El Kaide küresel örgüt ağı üzerindeki kontrolünü nasıl kaybetti?

ABD’li araştırmacı Lahoud, Abbotabad baskınında ele geçirilen belgelerle El Kaide’nin sanıldığından çok daha zayıf olduğunu ortaya çıkaran bir kitap kaleme aldı

Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)
Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)
TT

El Kaide küresel örgüt ağı üzerindeki kontrolünü nasıl kaybetti?

Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)
Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)

Fadya es-Seyyid
Bundan 11 yıl önce, 2 Mayıs 2011'de, ABD Donanması'nın özel kuvvetleri Navy Seals komutasındaki bir tim, Pakistan’ın Abbottabad kentinde El Kaide lideri Usame bin Ladin'in kaldığı yere baskın düzenledi. Tim, 48 dakikalık bir operasyonun sonunda Bin Ladin ile birlikte orada bulunan bir kaç kişiyi daha ölü olarak ele geçirdi.
Tim, baskının son 18 dakikasında, istihbarat için El Kaide’nin başka liderlerinin de ele geçirilmesini sağlayabilecek sabit diskleri ve diğer elektronik cihazlardaki depolama birimlerini toplamaya başladı. Daha sonraki haftalarda ve aylarda bu materyallerin toplanması için harcanan ek zamanın oldukça değerli olduğu anlaşıldı.
ABD istihbarat servisleri, o tarihten bu yana Abbottabad’da toplanan belgelerin gizliliğini kademeli olarak kaldırdı ve aşamalı olarak kamuoyuna açıkladı. CIA, Kasım 2017 tarihinde Abbottabad baskınının El Kaide, El Kaide lideri Bin Ladin ve aile hayatı hakkındaki gerçekleri ortaya çıkaran yaklaşık 470 binden fazla dosyanın gizliliğini kaldırdı.
Kitap, 11 Eylül saldırıları ile Abbottabad baskını arasındaki 10 yıllık zaman zarfında Bin Ladin ve destekçilerinin kapalı kapılar ardında yaşadıklarına bir bakış sunuyor.
Daha önce ABD Kara Harp Okulu (West Point Askerî Akademisi) Terörle Mücadele Merkezi'nde ders veren ve radikal hareketler konusunda uzman olan ABD’li bir araştırmacı Nelly Lahoud, Bin Ladin'in destekçileriyle olan ve kişiliğini yansıtan özel yazışmalarının olduğu 6 bin sayfadan fazla Arapça belgeyi inceleyerek, “The Bin Laden Papers: How the Abbottabad Raid Revealed the Truth About al-Qaeda” (Bin Ladin Belgeleri: Abbottabad Baskını El Kaide Hakkındaki Gerçeği Nasıl Ortaya Çıkardı?) adlı bir kitap kaleme aldı.
Lahoud’a göre Bin Ladin’in ölümüne kadar El Kaide'den tamamen sorumlu olduğunu, ancak Bin Ladin’in yönettiği dönemde El Kaide eskisi kadar güçlü değildi.

Zayıflık ve başarısızlık
Lahoud, El Kaide liderlerinin örgütü uluslararası radikal hareketlerde bir dev olarak öne çıkarmaya çalıştıkları imajın aksine örgütün 11 Eylül saldırılarını takip eden aylarda ciddi şekilde zayıfladığını düşünüyor.
Lahoud, 2004 yılına gelindiğinde örgütün üst düzey liderlerinin çoğunun ya etkisiz hale getirilerek ya da tutuklanarak ‘neredeyse ortadan kaldırıldıklarını’ ve aynı yıl, El Kaide’nin birkaç liderinin Usame bin Ladin'e örgütün karşı karşıya olduğu ‘sorunlarla’ ilgili şikayette bulunduklarını yazdı.
Bu liderlerden biri 11 Eylül’den sonra ‘örgütü saran zayıflık, başarısızlık ve amaç eksikliğinden’ bahsederken, bir diğeri örgütün ‘korkunç’ mali durumunu ve Pakistan devletinin baskısının yurtdışında terör eylemleri planları yapılmasını durdurduğunu vurguladı. Bir başkası ise Pakistan güvenlik güçleri tarafından 22 ‘kardeşlerinin’ öldürülmesinden ve 600 El Kaide üyesinin tutuklanmasından şikayet etti.
Bin Ladin, örgüt üyelerinden uluslararası terör eylemleri planlamaya odaklamalarını istediyse de bunu basitçe yapamadılar. Lahoud, 2004 yılında Madrid’de ve 2005 yılında Londra’da düzenlenen bombalı saldırılar da dahil olmak üzere, bu dönemde kendisine atfedilen büyük saldırıları El Kaide’nin düzenlediğine dair hiçbir kanıt bulamadı. Oysa medyada bu tür olaylar genellikle El Kaide ile ilişkilendirildi. Bin Ladin'in 11 Eylül saldırıları sonrası bizzat yönettiği tek eylem, 2002 yılının Kasım ayında Kenya'nın Mombasa kentinde İsrail'e ait bir oteli ve bir jeti hedef alan ve 13 kişinin ölümüne neden olan iki saldırıydı. Bu saldırılar 11 Eylül'den önce planlanmıştı.

Bin Ladin’in hayal kırıklığı
Bin Ladin'in, örgütünün uluslararası terör saldırıları düzenleyememesinden dolayı açıkça hayal kırıklığına uğradığını yazan Lahoud, Bin Ladin’in örgütünden ABD ile arasında bir ‘terör dengesi’ oluşturmak amacıyla yalnızca ABD’lilere saldırmaya odaklanmasını istediğini belirtti. Çünkü Bin Ladin’e göre yalnızca ABD içinde büyük çaplı eylemler düzenlemek, ABD yönetimlerine Ortadoğu'yu terk etmeleri için baskı yapabilirdi. Bin Ladin, uzun zamandır ABD'yi askeri güçlerini bölgeden çıkarmaya zorlamayı hedefliyordu. Bin Ladin’in ‘uzaktaki düşman’ stratejisine olan bağlılığı, El Kaide çatısı altında faaliyet gösteren silahlı bölgesel gruplarla arasını açtı. El Kaide ile bağlantılı bu gruplar, 2003 ve 2004 yıllarında ortaya çıkmaya başladı. Bunların en çok bilineni Ebu Musab el-Zerkavi liderliğindeki ‘Tevhid ve Cihad Örgütü’dür. Zerkavi, 2004 yılı sonlarında Bin Ladin'e biat yemini ettikten sonra örgüt kendisini ‘Irak El Kaidesi’ olarak adlandırdı.

El Kaide Irak’ta kontrolü kaybetti
Lahoud, El Kaide’nin Irak'taki olayları kontrol edemediği görüşünü doğruluyor. Irak El Kaidesi, 2007 yılına gelindiğinde adını ‘Irak İslam Devleti’ olarak değiştirdi ve El Kaide ile teması tamamen kesmiş gibiydi. Bin Ladin, bundan üç yıl sonra örgütün ‘Irak İslam Emirliği’ olarak yeniden adlandırılmasını önerdiyse de örgütün eylemleri üzerinde hiçbir kontrolü yoktu.

Gerginlik ve anlaşmazlıklar
Usame bin Ladin, El Kaide'nin Kuzey Afrika'daki kolu İslami Mağrip El Kaidesi (AQIM) ve Yemen'deki kolu Arap Yarımadası El Kaidesi üzerinde biraz daha fazla sayılabilecek bir nüfuza sahipti. Ancak Lahoud burada da bir takım gerginlikler ve anlaşmazlıklar buldu.
Bin Ladin, daha geniş bir çerçevede içeriye odaklı stratejileri ve kendi vizyonu aracılığıyla örgütün kolları arasında temel bir stratejik kopukluk olduğunu fark etti. Bin Ladin, 2010 yılında yazdığı bir metne göre faaliyet gösterilen ülkelerin yönetimleriyle ancak küfrün küresel liderinin (yani ABD’nin) gücü tükendiğinde ve çöküşün eşiğine geldiğinde çatışmaya girmeleri gerektiğini düşünüyordu. Bir diğer deyişle, örgütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine karşı etkili operasyonlar düzenleyebilmesi için ön koşul olarak öncelikle ABD'ye saldırması ve onu yenilgiye uğratması gerekiyordu.

İran – El Kaide ittifakı
Lahoud ayrıca Batılı hükümet yetkilileri ve analistler tarafından 11 Eylül'den sonraki yıllarda örgütü ayakta tutan ve destekleyen bir ülke olarak görülen İran ile El Kaide arasında bir ittifak olduğuna dair çok az kanıt olduğunu düşünüyor. Lahoud'a göre İran, 2001 yılının sonlarında Afganistan ve Pakistan'dan kaçan El Kaide üyelerine sığınak sağlasa da örgüt ile ilişkisi 2002 yılında en üst düzeyine yükseldi. İran, bazı El Kaide liderlerini ve ailelerini gözaltına aldı. Bu da, bazılarının açlık grevine başlayıp kaçmaya çalışmasına neden oldu. Bu tür adımlar, İran'ın 2011 yılına kadar tutukluların çoğunu serbest bırakmasına yol açtı. Hatta El Kaide, İran ile bir mahkum takası için bazı İranlı yetkilileri kaçırdı.

El Kaide – Taliban ilişkileri
El Kaide'nin Taliban ile ilişkileri daha sıcaktı, ama burada da Lahoud, aralarında bir güvensizlik olduğunun kanıtını buldu. Öyle ki ABD’li araştırmacıya göre Bin Ladin, öldüğü 2013 yılına kadar Taliban'ı yöneten Molla Ömer'e saygı duyuyor, ancak onun yerine geçmek istediğini düşündüğü kişilere karşı derin bir şüphe duyuyordu.
Bin Ladin'in gözünde Taliban, dindar liderlerden oluşan bir sadıklar kampı ile Pakistan istihbaratına bağlı ikinci bir kamp arasında bölünmüştü. Bu bölünme, özellikle Taliban'ın daha sonra yaptığı gibi ABD ile doğrudan müzakerelere girmesi durumunda, El Kaide'nin grupla ilişkisinin geleceği hakkında endişelenmesine neden oldu. Lahoud, Bin Ladin'in korkularının, Taliban'ın iktidara geri dönmesinin kaçınılmaz olarak El Kaide'nin yeniden faaliyete geçmesi anlamına geldiğine dair iddiaları sorgulamamıza yol açması gerektiğini düşünüyor.
Foreign Policy dergisi, bazı gözlemcilerin Lahoud'un vardığı bazı sonuçları sorgulayabileceklerine işaret etti. Dergiye göre söz konusu gözlemciler Taliban'ın El Kaide ile arasında bir takım farklılıklar olduğunu söyleyecekler. Ancak yine de Taliban’ın ABD'nin Afganistan'dan çekilmesine ilişkin müzakereler sırasında El Kaide'yi Afganistan topraklarından kovmayı reddettiği biliniyor.
Evet, İranlılar ve El Kaide her zaman iş birliği içinde değillerdi, ama İran'ın 11 Eylül'de ABD’ye saldıran terör örgütüne sığınak sağladığı - ve sağlamaya devam ettiği - bir gerçek.
Evet, El Kaide uzantıları üzerinde her zaman kontrol sahibi değildi, ancak kendisine biat eden grupların profillerini yükseltti ve mesajlarını bölgeye yaydı.
Evet, Bin Ladin Madrid’teki ve Londra’daki bombalı saldırılarda rol almadı, fakat yine de faillere ilham verdi.
Foreign Policy’de yer alan makale, tüm bu şüphelerin bazı avantajları olduğunu, buna karşın Bin Ladin belgelerinde ABD ve müttefiklerinin, 11 Eylül'den sonra geçen on yılda merkezi bir örgüt olarak El Kaide'nin yarattığı tehdidi abarttığı yönünde baskın bir temanın bulunduğunu da ekliyor.
Lahoud, Bin Ladin'in El Kaide örgütünün, pek çok kişinin gördüğü gibi ‘leviathan’ olmadığını, daha ziyade kendi adına faaliyet gösteren grupları kontrol edemeyen ve pratikte yeteneksiz, zayıf bir örgüt olduğunu söylüyor.

Zaman aşımına uğramış bir örgüt
El Kaide zayıfladıkça, daha büyük bir silahlı hareketin güçleniyor ve daha popüler hale geliyor olması oldukça ironik. 2013-2014 yıllarında Irak İslam Devleti örgütünün Irak ve Şam İslam Devleti’ne dönüşmesi (DEAŞ), Bin Ladin'in halefi Eymen ez-Zevahiri’nin yükselişini durduramadı. Zevahiri, DEAŞ’ın ilk lideri Ebubekir el-Bağdadi’ye Suriye’yi terk etmesini ve faaliyetlerini Irak’la sınırlamasını emretti. Bağdadi ise Zevahiri’yi tersledi. Lahoud'un kitabı, El Kaide’nin zaman aşımına uğramış ve kolayca göz ardı edilebilecek bir örgüt olmasından dolayı Bağdadi'nin Zevahiri'ye meydan okumasının nedenini bulmaya yardımcı oluyor.
Bazıları, El Kaide’nin DEAŞ’ın estirdiği rüzgarları makul bir şekilde atlattığını ve Taliban'ın zaferiyle Afganistan'da ABD'ye karşı zafer elde ettiği iddiasında bulunabileceğine karşı çıkabilir. Ancak Lahoud’un dediği gibi El Kaide'nin 11 Eylül sonrası kötü sicili ve o tarihten beri zayıf seyreden profili göz önüne alındığında bu anlatı fazla iyimser olacaktır.
Öte yandan Foreign Policy dergisine göre bu durum, El Kaide'ye karşı mücadelede kayıtsız olmaları gerektiği anlamına gelmiyor. Örgütün yeniden toparlanmasını önlemek bir öncelik olmalı ve hem Taliban hem de İran, El Kaide’ye sağladıkları her türlü destek ya da hareket özgürlüğünden sorumlu tutulmalı. Bu, El Kaide'nin bölgesel uzantıları ve Nijerya'dan Pakistan'a uzanan kollarıyla yayılan DEAŞ terör örgütü de dahil olmak üzere daha büyük bir silahlı hareketin daha az tehdit oluşturduğu anlamına da gelmiyor. Aslında El Kaide, Batı'dan ziyade bölge ülkeleri ve yerel halk için zorlu ve devam eden bir mücadele cephesi olmaya devam ediyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre söz konusu mesele yalnızca, merkezi bir örgüt olarak El Kaide'nin fazlasıyla abartılıp abartılmadığıdır. Lahoud, ‘Bin Ladin Belgeleri’ kitabında bu konuda ikna edici bir kanıt sunuyor.



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.