Dugin’den esinlenerek: Putin'in projesinde siyasal İslam’ın yeri nedir?

Rus düşünür son röportajında, ‘Türkiye İslamı’ da dahil olmak üzere imparatorlukların geri döndüğünü savundu.

Putin ve Dugin’in Batı karşıtı söylemlerinin siyasal İslam güçleriyle kesiştiği, giderek daha belirgin hale geliyor. (Getty)
Putin ve Dugin’in Batı karşıtı söylemlerinin siyasal İslam güçleriyle kesiştiği, giderek daha belirgin hale geliyor. (Getty)
TT

Dugin’den esinlenerek: Putin'in projesinde siyasal İslam’ın yeri nedir?

Putin ve Dugin’in Batı karşıtı söylemlerinin siyasal İslam güçleriyle kesiştiği, giderek daha belirgin hale geliyor. (Getty)
Putin ve Dugin’in Batı karşıtı söylemlerinin siyasal İslam güçleriyle kesiştiği, giderek daha belirgin hale geliyor. (Getty)

Mustafa el-Ensari
Birçok kesim, Ukrayna savaşının yansımalarının Rus-Batı hizası ve gıda tedarik zincirlerindeki bazı zorluklar üzerinde duracağı görüşünde. Ancak Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in konuşmaları ve Putin’i ‘tehlikeli adam’ olarak nitelendirdiği aklı Aleksandr Dugin, işgalin, Arap ve İslam bölgesinde ideolojik ve coğrafi olarak kötülüklerini daha uzak bölgelere yayabileceğini ortaya koydu. Dugin’e göre bu kötülükler, 1979’da Sovyetlerin elindeki Afganistan savaşının etkilerinden çok uzak olmayan bir düzeyde.
Kriz söyleminin kasten şişirildiği konuların öne çıkanları arasında ‘liberalizm ile muhafazakarlık arasındaki çatışmayı kışkırtmak’, ‘diğer halkların değerlerine karşı Batı değerleri’ gibi anlamlara uzanan benzer kelime dağarcığı yer alıyor. Çinliler, Avrasyalılar, Afrikalılar ve diğerlerinin Rus düşünürün ‘Batı’nın bağımlılığından kurtulmayı ve Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hayal etme hakkına sahip olduğunu’ söylediği İslamcılık da dahil farklı öncelikleri var.

Putin ve Nasıriye
Tartışmalarında, kitaplarında ve son olarak eş-Şark kanalında arkadaşı Advan el-Ahmeri’ye verdiği son röportajında, hiç şüphe duymaksızın bir süre önce başlayan Putin’in savaşının, ‘onuru korumak, ABD- Batı modelini reddetmek ve Haçlı Seferleri’ ile ilgilenen ve ‘eşcinsel evliliği, dinlerin ve geleneklerin marjinalleştirilmesi ve tek kutuplu sistem değerlerinden’ nefret eden tüm diğer ulusların savaşı olduğunu savundu.
Rus düşünüre göre Putin’in ‘dünya adına savaştığını’ söylediği liberalizm, dünyaya Rusların ekonomide, kültürde ve sanatta alternatifinin olmadığını gösteriyor. Rusya’nın kalkınma ve ekonomik açıdan gerileme yaşadığını da kabul eden Dugin, ancak bunun (kınayıcı sıfatlarla tanımladığı) Batı liberalizminden farklı bir sistemden bağımsız nedenlerden kaynaklandığını belirtti. Düşünüre göre çünkü Batı’nın örtüsü altına girmeden ekonomik ilerleme kaydedebilmiş, bağımsız bir kültüre sahip bir Çin var.

‘Bağımsız bir İslami kutup’
Savaşın özünün, ‘küresel yasaların tek bir imparatorluk kalmasın diye herkes adına karar verdiği dünya düzenini değiştirmek, Rusya ve Çin gibi yeni bağımsız kutupların ve dünyada bağımsız bir İslam kutbunun olması’ ile ilgili olduğunu belirten Dugin şunları söyledi:
“Medeniyet alanını ve medeniyet gücünü yenilemek ve vurgulamak için onlara imparatorluk diyoruz. Yalnızca bir devlet ve ulus değiller. Tek ABD kutbunun hegemonyası nedeniyle egemenliğini kullanamayan birçok ulus devletimiz var.”
Söz konusu ifadeler, muhabir Ahmeri’nin ‘Moskova’nın Dugin’in propagandasına göre Ukrayna’yı işgal ettiği’ yönündeki suçlamasına yanıt olarak geldi. Ahmeri, bu propagandanın ‘Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya ve İngiltere gibi diğer güçlerin başka istilalar başlatmasına ve sözde ihtişamlarını geri kazanmaya çalışmasına kapı açabileceğini’ öne sürdü.

‘Batı, zihinlerimize nüfuz etti’
Ancak tartışmanın en kışkırtıcı tarafı, düşünürün ulusların ve medeniyetlerin Batı hegemonyasından bağımsızlığını ve onlara uygun yaşam biçimlerinin seçimini yaptığı ‘Dördüncü Teori’yi savunduğu kısım oldu.
Dugin şunları söyledi:
“Bu, sömürgeciliği baltalamak için bir teori… Çünkü halen Batı kültürünün kontrolü ve egemenliği altındayız. Batı, zihinlerimize, beyinlerimize, toplumlarımıza nüfuz etti. Toplumlarımızı Batı hegemonyasından kurtarmak için Batı faşizminden ve demokrasisinden uzak modern ve çağdaş siyaset teorimizi geliştirmeliyiz.” 
Dugin, sebeplere ilişkin de şu açıklamada bulundu:
“Biz, halen Batı fikirleri ve medeniyeti tarafından sömürülüyoruz. Teori, (program sunucusu Ahmeri’nin öldüğünü kabul ettiği) faşizm ve komünizm de dahil olmak üzere bu stratejik ve ideolojik engellerden ve önceki tüm teorilerden kurtulmak için geliştirildi.”

İdeolojik silah
Dugin, Afganistan ve Çin gibi ülkelerin ve akımların ve hatta ‘siyasal İslam’ın, Dördüncü Teori’nin uygulaması konusunda nasıl hissettikleri veya hissetmedikleri ile ilgilendiğini de dile getirdi. Bu çerçevede Rus düşünür, en önemli yönüyle, “Batı kültüründen kurtulmuş tüm siyasi akımlar, kendi içinde bu ismi bile zikretmeden, onun çerçevesine girer. Bu, aklımızı Batı hegemonyasından kurtarmak için pragmatik bir yaklaşım ve ideolojik bir silahtır” dedi.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre özgürleşmeden sonraki adımın ‘geleneksel siyaset görüşlerini geliştirmeye başlamak’ olduğunu belirten Aleksandr Dugin şu değerlendirmede bulundu:
“Batı kendi yoluna, inancına ve değerlerine gitsin. Bu inançlar evrensel değildir. Tüm kültürler için kaçınılmaz da değildir. Çünkü kültürlerimiz ve diğer bölgelerin kültürleri haklıdır, kendi vizyonlarını geliştirebilir ve formüle edebilir. Bunun olmasını engelleyecek veya önleyecek hiçbir şey görmüyorum.”

Dugin’in Arapça konuşması ne anlama geliyor?
Bu konuşmayı iyi niyetle ele alanlar çerçevesinden bakıldığında Araplar ve Müslümanlar için herhangi bir endişe göze çarpmıyor. Bu bölge, ne Batı Amerika ne de Rusya- Avrasya tarafıdır. Ama terminolojiyi ve tüketici söylemini incelediğimizde, 1928’de kurulduğundan beri Müslüman Kardeşler’den (İhvan-ı Müslimin) başlayarak, onun soyundan gelen ve ondan etkilenen diğer Sünni- Şii örgütlere kadar siyasal İslam grupları tarafından kullanılanla aynı olduğunu görüyoruz.
Örneğin Tahran’daki İslami rejim, ideolojisini Amerikan ve Batı karşıtlığına dayandırdı. Dini Lider Ali Hamaney’den başlayıp, din adamları ve iktidardan geçerek Lübnan, Suriye, Irak ve (Ensarullah (Husiler) grubunun ‘Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm, Yahudilere lanet’ sloganıyla var olduğu) Yemen’deki Arap bölgesinde bulunan kollara kadar güç piramidinin tepesinden en altına değinen bir açıklama çerçevesinde sisteme de eleştirileri oldu.
El-Kaide’nin sivil veya asker olsun Batılıları ve özellikle de ABD’lileri hedef alan meşhur söylemi, unutulmayacak kadar ünlüdür.
Suudi Arabistan gibi ülkelerde çeşitli aşamalarda muhafazakârlar ve liberaller arasında bir tartışma mevcut. En belirgin terimleri arasında ‘toplumun batılılaşması’ ve ‘geleneksel ulusal ve İslami değerlerin savunulması’ suçlamaları geliyor. Bu durum, Batı’ya yönelim sapağına bir müdahale olarak, birçok sivil ve kalkınma uygulamasını eleştiriye ve hakarete maruz bıraktı. Bu söylem, ‘Cüheyman’dan Müslüman Kardeşler’e ve El-Kaide’ye, hatta 1970’li yıllar soluna kadar’ devletin karşısına çıkan ve toplumu harekete geçiren akımların çoğunu ateşledi. Öyle ki milliyetçi isimlerden biri olarak Suudi Arabistanlı yazar Turki el-Hamad, Cüheyman çetesinin iktidar düzenine karşı gelerek Kabe’ye yönelik saldırganlığını kutladı.

Putin’in arzusu karşısında muhafazakâr akım
Ancak farklı merkezler aracılığıyla ‘Dugin- Putin’ fikrini destekleyen Rusların dikkatini çeken fark, Arap rejimlerinin Batı’ya yönelik eleştirileri ne olursa olsun, onda ideal modeli bulmaları ve kendi dillerinde ‘egemenliğine teslim olmaları.’ Bu nedenle Arap bölgesindeki bu çatışmacı fikirlere ivme kazandırmak için siyasal İslam akımlarına bel bağlanıyor.
Bu fikri destekleyenler arasında, ‘Putin’in Müslüman Kardeşler’in bir müttefiki mi yoksa bir rakibi mi’ olduğuna dair doğrudan soru yönelten Rus yazar Nazarov da bulunuyor.
Nazarov, “Arap ülkeleri, sadece Batı’ya yönelim hızını korumakla kalmıyor, liberal değerlerin ithali de dahil olmak üzere bu hızı artırıyor. Bu hükümetler, ekonomik başarıya giden yolun bu olduğuna inanıyorlar. Ancak bunun yerine siyasal İslam ve devrimin payında artış elde ediyorlar” dedi.
Nazarov’a göre Arap yönelimiyle ilgili sorun, Putin’in ‘dünyada muhafazakâr değerler benimseyen ana lider olmasa da ana liderlerden biri’ olduğu bir dönemde, Arap dünyasının İslamcıların muhafazakâr hareketin liderliğini üstlendiğini iddia etmesi. Bu, tabii ki Putin ile Arap muhafazakârlar arasındaki olası bir ideolojik birliği engelliyor.
Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi Arap ülkelerinin Rusya ile ilişkilerini geliştirmesinden sonra bu görüşün dile getirilmesine rağmen, Batı ile yakın ilişkiler ‘Rusların güvensizlik alanı’ olarak görülüyor.
Bu partizan ruh, Rus söyleminde ve Suriye, Ukrayna, Kırım ve Azerbaycan gibi jeopolitik konularda iki ülke arasındaki farklılıklara rağmen ‘siyasal İslam’ın yönetim yüzü olan’ Putin ile Erdoğan arasındaki yakınlaşmada belirgindi. Bununla birlikte Osmanlı insanının onu Moskova’nın gözünde, ‘Batı egemenliğinden kurtuluş’ ve ‘tek kutuplu sistemin hegemonyasını kıran imparatorlukların dönüşü’, teorisini uygulamada iş birliği yapılabilecek bir taraf yaptı.

Rusya’nın anlatısının delilikleri
Sömürgeciliği, İsrail’in Filistin işgalini ve Irak işgalini Batı’yı ve fikirlerini reddetme noktasında geçerli sebepler olarak görmeyen Washington’da Dünya İşleri Enstitüsü araştırmacısı Maher Cabra, ‘azgelişmişliğin’ ve ‘kendisi beğenmişliğin’ en büyük sebep olduğunu dile getirdi. Cabra, “ABD’nin atom bombalarının düştüğü Japonya’da, Batı’ya karşı reddi ve mevcut komünist veya Rus propagandasının kabulünü neden görmüyoruz?” diye sordu.
Cabra, pek çok kişinin bu savaş ve zafer hakkındaki tüm yalanlarıyla Rus anlatısını tekrarlama coşkusunun, ‘gazeteciler ve Ortadoğu uzmanları tarafından izlenmesi, takip edilmesi ve incelenmesi gereken bir şey’ olduğunu söyledi.
Cabra buna örnek olarak, Dugin’in Putin’i ‘dünyanın mutlak kötülükten, yani ABD’den kurtarıcısı’ olarak gördüğünü vurguladı.
Maher Cabra sözlerini şöyle sürdürdü:
“Rus ve Batı propagandasına ilişkin tartışmalardan uzak bir şekilde dünyadaki zenginlerin çocuklarını Rus üniversitelerinde değil, Avrupa ve ABD üniversitelerinde okumaları için nereye gönderdiklerine bakmak gerekiyor. Aynı şekilde liberal, İslamcı veya komünist olsun hastalar, tedavi için Batı’daki hastanelere geliyorlar. Rusya, Çin, Küba, İran veya Kuzey Kore’ye değil.”
Dugin’in verdiği röportajın son bölümü, dağınık olarak dile getirdiği fikirlerinin birçoğunu özetledi. Ancak teorileri ve Batı’ya ve mevcut ‘dünya düzenine’ yönelik propagandalarına dair araştırmalar, Putin’in projesinin kelime dağarcığının çok olduğunu ve uygulamalarının daha önce Suriye’de sonlanmadığı gibi Ukrayna’da da sonlanmayacağını ortaya koyuyor. Ayrıca araştırmalar, Putin’in 2000 yılında devlet başkanlığına yükselmesinden bu yana, köklü değerleri savunmayı ve ‘yeni Batı putperestliği’ ile mücadeleyi üstlenen, ‘bugünün Rusya’sını’ yazan kişi olduğunu gösterdi.
Dugin, “2013’te iki kadının nikah şahidi olan George H. W. Bush’un ve ‘başkan, müttefik, kahraman ve eşcinsellerin destekçisi’ olan Barack Obama’nın aksine Rusya Devlet Başkanı, 2000 yılında devlet başkanlığını üstlendiğinden beri geleneğe bağlılığını her fırsatta vurguladı. Bu çerçevede Rusya ile Batı arasında yıllardır gizli bir ideolojik soğuk savaşın sürdüğü görülüyor” dedi.
Dikkat çeken nokta ise Putin’in bu savaşta ‘Hıristiyanlığın ve İslam’ın koruyucusu’ sıfatıyla geri dönülmez bir mücadelenin içine girdiğidir.



Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
TT

Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)

Türkiye, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet lisansını iptal etti. Kararın, İran bankacılık sistemine yönelik baskıyı artırmayı amaçladığı ve Washington’ın Tahran’a karşı ekonomik baskısını artırdığı bir dönemde ABD’nin artan baskılarına yanıt niteliği taşıdığı belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), lisansın iptaline ilişkin kararını, Washington’ın Devrim Muhafızları ile bağlantıları olduğu şüphesiyle Türk Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasından iki hafta sonra aldı. Banka ise söz konusu suçlamaları reddetti.

Karar ayrıca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın New York’ta salı günü başlayacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında gerçekleştirmesi beklenen görüşmenin hemen öncesinde alındı.

Merkezi Tahran’da bulunan Mellat Bank, OpenSanctions adlı ve yaptırım uygulanan kuruluşların izlenmesine olanak sağlayan açık veri tabanına göre, “İran hükümetine mali destek sağladığı” gerekçesiyle ABD, Avrupa Birliği ve İngiltere’nin yaptırımlarına tabi. Aynı kaynağa göre İran hükümeti, bankanın en büyük hissedarları arasında yer alıyor.

Mellat Bank, İran’ın en büyük ve en eski ticari bankalarından biri. 1980 yılında kurulan bankanın ülke genelinde 1.000’den fazla şubesi bulunuyor.

BDDK, kararını Bankacılık Kanunu’nun “B-71” maddesine dayandırdı. Söz konusu madde, bankanın faaliyetlerini sürdürmesinin “mevduat sahiplerinin ve hissedarların haklarını, finansal sistemin güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiğinin” tespit edilmesi halinde lisansın iptal edilmesine olanak tanıyor.

Görsel kaldırıldı.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, 24 Ağustos’ta İran’a yönelik yaptırımların sıkılaştırıldığını duyurduğu basın toplantısında. (Reuters)

Batılı ülkeler, İran’ın nükleer silah elde etmeye çalıştığı yönündeki suçlamalar kapsamında daha önce Mellat Bank’a yaptırım uygulamıştı. Tahran ise bu suçlamaları reddediyor. Söz konusu yaptırımlar, İran’ın nükleer programına ilişkin 2015 tarihli uluslararası anlaşma kapsamında daha sonra kaldırılmış, ancak ABD Mayıs 2018’de anlaşmadan tek taraflı olarak çekilerek Tahran’a yönelik ağır yaptırımları yeniden yürürlüğe koymuştu.

Türkiye’nin son adımının, onlarca yıldır uygulanan uluslararası yaptırımların İran bankacılık sistemini küresel finans sisteminden büyük ölçüde izole ettiği bir dönemde, ülkenin bankacılık sektörüne yönelik baskıyı daha da artırması bekleniyor.

Karar, Washington’ın Tahran’a karşı yürüttüğü “ekonomik savaş” kapsamında Ankara üzerindeki finansal ve bankacılık akışlarını denetleme yönündeki baskısının arttığı bir döneme denk geldi.

ABD Hazine Bakanlığının Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasının ardından Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Ankara’nın “terörün finansmanı ve her türlü yasa dışı finansmanla mücadele” konusunda kararlı olduğunu belirtti. Şimşek ayrıca Türk şirketlerine yaptırımlardan kaçınmak için gerekli tedbirleri almaları çağrısında bulundu.

Washington kısa süre önce, aralarında İran merkezli sivil havayolu şirketi Mahan Air ile iş birliği yapmakla suçlanan üç Türk şirketinin de bulunduğu 36 kuruluşu yaptırım listesine aldı. Mahan Air ayrıca İran Devrim Muhafızları’na destek sağlamakla suçlanıyor.

Şarku’l Avsat’ın İran’ın yarı resmi Öğrenciler Haber Ajansı’ndan (ISNA) aktardığına göre Mahan Air, bu hafta Türk makamlarının talebi üzerine 21 Eylül’den itibaren Türkiye’ye uçuşlarını askıya alacağını açıkladı.

İran, şubat ayının sonlarında başlayan ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan bir savaşın içinde bulunuyor. Çatışmalar daha sonra Ortadoğu’nun diğer bölgelerine de yayıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Financial Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Washington’ın İran’a karşı “şimdiye kadarki en büyük ekonomik saldırıyı” başlatacağını yazmıştı. Bessent, bu girişimi Normandiya Çıkarması’na, İngilizcede “D-Day” olarak bilinen operasyona benzetirken, bu çabalara katılmayan ülkelere ikincil yaptırımlar uygulanacağı uyarısında bulunmuştu.


Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
TT

Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)

Maira Butt 

Polonya Başbakanı Donald Tusk, Rusya'yla gelecekte yaşanabilecek herhangi bir çatışmada ülkesinin hiçbir şekilde toprak vermeyeceğini vurguladı.

Bu açıklama, Tusk'un perşembe günü Kremlin'in Ukrayna'yı destekleyen Avrupa ülkelerine drone ve roketlerle hibrit saldırılar düzenlemeyi planladığı uyarısında bulunmasından kısa süre sonra geldi.

Tusk, perşembe günü X'te "Biz toprak kaybedebilecek bir milletiz ancak ruhumuzu asla kaybetmeyeceğiz; topraklarımızdan vazgeçebiliriz ama vatanımızdan asla vazgeçmeyeceğiz" diyen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'ye yanıt veriyordu.

Başbakan, "Sayın Cumhurbaşkanım, bu paylaşımı silmenizi öneririm. Topraklarımızın en küçük parçasından bile vazgeçmeye niyetimiz yok" diye cevap verdi.

Daha sonra X'te paylaştığı bir videoyla bu tutumunu pekiştiren Tusk, "Müttefiklerimize olan sadakatimiz ve kararlılığımız; işte ortak gücümüz budur. Tek bir karış toprak bile vermeyeceğiz" dedi.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yle görüşmek üzere perşembe günü Ukrayna'ya giden Polonya lideri, "onları zorlu haftalar ve ayların beklediği" uyarısında bulunmuştu.

Rusya'ya atfedilen bir dizi hava sahası ihlalinin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in hibrit saldırılarını NATO ülkelerine de taşıyabileceği endişesiyle Avrupa genelinde gerginlik tırmanıyor.

NATO'nun doğu kanadındaki savunmanın güçlendirilmesi çağrıları yapan Tusk, geçen yıl eylülde uçuşa yasak bölge ilan edilmesini de istemişti.

Tusk perşembe günü yaptığı açıklamada, "Drone veya diğer türdeki mermilerin doğu kanadındaki bir veya birkaç ülkenin topraklarına girme, hatta yıkıma yol açma riski gerçekten var" uyarısında bulunmuştu.

Resmi açıklamada bunun bir kaza olduğu ve NATO'nun karşılık vermeyi düşünmesi için hiçbir neden bulunmadığı söylenecek.

Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Magdalena Sobkowiak-Czarnecka, ABD Başkanı Donald Trump'ın bu çalışmalarda ilerleme kaydedildiğini belirtmesinin ardından, ülkenin batısına olası bir kalıcı ABD askeri üssünün kurulacağını cuma günü söylemişti.

Görsel kaldırıldı.
Donald Tusk, X’te "Hepimizi zorlu haftalar ve aylar var bekliyor" diye yazdı. "Bugün, Ukrayna’da dayanışmamızı gösteriyoruz." (X/DonaldTusk)


Diğer yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ukrayna'daki savaşın ve Ortadoğu krizinin ülkesindeki yakıt fiyatları üzerindeki etkisini görüşmek üzere acil bir toplantı düzenlemişti.

Rusya, Avrupa'yla savaşmak istemediğini vurgulasa da Putin daha önce Moskova'nın "savaşmaya hazır" olduğunu iddia etmişti. Önceki günlerde deneyimli Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusya'yla Avrupa arasında çıkacak herhangi bir çatışmanın "çok kısa" süreceği uyarısını paylaşmıştı.

CIA Direktörü John Ratcliffe, geçen ay Moskova'ya nadir bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu, 2022'de ülkenin Ukrayna'yı istila etmesinden birkaç hafta önce selefinin yaptığı ziyaretten sonra gerçekleşen ilk ziyaretti.

Konu hakkında bilgi sahibi kaynaklar, CBS News ve Wall Street Journal'a yaptıkları açıklamada Ratcliffe'in bu geziyi Rusya'yı NATO'ya saldırmaması yönünde uyarmak amacıyla gerçekleştirdiğini söylemişti.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, "korkutma senaryoları" diye nitelediği bu iddiaların "gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığını" belirtmiş ve Moskova'nın, "Avrupa ülkelerinden kendisine yönelik çok agresif bir politikayla karşı karşıya olduğunu" eklemişti.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/news


Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
TT

Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)

Antoine el-Hac

Bir devlet savaşa nadiren yenileceğini düşünerek girer ya da başlattığı çatışmanın uzun sürecek bir kâbusa ve sonu gelmeyen bir tünele dönüşeceğini öngörür. Buna rağmen görünen o ki hiç kimse ders çıkarmıyor; tarih, daha doğrusu insan kendini tekrarlıyor. O an için hesaplı ve üzerinde düşünülmüş görünen kararlar, zamanla yıpratma savaşlarına, değişen hedeflere ve siyasi ve stratejik açıdan ağır bedeller ödemeden geri adım atamaz hale gelen liderlere yol açabiliyor.

Uluslararası ilişkiler alanında önde gelen gerçekçilik teorisyenlerinden Amerikalı Profesör Stephen M. Walt, yıkıcı savaşların genellikle bir anda ortaya çıkmadığını ve tam anlamıyla sürpriz olmadığını belirtiyor. Walt’a göre bu savaşlar çoğunlukla stratejik hesap hatalarının art arda gelmesinin sonucu. Süreç, rakibin ve sahip olduğu kapasitenin yanlış değerlendirilmesiyle başlıyor; ardından taraflı tavsiyeler, gizli hedefler ve geri adım atmayı devam etmekten daha zor hale getiren siyasi baskılarla durum daha da ağırlaşıyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)

Tehlike işaretleri

İlk tehlike işareti cehalet. Zira askerî güç, müdahale edilen toplumu anlamak anlamına gelmeyebilir. Askerî açıdan üstün bir devlet, rakibinin ordusu hakkında ayrıntılı ve doğru bilgilere sahip olabilir ancak rakibinin tarihini, siyasi ve toplumsal yapısını, direnme kapasitesini ya da coğrafi olarak çevresindeki güçlerin vereceği tepkilerin niteliğini bilmeyebilir. Çelişki de burada başlar: Muharebeyi kazanmak mümkün olabilir ancak bunun sonuçlarını öngörmek ve süreci kontrol altında tutmak imkânsız hale gelebilir...

Savaşa giden yolda, karar alıcıya danışmanlık yapan tüm taraflar aynı konumdan hareket etmez. Bazılarının, başarı ihtimalini olduğundan büyük göstermesine ve riskleri küçümsemesine yol açan ideolojik, ekonomik veya jeopolitik çıkarları bulunabilir. Çoğu zaman liderler, duymak istediklerini teyit eden iyimser değerlendirmelere, sağduyulu uyarılardan daha fazla itibar etme eğiliminde olur.

ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)
ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)

Ardından kırılgan ve değişken hedefler sorunu ortaya çıkar. Savaş, sınırlı bir hedefle ya da bu hedefe hızlı ve düşük bir maliyetle ulaşılabileceği düşüncesiyle başlayabilir. Ancak süreç tıkandığında görev de değişir. Başlangıçta rejimi devirmek olarak belirlenen hedef, zamanla yeni bir düzen kurma çabasına dönüşür; kısa süreli olması planlanan askerî operasyon ise uzun soluklu bir siyasi projeye evrilir. Böylece savaş, başlangıçtaki hedefin anlamını ve netliğini yitirmesinin ardından dahi devam eder.

Tırmanma sarmalı

En tehlikeli aşama, savaşın tırmanma sarmalına girmesiyle başlar. Kayıplar arttıkça başarısızlığı kabul etmenin siyasi maliyeti de yükselir. Liderler, bir önceki turun başaramadığını bir sonraki turun başaracağı umuduyla geri adım atmak yerine riski artırmaya başlar. İç siyasi baskılar ile dış gerilim birbirine eklenir ve sonunda geri çekilmek, çatışmayı sürdürmekten daha ağır bir seçenek haline gelir.

Ancak bu dinamik tek başına dünyanın neden daha fazla çatışmaya sürüklendiğini açıklamıyor. Bunun altında daha derin etkenler de bulunuyor: korku ve belirsizlik, rakibin niyetlerinin ve karşılık verme kapasitesinin yanlış değerlendirilmesi, uluslararası sistemin hâkim bir güçten yükselen başka bir güce geçişine eşlik eden güç mücadeleleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan Tukidides Tuzağı. Ayrıca yeterli siyasi kısıtlamayla karşılaşmayan liderler de bulunuyor. Bu durumda kişisel ihtişam arayışı, ideoloji veya intikam arzusu savaş hesaplarının bir parçası haline gelebiliyor.

Tehlike, uluslararası sistemin kurallarının kendisi aşınmaya başladığında daha da büyüyor. Büyük güçlerin anlaşmazlıklarını yönetmelerine yardımcı olması beklenen kurallar ve kurumlar, güçlü devletlerin bunları görmezden gelmesi ya da seçici biçimde uygulaması halinde etkisini yitiriyor. Kurallara ve kurumlara duyulan güven azaldıkça yanlış hesap yapma ihtimali artıyor ve bir krizden diğerine geçiş daha da hızlanıyor.

Savaşların sonu

Büyük savaşların sonu, zaferin çatışmaların her zaman sona erdiği yol olmadığını gösteriyor. Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi taraflardan birinin tamamen askerî yenilgiye uğraması ve çökmesiyle sonuçlanabilir. Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yıpranma ve askerî-siyasi çöküşle de sona erebilir. 1953’te Kore Yarımadası’nda olduğu gibi çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmayan müzakere edilmiş bir anlaşmayla da durabilir. Büyük güçler arasındaki uzun süreli çatışmalar ise 1991’de Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi taraflardan birinin kendi içinde yaşadığı çöküşle sona erebilir.

Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)
Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)

Gerçekte savaşın nasıl sona erdiği, kimi zaman sona ermesinin kendisinden daha önemli olabilir. Zira ağır veya dengesiz anlaşmalar, bir sonraki çatışmanın tohumlarını ekebilir. Bu nedenle savaşın sona ermesi, savaşın nedenlerinin de ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Acil soru

Bugün en acil soru şu: Dünya üçüncü bir dünya savaşına doğru mu ilerliyor?

Bunun kesin bir yanıtı yok ancak bu sorunun gündeme gelmesini haklı kılan göstergeler giderek daha belirgin hale geliyor. Zira çatışmalar arasındaki sınırlar hiç olmadığı kadar bulanıklaştı. Bu nedenle Ukrayna’daki savaş, ABD-Çin rekabeti, Ortadoğu’daki gerilim ile nüfuz, enerji ve teknoloji üzerindeki mücadelelerin tümü aynı uluslararası ortam içerisinde hareket ediyor ve aralarındaki temas noktaları giderek artıyor.

Bununla birlikte üzerinde durulması gereken bir paradoks bulunuyor. Çin, son on yıllarda ABD ve Rusya ile karşılaştırıldığında geniş çaplı kara savaşlarına doğrudan müdahil olma konusunda daha temkinli bir tutum sergiledi. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu durum, Çin’in çatışmalardan uzak durduğu veya güç kullanmayı reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine Çin’in ekonomi, ticaret, teknoloji, siyasi nüfuz ve uzun vadeli stratejik baskı gibi diğer araçlara daha fazla başvurduğuna işaret ediyor.

Krizlerin arttığı ve çıkarların birbiriyle kesiştiği bir dünyada en büyük tehlike, bir liderin bilinçli olarak dünya savaşı başlatmaya karar vermesi olmayabilir. Asıl tehlike, eksik bilgilere, yanlış değerlendirmelere ve siyasi baskılara dayanan bir dizi küçük kararın alınması ve her aşamada geri adım atmanın bir önceki aşamaya kıyasla daha zor hale gelmesi olabilir.

Zira büyük savaşlar her zaman büyük bir kararla başlamaz. Bazen küçük bir hatayla başlar; hatta kimi zaman bir hata yaşanmış izlenimi verecek şekilde planlanmış bir olayla. Ve olayın gerçekleştiği anda bunun nereye varacağını hiç kimse bilmiyor olabilir.

İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Savaş hakkında söylenenler

- Prusya’dan Carl von Clausewitz (1780-1831) savaşı felsefi açıdan devlet politikasının rasyonel bir aracı olarak tanımladı ve savaşı basitçe ‘politikanın başka araçlarla devamı’ olarak nitelendirdi.

- Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), “Kalıcı barış, uluslararası ticaretin geliştirilmesi, anayasal cumhuriyetler ve liderleri savaşın maliyetleri konusunda temkinli olmaya zorlayan özgür devletler federasyonları aracılığıyla sağlanabilir” dedi. Kant, ‘Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Tasarı’ adlı eserinde savaşın, hak yerine güce dayandığı için sonuçsuz ve anlamsız bir kısır döngü olduğunu savundu.

- Hollandalı filozof Erasmus (1466-1536), “Adaletsiz bir barış, en adil savaştan daha iyidir” dedi.

- Taoist felsefede, ‘Tao Te Ching’ adlı eserde askerî zaferlerin başarı değil, trajedi olduğu ifade edilir ve “Zaferden sevinç duyan, insanların katledilmesinden sevinç duyar” denir. Taoizm, savaşı doğal düzende meydana gelen ve yalnızca daha fazla şiddete yol açan bir bozulma olarak görür.

- Fransız Aydınlanma düşünürü Voltaire, ‘Felsefe Sözlüğü’ adlı eserinde savaşı alaya alarak onu yalnızca sefalete yol açan ‘kahramanca bir katliam’ olarak nitelendirdi. Voltaire ayrıca, iktidarın emirleri doğrultusunda binlerce masum komşunun öldürülmesinin herhangi bir zamanda faydalı veya şanlı bir eylem olarak görülebileceği düşüncesiyle de alay etti.

- Varoluşçu felsefenin öncülerinden Fransız filozof Jean-Paul Sartre, savaşın anlamsızlığını vurgulayarak “Zenginler savaştığında, yoksullar ölür” sözünü kaleme aldı. Sartre, savaşı sıradan insanların manipüle edilerek ölüme sürüklendiği ve sonunda yalnızca iktidara hizmet eden soyut kavramlar uğruna hayatlarını feda etmeye yönlendirildiği faydasız bir uygulama olarak görüyordu.