Çin-Sovyet ayrılığı ve üç kutuplu dünyanın ortaya çıkışı

Dünyanın geleceği, üç süper gücün kendilerini nasıl hizaladığına bağlı. Çin'in hangi tarafı seçeceği küresel güvenlik için önemli olacak ve eğer Çin, Rusya'yı seçerse gelecek iç karartıcı olacak

Mao Zedung ve Richard Nixon, 1972'de Çinli liderin Pekin'deki konutunda bir araya gelmişti (AFP)
Mao Zedung ve Richard Nixon, 1972'de Çinli liderin Pekin'deki konutunda bir araya gelmişti (AFP)
TT

Çin-Sovyet ayrılığı ve üç kutuplu dünyanın ortaya çıkışı

Mao Zedung ve Richard Nixon, 1972'de Çinli liderin Pekin'deki konutunda bir araya gelmişti (AFP)
Mao Zedung ve Richard Nixon, 1972'de Çinli liderin Pekin'deki konutunda bir araya gelmişti (AFP)

Ukrayna'nın kaderi her ne olursa olsun savaş halihazırda Çin, Amerika ve Rusya'nın bir tür küresel güç üçgeni oluşturduğu üç kutuplu bir dünyada yaşadığımızı doğruladı. Kuşkusuz bu düzen geçmişte hakim olmuş çeşitli güç dengelerinin çoğundan daha istikrarlı değil ve gerçekten de işlerin ters gitmeye çok daha meyilli olduğu hissiyatı yaratıyor zira daha fazla "hareketli parça" ve birbirinin niyetini yanlış okuyacak daha fazla oyuncu var.
Ancak dünyanın geleceği, tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi, bu daha büyük üç süper gücün (ekonomik bir süper güç olarak AB'yle birlikte) kendilerini nasıl hizaladığına bağlı. Pratikte bu, kim, Amerika mı yoksa Rusya mı, Çinlileri kendi davasının yanında saf tutmaya ve kendi çıkarını korumaya ikna edebilecek anlamına geliyor.
Eğer Çin, Rusya'yı seçer ve otoriter-milliyetçi bir ittifak kurarak Hindistan'daki Modi, Türkiye'deki Erdoğan, Suudi Arabistan'daki Muhammed bin Selman ve Brezilya'daki Bolsonaro gibilerini dahil olmaya ikna ederse Ukrayna ve dünya barışı için başarı olasılıkları hakikaten iç karartıcı olacak. Eğer ABD Başkanı Biden bir şekilde Çin'in ABD ve Avrupa'yla önceki üretken işbirliğini yeniden canlandırabilirse dünyanın izlediği yol kesinlikle daha mutlu, daha az saldırgan ve daha müreffeh olacak ve Çin, Putin'in savaş makinesini finanse etmeyecek veya ona insansız hava aracı satmayacak. Durum muallakta ve böyleyken daha fazla savaş yaşanacak.
Klişe bir ifadeyi kullanmak gerekirse bizimkinin kelimenin tam anlamıyla Orwellvari bir dünyaya dönüştüğü söylenebilir. Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te üç süper güçten oluşan bir dünya tasavvur etti. Bunlar tanıdık bir his veren Okyanusya, Doğu Asya ve Avrasya'ydı. Orwell'in 1949'da yazdığı gibi:
"Dünyanın üç büyük süper devlete bölünmesi, 20. yüzyılın ortalarından önce öngörülebilecek ve gerçekten de öngörülen bir olaydı."
Endişe verici bir şekilde sürekli değişen ittifaklarla savaş halindeydiler ve elbette kimse haberlere güvenemezdi...
Daha geniş tarihi göz önüne alın. Büyük Savaş'tan (I. Dünya Savaşı) önce Avrupa kıtasında ortaya çıkan iki blok dünyaya hükmetti. Britanya, Fransa ve Rusya'nın itilaf güçlerine karşı Almanya, Avusturya ve Türkiye'nin üçlü ittifakı. Barışı korumakta başarısız olsa da iki kutuplu bir güç dengesiydi. İki savaş arasında Amerika izolasyoncu yaklaşıma döndü ve Rusya tek ülkede sosyalizmi inşa etmeyi seçti; ve Avrupa yine mihver ve müttefik devletlerinin oluşturduğu iki bloka bölündü. II. Dünya Savaşı'nın ardından, özellikle de Britanya İmparatorluğu'nun Roosevelt, Stalin ve Churchill'in olağanüstü ve bazen rahatsız edici liderliği altında savaşı kazanmış "Üç Büyük"teki üyelik statüsüne artık hakim olamadığı Süveyş Krizi'nden sonra açıkça iki kutuplu bir dünyada yaşadık.
The Independent'ta yer alan makaleye göre söz konusu iki nükleer süper güç, nükleer caydırıcılık ve karşılıklı kesin yıkım doktrinleri yoluyla zaman zaman tehlikeli hale gelen bir güç dengesini korudu. Vietnam yağmur ormanlarından Angola'nın çalılıklarına ve Afganistan dağlarına kadar ideoloji ve güç mücadeleleri taşeronlarca yürütüldü. 1962 Küba Füze Krizi, Rusların ve Amerikalıların doğrudan karşı karşıya gelme riski doğduğunda dünyadaki yaşamın karşılıklı termonükleer yıkımı korkusuyla savaşın önleneceğini kanıtladı. (NATO'nun Ukrayna semalarındaki Rus pilotlara karşı doğrudan harekete geçmeye dair isteksizliği de aynı zihniyetin bir yansıması.)
SSCB'nin 1991'de nüfusunun maddi özlemlerini yerine getirememesinin ağırlığı altında çökmesiyle (Vladimir Putin bunu aklında tut) Amerika, Soğuk Savaş'ı kazandı ve dünya tek kutuplu hale geldi. Çin kalabalıktı ve büyük bir ordusu vardı ama hepsi bu kadardı. Mao ancak 1972'de dünyayla yeniden diplomatik ilişkiler kurmaya karar vermişti. Richard Nixon'ın yarım yüzyıl önceki ünlü ziyareti bugünün dışa dönük Çin'inin henüz başlangıcıydı.
Diplomasiden sonra ekonomi geldi. Deng Şiaoping yönetiminde 1978'de dünya ekonomisine tereddütlü biçimde yeniden katılan Çin, ağırlığını koymaya hazır değildi ve dış politika hedeflerine dayanak oluşturmak için sanayi üssü kurmakla (makul olarak) daha çok ilgileniyordu.
Amerika 1990'larda ve 2000'lerde dünyayı epey kendisinin kıldı. Jacques Chirac gibi kıskanç Avrupalı liderler, George W. Bush kendisinin yeni dünya düzenini tek taraflı olarak uygulayıp, savaşlar açıp ve dilediği gibi rejim değişikliği peşinde koşarken sadece ateş püskürebildi. "Özel ilişkiyi" yönetmekte becerikli Tony Blair bile 2003'te Britanyalılar veya BM istese de istemese de Amerika'nın Irak'ı işgal edeceğine dair bilgilendirildi.

Jacques Chirac, Vladimir Putin ve George W. Bush, Mayıs 2002'deki NATO-Rusya zirvesinde (AFP)
Şimdiyse güç dengesi yine değişti. Üç kutuplu bir sistemimiz var ancak üçgenin kenarları tabiri caizse eşkenardan ziyade çeşitkenar. Her anlamda çarpık bir üçgen. Rusya devasa bir nükleer mühimmata sahip ve bu, iyi örgütlenmemiş, kötü yönetilen, yetersiz donanıma sahip zorunlu askerlik esasına dayalı ordusundan (bu tarihinde sabit bir unsur) muhtemelen daha verimli çalışıyor.
Ancak İtalya'nınki büyüklüğünde bir ekonomiye sahip ve savunma bütçesi Birleşik Krallık'ınkinden pek fazla değil. Rusya casuslukta, uzayda, kalitesiz malların seri üretiminde iyi ve imrenilecek doğal kaynaklara sahip ancak hepsi bu kadar. Teknolojik inovasyon açısından Amerika'nın kuvvetli yönleri ve silahlı kuvvetlerinin salt büyüklüğüyle kapasitesine dair söze ne hacet; ancak Donald Trump'ın belirttiği gibi, Amerika'nın eski sanayi üssü, bir zamanlar coşkuyla kucakladığı küreselleşmeden, bilhassa da Çin'le dengesiz ekonomik ilişkiden, ağır zarar gördü.
Çin'in zengin, devasa bir pazar olarak Amerika'ya ihtiyacı var; Amerika'nınsa daha fazla Çin malı satın almak için ona borç vermesi gerekiyor. Sokakta sendeleyerek ilerlerken birbirlerine yaslanan, bazen birbirlerinin finansal veya jeopolitik çıkarlarına takılan iki sarhoş devle karşılaştırıldılar. Çin'in Avrupa'yla ilişkisi buna benziyor ancak daha dengeli. Çin, Sri Lanka'dan Yunanistan'a ve Jamaika'ya kadar her yerde nüfuz ve güç satın alan son dönem küresel ekonomik imparatorluğun bir biçimi olarak devletin yönettiği kuşak ve yol girişimine sahip. Amerika'nın Wall Street, Apple ve Disney'i var. Rusya'nın petrol, kömür ve doğalgazı var.
Yani elimizdeki üç süper gücün her birinin kuvvetli ve zayıf yönleri var, hiçbirinin gücü diğerlerini itip kakmaya yetmiyor. Bu arada Avrupa, ekonomik ve ticari alanlardakinden ayrı olarak, bu tabloda çok fazla anlam ifade etmiyor çünkü iyisiyle kötüsüyle hâlâ ayırt edilebilir bir dış politika ve güvenlik "kimliği" geliştirmedi. Birleşik Krallık'ın girişimlerinin arkasındaki AB'nin ekonomik ağırlığı olmadan profilinin ve nüfuzunun azalması gibi Brexit de AB'yi bu açıdan zayıflattı. Avrupa/Britanya'nın 4. küresel güç olma fırsatını es geçmesi nihai sonuç oldu.

Sri Lanka'daki Port City için Çin'in finanse ettiği bir proje. Bitmemiş Lotus Kulesi'nin başı yolsuzluk iddialarıyla belada (AFP)
Alman politikasındaki pasifizmden yeniden silahlanmaya doğru çarpıcı eğilim bir şeyleri değiştirebilir ancak şimdilik Avrupa'nın güvenlik çıkarları süregelen Amerikan liderliği altındaki NATO'ya devredildi. İyi tarafından bakarsak NATO her bakımdan şu anda olduğu gibi nadiren daha hayati hale geldi ve eski ABD Başkanı Trump'ın çekilme tehdidinin kabusu ortadan kalktı. Bu nedenle şimdilik Emmanuel Macron'un tuhaf girişimi hariç Avrupa, Biden'ın peşine takılmaya razı.
Bu tuhaf troykada Amerika ve Rusya zaten ekonomik savaşa ve Doğu Avrupa'da sürtüşmelere bulaşmışken Çin neredeyse bir "salıncak devlet" gibi. O halde şu anda kısmen zayıflamış ve Rusya'nın başarısızlığa mahkum savaşındaki şoke edici performansıyla kesintiye uğramış olsa da en endişe verici jeopolitik gelişme Rusya'yla Çin arasındaki yakınlaşma.
Şi Cinping ve Putin arasında şubatta Pekin'de yapılan zirvedeki tebliğde ilişkilerinin "sınırsız" olduğu ilan edilmişti. Bu, Batı'daki herkesin kanını dondurması gereken bir ifadeydi. Sonrasında "bölgesel güvenliğe yönelik dış müdahale ve tehditlere etkili bir şekilde karşı koyma ve uluslararası stratejik istikrarı koruma" sözü verdiler. Bu, Amerika'ya kendi etki alanlarından uzak durmasını söylemenin şifreli ifadesiydi.
Hatta haberlere göre Putin, Ukrayna istilasını Çin'deki Kış Olimpiyatları bitene kadar ertelemeyi kabul etti. Bu arada bu zamanlama Rusya'nın silahlı kuvvetleri için pek de ideal olmayabilir; çok soğuk havayı hızla bataklıklı, çamurlu bir Ukrayna baharı takip etti. Putin'in varsaydığı yıldırım zaferinde bunun bir önemi olmayacaktı; ancak Rusya Devlet Başkanı'nın duraksayan seferi, kuvvetlerinin çıkmaza girmesi ve Ukraynalılara avantaj sağlaması anlamına geliyordu.

Fotoğraf: AFP 
Şi ve Putin'in çok fazla ortak noktası var, en azından yüzeysel olarak. Her ikisi de (az çok kibar ve açık bir şekilde) 21. yüzyılın hızla değişen zorluklarıyla başa çıkmanın zayıf ve pratik olmayan bir yolu olarak demokrasiyi reddediyor. (Faşistler ve Naziler hemen hemen aynı argümanı bir asırdan daha önce, çürümüş demokrasilerin modasının geçtiğini ve 20. yüzyılın modern sertliklerinden kurtulamayacaklarını düşündüklerinde kullandı.)
Putin ve Şi'nin ikisi de rövanşist tipte milliyetçi. Tıpkı Putin'in SSCB ve Çarlık Rusya'sının coğrafi kapsamını yeniden inşa etmek istemesi gibi, Çin de Makao, Hong Kong, Müslüman Sincan, Tibet ve Tayvan'ı Pekin suretinde sağlamlaştırarak kalıba dökmek istiyor.
Her ikisi de insan haklarını ve Batı'daki ilerici "aşırı duyarcı (woke)" değerleri küçümsüyor (Putin, "cinsiyet akışkanlığına" karşı özel bir korku besliyor). Özellikle Nazi Almanyası ve Japon İmparatorluğu'nun insanlık dışı işgalleri ve ABD'nin Soğuk Savaş'taki düşmanlığı gibi geçmişteki Batı müdahaleleri hakkında belirli bir (anlaşılabilir) paranoya ve aşağılık hissi duyan uluslara liderlik ediyorlar. Ancak ABD'ye uzun vadeli ve dostça yaklaşan Çin, Amerika'nın kendisine sırtını döndüğünü ve hoşgörülü, uzlaşmacı politikasını tersine çevirdiğini fark ettiğinde daha çok yakınlaştılar.
Trump epey tutarsız bir şekilde (Rusların kendisinin seçilmesini sağlamak için yaptıkları her şeye rağmen) her ikisinden de düşman yarattı ve birbirini izleyen Amerikalı ve Çinli liderlerin inşa ettiği onlarca yıllık iyi niyeti mahvetti. Çin'i ve liderlerini aşağıladı, "Çin virüsü " ifadesiyle onları koronavirüsten sorumlu tuttu, ticaret savaşı başlattı, Hong Kong'da ve Müslüman Uygur halkına karşı yapılan gerçek insan hakları ihlallerinden alaycı bir şekilde faydalandı ve tıpkı Japonların daha önce yaptığı gibi Çinlilerin bazı şeylerde Amerika'dan daha iyi olduğu basit gerçeğini kabul etmeyi reddetti.

Trump, Şi Cinping'le birlikte: Eski ABD Başkanı birbirini izleyen Amerikalı ve Çinli liderlerin inşa ettiği onlarca yıllık iyi niyeti mahvetti (AFP) 
Kim Jong-un veya Robert Mugabe gibi halklarına kötü yabancılar yüzünden yiyecek olmadığını söyleyen diktatörlere benzer biçimde Trump da Çin'i ve küreselleşmeyi Amerika'nın kendi başarısızlıkları için günah keçisi olarak kullandı. Çin'i kapitalizmi ve küreselleşmeyi benimsemeye, Dünya Ticaret Örgütü'ne katılmaya ve yuanı dönüştürülebilir ve takas edilebilir hale getirmeye teşvik eden Amerikalılar, onları çok başarılı oldukları için azarlamaya başladı. Amerika'nın geri çevirdiği Çin, arkadaş bulmak için gözünü dışarı çevirdi ve Rusya buna açık bir şekilde istekliydi.
Bu asla gerçekleşmemeliydi. Çin ve Rusya düşman olmalıydı ve son 60 yılın çoğunda öyleydiler. Soğuk Savaş'ın en büyük ve hayırlı muammalarından biri, komünist Çin ve komünist SSCB'nin ideolojik yakınlıklarına rağmen temelde neden anlaşamadıklarıydı. Amerikan teknolojik ve endüstriyel hegemonyasının olduğu bir çağda bile birlikte çok daha büyük bir etkiyle uyum içinde hareket edebilirlerdi. Ne de olsa komünist devletlerdi. Yapmadılar çünkü eskiden beri güç için çekişen rakiplerdi ve bir dereceye kadar hâlâ öyleler. Bu nedenle bölünmelerine epey sahte bir ideolojik kılıf uydurdular: Çin-Sovyet Ayrılığı. Görünürde ayrışma dünya komünist devrimini ilerletmeye kimin layık olduğu, Marx, Engels ve Lenin'in geleneğini en iyi kimin temsil ettiğiyle ilgiliydi... Mao mu, Kremlin mi?
Sovyetler Birliği destekli 1949 Çin Devrimi'nden sonra, iki devlet ruh eşiydi ve Çin'in iç savaştan ve Japon yönetiminin dehşetinden kurtulduğu göz önüne alındığında Mao, Stalin'i büyük ortak olarak kabul etmişti. Sovyetler Birliği, Marksizm-Leninizm'in bekçisi nükleer bir güçtü ve bizzat Koba (Stalin'in lakabı, -çn.) V.I. Lenin'in mirasının varisi olarak (veya propagandanın iddia ettiği üzere) seçildi. İki nedenden dolayı bu durum uzun sürmedi. Rus tarafında, Stalin'in nihai halefi Nikita Kruşçev (şaşırtıcı biçimde Ukraynalıydı) ilk başta tereddütle ve gizlice bir Stalinsizleştirme süreci başlattı ve Stalin'in gulaglarını, tasfiyelerini ve "kişi kültünü" kınadı.

Harkov'un eteklerinde, yol kenarında tahrip olmuş bir Rus tankının parçası (AFP)
1961'e gelindiğinde geçmişle bağın koparılması kamuya açıldı ve Çinliler aynı fikirde değildi. Resmi olarak Stalin'e sadık kaldılar ve böylece kendilerini meşru komünistler saydılar ve Kruşçevcileri revizyonist ve sapkın olarak gördüler. Çin'le ittifak için başlangıçta sadece Arnavutluk gönüllü olsa da (Romanya da bir miktar sempati duyuyordu) komünist partilere ve gerilla hareketlerine rehberlik için dünya çapında rekabet ettiler.
Gerçekte büyük Çin-Sovyet komünist ittifakının çöküşü Mao'nun egosu, Rusların patronluk taslayan tutumu ve bir kırılma noktası olarak Rusya'nın Çin'e nükleer teknoloji ve sırlarına dair tam olarak güvenmeyi reddetmesiyle ilgiliydi. Bu, 1961'deki Çin-Sovyet ayrışmasıydı ve Batı için geniş kapsamlı ve avantajlı sonuçları vardı.
Ayrışmadan sonra Çinliler tıpkı Amerikalıların yaptığı gibi Rusya'yla kendi paralel Soğuk Savaşlarına girişti. Çin-Sovyet ilişkileri o kadar kötüleşti ki 1969'da ikili belirsiz bir sınır anlaşmazlığı yüzünden birbirlerine Amerika'yı alarma geçirecek kadar ateş ediyor ve neredeyse savaşa giriyordu. Bunun dolaylı sonucu Henry Kissinger ve Richard Nixon'ın gölge diplomasisi ve Nixon'ın 1972'de Çin'e yaptığı tarihi geziydi (Amerika'nın hâlâ "Kızıl Çin"i tanımayı reddettiği ve Tayvan açıklarındaki milliyetçi ayrılıkçı rejimi tüm ulusun meşru hükümeti olarak resmen onurlandırdığı bir dönemde).
Nixon, Çinlilere kur yapmanın ve Rusya'ya düşmanlıklarından faydalanmanın çok zor olmayacağını fark etti ve bu yüzden tüm enerjisini buraya verdi. 1972 ziyaretine ilişkin resmi bir not ve Çin Başbakanı Çu Enlay'la yapılan görüşme aşağıdaki gibiydi:
"Çu'yla yapılan görüşmelerde Nixon, Çin için genel bir güvenlik garantisi anlamına gelen şeyi de yaptı. Güney Asya krizi sırasında 'Sovyetler Birliği'ni Çin'e saldırmaya karşı uyarmaya' hazır olduğunu kaydetti. Nixon daha da ileri giderek, 'Sovyetler Birliği'nin Çin'e yönelik herhangi bir saldırgan eyleme kalkışmasına ABD'nin karşı çıkacağını' ilan etti."
Nixon'dan Obama'ya kadar her ABD başkanı, Çin'le daha yakın bir ortaklık kurmayı ve onu Rusya'yla birbirine düşürmeyi kendisine görev edindi. Çin'in yükselen süper gücü kesin olarak Amerikan kampındaydı.

Richard Nixon ve ABD Dışişleri Bakanı William Rogers, 1972'de Çin'deki tarihi ziyarette (AFP)
Ancak daha yakın yıllarda Trump'ın tırmandırdığı ve Joe Biden'ın çok az hafiflettiği Amerikan düşmanlığı, onarılamaz bir şekilde olmasa da Çin-Amerikan ilişkisine zarar verdi.
Çin resmi olarak ABD için bir ortak olmaktan çıkıp bir tehdit haline geldi. Çin'in 5G ve nükleer enerji gibi önemli altyapıları kontrol etmesine karşı temkinli davranmakta olduğu gibi bu duruş kendisini Birleşik Krallık ve başka yerlerde de gösterdi. Haklı ya da değil bu, filizlenen bir Çin-Rus ittifakı şeklinde daha tehlikeli bir tehdit yarattı. Çok uzak olmayan bir geçmişte rubleyi desteklemek şöyle dursun, Rusya'ya insansız hava araçları gibi yüksek teknolojili araçlar tedarik etmek Pekin için düşünülemezdi. Dünya barışını baltalayan ve Putin'i cesaretlendiren şey tam olarak bu olabilir.
2000'lerde ilişkilerini normalleştirmeye başlayan Çin ve Rusya, 1950'lerden bu yana herhangi bir noktada olduğundan daha yakın. Rusya'yla Çin arasındaki 2001 tarihli İyi Komşuluk ve Dostça İşbirliği Antlaşması hem sıradan hem de son derece önemliydi. Bu, iki devlet arasındaki tarihin ilk eşitlik antlaşmasıydı. Batı boynuzlanıyordu... 
 Trump yönetimindeki Amerika, Çin'le dostluğunu kaybetti ancak bu kaybı Rusya'yla yakınlaşma yoluyla dengeleyemedi. Rusya'nın Amerikan seçimlerine müdahalesine ve Trump'ın zaferine ve eski ABD Başkanı'nın Putin'e açıktan duyduğu hayranlığa ve bir zamanlar Rus otokratının gözüne girmek için ABD istihbaratını alenen ezip geçmesine rağmen Trump, Rusya'yla ortaklık kurmayı asla başaramadı.
Trump'ın, Biden'ın oğlu Hunter'a dair kamuoyu soruşturması talep ederken Ukrayna'ya askeri yardım paketini geciktirdiği de unutulmasın. Zelenski'ye şantaj yapması da Demokratları sindirmek için Trump'ın Ukrayna'yı kendi çıkarları için feda etmeye (ve Rusya'ya yardıma koşmaya) ne kadar istekli olduğunu gösterdi. Joe Biden her zaman Rusya'ya karşı daha temkinli davranacaktı ve Ukrayna istilası sonunda Rus-Amerikan ilişkilerini buzluğa attı.
Durumu en açık şekilde belirtmek gerekirse Amerika; Avrupa, Japonya ve diğer müttefiklerle bile aynı anda iki süper gücü birden dizginleyemez. ABD artık diğerlerine kıyasla tabiri caizse iki cephede savaşacak kadar güçlü değil. Bu, özgür dünyayı korunmasız bırakıyor. Belki bir gün Almanya'yla birleşmiş bir Avrupa, Amerika'nın dünyayı yeniden dörtgen olarak dengeleyebileceği kadar orantılı biçimde savunmaya harcama yapar, ancak bu biraz zaman alacak. Amerika şimdilik ağır bir yük taşıyor ve ABD seçmenleri, Putin'e öfkelenseler de ülke dışındaki karışıklıklardan bıktılar. Afganistan ve Irak'tan sonra, Romanya'nın veya Estonya'nın kaderi için Rusya'yla savaşırlar mı? İnsan merak ediyor. 
Yine de ilan ettikleri şeylere rağmen yeni Çin-Rusya ittifakının sınırları var ve iyimserlik için nedenler mevcut. Putin, herhangi bir gururlu Rus milliyetçisinden daha fazla olmamak kaydıyla ekonomik, teknolojik ve askeri açıdan Çin'e bağımlı olmak istemiyor. İki ulusun 1950'lerde oynadığı öğretmen-öğrenci rollerinin tam tersi. Rusya belirtildiği gibi Çin'e hidrokarbon ve az bulunur hammaddeler tedarik edebilir ancak Amerika veya Avrupa'dan çok daha az önemli bir pazar. Çin, Putin'in Ukrayna'daki savaşını hoş karşılamadı ve BM'de mesafeli davrandı ve çekimser kaldı: Savaş ticaret için kötüydü. Her nasılsa şimdi Nixon ve Kissinger'ı taklit etme ve Amerika ve Rusya'yı birbirine düşürme sırası Çin'de.
Geçen gün Şi ve Biden arasında yapılan ve Biden'ın tekrar Tayvan'ın bağımsızlığına karşı olduğunu söylediği uzun telefon görüşmesinden sonra Çinlilerin "okuması" çarpıcı bir şekilde kendinden emin ve iddialıydı:
Ukrayna krizinin düğüm noktasını ele almak ve hem Rusya'nın hem de Ukrayna'nın güvenlik endişelerini hafifletmek için ABD ve NATO, Rusya'yla da diyaloğa girmeli.
Tıpkı Çin'in sanayi gücünü ve teknolojik becerisini Putin'e ne yapması gerektiğini söylemek için kullanabilmesi gibi Amerika'ya da ne yapması gerektiğini söyleyebilir. Elbette üç kutuplu bir dünyamız var ancak bu, uluslararası meselelerde itici güç olarak bir süper gücün ortaya çıktığı bir dünya.



Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
TT

Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)

Türkiye, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet lisansını iptal etti. Kararın, İran bankacılık sistemine yönelik baskıyı artırmayı amaçladığı ve Washington’ın Tahran’a karşı ekonomik baskısını artırdığı bir dönemde ABD’nin artan baskılarına yanıt niteliği taşıdığı belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), lisansın iptaline ilişkin kararını, Washington’ın Devrim Muhafızları ile bağlantıları olduğu şüphesiyle Türk Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasından iki hafta sonra aldı. Banka ise söz konusu suçlamaları reddetti.

Karar ayrıca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın New York’ta salı günü başlayacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında gerçekleştirmesi beklenen görüşmenin hemen öncesinde alındı.

Merkezi Tahran’da bulunan Mellat Bank, OpenSanctions adlı ve yaptırım uygulanan kuruluşların izlenmesine olanak sağlayan açık veri tabanına göre, “İran hükümetine mali destek sağladığı” gerekçesiyle ABD, Avrupa Birliği ve İngiltere’nin yaptırımlarına tabi. Aynı kaynağa göre İran hükümeti, bankanın en büyük hissedarları arasında yer alıyor.

Mellat Bank, İran’ın en büyük ve en eski ticari bankalarından biri. 1980 yılında kurulan bankanın ülke genelinde 1.000’den fazla şubesi bulunuyor.

BDDK, kararını Bankacılık Kanunu’nun “B-71” maddesine dayandırdı. Söz konusu madde, bankanın faaliyetlerini sürdürmesinin “mevduat sahiplerinin ve hissedarların haklarını, finansal sistemin güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiğinin” tespit edilmesi halinde lisansın iptal edilmesine olanak tanıyor.

Görsel kaldırıldı.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, 24 Ağustos’ta İran’a yönelik yaptırımların sıkılaştırıldığını duyurduğu basın toplantısında. (Reuters)

Batılı ülkeler, İran’ın nükleer silah elde etmeye çalıştığı yönündeki suçlamalar kapsamında daha önce Mellat Bank’a yaptırım uygulamıştı. Tahran ise bu suçlamaları reddediyor. Söz konusu yaptırımlar, İran’ın nükleer programına ilişkin 2015 tarihli uluslararası anlaşma kapsamında daha sonra kaldırılmış, ancak ABD Mayıs 2018’de anlaşmadan tek taraflı olarak çekilerek Tahran’a yönelik ağır yaptırımları yeniden yürürlüğe koymuştu.

Türkiye’nin son adımının, onlarca yıldır uygulanan uluslararası yaptırımların İran bankacılık sistemini küresel finans sisteminden büyük ölçüde izole ettiği bir dönemde, ülkenin bankacılık sektörüne yönelik baskıyı daha da artırması bekleniyor.

Karar, Washington’ın Tahran’a karşı yürüttüğü “ekonomik savaş” kapsamında Ankara üzerindeki finansal ve bankacılık akışlarını denetleme yönündeki baskısının arttığı bir döneme denk geldi.

ABD Hazine Bakanlığının Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasının ardından Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Ankara’nın “terörün finansmanı ve her türlü yasa dışı finansmanla mücadele” konusunda kararlı olduğunu belirtti. Şimşek ayrıca Türk şirketlerine yaptırımlardan kaçınmak için gerekli tedbirleri almaları çağrısında bulundu.

Washington kısa süre önce, aralarında İran merkezli sivil havayolu şirketi Mahan Air ile iş birliği yapmakla suçlanan üç Türk şirketinin de bulunduğu 36 kuruluşu yaptırım listesine aldı. Mahan Air ayrıca İran Devrim Muhafızları’na destek sağlamakla suçlanıyor.

Şarku’l Avsat’ın İran’ın yarı resmi Öğrenciler Haber Ajansı’ndan (ISNA) aktardığına göre Mahan Air, bu hafta Türk makamlarının talebi üzerine 21 Eylül’den itibaren Türkiye’ye uçuşlarını askıya alacağını açıkladı.

İran, şubat ayının sonlarında başlayan ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan bir savaşın içinde bulunuyor. Çatışmalar daha sonra Ortadoğu’nun diğer bölgelerine de yayıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Financial Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Washington’ın İran’a karşı “şimdiye kadarki en büyük ekonomik saldırıyı” başlatacağını yazmıştı. Bessent, bu girişimi Normandiya Çıkarması’na, İngilizcede “D-Day” olarak bilinen operasyona benzetirken, bu çabalara katılmayan ülkelere ikincil yaptırımlar uygulanacağı uyarısında bulunmuştu.


Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
TT

Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)

Maira Butt 

Polonya Başbakanı Donald Tusk, Rusya'yla gelecekte yaşanabilecek herhangi bir çatışmada ülkesinin hiçbir şekilde toprak vermeyeceğini vurguladı.

Bu açıklama, Tusk'un perşembe günü Kremlin'in Ukrayna'yı destekleyen Avrupa ülkelerine drone ve roketlerle hibrit saldırılar düzenlemeyi planladığı uyarısında bulunmasından kısa süre sonra geldi.

Tusk, perşembe günü X'te "Biz toprak kaybedebilecek bir milletiz ancak ruhumuzu asla kaybetmeyeceğiz; topraklarımızdan vazgeçebiliriz ama vatanımızdan asla vazgeçmeyeceğiz" diyen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'ye yanıt veriyordu.

Başbakan, "Sayın Cumhurbaşkanım, bu paylaşımı silmenizi öneririm. Topraklarımızın en küçük parçasından bile vazgeçmeye niyetimiz yok" diye cevap verdi.

Daha sonra X'te paylaştığı bir videoyla bu tutumunu pekiştiren Tusk, "Müttefiklerimize olan sadakatimiz ve kararlılığımız; işte ortak gücümüz budur. Tek bir karış toprak bile vermeyeceğiz" dedi.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yle görüşmek üzere perşembe günü Ukrayna'ya giden Polonya lideri, "onları zorlu haftalar ve ayların beklediği" uyarısında bulunmuştu.

Rusya'ya atfedilen bir dizi hava sahası ihlalinin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in hibrit saldırılarını NATO ülkelerine de taşıyabileceği endişesiyle Avrupa genelinde gerginlik tırmanıyor.

NATO'nun doğu kanadındaki savunmanın güçlendirilmesi çağrıları yapan Tusk, geçen yıl eylülde uçuşa yasak bölge ilan edilmesini de istemişti.

Tusk perşembe günü yaptığı açıklamada, "Drone veya diğer türdeki mermilerin doğu kanadındaki bir veya birkaç ülkenin topraklarına girme, hatta yıkıma yol açma riski gerçekten var" uyarısında bulunmuştu.

Resmi açıklamada bunun bir kaza olduğu ve NATO'nun karşılık vermeyi düşünmesi için hiçbir neden bulunmadığı söylenecek.

Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Magdalena Sobkowiak-Czarnecka, ABD Başkanı Donald Trump'ın bu çalışmalarda ilerleme kaydedildiğini belirtmesinin ardından, ülkenin batısına olası bir kalıcı ABD askeri üssünün kurulacağını cuma günü söylemişti.

Görsel kaldırıldı.
Donald Tusk, X’te "Hepimizi zorlu haftalar ve aylar var bekliyor" diye yazdı. "Bugün, Ukrayna’da dayanışmamızı gösteriyoruz." (X/DonaldTusk)


Diğer yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ukrayna'daki savaşın ve Ortadoğu krizinin ülkesindeki yakıt fiyatları üzerindeki etkisini görüşmek üzere acil bir toplantı düzenlemişti.

Rusya, Avrupa'yla savaşmak istemediğini vurgulasa da Putin daha önce Moskova'nın "savaşmaya hazır" olduğunu iddia etmişti. Önceki günlerde deneyimli Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusya'yla Avrupa arasında çıkacak herhangi bir çatışmanın "çok kısa" süreceği uyarısını paylaşmıştı.

CIA Direktörü John Ratcliffe, geçen ay Moskova'ya nadir bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu, 2022'de ülkenin Ukrayna'yı istila etmesinden birkaç hafta önce selefinin yaptığı ziyaretten sonra gerçekleşen ilk ziyaretti.

Konu hakkında bilgi sahibi kaynaklar, CBS News ve Wall Street Journal'a yaptıkları açıklamada Ratcliffe'in bu geziyi Rusya'yı NATO'ya saldırmaması yönünde uyarmak amacıyla gerçekleştirdiğini söylemişti.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, "korkutma senaryoları" diye nitelediği bu iddiaların "gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığını" belirtmiş ve Moskova'nın, "Avrupa ülkelerinden kendisine yönelik çok agresif bir politikayla karşı karşıya olduğunu" eklemişti.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/news


Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
TT

Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)

Antoine el-Hac

Bir devlet savaşa nadiren yenileceğini düşünerek girer ya da başlattığı çatışmanın uzun sürecek bir kâbusa ve sonu gelmeyen bir tünele dönüşeceğini öngörür. Buna rağmen görünen o ki hiç kimse ders çıkarmıyor; tarih, daha doğrusu insan kendini tekrarlıyor. O an için hesaplı ve üzerinde düşünülmüş görünen kararlar, zamanla yıpratma savaşlarına, değişen hedeflere ve siyasi ve stratejik açıdan ağır bedeller ödemeden geri adım atamaz hale gelen liderlere yol açabiliyor.

Uluslararası ilişkiler alanında önde gelen gerçekçilik teorisyenlerinden Amerikalı Profesör Stephen M. Walt, yıkıcı savaşların genellikle bir anda ortaya çıkmadığını ve tam anlamıyla sürpriz olmadığını belirtiyor. Walt’a göre bu savaşlar çoğunlukla stratejik hesap hatalarının art arda gelmesinin sonucu. Süreç, rakibin ve sahip olduğu kapasitenin yanlış değerlendirilmesiyle başlıyor; ardından taraflı tavsiyeler, gizli hedefler ve geri adım atmayı devam etmekten daha zor hale getiren siyasi baskılarla durum daha da ağırlaşıyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)

Tehlike işaretleri

İlk tehlike işareti cehalet. Zira askerî güç, müdahale edilen toplumu anlamak anlamına gelmeyebilir. Askerî açıdan üstün bir devlet, rakibinin ordusu hakkında ayrıntılı ve doğru bilgilere sahip olabilir ancak rakibinin tarihini, siyasi ve toplumsal yapısını, direnme kapasitesini ya da coğrafi olarak çevresindeki güçlerin vereceği tepkilerin niteliğini bilmeyebilir. Çelişki de burada başlar: Muharebeyi kazanmak mümkün olabilir ancak bunun sonuçlarını öngörmek ve süreci kontrol altında tutmak imkânsız hale gelebilir...

Savaşa giden yolda, karar alıcıya danışmanlık yapan tüm taraflar aynı konumdan hareket etmez. Bazılarının, başarı ihtimalini olduğundan büyük göstermesine ve riskleri küçümsemesine yol açan ideolojik, ekonomik veya jeopolitik çıkarları bulunabilir. Çoğu zaman liderler, duymak istediklerini teyit eden iyimser değerlendirmelere, sağduyulu uyarılardan daha fazla itibar etme eğiliminde olur.

ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)
ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)

Ardından kırılgan ve değişken hedefler sorunu ortaya çıkar. Savaş, sınırlı bir hedefle ya da bu hedefe hızlı ve düşük bir maliyetle ulaşılabileceği düşüncesiyle başlayabilir. Ancak süreç tıkandığında görev de değişir. Başlangıçta rejimi devirmek olarak belirlenen hedef, zamanla yeni bir düzen kurma çabasına dönüşür; kısa süreli olması planlanan askerî operasyon ise uzun soluklu bir siyasi projeye evrilir. Böylece savaş, başlangıçtaki hedefin anlamını ve netliğini yitirmesinin ardından dahi devam eder.

Tırmanma sarmalı

En tehlikeli aşama, savaşın tırmanma sarmalına girmesiyle başlar. Kayıplar arttıkça başarısızlığı kabul etmenin siyasi maliyeti de yükselir. Liderler, bir önceki turun başaramadığını bir sonraki turun başaracağı umuduyla geri adım atmak yerine riski artırmaya başlar. İç siyasi baskılar ile dış gerilim birbirine eklenir ve sonunda geri çekilmek, çatışmayı sürdürmekten daha ağır bir seçenek haline gelir.

Ancak bu dinamik tek başına dünyanın neden daha fazla çatışmaya sürüklendiğini açıklamıyor. Bunun altında daha derin etkenler de bulunuyor: korku ve belirsizlik, rakibin niyetlerinin ve karşılık verme kapasitesinin yanlış değerlendirilmesi, uluslararası sistemin hâkim bir güçten yükselen başka bir güce geçişine eşlik eden güç mücadeleleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan Tukidides Tuzağı. Ayrıca yeterli siyasi kısıtlamayla karşılaşmayan liderler de bulunuyor. Bu durumda kişisel ihtişam arayışı, ideoloji veya intikam arzusu savaş hesaplarının bir parçası haline gelebiliyor.

Tehlike, uluslararası sistemin kurallarının kendisi aşınmaya başladığında daha da büyüyor. Büyük güçlerin anlaşmazlıklarını yönetmelerine yardımcı olması beklenen kurallar ve kurumlar, güçlü devletlerin bunları görmezden gelmesi ya da seçici biçimde uygulaması halinde etkisini yitiriyor. Kurallara ve kurumlara duyulan güven azaldıkça yanlış hesap yapma ihtimali artıyor ve bir krizden diğerine geçiş daha da hızlanıyor.

Savaşların sonu

Büyük savaşların sonu, zaferin çatışmaların her zaman sona erdiği yol olmadığını gösteriyor. Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi taraflardan birinin tamamen askerî yenilgiye uğraması ve çökmesiyle sonuçlanabilir. Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yıpranma ve askerî-siyasi çöküşle de sona erebilir. 1953’te Kore Yarımadası’nda olduğu gibi çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmayan müzakere edilmiş bir anlaşmayla da durabilir. Büyük güçler arasındaki uzun süreli çatışmalar ise 1991’de Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi taraflardan birinin kendi içinde yaşadığı çöküşle sona erebilir.

Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)
Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)

Gerçekte savaşın nasıl sona erdiği, kimi zaman sona ermesinin kendisinden daha önemli olabilir. Zira ağır veya dengesiz anlaşmalar, bir sonraki çatışmanın tohumlarını ekebilir. Bu nedenle savaşın sona ermesi, savaşın nedenlerinin de ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Acil soru

Bugün en acil soru şu: Dünya üçüncü bir dünya savaşına doğru mu ilerliyor?

Bunun kesin bir yanıtı yok ancak bu sorunun gündeme gelmesini haklı kılan göstergeler giderek daha belirgin hale geliyor. Zira çatışmalar arasındaki sınırlar hiç olmadığı kadar bulanıklaştı. Bu nedenle Ukrayna’daki savaş, ABD-Çin rekabeti, Ortadoğu’daki gerilim ile nüfuz, enerji ve teknoloji üzerindeki mücadelelerin tümü aynı uluslararası ortam içerisinde hareket ediyor ve aralarındaki temas noktaları giderek artıyor.

Bununla birlikte üzerinde durulması gereken bir paradoks bulunuyor. Çin, son on yıllarda ABD ve Rusya ile karşılaştırıldığında geniş çaplı kara savaşlarına doğrudan müdahil olma konusunda daha temkinli bir tutum sergiledi. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu durum, Çin’in çatışmalardan uzak durduğu veya güç kullanmayı reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine Çin’in ekonomi, ticaret, teknoloji, siyasi nüfuz ve uzun vadeli stratejik baskı gibi diğer araçlara daha fazla başvurduğuna işaret ediyor.

Krizlerin arttığı ve çıkarların birbiriyle kesiştiği bir dünyada en büyük tehlike, bir liderin bilinçli olarak dünya savaşı başlatmaya karar vermesi olmayabilir. Asıl tehlike, eksik bilgilere, yanlış değerlendirmelere ve siyasi baskılara dayanan bir dizi küçük kararın alınması ve her aşamada geri adım atmanın bir önceki aşamaya kıyasla daha zor hale gelmesi olabilir.

Zira büyük savaşlar her zaman büyük bir kararla başlamaz. Bazen küçük bir hatayla başlar; hatta kimi zaman bir hata yaşanmış izlenimi verecek şekilde planlanmış bir olayla. Ve olayın gerçekleştiği anda bunun nereye varacağını hiç kimse bilmiyor olabilir.

İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Savaş hakkında söylenenler

- Prusya’dan Carl von Clausewitz (1780-1831) savaşı felsefi açıdan devlet politikasının rasyonel bir aracı olarak tanımladı ve savaşı basitçe ‘politikanın başka araçlarla devamı’ olarak nitelendirdi.

- Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), “Kalıcı barış, uluslararası ticaretin geliştirilmesi, anayasal cumhuriyetler ve liderleri savaşın maliyetleri konusunda temkinli olmaya zorlayan özgür devletler federasyonları aracılığıyla sağlanabilir” dedi. Kant, ‘Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Tasarı’ adlı eserinde savaşın, hak yerine güce dayandığı için sonuçsuz ve anlamsız bir kısır döngü olduğunu savundu.

- Hollandalı filozof Erasmus (1466-1536), “Adaletsiz bir barış, en adil savaştan daha iyidir” dedi.

- Taoist felsefede, ‘Tao Te Ching’ adlı eserde askerî zaferlerin başarı değil, trajedi olduğu ifade edilir ve “Zaferden sevinç duyan, insanların katledilmesinden sevinç duyar” denir. Taoizm, savaşı doğal düzende meydana gelen ve yalnızca daha fazla şiddete yol açan bir bozulma olarak görür.

- Fransız Aydınlanma düşünürü Voltaire, ‘Felsefe Sözlüğü’ adlı eserinde savaşı alaya alarak onu yalnızca sefalete yol açan ‘kahramanca bir katliam’ olarak nitelendirdi. Voltaire ayrıca, iktidarın emirleri doğrultusunda binlerce masum komşunun öldürülmesinin herhangi bir zamanda faydalı veya şanlı bir eylem olarak görülebileceği düşüncesiyle de alay etti.

- Varoluşçu felsefenin öncülerinden Fransız filozof Jean-Paul Sartre, savaşın anlamsızlığını vurgulayarak “Zenginler savaştığında, yoksullar ölür” sözünü kaleme aldı. Sartre, savaşı sıradan insanların manipüle edilerek ölüme sürüklendiği ve sonunda yalnızca iktidara hizmet eden soyut kavramlar uğruna hayatlarını feda etmeye yönlendirildiği faydasız bir uygulama olarak görüyordu.