. Voltaire ayrıca, iktidarın emirleri doğrultusunda binlerce masum komşunun öldürülmesinin herhangi bir zamanda faydalı veya şanlı bir eylem olarak görülebileceği düşüncesiyle de alay etti.

- Varoluşçu felsefenin öncülerinden Fransız filozof Jean-Paul Sartre, savaşın anlamsızlığını vurgulayarak “Zenginler savaştığında, yoksullar ölür” sözünü kaleme aldı. Sartre, savaşı sıradan insanların manipüle edilerek ölüme sürüklendiği ve sonunda yalnızca iktidara hizmet eden soyut kavramlar uğruna hayatlarını feda etmeye yönlendirildiği faydasız bir uygulama olarak görüyordu.