ABD’nin dünyadaki etkisi azaldı mı?

Washington, Pekin kaynaklı eşi benzeri görülmemiş zorluklar ve Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısının sonuçlarıyla karşı karşıya

ABD Başkanı Joe Biden, dünyanın Çin'e yönelik dikkatinin dağılmamasını istedi (AP)
ABD Başkanı Joe Biden, dünyanın Çin'e yönelik dikkatinin dağılmamasını istedi (AP)
TT

ABD’nin dünyadaki etkisi azaldı mı?

ABD Başkanı Joe Biden, dünyanın Çin'e yönelik dikkatinin dağılmamasını istedi (AP)
ABD Başkanı Joe Biden, dünyanın Çin'e yönelik dikkatinin dağılmamasını istedi (AP)

İnci Mecdi
Son iki yılda dünya sahnesinde yaşananlar, ABD’nin dünyadaki etkisinin azalması da dahil her şeyin mümkün olabileceğini kanıtladı. ABD’nin, askeri gücü, ekonomisi, bilgi teknolojileri sektöründeki hegemonyası ve uluslararası kuruluşlar aracılığıyla yaptığı uluslararası yardımlar gibi alanlarda, dünya genelinde etkisinin azaldığı düşüncesi, hem ABD içinde hem de dışında birçok konuşmada birinci gündem maddesi haline geldi.
ABD'nin küresel etkiye sahip bir süper güç olmadığı yönündeki söylemler, Kovid-19 salgını çerçevesinde Washington ve diğer uluslararası güçlerin krizi birlikte çözecek adımlar atmak yerine birbirlerinden uzaklaşarak tek taraflı, izole bir yaklaşım benimsemesiyle ivme kazandı. Bu durum, Kovid-19’a karşı aşıların dağıtımı sürecinde, özellikle Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) bu aşıların küresel olarak dağıtımındaki eşitsizliği defalarca eleştirmesi nedeniyle daha da belirgin hale geldi.
Dünyanın küresel bir liderinin olmadığından ve 1940'lı yıllarda İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan tek kutuplu dünyanın çöküşünden bahsedilen bir dönemde ABD’nin geçtiğimiz yaz Afganistan'dan askeri olarak geri çekilmesinin kaos görüntüleri ABD’nin dünya liderliğinin giderek azaldığına yönelik söylemleri artırdı.
Ülkelerinin yönetimini yeniden ele geçiren Taliban Hareketi’nden kaçmak için koşuşturan, ABD’nin tahliye uçaklarına tutunmaya çalışan, ancak bazıları kağıt gibi süzülerek yere çakılan Afganların görüntüleri uluslararası basında yer aldı. Bu görüntüler, insanların bilinçaltına ABD’nin artık dünyanın uzun zamandır zayıfların savunucusu olarak bildiği güç olmadığını, trilyonlarca dolarlık askeri gücünün 20 yıl süren çatışmaların ardından Afganistan'daki bir silahlı gruba karşı dahi bir savaş kazanamayacağı mesajını gönderdi.

ABD’nin en güçlü silahı dolar
Afganistan'daki bu trajik görüntülerden sadece birkaç ay sonra, ABD kendisini on yıllar sonra en zorlu mücadelesiyle karşı karşıya buldu. Rusya’nın Ukrayna’da başlattığı savaş, üçüncü bir dünya savaşı tehdidi bir yana, ABD’nin nüfuz bölgelerine yönelik bir dizi meydan okumayı da gün yüzüne çıkardı.
ABD, dünyanın en güçlü ordusuna sahip olsa da, dolar en büyük silahı olmaya devam ediyor. Ancak son birkaç ay içindeki gelişmeler, ABD’nin bu en güçlü silahı için tatsız beklentileri de beraberinde getirdi. Dolar yaklaşık 80 yıllık egemenliğinin ardından, küresel rezerv para biriminin statüsünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olabilir.
Şarku’l Avsat’ın ABD merkezli haber ağı CNN’den aktardığı habere göre şu an 12,8 trilyon dolar değerindeki küresel para rezervlerinin yaklaşık yüzde 60'ı dolar cinsinden tutuluyor. Bu da ABD’ye sadece ekonomik rekabet açısından değil, aynı zamanda doların bir yaptırım silahı olarak kullanılmasında da büyük bir avantaj sağlıyor. Çünkü Washington istediği zaman diğer ülkelerin merkez bankalarının dolara erişimini engelleyebilir. Tıpkı Rusya’yı Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş nedeniyle cezalandırmak için yaptığı gibi ülkelerin ekonomilerini dünyadan izole edip kurutabilir. Eski Hindistan Merkez Bankası (RBI) Başkanı Raghuram Rajan’ın tanımıyla ‘ekonomik bir kitle imha silahı’ olan dolar bir güçtür.
Washington, Moskova’nın döviz rezervlerindeki 630 milyar doları dondurdu ve Rusya para birimi rublenin değerini ciddi şekilde baltaladı. Böylece ABD, Amerikan askerini savaşa dahil etmeden Rusya'yı cezalandırabildi. Ancak Washington’ın bu silahı Moskova’ya karşı güçlü bir şekilde kullanması, döviz sepetlerini dolardan uzaklaştırarak sonlarının Rusya gibi olmaması için çalışan diğer ülkeler arasında endişelere yol açtı. Bank of America (BofA) Stratejisti Michael Hartnett, doların silah olarak kullanılmasının onu zayıflatabileceği uyarısında bulundu. Hartnett, küresel finansal sistemlerin balkanlaşmasının (parçalanmasının), ABD’nin rezerv para birimleri alanındaki rolünü baltaladığını da sözlerine ekledi.
Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından Nisan ayında hazırlanan bir rapor, doların uluslararası rezervlerdeki payının, son yirmi yılda, yaklaşık olarak ABD'nin terörizme karşı savaşına başladığı, birkaç ülkeye ve kuruluşa terörizm nedeniyle yaptırımlar uyguladığı dönemde düşüş yaşadığına işaret etti. Rapora göre o dönemden beri, bir yığın rezerv dolardan Çin’in para birimi yuana ve daha küçük ülkelerin para birimlerine kaydırıldı. Raporun yazarları, bu gözlemlerin uluslararası sistemin gelecekte nasıl gelişeceğine dair ipuçları sağladığına dikkati çektiler.
Ancak gözlemciler, alternatiflerin yeterince iyi olmaması ve ABD'nin dünyanın geri kalanı için çekici olmaya devam etmesi nedeniyle doların küresel etkisini kaybedeceğini düşünmüyorlar. Her ne kadar Çin yıllardır yuanı bir alternatif olarak sunmaya çalışsa da, küresel işlemlerde doların kullanımı yüzde 40 iken yuanın kullanımı sadece yüzde 3'ü buluyor. Bunun yanında ABD borsası dünyanın en büyük ve en fazla akışın olduğu borsasıdır. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) verilerine göre küresel Doğrudan Yabancı Yatırım (DYY) akışları 2021 yılında yüzde 77 artarak yaklaşık 1,65 trilyon dolara ulaştı. ABD’deki DYY akışları oranı ise aynı yılda yüzde 114 artarak 323 milyar dolara yükseldi.

Çin, ABD için ekonomik bir ikilem yaratıyor
Çin’in ekonomik yükselişi ABD için güçlü bir meydan okuma oluştururken Çin, daha fazla ülkeyi ekonomik nüfuz bölgesine çekmek için Ukrayna savaşından yararlanıyor. ABD ve Batı ülkeleri, bazı Rus bankalarının uluslararası ödemeler ağı SWIFT’den çıkararak küresel ekonomik sistemden izole ettikten sonra Moskova, Rusya’ya yönelik uluslararası yaptırımlar çerçevesinde Rus ekonomisine destek sağlamaya yardımcı olan Çin'i bir sığınak olarak gördü. Çin’in desteğiyle ruble savaş öncesi seviyelerine geri dönerken SWIFT’e alternatif bir sistem sağlandı.
ABD’deki Michigan Üniversitesi tarafından yayınlanan Michigan Daily gazetesi, Avrupa ve Asya'da gelecekteki çatışma olasılıklarının artması ve demokrasilerin sayısının azalmasıyla birlikte ABD’nin, Doğu Avrupa, Asya ve Afrika'nın Çin ile ittifakına müsamaha göstermekte zorlandığını yazdı. Gazeteye göre Washington’ın, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ndeki (NATO) müttefikleriyle güçlü ilişkileri sürse de birçoğu, özellikle Batı Avrupa ülkeleri, ABD'dekine benzer bir durgunluk yaşadı.
Çin'in dünyanın süper gücü olarak ABD'yi atlatmak için Batı'nın zayıflığından hızla yararlanacağını düşünen gazete, bu nedenle, ABD’nin çeşitli bölgelerden büyük askeri çekilmeleri konusunda uyardı. Gazete, ABD’nin Asya ülkelerinin yanı sıra Çin ile ticaretten elde ettiği çıkarlara benzer insan kaynaklarına sahip olan Hindistan ve Endonezya gibi ülkelerle ticari ilişkilerini de pekiştirerek gücünü artırmak için cesur adımlar atması gerektiğini vurguladı. Gazeteye göre Washington, çoğu benzer büyüme potansiyeline sahip olan Güney Amerika'daki müttefiklerinin gelişimine büyük yatırımlar yaparak Çin'in Afrika'daki devasa yatırımına meydan okumalı. Gazete, Washington’ın dolarla ticareti teşvik ederek, yalnızca ABD ekonomisini geliştirmek için değil, aynı zamanda rezerv para birimi olarak statüsünü korumak için de bir fırsatı olduğunu kaydetti.

Teknoloji alanında rekabet
Teknoloji alanındaki rekabet aynı zamanda küresel gücün temel dayanaklarından biridir. ABD, dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinin bulunduğu Silikon Vadisi'ne sahip olsa da, Çin açıkça teknolojik liderliği ulusal gücün anahtarı olarak tanımlamıştır. Pekin, küresel gücün genel dengesini yeniden kurma girişimi çerçevesinde kendi teknoloji üssünü inşa etmeye çalışırken aynı zamanda sahip olmadığı teknolojiyi yabancı kaynaklardan edinerek kontrol edebileceği bağımsız ulusal yetenekleri geliştirmeye çalışıyor.
Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nde (CSIS) Stratejik Teknolojiler Programı kıdemli başkan yardımcısı ve direktörü James Lewis, konuya ilişkin değerlendirmesinde, teknolojinin küresel rekabeti şekillendirmedeki uzun soluklu etkisinin, devlet ve devlet dışı aktörler arasında gücü yaymadaki rolü olduğunu söyledi. Lewis’e göre ticari teknolojik ilerlemelerden daha çok yararlanabilen ülkeler, iş ve askeri güçte nispeten daha iyi performans gösterecekler.

Dış yardımlar ve altyapı
Çin, ABD’nin Dünya Bankası ve IMF gibi alanlarında uzman BM kuruluşları üzerindeki hegemonyasına meydan okuyan küresel bir ekonomik etki edinmeye çalışıyor. Pekin, Kuşak ve Yol Girişimi çerçevesinde Asya Altyapı Yatırım Bankası aracılığıyla Asya, Afrika ve Avrupa'yı birbirine bağlayan devasa altyapı projelerine finansman sağlamaya çabalıyor. Aralarında Rusya ve Pakistan'ın da bulunduğu sekiz üyeden oluşan Şanghay İşbirliği Örgütü'nü (ŞİÖ) kuran Çin, konumunu sağlamlaştırmak için dünya genelinde birçok limanı ya kiraladı ya da satın aldı. ABD’nin Avrupa ülkeleri ve İsrail gibi bazı müttefikleri büyük projelere girmeye ve Çin ile ilişkilerini geliştirmeye başladılar. Aynı şekilde bazı Afrika ve Ortadoğu ülkeleri de Çin’in en yakın ekonomik ortaklarından haline geldiler.
Washington merkezli ABD-Arap İlişkileri Ulusal Konseyi’nde (NCUSAR) Yakın Doğu ve Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (NESA) kıdemli araştırmacılarından Profesör David Des Roches, The Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, ABD’nin dünya liderliğinin gerilediği düşüncesini reddetti. Soğuk Savaş sırasında, iki rakip bloğun küçük ve orta ölçekli devletlerde nüfuz kazanmak için dış ve askeri yardımlara çok fazla harcama yaptığını söyleyen Prof. Des Roches, “Örneğin, Soğuk Savaş olmasaydı, Asvan Yüksek Barajı yapılmazdı!” dedi.
Çin’in deniz aşırı bölgelerde özellikle Afrika’da inşaat ve kalkınma alanlarında önemli bir oyuncu haline geldiğini söyleyen Prof. Des Roches, projelerinin eski Soğuk Savaş modelinden önemli ölçüde farklı olduğunu da sözlerine ekledi. Çin’in yurtdışındaki projelerinin genellikle belirli hedeflere hizmet etmeyi ve Çin’e kâr getirmeyi amaçladığı ifade eden Prof. Des Roches, bazı durumlarda inşaatların, projenin tamamlanmasından sonra da buralarda kalmaya devam eden Çinli işçiler tarafından yapıldığını, dolayısıyla bu tür bir kârın Çin’in yurtdışındaki nüfuzunu sınırlandırdığını belirtti.
Prof. Des Roches, Çin ve Rusya'nın fırsatçı olmalarına, ABD'den gelen herhangi bir boşluk veya zayıflıktan yararlanmaktan her zaman mutluluk duymalarına ve İran’ın Ortadoğu'da baskın güç olmayı arzulamasına rağmen, ABD’nin herkesin önemli bir güç ve güvenlik garantörü olarak gördüğü tek ülke olmaya devam ettiğini vurguladı. Prof. Des Roches, diğerlerinin ise bölgesel olarak hareket etmek ve suları daha fazla bulandırma isterken, ABD'nin yeteneklerinin benzersiz olduğunu da sözlerine ekledi.
ABD’de bulunan Arizona Üniversitesi tarafından ‘ABD, Soğuk Savaş'ı küresel etki üzerinden kaybediyor’ başlığıyla yayınlanan bir analizde ABD'deki demokrasi ile Çin ve Rusya'daki otoriterlik arasındaki küresel etki üzerindeki rekabet ele alındı. Analizin yazarı Simon Anthony Lee, Çin'in yükselişin karşısında ABD’nin önünde birkaç seçenek olsa da, en etkili yollardan birinin dış politikası aracılığıyla insan haklarını desteklemek ve savunmak olduğu sonucunu vurguladı. ABD’nin bu konuda dünyanın geri kalanı için bir ‘umut ışığı’ olmaya devam ettiğinin altını çizen Lee, ABD’nin bir yandan da iklim değişikliği ve ekonomik ticaret gündemi üzerinde çalışması, Afrika Birliği (AFB) ve Karayip Ortak Pazarı (CARICOM) gibi kuruluşlarla adil ticari ilişkiler kurması ve bu ilişkileri sürdürmesi ve Trans-Pasifik Ortaklığı’nı (TPP) güçlendirmesi gerektiğini belirtti. Lee, altyapı standartlarının uluslararası iklim planına dahil edilmesini de önerdi.
ABD, Hint-Pasifik bölgesindeki müttefikleri olan Japonya, Hindistan ve Avustralya ile kurduğu QUAD ve İngiltere ve Avustralya’nın yer aldığı güvenlik ittifakı AUKUS gibi ittifaklar aracılığıyla çeşitli ortaklıklara öncelik vermeye başladı. Sadece bu kadarla kalmadı. ABD Başkanı Joe Biden, bir yandan Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısıyla meşgulken dünyanın bugün küresel siyaset ve ekonominin en önemli belirleyicisi olarak Çin'e ve Hint-Pasifik bölgesinin jeopolitik önemine yönelik dikkatinin dağılmamasını istiyor. Bu çerçevede Biden, 10 üyeli Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ülkelerinin liderlerini, 45 yıl sonra ilk kez Beyaz Saray'da ağırladı. Biden, Güneydoğu Asya ülkelerinin altyapıları, güvenlikleri, salgınlara karşı hazırlık durumları ve diğer çabalarına 150 milyon dolarlık yardımda bulunma sözü verdi.



Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
TT

Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)

Türkiye, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet lisansını iptal etti. Kararın, İran bankacılık sistemine yönelik baskıyı artırmayı amaçladığı ve Washington’ın Tahran’a karşı ekonomik baskısını artırdığı bir dönemde ABD’nin artan baskılarına yanıt niteliği taşıdığı belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), lisansın iptaline ilişkin kararını, Washington’ın Devrim Muhafızları ile bağlantıları olduğu şüphesiyle Türk Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasından iki hafta sonra aldı. Banka ise söz konusu suçlamaları reddetti.

Karar ayrıca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın New York’ta salı günü başlayacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında gerçekleştirmesi beklenen görüşmenin hemen öncesinde alındı.

Merkezi Tahran’da bulunan Mellat Bank, OpenSanctions adlı ve yaptırım uygulanan kuruluşların izlenmesine olanak sağlayan açık veri tabanına göre, “İran hükümetine mali destek sağladığı” gerekçesiyle ABD, Avrupa Birliği ve İngiltere’nin yaptırımlarına tabi. Aynı kaynağa göre İran hükümeti, bankanın en büyük hissedarları arasında yer alıyor.

Mellat Bank, İran’ın en büyük ve en eski ticari bankalarından biri. 1980 yılında kurulan bankanın ülke genelinde 1.000’den fazla şubesi bulunuyor.

BDDK, kararını Bankacılık Kanunu’nun “B-71” maddesine dayandırdı. Söz konusu madde, bankanın faaliyetlerini sürdürmesinin “mevduat sahiplerinin ve hissedarların haklarını, finansal sistemin güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiğinin” tespit edilmesi halinde lisansın iptal edilmesine olanak tanıyor.

Görsel kaldırıldı.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, 24 Ağustos’ta İran’a yönelik yaptırımların sıkılaştırıldığını duyurduğu basın toplantısında. (Reuters)

Batılı ülkeler, İran’ın nükleer silah elde etmeye çalıştığı yönündeki suçlamalar kapsamında daha önce Mellat Bank’a yaptırım uygulamıştı. Tahran ise bu suçlamaları reddediyor. Söz konusu yaptırımlar, İran’ın nükleer programına ilişkin 2015 tarihli uluslararası anlaşma kapsamında daha sonra kaldırılmış, ancak ABD Mayıs 2018’de anlaşmadan tek taraflı olarak çekilerek Tahran’a yönelik ağır yaptırımları yeniden yürürlüğe koymuştu.

Türkiye’nin son adımının, onlarca yıldır uygulanan uluslararası yaptırımların İran bankacılık sistemini küresel finans sisteminden büyük ölçüde izole ettiği bir dönemde, ülkenin bankacılık sektörüne yönelik baskıyı daha da artırması bekleniyor.

Karar, Washington’ın Tahran’a karşı yürüttüğü “ekonomik savaş” kapsamında Ankara üzerindeki finansal ve bankacılık akışlarını denetleme yönündeki baskısının arttığı bir döneme denk geldi.

ABD Hazine Bakanlığının Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasının ardından Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Ankara’nın “terörün finansmanı ve her türlü yasa dışı finansmanla mücadele” konusunda kararlı olduğunu belirtti. Şimşek ayrıca Türk şirketlerine yaptırımlardan kaçınmak için gerekli tedbirleri almaları çağrısında bulundu.

Washington kısa süre önce, aralarında İran merkezli sivil havayolu şirketi Mahan Air ile iş birliği yapmakla suçlanan üç Türk şirketinin de bulunduğu 36 kuruluşu yaptırım listesine aldı. Mahan Air ayrıca İran Devrim Muhafızları’na destek sağlamakla suçlanıyor.

Şarku’l Avsat’ın İran’ın yarı resmi Öğrenciler Haber Ajansı’ndan (ISNA) aktardığına göre Mahan Air, bu hafta Türk makamlarının talebi üzerine 21 Eylül’den itibaren Türkiye’ye uçuşlarını askıya alacağını açıkladı.

İran, şubat ayının sonlarında başlayan ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan bir savaşın içinde bulunuyor. Çatışmalar daha sonra Ortadoğu’nun diğer bölgelerine de yayıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Financial Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Washington’ın İran’a karşı “şimdiye kadarki en büyük ekonomik saldırıyı” başlatacağını yazmıştı. Bessent, bu girişimi Normandiya Çıkarması’na, İngilizcede “D-Day” olarak bilinen operasyona benzetirken, bu çabalara katılmayan ülkelere ikincil yaptırımlar uygulanacağı uyarısında bulunmuştu.


Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
TT

Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)

Maira Butt 

Polonya Başbakanı Donald Tusk, Rusya'yla gelecekte yaşanabilecek herhangi bir çatışmada ülkesinin hiçbir şekilde toprak vermeyeceğini vurguladı.

Bu açıklama, Tusk'un perşembe günü Kremlin'in Ukrayna'yı destekleyen Avrupa ülkelerine drone ve roketlerle hibrit saldırılar düzenlemeyi planladığı uyarısında bulunmasından kısa süre sonra geldi.

Tusk, perşembe günü X'te "Biz toprak kaybedebilecek bir milletiz ancak ruhumuzu asla kaybetmeyeceğiz; topraklarımızdan vazgeçebiliriz ama vatanımızdan asla vazgeçmeyeceğiz" diyen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'ye yanıt veriyordu.

Başbakan, "Sayın Cumhurbaşkanım, bu paylaşımı silmenizi öneririm. Topraklarımızın en küçük parçasından bile vazgeçmeye niyetimiz yok" diye cevap verdi.

Daha sonra X'te paylaştığı bir videoyla bu tutumunu pekiştiren Tusk, "Müttefiklerimize olan sadakatimiz ve kararlılığımız; işte ortak gücümüz budur. Tek bir karış toprak bile vermeyeceğiz" dedi.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yle görüşmek üzere perşembe günü Ukrayna'ya giden Polonya lideri, "onları zorlu haftalar ve ayların beklediği" uyarısında bulunmuştu.

Rusya'ya atfedilen bir dizi hava sahası ihlalinin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in hibrit saldırılarını NATO ülkelerine de taşıyabileceği endişesiyle Avrupa genelinde gerginlik tırmanıyor.

NATO'nun doğu kanadındaki savunmanın güçlendirilmesi çağrıları yapan Tusk, geçen yıl eylülde uçuşa yasak bölge ilan edilmesini de istemişti.

Tusk perşembe günü yaptığı açıklamada, "Drone veya diğer türdeki mermilerin doğu kanadındaki bir veya birkaç ülkenin topraklarına girme, hatta yıkıma yol açma riski gerçekten var" uyarısında bulunmuştu.

Resmi açıklamada bunun bir kaza olduğu ve NATO'nun karşılık vermeyi düşünmesi için hiçbir neden bulunmadığı söylenecek.

Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Magdalena Sobkowiak-Czarnecka, ABD Başkanı Donald Trump'ın bu çalışmalarda ilerleme kaydedildiğini belirtmesinin ardından, ülkenin batısına olası bir kalıcı ABD askeri üssünün kurulacağını cuma günü söylemişti.

Görsel kaldırıldı.
Donald Tusk, X’te "Hepimizi zorlu haftalar ve aylar var bekliyor" diye yazdı. "Bugün, Ukrayna’da dayanışmamızı gösteriyoruz." (X/DonaldTusk)


Diğer yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ukrayna'daki savaşın ve Ortadoğu krizinin ülkesindeki yakıt fiyatları üzerindeki etkisini görüşmek üzere acil bir toplantı düzenlemişti.

Rusya, Avrupa'yla savaşmak istemediğini vurgulasa da Putin daha önce Moskova'nın "savaşmaya hazır" olduğunu iddia etmişti. Önceki günlerde deneyimli Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusya'yla Avrupa arasında çıkacak herhangi bir çatışmanın "çok kısa" süreceği uyarısını paylaşmıştı.

CIA Direktörü John Ratcliffe, geçen ay Moskova'ya nadir bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu, 2022'de ülkenin Ukrayna'yı istila etmesinden birkaç hafta önce selefinin yaptığı ziyaretten sonra gerçekleşen ilk ziyaretti.

Konu hakkında bilgi sahibi kaynaklar, CBS News ve Wall Street Journal'a yaptıkları açıklamada Ratcliffe'in bu geziyi Rusya'yı NATO'ya saldırmaması yönünde uyarmak amacıyla gerçekleştirdiğini söylemişti.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, "korkutma senaryoları" diye nitelediği bu iddiaların "gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığını" belirtmiş ve Moskova'nın, "Avrupa ülkelerinden kendisine yönelik çok agresif bir politikayla karşı karşıya olduğunu" eklemişti.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/news


Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
TT

Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)

Antoine el-Hac

Bir devlet savaşa nadiren yenileceğini düşünerek girer ya da başlattığı çatışmanın uzun sürecek bir kâbusa ve sonu gelmeyen bir tünele dönüşeceğini öngörür. Buna rağmen görünen o ki hiç kimse ders çıkarmıyor; tarih, daha doğrusu insan kendini tekrarlıyor. O an için hesaplı ve üzerinde düşünülmüş görünen kararlar, zamanla yıpratma savaşlarına, değişen hedeflere ve siyasi ve stratejik açıdan ağır bedeller ödemeden geri adım atamaz hale gelen liderlere yol açabiliyor.

Uluslararası ilişkiler alanında önde gelen gerçekçilik teorisyenlerinden Amerikalı Profesör Stephen M. Walt, yıkıcı savaşların genellikle bir anda ortaya çıkmadığını ve tam anlamıyla sürpriz olmadığını belirtiyor. Walt’a göre bu savaşlar çoğunlukla stratejik hesap hatalarının art arda gelmesinin sonucu. Süreç, rakibin ve sahip olduğu kapasitenin yanlış değerlendirilmesiyle başlıyor; ardından taraflı tavsiyeler, gizli hedefler ve geri adım atmayı devam etmekten daha zor hale getiren siyasi baskılarla durum daha da ağırlaşıyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)

Tehlike işaretleri

İlk tehlike işareti cehalet. Zira askerî güç, müdahale edilen toplumu anlamak anlamına gelmeyebilir. Askerî açıdan üstün bir devlet, rakibinin ordusu hakkında ayrıntılı ve doğru bilgilere sahip olabilir ancak rakibinin tarihini, siyasi ve toplumsal yapısını, direnme kapasitesini ya da coğrafi olarak çevresindeki güçlerin vereceği tepkilerin niteliğini bilmeyebilir. Çelişki de burada başlar: Muharebeyi kazanmak mümkün olabilir ancak bunun sonuçlarını öngörmek ve süreci kontrol altında tutmak imkânsız hale gelebilir...

Savaşa giden yolda, karar alıcıya danışmanlık yapan tüm taraflar aynı konumdan hareket etmez. Bazılarının, başarı ihtimalini olduğundan büyük göstermesine ve riskleri küçümsemesine yol açan ideolojik, ekonomik veya jeopolitik çıkarları bulunabilir. Çoğu zaman liderler, duymak istediklerini teyit eden iyimser değerlendirmelere, sağduyulu uyarılardan daha fazla itibar etme eğiliminde olur.

ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)
ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)

Ardından kırılgan ve değişken hedefler sorunu ortaya çıkar. Savaş, sınırlı bir hedefle ya da bu hedefe hızlı ve düşük bir maliyetle ulaşılabileceği düşüncesiyle başlayabilir. Ancak süreç tıkandığında görev de değişir. Başlangıçta rejimi devirmek olarak belirlenen hedef, zamanla yeni bir düzen kurma çabasına dönüşür; kısa süreli olması planlanan askerî operasyon ise uzun soluklu bir siyasi projeye evrilir. Böylece savaş, başlangıçtaki hedefin anlamını ve netliğini yitirmesinin ardından dahi devam eder.

Tırmanma sarmalı

En tehlikeli aşama, savaşın tırmanma sarmalına girmesiyle başlar. Kayıplar arttıkça başarısızlığı kabul etmenin siyasi maliyeti de yükselir. Liderler, bir önceki turun başaramadığını bir sonraki turun başaracağı umuduyla geri adım atmak yerine riski artırmaya başlar. İç siyasi baskılar ile dış gerilim birbirine eklenir ve sonunda geri çekilmek, çatışmayı sürdürmekten daha ağır bir seçenek haline gelir.

Ancak bu dinamik tek başına dünyanın neden daha fazla çatışmaya sürüklendiğini açıklamıyor. Bunun altında daha derin etkenler de bulunuyor: korku ve belirsizlik, rakibin niyetlerinin ve karşılık verme kapasitesinin yanlış değerlendirilmesi, uluslararası sistemin hâkim bir güçten yükselen başka bir güce geçişine eşlik eden güç mücadeleleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan Tukidides Tuzağı. Ayrıca yeterli siyasi kısıtlamayla karşılaşmayan liderler de bulunuyor. Bu durumda kişisel ihtişam arayışı, ideoloji veya intikam arzusu savaş hesaplarının bir parçası haline gelebiliyor.

Tehlike, uluslararası sistemin kurallarının kendisi aşınmaya başladığında daha da büyüyor. Büyük güçlerin anlaşmazlıklarını yönetmelerine yardımcı olması beklenen kurallar ve kurumlar, güçlü devletlerin bunları görmezden gelmesi ya da seçici biçimde uygulaması halinde etkisini yitiriyor. Kurallara ve kurumlara duyulan güven azaldıkça yanlış hesap yapma ihtimali artıyor ve bir krizden diğerine geçiş daha da hızlanıyor.

Savaşların sonu

Büyük savaşların sonu, zaferin çatışmaların her zaman sona erdiği yol olmadığını gösteriyor. Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi taraflardan birinin tamamen askerî yenilgiye uğraması ve çökmesiyle sonuçlanabilir. Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yıpranma ve askerî-siyasi çöküşle de sona erebilir. 1953’te Kore Yarımadası’nda olduğu gibi çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmayan müzakere edilmiş bir anlaşmayla da durabilir. Büyük güçler arasındaki uzun süreli çatışmalar ise 1991’de Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi taraflardan birinin kendi içinde yaşadığı çöküşle sona erebilir.

Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)
Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)

Gerçekte savaşın nasıl sona erdiği, kimi zaman sona ermesinin kendisinden daha önemli olabilir. Zira ağır veya dengesiz anlaşmalar, bir sonraki çatışmanın tohumlarını ekebilir. Bu nedenle savaşın sona ermesi, savaşın nedenlerinin de ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Acil soru

Bugün en acil soru şu: Dünya üçüncü bir dünya savaşına doğru mu ilerliyor?

Bunun kesin bir yanıtı yok ancak bu sorunun gündeme gelmesini haklı kılan göstergeler giderek daha belirgin hale geliyor. Zira çatışmalar arasındaki sınırlar hiç olmadığı kadar bulanıklaştı. Bu nedenle Ukrayna’daki savaş, ABD-Çin rekabeti, Ortadoğu’daki gerilim ile nüfuz, enerji ve teknoloji üzerindeki mücadelelerin tümü aynı uluslararası ortam içerisinde hareket ediyor ve aralarındaki temas noktaları giderek artıyor.

Bununla birlikte üzerinde durulması gereken bir paradoks bulunuyor. Çin, son on yıllarda ABD ve Rusya ile karşılaştırıldığında geniş çaplı kara savaşlarına doğrudan müdahil olma konusunda daha temkinli bir tutum sergiledi. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu durum, Çin’in çatışmalardan uzak durduğu veya güç kullanmayı reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine Çin’in ekonomi, ticaret, teknoloji, siyasi nüfuz ve uzun vadeli stratejik baskı gibi diğer araçlara daha fazla başvurduğuna işaret ediyor.

Krizlerin arttığı ve çıkarların birbiriyle kesiştiği bir dünyada en büyük tehlike, bir liderin bilinçli olarak dünya savaşı başlatmaya karar vermesi olmayabilir. Asıl tehlike, eksik bilgilere, yanlış değerlendirmelere ve siyasi baskılara dayanan bir dizi küçük kararın alınması ve her aşamada geri adım atmanın bir önceki aşamaya kıyasla daha zor hale gelmesi olabilir.

Zira büyük savaşlar her zaman büyük bir kararla başlamaz. Bazen küçük bir hatayla başlar; hatta kimi zaman bir hata yaşanmış izlenimi verecek şekilde planlanmış bir olayla. Ve olayın gerçekleştiği anda bunun nereye varacağını hiç kimse bilmiyor olabilir.

İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Savaş hakkında söylenenler

- Prusya’dan Carl von Clausewitz (1780-1831) savaşı felsefi açıdan devlet politikasının rasyonel bir aracı olarak tanımladı ve savaşı basitçe ‘politikanın başka araçlarla devamı’ olarak nitelendirdi.

- Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), “Kalıcı barış, uluslararası ticaretin geliştirilmesi, anayasal cumhuriyetler ve liderleri savaşın maliyetleri konusunda temkinli olmaya zorlayan özgür devletler federasyonları aracılığıyla sağlanabilir” dedi. Kant, ‘Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Tasarı’ adlı eserinde savaşın, hak yerine güce dayandığı için sonuçsuz ve anlamsız bir kısır döngü olduğunu savundu.

- Hollandalı filozof Erasmus (1466-1536), “Adaletsiz bir barış, en adil savaştan daha iyidir” dedi.

- Taoist felsefede, ‘Tao Te Ching’ adlı eserde askerî zaferlerin başarı değil, trajedi olduğu ifade edilir ve “Zaferden sevinç duyan, insanların katledilmesinden sevinç duyar” denir. Taoizm, savaşı doğal düzende meydana gelen ve yalnızca daha fazla şiddete yol açan bir bozulma olarak görür.

- Fransız Aydınlanma düşünürü Voltaire, ‘Felsefe Sözlüğü’ adlı eserinde savaşı alaya alarak onu yalnızca sefalete yol açan ‘kahramanca bir katliam’ olarak nitelendirdi. Voltaire ayrıca, iktidarın emirleri doğrultusunda binlerce masum komşunun öldürülmesinin herhangi bir zamanda faydalı veya şanlı bir eylem olarak görülebileceği düşüncesiyle de alay etti.

- Varoluşçu felsefenin öncülerinden Fransız filozof Jean-Paul Sartre, savaşın anlamsızlığını vurgulayarak “Zenginler savaştığında, yoksullar ölür” sözünü kaleme aldı. Sartre, savaşı sıradan insanların manipüle edilerek ölüme sürüklendiği ve sonunda yalnızca iktidara hizmet eden soyut kavramlar uğruna hayatlarını feda etmeye yönlendirildiği faydasız bir uygulama olarak görüyordu.