Neden güç kanunundan kanun gücüne geçilmeli?

Güç kanunundan kanun gücüne başarıyla geçilmesi için tüm ülkelerin politikalarında çifte standarttan kaçınması gerekiyor.

Batı ülkelerinin, demokrasinin tüm dünyaya yayılmasını isteyen politikaları birçok çekinceyle karşı karşıya. (AFP)
Batı ülkelerinin, demokrasinin tüm dünyaya yayılmasını isteyen politikaları birçok çekinceyle karşı karşıya. (AFP)
TT

Neden güç kanunundan kanun gücüne geçilmeli?

Batı ülkelerinin, demokrasinin tüm dünyaya yayılmasını isteyen politikaları birçok çekinceyle karşı karşıya. (AFP)
Batı ülkelerinin, demokrasinin tüm dünyaya yayılmasını isteyen politikaları birçok çekinceyle karşı karşıya. (AFP)

Nebil Fehmi
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana uluslararası modern sistemi şekillendiren temel kavramlar, öncelikle büyük güçlerin; Sovyetler Birliği'nin, ardından Rusya'nın ve ABD’nin temel çıkarlarını dikkate almak için ortaya konmuş ya da uygulanmıştır. Olayların gelişmesiyle birlikte Çin de bu evrensel denkleme dahil oldu. Bu çerçevede bağlantısız ve gelişmekte olan ülkeler bağımsızlıklarını güçlendirdikçe kendilerine sınırlı ama önemli bir alan kazandılar.
Uluslararası sistem, dünyanın kutupları arasındaki jeopolitik bir çatışma için bir çerçeve olarak kalmaya devam etse de başlarda bir yanda komünist ya da sosyalist, diğer yanda demokratik kapitalist olmak üzere ideolojik bir perspektiften önerilmişti. Sovyetler Birliği dağılırken Çin de hükümetlerin ve devlet kurumlarının daha fazla mülkiyet hakkını korurken, daha verimli ve rekabetçi piyasa tarzı ekonomik politikalar benimsedi. Bir dönem, özellikle ABD ve Batı ülkelerinin, demokrasinin tüm dünyaya yayılması sloganı altında, daha fazla ülkenin siyasi sistemini Batı sistemine uyacak ya da en azından yaklaştıracak şekilde değiştirerek jeopolitik başarılarını genişletme hırsıyla Batı’nın küresel meselelerde liderlik ettiğine tanık olduk. Zira Batı, demokratik olmayan ülkeler arasındaki çatışmaların demokratik ülkeler arasındaki çatışmalardan daha fazla olduğunu iddia ediyor.
Şahsen ulus devletlerin tamamen ulusal bir tercih olması koşuluyla demokratik sistemleri benimsemelerini destekliyor ve tercih ediyorum. Çünkü demokrasi, halkın halk tarafından ve halk için yönetildiği bir sistemdir.
Ancak bununla yanında Batı’nın bu konudaki baskısıyla ilgili birçok çekincem olduğunu söylemeliyim. Çünkü Batılı demokratik ülkelerin çoğu uluslararası ilişkilerinde demokrasiyi uygulamıyorlar. Ulusal çıkarları, halkların haklarından üstündür. Demokrasiyle ve toplumun üyelerinin eşitliği ilkesiyle tamamen ters düşerek kalıcı bir şekilde kazanılmış haklara ve özel bir statüye sahip olduğunu iddia ederler. Ulusal demokrasi çağrısının, özellikle iç içe ve küreselleşme çağında yaşadığımızdan ülkeler arasında görmezden gelinirken herhangi bir inandırıcılığı yoktur.
Batı'nın, demokrasinin uluslararası sistemin istikrarının belkemiği olduğu şeklindeki tutumuna dair ikinci çekincemin nedeni, onun hukuka ve başkalarının haklarına saygı duymamasıdır. Buna Ortadoğu'dan verilebilecek en bariz örnek İsrail'dir. Aynı şekilde daha önce ‘Apartheid’ sisteminin uygulandığı Güney Afrika Cumhuriyeti de buna örnek verilebilir.
Üçüncü nedenim ise demokratik ülkelerin ilişkilerinde daha şeffaf ve uluslararası uygulamalarında daha az kanunsuz olduğuna dair inancımın olmamasıdır. ABD'nin Irak'ı işgali de bunun açık bir örneğidir.
Batı ülkelerinin demokrasinin tüm dünyaya yayılmasını isteyen politikaları çeşitli çekincelerle karşılaştı. Hatta bu durum, özellikle Batı'nın olayları her zaman demokrasiyi destekleyenler ve muhalif olanlar arasındaki bir çatışma ya da mücadele olarak göstermede ve ABD ve Batılı ülkelerin (bazı Batılı demokratik ülkeler tarafından bile tamamen reddedilen) Irak'taki politikalarını haklı çıkarma konusundaki abartılı tutumları nedeniyle halklar arasında tercih edilen bir siyasi sistem olarak demokrasinin güvenilirliğini olumsuz etkiledi.
Bu durum, Ukrayna’daki son gelişmelerle birlikte, önerilen politikaları reddeden ve Rusya'ya yaptırım uygulanmak istemeyen Batı'ya yakın demokratik ülkelerin oylarına bir kez daha yansıdı. Söz konusu bu ülkeler arasında Brezilya, Hindistan, Endonezya, Irak, Meksika ve Güney Afrika yer alıyor. Bu da demokratik sistemlerde yaşayan halkların çoğunluğunun meselelere bu ideolojik yaklaşıma kapılmamayı tercih ettiğinin bir göstergesidir. ABD’li gazeteci yazar Fareed Zakaria da geçtiğimiz günlerde haftalık olarak yayınlan bir gazete yer alan makalesinde buna işaret ediyor.
Bu demokratik ülkelerden bazıları, ABD ve Batı ülkeleri tarafından önerilen yaklaşımı destekleme konusunda isteksiz olabilirler. Çünkü bu Çin gibi demokratik olmayan bazı ülke ile ulusal çıkarların varlığından kaynaklanıyor. Demokratik ve otokratik ülkeler arasında doğrudan bir çatışmaya dahil olmak konusundaki isteksizliğin nedeni de bu.
Peki bu, ulusal otokratik sistemin daha iyi olduğu anlamına mı geliyor? Hayır, sanmıyorum.  Çünkü herkesin çıkarlarını kapsamayan bu sistemin karar vericilerin ya da onlara yakın olanların çıkarına olması daha olası. Demokrasi arayışının, başkalarının doğrudan müdahalesi olmaksızın ulus çerçevesinde kalması gerektiğine inanıyorum. Uluslararası sistemi, ülkeler arası ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarıyla güçlendirilmesi önemli bir konu. Bu her şeyden önce orta halli ve güçlü devletlerin çıkarınadır.
Madem Batı'nın meseleleri gösterme şekli ve çifte standart uygulaması konusunda çekincelerim var o halde Rusya'nın bundan rahatsız olmasını da anlıyorum. Rusya'nın, güç kanunundan kanun gücüne üstün geldiği açık. Ukrayna sınırlarını askeri olarak geçmesi konusunda da büyük endişelere sahibim.
Bana göre Batı’nın, Doğu ve merkez ülkelerdeki herkesin uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde hem demokratik hem de demokratik olmayan ülkeleri yönetecek bir uluslararası sistem belirlemeye ve bunu sağlamlaştırmaya odaklanması gerekiyor. Böyle bir sistem ülkelerin büyük çoğunluğu tarafından desteklenecek bir sistemdir. Bu sistemde herkes, baskılardan ve güç dengesizliklerinden ya da uluslararası düzenlemelerin güvenilirliğini ve istikrarını azaltan kısa vadeli çıkarlardan muaf olmalı. Bunun başarısı için tüm bu ülkelerin, özellikle büyük ülkelerin, politikalarında ve uluslararası yükümlülüklerde çifte standarttan kaçınması gerekiyor. Başka bir deyişle, Batı'daki ve Doğu'daki büyük güçler uygulamalarında uluslararası hukuka saygı göstermeliler.
Eğer gerçekten daha güvenli ve daha istikrarlı bir uluslararası düzen arıyorsak, buradan bir kez dahakanun gücünün güç kanununa hem sözlü hem de fiili olarak üstün gelmesi ve herhangi bir belirsizlik ya da çelişki olmaksızın buna öncelik verilmesi çağrısında bulunuyorum.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
TT

Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)

İbrahim Hamidi

Evlerde, herhangi bir eleştirinin kendine has bir ritüeli vardı; söze başlamadan önce mutlaka bir hava yaratılırdı. Spikerin veya dizinin sesi açılır, ardından konuşan kişi ağzını misafirinin kulağına yaklaştırırdı. Hatta iktidar sahibi olanlar bile korku duvarlarından çekinirdi. Kimi dinleme cihazlarının nasıl yerleştirildiğini çok iyi biliyor, kimi bizzat bu cihazları yerleştiriyor, kimileri ise meslektaşlarının kendilerinden önce davranmış olmasından korkuyordu.

Suriye rejiminin devrilmesinin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen hikâyelerin arkası kesilmiyor. İnsanların konuşabilmesi için televizyonun konuşması gerekirdi. Karşısında oturanlar bir eleştiri veya iç çekişi araya sıkıştırmaya çalışırken, oradan ‘Sayın Başkan’ övgüleri yükselebilirdi. Ancak telefon her zaman böyle bir tedbire izin vermezdi; telefonun kendine göre planları vardı. Anlatıcılara göre Cemil Hasan ile Ali Memlük’ün hikâyesi de milyonlarca hikâyeden sadece biriydi. Birincisi Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı’ndaki görevini kaybetmiş, diğeri ise Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanlığı’ndaki koltuğunu korumuştu. Sonra sıra ona da geldi. Beşşar Esed tarafından görevden alındığı gün Hasan onu aramış ve uzaklaştırma kararını sorgulamaya başlamıştı. Belki de görevi kaybetmenin, iki subaya daha önce imkânsız olan bir sohbet ortamı sağladığını düşünmüştü. Ne var ki tuzaklar ustası Memlük, lafı uzatmadan hemen araya girmişti: “Sesini yükselt, seni duyamıyorum... Telefon hışırtı yapıyor” diyerek telefonu kapatmıştı. Aslında yaptığı, telefon görüşmelerini kaydetmekle görevli bir memurun yazacağı rapordan kendi adını sildirmeye çalışmaktı.

İkisi de görevlerinden ayrıldılar ve şu an Moskova’da, hesap gününü bekledikleri bir ‘buzdolabında’ tutuluyorlar; fakat makam hırsı onlardan uzaklaşmış değil. Eski alışkanlıkları ve kelimelerin, işaretlerin nereye varabileceğine dair o eski refleksleri hâlâ üzerlerinde. Hasan, yoldaşı ve aynı zamanda rakibi olan kişiyi sarsan kararı sorgularken; Memlük ise yoldaşı ve rakibinin, söylenenleri duyup da itiraz etmediği veya sessiz kaldığına dair bir kayda geçmesinden korkuyordu. İktidarın kesintiye uğraması, sesin geri gelmesi için yeterli olmamıştı. Başkalarının ne söylediğini çözmekle geçen yılların ardından Memlük, sanki kendisine söylenenlerden kurtulmaya çalışır gibi bir haldeydi.

O telefon görüşmesinin bir diğer yüzü daha var. Hasan, rejimin çöküş gecesi olan 2024 sonlarında kaçarken, ofisinde Beşşar ve Mahir Esed’e düzülen övgü şiirleriyle dolu ‘altın bir sicil’ bırakmıştı. Bu dalkavuklukların anlatılacak başka bir hikâyesi var; övgülerin bile kifayetsiz kaldığı cümleler bunlar... Rejim adına büyük zulümlere imza atan, geniş nüfuz sahibi bir subay, tüm gücünü bu sadakat ritüellerine yatırıyordu. Suriyelilere kan kusturan o el, aynı zamanda boyun eğme ifade eden cümleleri kaleme alıyordu. Kendi kudretinin nereden geldiğini ve bunu kimin geri alabileceğini çok iyi biliyordu. Sahip olduğu makam ona insanlar ve zindanlardaki mahkûmlar üzerinde geniş bir yetki alanı sağlarken, aynı zamanda kendisinden üsttekilerin rızasına muhtaç kılıyordu. Aşırı övgüler, aslında ahdini tazelemek, o son telefon görüşmesini ve eve kapatılacağı anı olabildiğince ertelemek demekti.

Bir tanığa göre, iki subay arasında başka bir hikâye daha yaşanmıştı. Günün birinde Hasan, Baas Partisi’nin kuruluş yıl dönümünde Memlük’e bir demet çiçek göndermişti. Çiçekler parti bayrağının renklerini taşıyordu; ancak Memlük bu durumdan rahatsız olmuştu çünkü bir numaralı yapı taşlarından biri olduğu rejimin iktidardaki Baas Partisi’nden nefret ediyordu. Bu küçük çiçek demeti, rejimin vitrini ile gerçeği arasındaki devasa mesafeyi gözler önüne seriyordu. Güvenlik teşkilatının tepesindeki bir adam, ‘devlete ve topluma liderlik ettiği’ varsayılan partiden nefret ediyordu. Sadakati doğrudan ‘sahibine’ olduğu sürece bu nefreti, rejimin kalbinde yer almasına mâni olmuyordu.

Kuzey Kore, Sovyetler Birliği veya başka bir totaliter rejimde, bu ağırlıkta bir güvenlik sorumlusunun iktidar partisinin simgesini reddettiğini ve ondan nefret ettiğini hayal etmek mümkün müdür? Bu kıyaslama, Suriye’de partinin işlevi üzerine önemli bir soru doğuruyor: Acaba geriye ne kadarlık bir ideoloji kalmıştı, yoksa parti başka ilişkilerle yönetilen bir iktidarın perdesinden mi ibaretti? Baas’tan nefret edip Esed’e hizmet etmek mümkündü. Sokaklar parti sloganlarıyla dolup taşarken, makamlar ise ‘Sayın Başkana’ yakınlık derecesine göre belirleniyordu. İdeoloji halk içindi; kapalı kapıların ardına girebilenler içinse esas olan kişisel güvendi. Oradaki ‘yoldaşlar’, parti kartının, bir işaretin veya ‘talimatın’ açtığı kapıları asla açamayacağını çok iyi bilirlerdi. Nitekim Ali Duba, o işaretin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu.

Başka bir tanığın anlattığına göre, Hafız Esed döneminde Ulusal Güvenlik Bürosu’nun düzenli toplantıları Abdurrauf el-Kasım’ın başkanlığında yapılır; bu toplantılara istihbarat, parti ve hükümet yetkilileri katılırdı. Ali Duba ise askerî istihbarat başkanıydı. Hazır bulunanlar arasında unvan olarak en kıdemli kişi olmasa da, aldığı talimatlar ve bağlantıları dolayısıyla en güçlüsüydü. İşte bu yüzden toplantı, o gelmeden asla başlamazdı. O gecikir, herkes onu beklerdi. Toplantının başkanı ve üyeleri sandalyelerinde otururken, Duba onların zamanına el koyardı. Ağırlık merkezinin nerede olduğunu herkesin anlaması için masanın başköşesine oturmasına bile gerek yoktu.

Günün birinde Duba yine geç kalmış, ancak geldiğinde toplantının çoktan başlamış olduğunu görmüştü. Bir şeylerin değiştiğini hemen fark etmişti. Salonda hiç kimse, bu bekleme ayrıcalığına tek başına son verme yetkisine sahip olamazdı. O içeri girmeden önce yaşananlar ona verilmiş bir mesajdı; diğerlerinin onun yokluğunda fark ettiği şey ise, yeni gücünün sınırlarını anlamaları için onlara verilmiş birer izindi. O an unvanı değişmemişti; değişen tek şey, onunla lider arasındaki mesafeydi. Artık bu mesafeyi, başkalarının o yokken konuştukları dakikalarla ölçebiliyordu. Gelip yerine oturdu ve yeni konumuyla toplantıyı takip etmeye devam etti.

Görüşme saatleri, içeri girme sırası, selamın tonu, uzatılan ya da iptal edilen bekleyişler... Bunlar, makam sahiplerinin okumayı öğrendiği detaylardı. Çünkü korku cumhuriyetinin sözlüğünde, bu tür detaylarda yazmayanlar, karar ve bildirilerde yer alanlardan çok daha önemli olabilirdi. Ne var ki Duba, tüm o gücüne rağmen gözetim çemberinin dışında değildi. Kendisi rakipleri hakkında raporlar hazırlamakla görevliydi; ancak aygıt içerisindeki yoldaşları da onun hareketleri, seyahatleri ve ülkedeki ya da yurt dışındaki kumar maceraları hakkında Esed’e raporlar yazmakla görevlendirilmişti.

Raporlar farklı kurumlar arasında çeşitlilik gösterir ancak sonunda Saray’da kesişirdi. Herkes meslektaşı hakkında bir şeyler bilirdi ama hiçbiri, meslektaşının kendisi hakkında ne bildiğini tam olarak bilemezdi. Lider, şüpheleri yorumlamadaki merci ve bu şüphelerden korunma kaynağı olarak kalmaya devam ederdi. Aralarındaki uçurum ne kadar derinleşirse, ona olan ihtiyaçları da o kadar artardı.

İşte bu yüzden korkunun hatlarını ve sadakatin sınırlarını çizmek zordur. Zücaciye misali hücreden başlar, ofisten geçer, iktidar sahiplerinin evlerine sızar, iletişim damarlarında yayılır ve duvarlarda pas tutardı. Makamlar ve bedeller değişiklik gösterirdi; ancak huzur bulabilme yeteneği, başkalarının huzuruna el koyan ve insanların göğsüne korku ekenler için bile hep ulaşılmaz bir lüks olarak kalırdı.

Şam’daki bir huzurevinde, hayatını rejime adamış emekli bir subay yapayalnız yaşıyordu; inanılmamasından korktuğu için sadakatini aşırı bir şekilde dile getiriyordu. Ömür geçti, makamlar yok oldu ama sadakat sınavı bir türlü bitmedi. Her zaman fazladan bir cümleye, daha yüksek bir coşkuya ve hâlâ olması gerektiği gibi olduğuna dair yeni bir kanıta ihtiyaç duyuyordu. Ömrünün sonuna kadar yanında, kendi sesini sürekli denetleyen bir gözetmen taşıdı. Başkalarının göğsüne ektiği o korku, sonunda kendi göğsüne yerleşmişti. Kimsenin kendisinden daha fazlasını istemesine gerek kalmıyordu; o, bunu bizzat kendisinden istiyor ve sunduklarının gerekenin altında kalmasından korkuyordu. Kendininkinden bile korkuyordu. Bir ziyaretçisine şöyle demişti: “Bana inanmayacaklarından korkuyorum...”

George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde yöneticilerin ayrıcalıklarına uyum sağlamak için emirlerin nasıl değiştirildiğini görürüz. Suriye’de ise pek çok kelime yerinde sabit kalırken, hayat bu kelimelerin altında tamamen değişti. Verasetle devredilen bir cumhuriyet; kendi iktidarının en büyük muhafızlarından bazılarının nefret ettiği bir parti; üyelerinin toplantıyı yönetmeyen bir adamı beklediği kurumlar ve kaynakları ile aygıtları aile işlerinden ayrı düşünülmesi imkânsız bir devlet...

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed korkuyu icat etmedi; ancak onu ülkenin toprağına derinden ekti ve halkın göğsünde geniş bir aağ kurdu. Adamlarına nüfuz bahşetti ama anahtarları hep kendi ellerinde tuttu. Onlardan biri binlerce Suriyelinin zindan kapılarını açabilir ya da hayatına son verebilirdi; fakat kendi ofis kapısının açık kalmasını garantilemekten acizdi.

Bir subayın makamını kaybetme endişesiyle bir tutuklunun hayatı için duyduğu korku asla aynı kefeye konamaz; telefonun yüzüne kapatılmasıyla hayat soluğunun kesilmesi, yoldaşların duvarlarından duyulan korkuyla masum birinin zindana atılması bir değildir. Zalimin yaşadığı kaygının gün yüzüne çıkması, onu sorumluluktan aklamaya yetmez; aksine, vahşeti ve boyun eğmişliğiyle bu rejim tarifesinin sürdürülmesine, kafatası yığınlarının birikmesine ve ıstırap nehirlerinin kazılmasına nasıl katkıda bulunduğunu gözler önüne serer.


Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
TT

Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun dün yaptığı açıklamada, Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararının “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve önleyici yaklaşımımızı” yansıttığını söyledi.

Tebbun, Kurtuluş Devrimi'nin 72'nci yıl dönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Bu yıl dönümü, ülkenin yüksek çıkarlarının gerektirdiği konularda farkındalığı artırmak için yenilenen bir fırsattır. Bu çerçevede, kardeş ve komşu bir ülkeyle iş birliği kapsamında anayasal yetkilendirme ve kurumsal uzlaşı devreye girmiştir” ifadelerini kullandı.

Nijer'e Cezayir ordusuna bağlı birliklerin gönderilmesi kararına işaret eden Tebbun, bu adımın “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve mevcut bölgesel koşullar karşısında ulusal güvenlik stratejimizin temel belirleyicilerinden biri olan önleyici yaklaşımı yansıttığını” belirtti.

Tebbun, kararın aynı zamanda istikrarın korunması gereklilikleriyle örtüştüğünü vurgulayarak, “Yeni Cezayir, siyasi egemenlik anlayışı ve Kasım Devrimi'nin ruhunu yansıtan bağımsız kararları doğrultusunda kaynaklarını ve imkânlarını istikrar ortamında değerlendirmektedir” dedi.

Cezayir Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz pazartesi günü Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararını almıştı. Cezayir Parlamentosu da daha önce cumhurbaşkanının askerî birlik gönderilmesine ilişkin talebini oylayarak kabul etmişti. Tebbun, bu ayın başlarında yaptığı açıklamada, Nijer'in kendi ifadesiyle Sahel bölgesi dışındaki bir ülke tarafından finanse edilen silahlı bir grubun tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söylemişti.

Oylama, parlamentonun iki kanadında ayrı ayrı gerçekleştirilen kapalı oturumlarda yapıldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre görüşmeler sırasında yoğun gizlilik önlemleri uygulanırken, basın mensuplarının oturumları takip etmesine izin verilmedi. İktidar yanlısı partiler kararı desteklerken, muhalefet partileri konuya ilişkin sessiz kalmayı tercih etti.


Husiler, Lahic'in kuzeyinde tuzağa düşürüldü

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
TT

Husiler, Lahic'in kuzeyinde tuzağa düşürüldü

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)

Yemen'in güneybatısında çatışmalar daha şiddetli bir aşamaya girerken, Lahic ile Taiz vilayetleri arasındaki sınır hattında bulunan Makâtıra cephesi, Husilerin ağır kayıplar verdiği bir çatışma alanına dönüştü. Husilerin, Taiz ile güney vilayetlerini birbirine bağlayan en önemli kara güzergâhlarından biri olan Hicetü'l-Abd yolu üzerindeki stratejik yüksek noktaları ele geçirmek amacıyla bölgeye takviye birlikler ve zırhlı araçlar sevk ettiği bildirildi.

Bölgede topçu ateşinin eşlik ettiği geniş çaplı bir Husi saldırısı ve yüksek kesimler üzerinden ilerleme girişimleri yaşandı. Saldırılar sırasında bazı mevzileri ele geçiren Husiler, daha sonra Yemen hükümet güçleri ile Makâtıra, Züreykâ ve Mekâbide bölgelerinden yerel savaşçıların karşı saldırısıyla karşılaştı. Hava ve topçu desteğiyle gerçekleştirilen operasyonlarda Husilerin çok sayıda mensubu ve askerî aracı etkisiz hale getirilirken, Anan Dağı yeniden kontrol altına alındı ve Makâtıra Kalesi'ne yönelik ilerleme girişimi engellendi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre  Züreykâ çevresinde ise çatışmaların sürüyor.

Husilerin ikmal hatları da takviye birliklerini ve alternatif güzergâhları hedef alan hava saldırılarıyla vuruldu. Öte yandan, örgüt mensubu yaklaşık 60 savaşçının cenazesinin Turbe kentine ulaştığı yönünde haberler yayımlandı.

Taiz'in diğer cephelerinde de güney ve batı kesimlerinde çatışmalar devam etti. Şakab, Akruz ve Misrah bölgelerinde Husi mevzileri ve askerî araçları hedef alındı.