Biden’ın ayrımcı göçmen politikası ABD için bir istisna mı?

Ardı ardına gelen ABD yönetimleri, beyaz Avrupalı mültecileri diğerlerine tercih etmeyi sürdürdü.

Biden yönetimi, savaştan kaçan ve turist vizesi ile Meksika’ya gittikten sonra güney ABD sınırına sığınma talebinde bulunan yüzlerce Ukraynalıyı polisikalarından muaf tutuyor. (Reuters)
Biden yönetimi, savaştan kaçan ve turist vizesi ile Meksika’ya gittikten sonra güney ABD sınırına sığınma talebinde bulunan yüzlerce Ukraynalıyı polisikalarından muaf tutuyor. (Reuters)
TT

Biden’ın ayrımcı göçmen politikası ABD için bir istisna mı?

Biden yönetimi, savaştan kaçan ve turist vizesi ile Meksika’ya gittikten sonra güney ABD sınırına sığınma talebinde bulunan yüzlerce Ukraynalıyı polisikalarından muaf tutuyor. (Reuters)
Biden yönetimi, savaştan kaçan ve turist vizesi ile Meksika’ya gittikten sonra güney ABD sınırına sığınma talebinde bulunan yüzlerce Ukraynalıyı polisikalarından muaf tutuyor. (Reuters)

Tarık eş-Şami
ABD göç politikasını iyileştirmeye yönelik tüm eski vaatlere rağmen ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin ‘ABD’ye gelen Ukraynalı mültecileri diğer mültecilere uygulanan bazı kısıtlamalardan muaf tutma’ kararı, ‘yönetimi ayrımcı ve ırkçı bir göç politikası uygulamakla suçlayan’ bir eleştiri fırtınasına yol açtı. Aynı şekilde bu karar, eski ABD yönetimlerinin on yıllardır sürdürdüğü ayrımcı politikaların aynısını uyguladığını da kanıtlıyor. Peki, bu politika değişebilir mi yoksa yakın zamanda bitmeyecek uzun bir kültürün parçası mı?

Ukraynalılar istisna
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre ABD yönetimi son iki yılda sığınma talbinde bulunanlar da dahil olmak üzere Meksika ve Kanada ile olan kara sınırlarından ülkeye girişleri engelledi. ABD makamları, ülkede bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemeyi amaçlayan 1944 tarihli Halk Sağlığı Yasası’nın 42’inci maddesi olarak bilinen acil halk sağlığı düzenine güveniyor. Yasa, 2020 yılında Kovid-19 pandemisinin başlamasıyla birlikte eski Başkan Donald Trump yönetimi tarafından yeniden canlandırıldı. Göç birimi yetkilileri, bu sağlık emrini daimî ikametgahı veya geçerli bir giriş vizesi olmayan yasa dışı göçmenleri sınır dışı etmek için kullandı. Birçok göçmen, ABD’ye tekrar tekrar girme girişimlerinde bulunduktan sonra defalarca sınır dışı edildi.
Başkan Biden yönetimi geçen şubat ayı sonunda Rusya’nın saldırısının ardından ülkelerindeki savaştan kaçan yüzlerce Ukraynalıyı politikalardan muaf tuttu. Turist vizesiyle Meksika’ya ulaşmaları sonrasında sığınma talebinde bulunmak üzere ABD’nin güney sınırına ulaştılar. İstisna, 11 Mart 2022 tarihinde Biden yönetiminin Gümrük ve Sınır Koruma görevlilerinin Ukraynalıları 42’inci maddeden muaf tutmasına ve bazı Ukraynalı ailelerin girişine izin veren uygulamalar getirmesiyle gündeme geldi.

Ayrımcı politika
Ancak bu istisna, maruz kaldıkları risk ne olursa olsun, Ukraynalı olmayan diğer sığınmacılar için geçerli değildi. Ukraynalı sığınmacılara ‘Afrika, Haiti, Orta Amerika ve dünyanın diğer bölgelerinden gelen sığınmacılara göre’ farklı şekilde davranılması, yönetimin ‘göçmenlik politikalarını ırkçı yollarla dayattığı’ yönünde eleştirilere yol açtı. Eleştirilerde ayrıca, ABD idaresinin çoğunlukla Hristiyanlardan oluşan beyaz ve Avrupalı mültecileri diğer gruplara tercih ettiği yönünde söylemlere de yer verildi.  

Gelecekteki engeller
Ancak Biden yönetimi bu ayın sonunda 42’inci maddeyi feshedeceğini açıkladı. Obama döneminin göç konusunda yaptığı bazı hataların tekrarlanmaması için tüm sığınmacılara eşit davranacağını ancak Beyaz Saray’ın hem mahkemelerde hem de ABD Kongresi’nde bir dizi aksilikle karşı karşıya kaldığını dile getirdi. Ayrıca başkent Washington’daki bir temyiz mahkemesi, hükümetin salgın sırasında sağlık riski oluşturabilecek göçmenleri sınır dışı etmeye devam edebileceği kararı aldı. Biden yönetiminin 42’inci maddeyi askıya almasını önlemek için uzun vadeli bir ihtiyati tedbir kararı verilmesi de muhtemel. Aynı şekilde hukuk mücadelesi, Yüksek Mahkeme’ye kadar ulaştı. Mahkeme, geçen hafta Biden yönetiminin Trump’ın ‘sığınmacıların Meksika’da kalmasını gerektiren’ politikasını sona erdirmek için harekete geçtiğinde yasal davranıp davranmadığı hususunda bazı gerekçeler dinlemişti. 
Öyle görünüyor ki Başkan Biden, göçmenlik politikasını reforme etmek için kampanya vaatlerini yerine getiremeyecek. Öyle ki pandemi dönemindeki sınır dışı edilme eylemlerinin sona erdirilmesi yönünde var olan partizan ayrım, Kongre’deki yasama tartışmalarına da hâkim ve ülkedeki en zorlu seçim yarışında bir yankı uyandırıyor.
Ancak göçmenler alanındaki birçok tarihçi ve uzman, ABD’nin mültecilere ve sığınmacılara yönelik politikasının pratikte onlarca yıldır ırk ve din temelinde ayrımcı olduğuna inanıyor. Öyle ki bu politika, Başkan Biden ve ondan önceki Başkan Trump yönetimi ile sınırlı değildi. Bu durum, özellikle Çinliler, Asyalılar ve Haitili mülteciler ve Müslüman mültecilerle ilgili göç araştırmalarındaki tarihi gerçekler aracılığıyla açığa çıkarıldı.

Asyalı mülteciler
Irk, Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında kimin mülteci olarak kabul edileceğinin belirlenmesinde önemli bir rol oynadı. Doğu Avrupa ve Doğu Asya’daki komünist rejimlerden kaçan milyonlarca kişinin göçü, bu bölgelerde insani krizlere yol açtı. Bu da büyük bir uluslararası baskı altında 1953’te ABD Kongresi’nin, özellikle mültecileri hedef alan Mülteci Yardım Yasası’nı yürürlüğe koymasına neden oldu. Tarihçi Carl J. Bon Tempo, Başkan Dwight D. Eisenhower ve çoğu ABD’li yasa koyucuların ‘mülteci’ kelimesinin ‘Komünizm karşıtı bir Avrupalı’ anlamına geldiğine inandığını belirtti. Yasa, mülteciler için belirlenen 214 bin vizeden, Asyalılara yalnızca 5 bin (Çinlilere 2 bin ve Uzak Doğu’dan gelen mültecilere 3 bin) vizelik bir kota tahsis ederken üç yıllık bir süre zarfında güney ve doğu Avrupa’dan gelen mülteciler için yaklaşık 200 bin vize verildi.
Irk yanlılığı, mülteci kabulüne ilişkin uluslararası tavrı da etkiledi. 1940’lı yılların sonlarında ve 1950’li yılların başlarında BM yetkilileri, Avrupa’daki yerinden edilmiş halkı, insani bir kriz olarak ilan ederken mültecileri kabul ederek bu baskıları hafifletmek için uluslararası topluma çağrı yaptılar. Ancak sonraki 10 yılda ABD, Fransa ve İngiltere de dahil olmak üzere Batı ülkeleri, ‘Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ni kontrol altına almak ve Batılı kapitalist toplumların Demir Perde’nin ardında var olan yaşam üzerindeki üstünlüğünü göstermek’ için daha geniş bir halkla ilişkiler stratejisinin bir parçası olarak milyonlarca Avrupalı evsizi kabul etti. 1949 komünist devrimi tarafından yerinden edilen milyonlarca Çinli ise hoş karşılanmadı.
1950’li yılların başlarında İngiliz kontrolü altında olan Hong Kong’un halkı, Çin’in iç savaştan ve komünist yönetimden kaçmasıyla insani krize yol açtı. Ancak çoğu Batı ülkesi, Çinlileri ve diğer Asyalıları göçün dışında tutmaya devam etti. ABD göçmenlik yasasında Asyalıların ‘vatandaşlık için uygun olmayan yabancılar’ olarak göç etmelerini engelleyen istisnai hükümler kaldırılmadı.

Haitili mülteciler
Çoğu siyah olan ilk Haitili sığınmacılar, 1963 yılında ekonomik eşitsizlik ve siyasi muhalefetin aşırı şiddetle bastırılmasıyla damgasını vuran François Duvalier yönetimi sırasında ABD’ye tekneyle ulaşmaya çalıştı. Aynı şekilde 80 binden fazla kişi, 1973 ve 1991 yılları arasında ABD’ye sığınmaya çalıştı. Ayrıca ABD makamları, davalarına bakmak zorunda kalmamak için sürekli olarak Haiti'den gelen sığınmacıların teknelerini durdurmaya ve onları geri göndermeye çalıştı. 1980 ve 1990’larda durum daha da kötüleşti. ABD hükümetinin komünist ülkelerden gelen mültecilere öncelik vermesi nedeniyle Haitili sığınmacıların tümü reddedildi.
Florida eyaletindeki ABD mahkemeleri, bu tür bulguların tek nedeninin ırk ayrımcılığı olabileceğine dikkat çektiler. Çoğunlukla beyaz olan Kübalı mülteciler ile siyahi Haitili mülteciler arasındaki sığınma başvurularına yanıt olarak farklılığa vurgu yaptı.
Bunların yanı sıra aynı zaman diliminde ve Haiti’den gelen siyahi sığınmacıların reddedilmesi çerçevesinde çoğunluğu beyaz olan Avrupalı göçmenlerin 1990’da göçmenlik yasası ile kurulan çeşitlilik vize sistemini tercih ettikleri ortaya çıktı. Örneğin Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık’tan ayrı bir ülke olarak sınıflandırıldı ve İrlandalı göçmenlere 1992 ve 1994 yılları arasında yüzde 40 oranında ‘çeşitlilik geçişi’ vizesi verildi. Bugüne kadar benzer ırkçılık ve ayrımcı muamele suçlamaları geçtiğimiz birkaç ay içinde su yüzüne çıktı. Ayrıca Haiti’den gelen sığınmacılar tekrar Haiti’ye yönelik uçuşlarla ABD- Meksika sınırına getirilerek aşağılayıcı muameleye maruz bırakıldı.

Suriyeli mülteciler ve Müslümanlara ynelik yasak
Ocak 2017 başlarında dönemin başkanı Donald Trump, birçok mülteci savunucusunun ‘Müslüman yasağı’ olarak tanımladığı bir dizi yürütme emri yayınladı. Çünkü yasak, çoğu 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşından ve DEAŞ’ın şiddetinden kaçan Suriyeliler de dahil olmak üzere Müslüman çoğunluklu ülkelerden insanların girişini askıya aldı.
Ertesi ay yayınlanan yasağın bir sonraki değiştirilmiş nüshasında, birkaç istisna dışında Suriyeli mültecilerin ABD çıkarlarına zarar verdiği iddia edildi. Bu, 2016’dan önce kabul edilen sayısı 12 bin 587’den 2016- 2018 arasında 76’ya düşen Suriyeli mültecilerin sayısının azalmasına katkıda bulundu.
Araştırmalar, ABD hükümetinin dışlayıcı sığınma politikasını ‘Müslüman mültecilerin terörizme karıştığı şüphesiyle’ ırk ve din temelinde meşrulaştırdığını gösteriyor. Öyle ki Başkan Trump, konuşmalarında Suriyelileri ‘ABD’ye terör bulaştıran bir Truva atı’ olarak nitelendirdi.
Mülteci ve sığınmacılara yönelik uluslararası sözleşmeler, açıkça mültecilerin kabulünün ihtiyaç temelinde olması gerektiğini belirtiyor. ABD yasaları ilkesel olarak ülke tarihindeki bu önemli anların, ABD’ye kimin girip oradan kimin ayrıldığını belirlemede ırk, din ve diğer faktörlerin nasıl bir rol oynadığını gösterdiğini de ortaya koyuyor. Ukrayna’daki savaştan kaçan mültecilerin, ABD ve diğer ülkelerinin desteğini hak ettiğine dair şüphe yok. Birbirlerinden farklı mülteci gruplara yönelik muameleler arasındaki çelişki, ABD’de sığınma alma sürecinin halen adil olmaktan uzak olduğunu kesin olarak gösteriyor.



Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
TT

Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)

Türkiye, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet lisansını iptal etti. Kararın, İran bankacılık sistemine yönelik baskıyı artırmayı amaçladığı ve Washington’ın Tahran’a karşı ekonomik baskısını artırdığı bir dönemde ABD’nin artan baskılarına yanıt niteliği taşıdığı belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), lisansın iptaline ilişkin kararını, Washington’ın Devrim Muhafızları ile bağlantıları olduğu şüphesiyle Türk Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasından iki hafta sonra aldı. Banka ise söz konusu suçlamaları reddetti.

Karar ayrıca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın New York’ta salı günü başlayacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında gerçekleştirmesi beklenen görüşmenin hemen öncesinde alındı.

Merkezi Tahran’da bulunan Mellat Bank, OpenSanctions adlı ve yaptırım uygulanan kuruluşların izlenmesine olanak sağlayan açık veri tabanına göre, “İran hükümetine mali destek sağladığı” gerekçesiyle ABD, Avrupa Birliği ve İngiltere’nin yaptırımlarına tabi. Aynı kaynağa göre İran hükümeti, bankanın en büyük hissedarları arasında yer alıyor.

Mellat Bank, İran’ın en büyük ve en eski ticari bankalarından biri. 1980 yılında kurulan bankanın ülke genelinde 1.000’den fazla şubesi bulunuyor.

BDDK, kararını Bankacılık Kanunu’nun “B-71” maddesine dayandırdı. Söz konusu madde, bankanın faaliyetlerini sürdürmesinin “mevduat sahiplerinin ve hissedarların haklarını, finansal sistemin güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiğinin” tespit edilmesi halinde lisansın iptal edilmesine olanak tanıyor.

Görsel kaldırıldı.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, 24 Ağustos’ta İran’a yönelik yaptırımların sıkılaştırıldığını duyurduğu basın toplantısında. (Reuters)

Batılı ülkeler, İran’ın nükleer silah elde etmeye çalıştığı yönündeki suçlamalar kapsamında daha önce Mellat Bank’a yaptırım uygulamıştı. Tahran ise bu suçlamaları reddediyor. Söz konusu yaptırımlar, İran’ın nükleer programına ilişkin 2015 tarihli uluslararası anlaşma kapsamında daha sonra kaldırılmış, ancak ABD Mayıs 2018’de anlaşmadan tek taraflı olarak çekilerek Tahran’a yönelik ağır yaptırımları yeniden yürürlüğe koymuştu.

Türkiye’nin son adımının, onlarca yıldır uygulanan uluslararası yaptırımların İran bankacılık sistemini küresel finans sisteminden büyük ölçüde izole ettiği bir dönemde, ülkenin bankacılık sektörüne yönelik baskıyı daha da artırması bekleniyor.

Karar, Washington’ın Tahran’a karşı yürüttüğü “ekonomik savaş” kapsamında Ankara üzerindeki finansal ve bankacılık akışlarını denetleme yönündeki baskısının arttığı bir döneme denk geldi.

ABD Hazine Bakanlığının Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasının ardından Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Ankara’nın “terörün finansmanı ve her türlü yasa dışı finansmanla mücadele” konusunda kararlı olduğunu belirtti. Şimşek ayrıca Türk şirketlerine yaptırımlardan kaçınmak için gerekli tedbirleri almaları çağrısında bulundu.

Washington kısa süre önce, aralarında İran merkezli sivil havayolu şirketi Mahan Air ile iş birliği yapmakla suçlanan üç Türk şirketinin de bulunduğu 36 kuruluşu yaptırım listesine aldı. Mahan Air ayrıca İran Devrim Muhafızları’na destek sağlamakla suçlanıyor.

Şarku’l Avsat’ın İran’ın yarı resmi Öğrenciler Haber Ajansı’ndan (ISNA) aktardığına göre Mahan Air, bu hafta Türk makamlarının talebi üzerine 21 Eylül’den itibaren Türkiye’ye uçuşlarını askıya alacağını açıkladı.

İran, şubat ayının sonlarında başlayan ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan bir savaşın içinde bulunuyor. Çatışmalar daha sonra Ortadoğu’nun diğer bölgelerine de yayıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Financial Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Washington’ın İran’a karşı “şimdiye kadarki en büyük ekonomik saldırıyı” başlatacağını yazmıştı. Bessent, bu girişimi Normandiya Çıkarması’na, İngilizcede “D-Day” olarak bilinen operasyona benzetirken, bu çabalara katılmayan ülkelere ikincil yaptırımlar uygulanacağı uyarısında bulunmuştu.


Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
TT

Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)

Maira Butt 

Polonya Başbakanı Donald Tusk, Rusya'yla gelecekte yaşanabilecek herhangi bir çatışmada ülkesinin hiçbir şekilde toprak vermeyeceğini vurguladı.

Bu açıklama, Tusk'un perşembe günü Kremlin'in Ukrayna'yı destekleyen Avrupa ülkelerine drone ve roketlerle hibrit saldırılar düzenlemeyi planladığı uyarısında bulunmasından kısa süre sonra geldi.

Tusk, perşembe günü X'te "Biz toprak kaybedebilecek bir milletiz ancak ruhumuzu asla kaybetmeyeceğiz; topraklarımızdan vazgeçebiliriz ama vatanımızdan asla vazgeçmeyeceğiz" diyen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'ye yanıt veriyordu.

Başbakan, "Sayın Cumhurbaşkanım, bu paylaşımı silmenizi öneririm. Topraklarımızın en küçük parçasından bile vazgeçmeye niyetimiz yok" diye cevap verdi.

Daha sonra X'te paylaştığı bir videoyla bu tutumunu pekiştiren Tusk, "Müttefiklerimize olan sadakatimiz ve kararlılığımız; işte ortak gücümüz budur. Tek bir karış toprak bile vermeyeceğiz" dedi.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yle görüşmek üzere perşembe günü Ukrayna'ya giden Polonya lideri, "onları zorlu haftalar ve ayların beklediği" uyarısında bulunmuştu.

Rusya'ya atfedilen bir dizi hava sahası ihlalinin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in hibrit saldırılarını NATO ülkelerine de taşıyabileceği endişesiyle Avrupa genelinde gerginlik tırmanıyor.

NATO'nun doğu kanadındaki savunmanın güçlendirilmesi çağrıları yapan Tusk, geçen yıl eylülde uçuşa yasak bölge ilan edilmesini de istemişti.

Tusk perşembe günü yaptığı açıklamada, "Drone veya diğer türdeki mermilerin doğu kanadındaki bir veya birkaç ülkenin topraklarına girme, hatta yıkıma yol açma riski gerçekten var" uyarısında bulunmuştu.

Resmi açıklamada bunun bir kaza olduğu ve NATO'nun karşılık vermeyi düşünmesi için hiçbir neden bulunmadığı söylenecek.

Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Magdalena Sobkowiak-Czarnecka, ABD Başkanı Donald Trump'ın bu çalışmalarda ilerleme kaydedildiğini belirtmesinin ardından, ülkenin batısına olası bir kalıcı ABD askeri üssünün kurulacağını cuma günü söylemişti.

Görsel kaldırıldı.
Donald Tusk, X’te "Hepimizi zorlu haftalar ve aylar var bekliyor" diye yazdı. "Bugün, Ukrayna’da dayanışmamızı gösteriyoruz." (X/DonaldTusk)


Diğer yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ukrayna'daki savaşın ve Ortadoğu krizinin ülkesindeki yakıt fiyatları üzerindeki etkisini görüşmek üzere acil bir toplantı düzenlemişti.

Rusya, Avrupa'yla savaşmak istemediğini vurgulasa da Putin daha önce Moskova'nın "savaşmaya hazır" olduğunu iddia etmişti. Önceki günlerde deneyimli Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusya'yla Avrupa arasında çıkacak herhangi bir çatışmanın "çok kısa" süreceği uyarısını paylaşmıştı.

CIA Direktörü John Ratcliffe, geçen ay Moskova'ya nadir bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu, 2022'de ülkenin Ukrayna'yı istila etmesinden birkaç hafta önce selefinin yaptığı ziyaretten sonra gerçekleşen ilk ziyaretti.

Konu hakkında bilgi sahibi kaynaklar, CBS News ve Wall Street Journal'a yaptıkları açıklamada Ratcliffe'in bu geziyi Rusya'yı NATO'ya saldırmaması yönünde uyarmak amacıyla gerçekleştirdiğini söylemişti.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, "korkutma senaryoları" diye nitelediği bu iddiaların "gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığını" belirtmiş ve Moskova'nın, "Avrupa ülkelerinden kendisine yönelik çok agresif bir politikayla karşı karşıya olduğunu" eklemişti.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/news


Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
TT

Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)

Antoine el-Hac

Bir devlet savaşa nadiren yenileceğini düşünerek girer ya da başlattığı çatışmanın uzun sürecek bir kâbusa ve sonu gelmeyen bir tünele dönüşeceğini öngörür. Buna rağmen görünen o ki hiç kimse ders çıkarmıyor; tarih, daha doğrusu insan kendini tekrarlıyor. O an için hesaplı ve üzerinde düşünülmüş görünen kararlar, zamanla yıpratma savaşlarına, değişen hedeflere ve siyasi ve stratejik açıdan ağır bedeller ödemeden geri adım atamaz hale gelen liderlere yol açabiliyor.

Uluslararası ilişkiler alanında önde gelen gerçekçilik teorisyenlerinden Amerikalı Profesör Stephen M. Walt, yıkıcı savaşların genellikle bir anda ortaya çıkmadığını ve tam anlamıyla sürpriz olmadığını belirtiyor. Walt’a göre bu savaşlar çoğunlukla stratejik hesap hatalarının art arda gelmesinin sonucu. Süreç, rakibin ve sahip olduğu kapasitenin yanlış değerlendirilmesiyle başlıyor; ardından taraflı tavsiyeler, gizli hedefler ve geri adım atmayı devam etmekten daha zor hale getiren siyasi baskılarla durum daha da ağırlaşıyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)

Tehlike işaretleri

İlk tehlike işareti cehalet. Zira askerî güç, müdahale edilen toplumu anlamak anlamına gelmeyebilir. Askerî açıdan üstün bir devlet, rakibinin ordusu hakkında ayrıntılı ve doğru bilgilere sahip olabilir ancak rakibinin tarihini, siyasi ve toplumsal yapısını, direnme kapasitesini ya da coğrafi olarak çevresindeki güçlerin vereceği tepkilerin niteliğini bilmeyebilir. Çelişki de burada başlar: Muharebeyi kazanmak mümkün olabilir ancak bunun sonuçlarını öngörmek ve süreci kontrol altında tutmak imkânsız hale gelebilir...

Savaşa giden yolda, karar alıcıya danışmanlık yapan tüm taraflar aynı konumdan hareket etmez. Bazılarının, başarı ihtimalini olduğundan büyük göstermesine ve riskleri küçümsemesine yol açan ideolojik, ekonomik veya jeopolitik çıkarları bulunabilir. Çoğu zaman liderler, duymak istediklerini teyit eden iyimser değerlendirmelere, sağduyulu uyarılardan daha fazla itibar etme eğiliminde olur.

ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)
ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)

Ardından kırılgan ve değişken hedefler sorunu ortaya çıkar. Savaş, sınırlı bir hedefle ya da bu hedefe hızlı ve düşük bir maliyetle ulaşılabileceği düşüncesiyle başlayabilir. Ancak süreç tıkandığında görev de değişir. Başlangıçta rejimi devirmek olarak belirlenen hedef, zamanla yeni bir düzen kurma çabasına dönüşür; kısa süreli olması planlanan askerî operasyon ise uzun soluklu bir siyasi projeye evrilir. Böylece savaş, başlangıçtaki hedefin anlamını ve netliğini yitirmesinin ardından dahi devam eder.

Tırmanma sarmalı

En tehlikeli aşama, savaşın tırmanma sarmalına girmesiyle başlar. Kayıplar arttıkça başarısızlığı kabul etmenin siyasi maliyeti de yükselir. Liderler, bir önceki turun başaramadığını bir sonraki turun başaracağı umuduyla geri adım atmak yerine riski artırmaya başlar. İç siyasi baskılar ile dış gerilim birbirine eklenir ve sonunda geri çekilmek, çatışmayı sürdürmekten daha ağır bir seçenek haline gelir.

Ancak bu dinamik tek başına dünyanın neden daha fazla çatışmaya sürüklendiğini açıklamıyor. Bunun altında daha derin etkenler de bulunuyor: korku ve belirsizlik, rakibin niyetlerinin ve karşılık verme kapasitesinin yanlış değerlendirilmesi, uluslararası sistemin hâkim bir güçten yükselen başka bir güce geçişine eşlik eden güç mücadeleleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan Tukidides Tuzağı. Ayrıca yeterli siyasi kısıtlamayla karşılaşmayan liderler de bulunuyor. Bu durumda kişisel ihtişam arayışı, ideoloji veya intikam arzusu savaş hesaplarının bir parçası haline gelebiliyor.

Tehlike, uluslararası sistemin kurallarının kendisi aşınmaya başladığında daha da büyüyor. Büyük güçlerin anlaşmazlıklarını yönetmelerine yardımcı olması beklenen kurallar ve kurumlar, güçlü devletlerin bunları görmezden gelmesi ya da seçici biçimde uygulaması halinde etkisini yitiriyor. Kurallara ve kurumlara duyulan güven azaldıkça yanlış hesap yapma ihtimali artıyor ve bir krizden diğerine geçiş daha da hızlanıyor.

Savaşların sonu

Büyük savaşların sonu, zaferin çatışmaların her zaman sona erdiği yol olmadığını gösteriyor. Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi taraflardan birinin tamamen askerî yenilgiye uğraması ve çökmesiyle sonuçlanabilir. Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yıpranma ve askerî-siyasi çöküşle de sona erebilir. 1953’te Kore Yarımadası’nda olduğu gibi çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmayan müzakere edilmiş bir anlaşmayla da durabilir. Büyük güçler arasındaki uzun süreli çatışmalar ise 1991’de Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi taraflardan birinin kendi içinde yaşadığı çöküşle sona erebilir.

Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)
Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)

Gerçekte savaşın nasıl sona erdiği, kimi zaman sona ermesinin kendisinden daha önemli olabilir. Zira ağır veya dengesiz anlaşmalar, bir sonraki çatışmanın tohumlarını ekebilir. Bu nedenle savaşın sona ermesi, savaşın nedenlerinin de ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Acil soru

Bugün en acil soru şu: Dünya üçüncü bir dünya savaşına doğru mu ilerliyor?

Bunun kesin bir yanıtı yok ancak bu sorunun gündeme gelmesini haklı kılan göstergeler giderek daha belirgin hale geliyor. Zira çatışmalar arasındaki sınırlar hiç olmadığı kadar bulanıklaştı. Bu nedenle Ukrayna’daki savaş, ABD-Çin rekabeti, Ortadoğu’daki gerilim ile nüfuz, enerji ve teknoloji üzerindeki mücadelelerin tümü aynı uluslararası ortam içerisinde hareket ediyor ve aralarındaki temas noktaları giderek artıyor.

Bununla birlikte üzerinde durulması gereken bir paradoks bulunuyor. Çin, son on yıllarda ABD ve Rusya ile karşılaştırıldığında geniş çaplı kara savaşlarına doğrudan müdahil olma konusunda daha temkinli bir tutum sergiledi. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu durum, Çin’in çatışmalardan uzak durduğu veya güç kullanmayı reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine Çin’in ekonomi, ticaret, teknoloji, siyasi nüfuz ve uzun vadeli stratejik baskı gibi diğer araçlara daha fazla başvurduğuna işaret ediyor.

Krizlerin arttığı ve çıkarların birbiriyle kesiştiği bir dünyada en büyük tehlike, bir liderin bilinçli olarak dünya savaşı başlatmaya karar vermesi olmayabilir. Asıl tehlike, eksik bilgilere, yanlış değerlendirmelere ve siyasi baskılara dayanan bir dizi küçük kararın alınması ve her aşamada geri adım atmanın bir önceki aşamaya kıyasla daha zor hale gelmesi olabilir.

Zira büyük savaşlar her zaman büyük bir kararla başlamaz. Bazen küçük bir hatayla başlar; hatta kimi zaman bir hata yaşanmış izlenimi verecek şekilde planlanmış bir olayla. Ve olayın gerçekleştiği anda bunun nereye varacağını hiç kimse bilmiyor olabilir.

İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Savaş hakkında söylenenler

- Prusya’dan Carl von Clausewitz (1780-1831) savaşı felsefi açıdan devlet politikasının rasyonel bir aracı olarak tanımladı ve savaşı basitçe ‘politikanın başka araçlarla devamı’ olarak nitelendirdi.

- Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), “Kalıcı barış, uluslararası ticaretin geliştirilmesi, anayasal cumhuriyetler ve liderleri savaşın maliyetleri konusunda temkinli olmaya zorlayan özgür devletler federasyonları aracılığıyla sağlanabilir” dedi. Kant, ‘Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Tasarı’ adlı eserinde savaşın, hak yerine güce dayandığı için sonuçsuz ve anlamsız bir kısır döngü olduğunu savundu.

- Hollandalı filozof Erasmus (1466-1536), “Adaletsiz bir barış, en adil savaştan daha iyidir” dedi.

- Taoist felsefede, ‘Tao Te Ching’ adlı eserde askerî zaferlerin başarı değil, trajedi olduğu ifade edilir ve “Zaferden sevinç duyan, insanların katledilmesinden sevinç duyar” denir. Taoizm, savaşı doğal düzende meydana gelen ve yalnızca daha fazla şiddete yol açan bir bozulma olarak görür.

- Fransız Aydınlanma düşünürü Voltaire, ‘Felsefe Sözlüğü’ adlı eserinde savaşı alaya alarak onu yalnızca sefalete yol açan ‘kahramanca bir katliam’ olarak nitelendirdi. Voltaire ayrıca, iktidarın emirleri doğrultusunda binlerce masum komşunun öldürülmesinin herhangi bir zamanda faydalı veya şanlı bir eylem olarak görülebileceği düşüncesiyle de alay etti.

- Varoluşçu felsefenin öncülerinden Fransız filozof Jean-Paul Sartre, savaşın anlamsızlığını vurgulayarak “Zenginler savaştığında, yoksullar ölür” sözünü kaleme aldı. Sartre, savaşı sıradan insanların manipüle edilerek ölüme sürüklendiği ve sonunda yalnızca iktidara hizmet eden soyut kavramlar uğruna hayatlarını feda etmeye yönlendirildiği faydasız bir uygulama olarak görüyordu.