El Kaide küresel örgüt ağı üzerindeki kontrolünü nasıl kaybetti?

ABD’li araştırmacı Lahoud, Abbotabad baskınında ele geçirilen belgelerle El Kaide’nin sanıldığından çok daha zayıf olduğunu ortaya çıkaran bir kitap kaleme aldı

Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)
Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)
TT

El Kaide küresel örgüt ağı üzerindeki kontrolünü nasıl kaybetti?

Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)
Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)

Fadya es-Seyyid
Bundan 11 yıl önce, 2 Mayıs 2011'de, ABD Donanması'nın özel kuvvetleri Navy Seals komutasındaki bir tim, Pakistan’ın Abbottabad kentinde El Kaide lideri Usame bin Ladin'in kaldığı yere baskın düzenledi. Tim, 48 dakikalık bir operasyonun sonunda Bin Ladin ile birlikte orada bulunan bir kaç kişiyi daha ölü olarak ele geçirdi.
Tim, baskının son 18 dakikasında, istihbarat için El Kaide’nin başka liderlerinin de ele geçirilmesini sağlayabilecek sabit diskleri ve diğer elektronik cihazlardaki depolama birimlerini toplamaya başladı. Daha sonraki haftalarda ve aylarda bu materyallerin toplanması için harcanan ek zamanın oldukça değerli olduğu anlaşıldı.
ABD istihbarat servisleri, o tarihten bu yana Abbottabad’da toplanan belgelerin gizliliğini kademeli olarak kaldırdı ve aşamalı olarak kamuoyuna açıkladı. CIA, Kasım 2017 tarihinde Abbottabad baskınının El Kaide, El Kaide lideri Bin Ladin ve aile hayatı hakkındaki gerçekleri ortaya çıkaran yaklaşık 470 binden fazla dosyanın gizliliğini kaldırdı.
Kitap, 11 Eylül saldırıları ile Abbottabad baskını arasındaki 10 yıllık zaman zarfında Bin Ladin ve destekçilerinin kapalı kapılar ardında yaşadıklarına bir bakış sunuyor.
Daha önce ABD Kara Harp Okulu (West Point Askerî Akademisi) Terörle Mücadele Merkezi'nde ders veren ve radikal hareketler konusunda uzman olan ABD’li bir araştırmacı Nelly Lahoud, Bin Ladin'in destekçileriyle olan ve kişiliğini yansıtan özel yazışmalarının olduğu 6 bin sayfadan fazla Arapça belgeyi inceleyerek, “The Bin Laden Papers: How the Abbottabad Raid Revealed the Truth About al-Qaeda” (Bin Ladin Belgeleri: Abbottabad Baskını El Kaide Hakkındaki Gerçeği Nasıl Ortaya Çıkardı?) adlı bir kitap kaleme aldı.
Lahoud’a göre Bin Ladin’in ölümüne kadar El Kaide'den tamamen sorumlu olduğunu, ancak Bin Ladin’in yönettiği dönemde El Kaide eskisi kadar güçlü değildi.

Zayıflık ve başarısızlık
Lahoud, El Kaide liderlerinin örgütü uluslararası radikal hareketlerde bir dev olarak öne çıkarmaya çalıştıkları imajın aksine örgütün 11 Eylül saldırılarını takip eden aylarda ciddi şekilde zayıfladığını düşünüyor.
Lahoud, 2004 yılına gelindiğinde örgütün üst düzey liderlerinin çoğunun ya etkisiz hale getirilerek ya da tutuklanarak ‘neredeyse ortadan kaldırıldıklarını’ ve aynı yıl, El Kaide’nin birkaç liderinin Usame bin Ladin'e örgütün karşı karşıya olduğu ‘sorunlarla’ ilgili şikayette bulunduklarını yazdı.
Bu liderlerden biri 11 Eylül’den sonra ‘örgütü saran zayıflık, başarısızlık ve amaç eksikliğinden’ bahsederken, bir diğeri örgütün ‘korkunç’ mali durumunu ve Pakistan devletinin baskısının yurtdışında terör eylemleri planları yapılmasını durdurduğunu vurguladı. Bir başkası ise Pakistan güvenlik güçleri tarafından 22 ‘kardeşlerinin’ öldürülmesinden ve 600 El Kaide üyesinin tutuklanmasından şikayet etti.
Bin Ladin, örgüt üyelerinden uluslararası terör eylemleri planlamaya odaklamalarını istediyse de bunu basitçe yapamadılar. Lahoud, 2004 yılında Madrid’de ve 2005 yılında Londra’da düzenlenen bombalı saldırılar da dahil olmak üzere, bu dönemde kendisine atfedilen büyük saldırıları El Kaide’nin düzenlediğine dair hiçbir kanıt bulamadı. Oysa medyada bu tür olaylar genellikle El Kaide ile ilişkilendirildi. Bin Ladin'in 11 Eylül saldırıları sonrası bizzat yönettiği tek eylem, 2002 yılının Kasım ayında Kenya'nın Mombasa kentinde İsrail'e ait bir oteli ve bir jeti hedef alan ve 13 kişinin ölümüne neden olan iki saldırıydı. Bu saldırılar 11 Eylül'den önce planlanmıştı.

Bin Ladin’in hayal kırıklığı
Bin Ladin'in, örgütünün uluslararası terör saldırıları düzenleyememesinden dolayı açıkça hayal kırıklığına uğradığını yazan Lahoud, Bin Ladin’in örgütünden ABD ile arasında bir ‘terör dengesi’ oluşturmak amacıyla yalnızca ABD’lilere saldırmaya odaklanmasını istediğini belirtti. Çünkü Bin Ladin’e göre yalnızca ABD içinde büyük çaplı eylemler düzenlemek, ABD yönetimlerine Ortadoğu'yu terk etmeleri için baskı yapabilirdi. Bin Ladin, uzun zamandır ABD'yi askeri güçlerini bölgeden çıkarmaya zorlamayı hedefliyordu. Bin Ladin’in ‘uzaktaki düşman’ stratejisine olan bağlılığı, El Kaide çatısı altında faaliyet gösteren silahlı bölgesel gruplarla arasını açtı. El Kaide ile bağlantılı bu gruplar, 2003 ve 2004 yıllarında ortaya çıkmaya başladı. Bunların en çok bilineni Ebu Musab el-Zerkavi liderliğindeki ‘Tevhid ve Cihad Örgütü’dür. Zerkavi, 2004 yılı sonlarında Bin Ladin'e biat yemini ettikten sonra örgüt kendisini ‘Irak El Kaidesi’ olarak adlandırdı.

El Kaide Irak’ta kontrolü kaybetti
Lahoud, El Kaide’nin Irak'taki olayları kontrol edemediği görüşünü doğruluyor. Irak El Kaidesi, 2007 yılına gelindiğinde adını ‘Irak İslam Devleti’ olarak değiştirdi ve El Kaide ile teması tamamen kesmiş gibiydi. Bin Ladin, bundan üç yıl sonra örgütün ‘Irak İslam Emirliği’ olarak yeniden adlandırılmasını önerdiyse de örgütün eylemleri üzerinde hiçbir kontrolü yoktu.

Gerginlik ve anlaşmazlıklar
Usame bin Ladin, El Kaide'nin Kuzey Afrika'daki kolu İslami Mağrip El Kaidesi (AQIM) ve Yemen'deki kolu Arap Yarımadası El Kaidesi üzerinde biraz daha fazla sayılabilecek bir nüfuza sahipti. Ancak Lahoud burada da bir takım gerginlikler ve anlaşmazlıklar buldu.
Bin Ladin, daha geniş bir çerçevede içeriye odaklı stratejileri ve kendi vizyonu aracılığıyla örgütün kolları arasında temel bir stratejik kopukluk olduğunu fark etti. Bin Ladin, 2010 yılında yazdığı bir metne göre faaliyet gösterilen ülkelerin yönetimleriyle ancak küfrün küresel liderinin (yani ABD’nin) gücü tükendiğinde ve çöküşün eşiğine geldiğinde çatışmaya girmeleri gerektiğini düşünüyordu. Bir diğer deyişle, örgütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine karşı etkili operasyonlar düzenleyebilmesi için ön koşul olarak öncelikle ABD'ye saldırması ve onu yenilgiye uğratması gerekiyordu.

İran – El Kaide ittifakı
Lahoud ayrıca Batılı hükümet yetkilileri ve analistler tarafından 11 Eylül'den sonraki yıllarda örgütü ayakta tutan ve destekleyen bir ülke olarak görülen İran ile El Kaide arasında bir ittifak olduğuna dair çok az kanıt olduğunu düşünüyor. Lahoud'a göre İran, 2001 yılının sonlarında Afganistan ve Pakistan'dan kaçan El Kaide üyelerine sığınak sağlasa da örgüt ile ilişkisi 2002 yılında en üst düzeyine yükseldi. İran, bazı El Kaide liderlerini ve ailelerini gözaltına aldı. Bu da, bazılarının açlık grevine başlayıp kaçmaya çalışmasına neden oldu. Bu tür adımlar, İran'ın 2011 yılına kadar tutukluların çoğunu serbest bırakmasına yol açtı. Hatta El Kaide, İran ile bir mahkum takası için bazı İranlı yetkilileri kaçırdı.

El Kaide – Taliban ilişkileri
El Kaide'nin Taliban ile ilişkileri daha sıcaktı, ama burada da Lahoud, aralarında bir güvensizlik olduğunun kanıtını buldu. Öyle ki ABD’li araştırmacıya göre Bin Ladin, öldüğü 2013 yılına kadar Taliban'ı yöneten Molla Ömer'e saygı duyuyor, ancak onun yerine geçmek istediğini düşündüğü kişilere karşı derin bir şüphe duyuyordu.
Bin Ladin'in gözünde Taliban, dindar liderlerden oluşan bir sadıklar kampı ile Pakistan istihbaratına bağlı ikinci bir kamp arasında bölünmüştü. Bu bölünme, özellikle Taliban'ın daha sonra yaptığı gibi ABD ile doğrudan müzakerelere girmesi durumunda, El Kaide'nin grupla ilişkisinin geleceği hakkında endişelenmesine neden oldu. Lahoud, Bin Ladin'in korkularının, Taliban'ın iktidara geri dönmesinin kaçınılmaz olarak El Kaide'nin yeniden faaliyete geçmesi anlamına geldiğine dair iddiaları sorgulamamıza yol açması gerektiğini düşünüyor.
Foreign Policy dergisi, bazı gözlemcilerin Lahoud'un vardığı bazı sonuçları sorgulayabileceklerine işaret etti. Dergiye göre söz konusu gözlemciler Taliban'ın El Kaide ile arasında bir takım farklılıklar olduğunu söyleyecekler. Ancak yine de Taliban’ın ABD'nin Afganistan'dan çekilmesine ilişkin müzakereler sırasında El Kaide'yi Afganistan topraklarından kovmayı reddettiği biliniyor.
Evet, İranlılar ve El Kaide her zaman iş birliği içinde değillerdi, ama İran'ın 11 Eylül'de ABD’ye saldıran terör örgütüne sığınak sağladığı - ve sağlamaya devam ettiği - bir gerçek.
Evet, El Kaide uzantıları üzerinde her zaman kontrol sahibi değildi, ancak kendisine biat eden grupların profillerini yükseltti ve mesajlarını bölgeye yaydı.
Evet, Bin Ladin Madrid’teki ve Londra’daki bombalı saldırılarda rol almadı, fakat yine de faillere ilham verdi.
Foreign Policy’de yer alan makale, tüm bu şüphelerin bazı avantajları olduğunu, buna karşın Bin Ladin belgelerinde ABD ve müttefiklerinin, 11 Eylül'den sonra geçen on yılda merkezi bir örgüt olarak El Kaide'nin yarattığı tehdidi abarttığı yönünde baskın bir temanın bulunduğunu da ekliyor.
Lahoud, Bin Ladin'in El Kaide örgütünün, pek çok kişinin gördüğü gibi ‘leviathan’ olmadığını, daha ziyade kendi adına faaliyet gösteren grupları kontrol edemeyen ve pratikte yeteneksiz, zayıf bir örgüt olduğunu söylüyor.

Zaman aşımına uğramış bir örgüt
El Kaide zayıfladıkça, daha büyük bir silahlı hareketin güçleniyor ve daha popüler hale geliyor olması oldukça ironik. 2013-2014 yıllarında Irak İslam Devleti örgütünün Irak ve Şam İslam Devleti’ne dönüşmesi (DEAŞ), Bin Ladin'in halefi Eymen ez-Zevahiri’nin yükselişini durduramadı. Zevahiri, DEAŞ’ın ilk lideri Ebubekir el-Bağdadi’ye Suriye’yi terk etmesini ve faaliyetlerini Irak’la sınırlamasını emretti. Bağdadi ise Zevahiri’yi tersledi. Lahoud'un kitabı, El Kaide’nin zaman aşımına uğramış ve kolayca göz ardı edilebilecek bir örgüt olmasından dolayı Bağdadi'nin Zevahiri'ye meydan okumasının nedenini bulmaya yardımcı oluyor.
Bazıları, El Kaide’nin DEAŞ’ın estirdiği rüzgarları makul bir şekilde atlattığını ve Taliban'ın zaferiyle Afganistan'da ABD'ye karşı zafer elde ettiği iddiasında bulunabileceğine karşı çıkabilir. Ancak Lahoud’un dediği gibi El Kaide'nin 11 Eylül sonrası kötü sicili ve o tarihten beri zayıf seyreden profili göz önüne alındığında bu anlatı fazla iyimser olacaktır.
Öte yandan Foreign Policy dergisine göre bu durum, El Kaide'ye karşı mücadelede kayıtsız olmaları gerektiği anlamına gelmiyor. Örgütün yeniden toparlanmasını önlemek bir öncelik olmalı ve hem Taliban hem de İran, El Kaide’ye sağladıkları her türlü destek ya da hareket özgürlüğünden sorumlu tutulmalı. Bu, El Kaide'nin bölgesel uzantıları ve Nijerya'dan Pakistan'a uzanan kollarıyla yayılan DEAŞ terör örgütü de dahil olmak üzere daha büyük bir silahlı hareketin daha az tehdit oluşturduğu anlamına da gelmiyor. Aslında El Kaide, Batı'dan ziyade bölge ülkeleri ve yerel halk için zorlu ve devam eden bir mücadele cephesi olmaya devam ediyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre söz konusu mesele yalnızca, merkezi bir örgüt olarak El Kaide'nin fazlasıyla abartılıp abartılmadığıdır. Lahoud, ‘Bin Ladin Belgeleri’ kitabında bu konuda ikna edici bir kanıt sunuyor.



Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
TT

Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)

Türkiye, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet lisansını iptal etti. Kararın, İran bankacılık sistemine yönelik baskıyı artırmayı amaçladığı ve Washington’ın Tahran’a karşı ekonomik baskısını artırdığı bir dönemde ABD’nin artan baskılarına yanıt niteliği taşıdığı belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), lisansın iptaline ilişkin kararını, Washington’ın Devrim Muhafızları ile bağlantıları olduğu şüphesiyle Türk Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasından iki hafta sonra aldı. Banka ise söz konusu suçlamaları reddetti.

Karar ayrıca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın New York’ta salı günü başlayacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında gerçekleştirmesi beklenen görüşmenin hemen öncesinde alındı.

Merkezi Tahran’da bulunan Mellat Bank, OpenSanctions adlı ve yaptırım uygulanan kuruluşların izlenmesine olanak sağlayan açık veri tabanına göre, “İran hükümetine mali destek sağladığı” gerekçesiyle ABD, Avrupa Birliği ve İngiltere’nin yaptırımlarına tabi. Aynı kaynağa göre İran hükümeti, bankanın en büyük hissedarları arasında yer alıyor.

Mellat Bank, İran’ın en büyük ve en eski ticari bankalarından biri. 1980 yılında kurulan bankanın ülke genelinde 1.000’den fazla şubesi bulunuyor.

BDDK, kararını Bankacılık Kanunu’nun “B-71” maddesine dayandırdı. Söz konusu madde, bankanın faaliyetlerini sürdürmesinin “mevduat sahiplerinin ve hissedarların haklarını, finansal sistemin güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiğinin” tespit edilmesi halinde lisansın iptal edilmesine olanak tanıyor.

Görsel kaldırıldı.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, 24 Ağustos’ta İran’a yönelik yaptırımların sıkılaştırıldığını duyurduğu basın toplantısında. (Reuters)

Batılı ülkeler, İran’ın nükleer silah elde etmeye çalıştığı yönündeki suçlamalar kapsamında daha önce Mellat Bank’a yaptırım uygulamıştı. Tahran ise bu suçlamaları reddediyor. Söz konusu yaptırımlar, İran’ın nükleer programına ilişkin 2015 tarihli uluslararası anlaşma kapsamında daha sonra kaldırılmış, ancak ABD Mayıs 2018’de anlaşmadan tek taraflı olarak çekilerek Tahran’a yönelik ağır yaptırımları yeniden yürürlüğe koymuştu.

Türkiye’nin son adımının, onlarca yıldır uygulanan uluslararası yaptırımların İran bankacılık sistemini küresel finans sisteminden büyük ölçüde izole ettiği bir dönemde, ülkenin bankacılık sektörüne yönelik baskıyı daha da artırması bekleniyor.

Karar, Washington’ın Tahran’a karşı yürüttüğü “ekonomik savaş” kapsamında Ankara üzerindeki finansal ve bankacılık akışlarını denetleme yönündeki baskısının arttığı bir döneme denk geldi.

ABD Hazine Bakanlığının Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasının ardından Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Ankara’nın “terörün finansmanı ve her türlü yasa dışı finansmanla mücadele” konusunda kararlı olduğunu belirtti. Şimşek ayrıca Türk şirketlerine yaptırımlardan kaçınmak için gerekli tedbirleri almaları çağrısında bulundu.

Washington kısa süre önce, aralarında İran merkezli sivil havayolu şirketi Mahan Air ile iş birliği yapmakla suçlanan üç Türk şirketinin de bulunduğu 36 kuruluşu yaptırım listesine aldı. Mahan Air ayrıca İran Devrim Muhafızları’na destek sağlamakla suçlanıyor.

Şarku’l Avsat’ın İran’ın yarı resmi Öğrenciler Haber Ajansı’ndan (ISNA) aktardığına göre Mahan Air, bu hafta Türk makamlarının talebi üzerine 21 Eylül’den itibaren Türkiye’ye uçuşlarını askıya alacağını açıkladı.

İran, şubat ayının sonlarında başlayan ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan bir savaşın içinde bulunuyor. Çatışmalar daha sonra Ortadoğu’nun diğer bölgelerine de yayıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Financial Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Washington’ın İran’a karşı “şimdiye kadarki en büyük ekonomik saldırıyı” başlatacağını yazmıştı. Bessent, bu girişimi Normandiya Çıkarması’na, İngilizcede “D-Day” olarak bilinen operasyona benzetirken, bu çabalara katılmayan ülkelere ikincil yaptırımlar uygulanacağı uyarısında bulunmuştu.


Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
TT

Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)

Maira Butt 

Polonya Başbakanı Donald Tusk, Rusya'yla gelecekte yaşanabilecek herhangi bir çatışmada ülkesinin hiçbir şekilde toprak vermeyeceğini vurguladı.

Bu açıklama, Tusk'un perşembe günü Kremlin'in Ukrayna'yı destekleyen Avrupa ülkelerine drone ve roketlerle hibrit saldırılar düzenlemeyi planladığı uyarısında bulunmasından kısa süre sonra geldi.

Tusk, perşembe günü X'te "Biz toprak kaybedebilecek bir milletiz ancak ruhumuzu asla kaybetmeyeceğiz; topraklarımızdan vazgeçebiliriz ama vatanımızdan asla vazgeçmeyeceğiz" diyen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'ye yanıt veriyordu.

Başbakan, "Sayın Cumhurbaşkanım, bu paylaşımı silmenizi öneririm. Topraklarımızın en küçük parçasından bile vazgeçmeye niyetimiz yok" diye cevap verdi.

Daha sonra X'te paylaştığı bir videoyla bu tutumunu pekiştiren Tusk, "Müttefiklerimize olan sadakatimiz ve kararlılığımız; işte ortak gücümüz budur. Tek bir karış toprak bile vermeyeceğiz" dedi.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yle görüşmek üzere perşembe günü Ukrayna'ya giden Polonya lideri, "onları zorlu haftalar ve ayların beklediği" uyarısında bulunmuştu.

Rusya'ya atfedilen bir dizi hava sahası ihlalinin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in hibrit saldırılarını NATO ülkelerine de taşıyabileceği endişesiyle Avrupa genelinde gerginlik tırmanıyor.

NATO'nun doğu kanadındaki savunmanın güçlendirilmesi çağrıları yapan Tusk, geçen yıl eylülde uçuşa yasak bölge ilan edilmesini de istemişti.

Tusk perşembe günü yaptığı açıklamada, "Drone veya diğer türdeki mermilerin doğu kanadındaki bir veya birkaç ülkenin topraklarına girme, hatta yıkıma yol açma riski gerçekten var" uyarısında bulunmuştu.

Resmi açıklamada bunun bir kaza olduğu ve NATO'nun karşılık vermeyi düşünmesi için hiçbir neden bulunmadığı söylenecek.

Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Magdalena Sobkowiak-Czarnecka, ABD Başkanı Donald Trump'ın bu çalışmalarda ilerleme kaydedildiğini belirtmesinin ardından, ülkenin batısına olası bir kalıcı ABD askeri üssünün kurulacağını cuma günü söylemişti.

Görsel kaldırıldı.
Donald Tusk, X’te "Hepimizi zorlu haftalar ve aylar var bekliyor" diye yazdı. "Bugün, Ukrayna’da dayanışmamızı gösteriyoruz." (X/DonaldTusk)


Diğer yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ukrayna'daki savaşın ve Ortadoğu krizinin ülkesindeki yakıt fiyatları üzerindeki etkisini görüşmek üzere acil bir toplantı düzenlemişti.

Rusya, Avrupa'yla savaşmak istemediğini vurgulasa da Putin daha önce Moskova'nın "savaşmaya hazır" olduğunu iddia etmişti. Önceki günlerde deneyimli Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusya'yla Avrupa arasında çıkacak herhangi bir çatışmanın "çok kısa" süreceği uyarısını paylaşmıştı.

CIA Direktörü John Ratcliffe, geçen ay Moskova'ya nadir bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu, 2022'de ülkenin Ukrayna'yı istila etmesinden birkaç hafta önce selefinin yaptığı ziyaretten sonra gerçekleşen ilk ziyaretti.

Konu hakkında bilgi sahibi kaynaklar, CBS News ve Wall Street Journal'a yaptıkları açıklamada Ratcliffe'in bu geziyi Rusya'yı NATO'ya saldırmaması yönünde uyarmak amacıyla gerçekleştirdiğini söylemişti.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, "korkutma senaryoları" diye nitelediği bu iddiaların "gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığını" belirtmiş ve Moskova'nın, "Avrupa ülkelerinden kendisine yönelik çok agresif bir politikayla karşı karşıya olduğunu" eklemişti.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/news


Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
TT

Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)

Antoine el-Hac

Bir devlet savaşa nadiren yenileceğini düşünerek girer ya da başlattığı çatışmanın uzun sürecek bir kâbusa ve sonu gelmeyen bir tünele dönüşeceğini öngörür. Buna rağmen görünen o ki hiç kimse ders çıkarmıyor; tarih, daha doğrusu insan kendini tekrarlıyor. O an için hesaplı ve üzerinde düşünülmüş görünen kararlar, zamanla yıpratma savaşlarına, değişen hedeflere ve siyasi ve stratejik açıdan ağır bedeller ödemeden geri adım atamaz hale gelen liderlere yol açabiliyor.

Uluslararası ilişkiler alanında önde gelen gerçekçilik teorisyenlerinden Amerikalı Profesör Stephen M. Walt, yıkıcı savaşların genellikle bir anda ortaya çıkmadığını ve tam anlamıyla sürpriz olmadığını belirtiyor. Walt’a göre bu savaşlar çoğunlukla stratejik hesap hatalarının art arda gelmesinin sonucu. Süreç, rakibin ve sahip olduğu kapasitenin yanlış değerlendirilmesiyle başlıyor; ardından taraflı tavsiyeler, gizli hedefler ve geri adım atmayı devam etmekten daha zor hale getiren siyasi baskılarla durum daha da ağırlaşıyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)

Tehlike işaretleri

İlk tehlike işareti cehalet. Zira askerî güç, müdahale edilen toplumu anlamak anlamına gelmeyebilir. Askerî açıdan üstün bir devlet, rakibinin ordusu hakkında ayrıntılı ve doğru bilgilere sahip olabilir ancak rakibinin tarihini, siyasi ve toplumsal yapısını, direnme kapasitesini ya da coğrafi olarak çevresindeki güçlerin vereceği tepkilerin niteliğini bilmeyebilir. Çelişki de burada başlar: Muharebeyi kazanmak mümkün olabilir ancak bunun sonuçlarını öngörmek ve süreci kontrol altında tutmak imkânsız hale gelebilir...

Savaşa giden yolda, karar alıcıya danışmanlık yapan tüm taraflar aynı konumdan hareket etmez. Bazılarının, başarı ihtimalini olduğundan büyük göstermesine ve riskleri küçümsemesine yol açan ideolojik, ekonomik veya jeopolitik çıkarları bulunabilir. Çoğu zaman liderler, duymak istediklerini teyit eden iyimser değerlendirmelere, sağduyulu uyarılardan daha fazla itibar etme eğiliminde olur.

ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)
ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)

Ardından kırılgan ve değişken hedefler sorunu ortaya çıkar. Savaş, sınırlı bir hedefle ya da bu hedefe hızlı ve düşük bir maliyetle ulaşılabileceği düşüncesiyle başlayabilir. Ancak süreç tıkandığında görev de değişir. Başlangıçta rejimi devirmek olarak belirlenen hedef, zamanla yeni bir düzen kurma çabasına dönüşür; kısa süreli olması planlanan askerî operasyon ise uzun soluklu bir siyasi projeye evrilir. Böylece savaş, başlangıçtaki hedefin anlamını ve netliğini yitirmesinin ardından dahi devam eder.

Tırmanma sarmalı

En tehlikeli aşama, savaşın tırmanma sarmalına girmesiyle başlar. Kayıplar arttıkça başarısızlığı kabul etmenin siyasi maliyeti de yükselir. Liderler, bir önceki turun başaramadığını bir sonraki turun başaracağı umuduyla geri adım atmak yerine riski artırmaya başlar. İç siyasi baskılar ile dış gerilim birbirine eklenir ve sonunda geri çekilmek, çatışmayı sürdürmekten daha ağır bir seçenek haline gelir.

Ancak bu dinamik tek başına dünyanın neden daha fazla çatışmaya sürüklendiğini açıklamıyor. Bunun altında daha derin etkenler de bulunuyor: korku ve belirsizlik, rakibin niyetlerinin ve karşılık verme kapasitesinin yanlış değerlendirilmesi, uluslararası sistemin hâkim bir güçten yükselen başka bir güce geçişine eşlik eden güç mücadeleleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan Tukidides Tuzağı. Ayrıca yeterli siyasi kısıtlamayla karşılaşmayan liderler de bulunuyor. Bu durumda kişisel ihtişam arayışı, ideoloji veya intikam arzusu savaş hesaplarının bir parçası haline gelebiliyor.

Tehlike, uluslararası sistemin kurallarının kendisi aşınmaya başladığında daha da büyüyor. Büyük güçlerin anlaşmazlıklarını yönetmelerine yardımcı olması beklenen kurallar ve kurumlar, güçlü devletlerin bunları görmezden gelmesi ya da seçici biçimde uygulaması halinde etkisini yitiriyor. Kurallara ve kurumlara duyulan güven azaldıkça yanlış hesap yapma ihtimali artıyor ve bir krizden diğerine geçiş daha da hızlanıyor.

Savaşların sonu

Büyük savaşların sonu, zaferin çatışmaların her zaman sona erdiği yol olmadığını gösteriyor. Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi taraflardan birinin tamamen askerî yenilgiye uğraması ve çökmesiyle sonuçlanabilir. Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yıpranma ve askerî-siyasi çöküşle de sona erebilir. 1953’te Kore Yarımadası’nda olduğu gibi çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmayan müzakere edilmiş bir anlaşmayla da durabilir. Büyük güçler arasındaki uzun süreli çatışmalar ise 1991’de Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi taraflardan birinin kendi içinde yaşadığı çöküşle sona erebilir.

Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)
Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)

Gerçekte savaşın nasıl sona erdiği, kimi zaman sona ermesinin kendisinden daha önemli olabilir. Zira ağır veya dengesiz anlaşmalar, bir sonraki çatışmanın tohumlarını ekebilir. Bu nedenle savaşın sona ermesi, savaşın nedenlerinin de ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Acil soru

Bugün en acil soru şu: Dünya üçüncü bir dünya savaşına doğru mu ilerliyor?

Bunun kesin bir yanıtı yok ancak bu sorunun gündeme gelmesini haklı kılan göstergeler giderek daha belirgin hale geliyor. Zira çatışmalar arasındaki sınırlar hiç olmadığı kadar bulanıklaştı. Bu nedenle Ukrayna’daki savaş, ABD-Çin rekabeti, Ortadoğu’daki gerilim ile nüfuz, enerji ve teknoloji üzerindeki mücadelelerin tümü aynı uluslararası ortam içerisinde hareket ediyor ve aralarındaki temas noktaları giderek artıyor.

Bununla birlikte üzerinde durulması gereken bir paradoks bulunuyor. Çin, son on yıllarda ABD ve Rusya ile karşılaştırıldığında geniş çaplı kara savaşlarına doğrudan müdahil olma konusunda daha temkinli bir tutum sergiledi. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu durum, Çin’in çatışmalardan uzak durduğu veya güç kullanmayı reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine Çin’in ekonomi, ticaret, teknoloji, siyasi nüfuz ve uzun vadeli stratejik baskı gibi diğer araçlara daha fazla başvurduğuna işaret ediyor.

Krizlerin arttığı ve çıkarların birbiriyle kesiştiği bir dünyada en büyük tehlike, bir liderin bilinçli olarak dünya savaşı başlatmaya karar vermesi olmayabilir. Asıl tehlike, eksik bilgilere, yanlış değerlendirmelere ve siyasi baskılara dayanan bir dizi küçük kararın alınması ve her aşamada geri adım atmanın bir önceki aşamaya kıyasla daha zor hale gelmesi olabilir.

Zira büyük savaşlar her zaman büyük bir kararla başlamaz. Bazen küçük bir hatayla başlar; hatta kimi zaman bir hata yaşanmış izlenimi verecek şekilde planlanmış bir olayla. Ve olayın gerçekleştiği anda bunun nereye varacağını hiç kimse bilmiyor olabilir.

İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Savaş hakkında söylenenler

- Prusya’dan Carl von Clausewitz (1780-1831) savaşı felsefi açıdan devlet politikasının rasyonel bir aracı olarak tanımladı ve savaşı basitçe ‘politikanın başka araçlarla devamı’ olarak nitelendirdi.

- Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), “Kalıcı barış, uluslararası ticaretin geliştirilmesi, anayasal cumhuriyetler ve liderleri savaşın maliyetleri konusunda temkinli olmaya zorlayan özgür devletler federasyonları aracılığıyla sağlanabilir” dedi. Kant, ‘Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Tasarı’ adlı eserinde savaşın, hak yerine güce dayandığı için sonuçsuz ve anlamsız bir kısır döngü olduğunu savundu.

- Hollandalı filozof Erasmus (1466-1536), “Adaletsiz bir barış, en adil savaştan daha iyidir” dedi.

- Taoist felsefede, ‘Tao Te Ching’ adlı eserde askerî zaferlerin başarı değil, trajedi olduğu ifade edilir ve “Zaferden sevinç duyan, insanların katledilmesinden sevinç duyar” denir. Taoizm, savaşı doğal düzende meydana gelen ve yalnızca daha fazla şiddete yol açan bir bozulma olarak görür.

- Fransız Aydınlanma düşünürü Voltaire, ‘Felsefe Sözlüğü’ adlı eserinde savaşı alaya alarak onu yalnızca sefalete yol açan ‘kahramanca bir katliam’ olarak nitelendirdi. Voltaire ayrıca, iktidarın emirleri doğrultusunda binlerce masum komşunun öldürülmesinin herhangi bir zamanda faydalı veya şanlı bir eylem olarak görülebileceği düşüncesiyle de alay etti.

- Varoluşçu felsefenin öncülerinden Fransız filozof Jean-Paul Sartre, savaşın anlamsızlığını vurgulayarak “Zenginler savaştığında, yoksullar ölür” sözünü kaleme aldı. Sartre, savaşı sıradan insanların manipüle edilerek ölüme sürüklendiği ve sonunda yalnızca iktidara hizmet eden soyut kavramlar uğruna hayatlarını feda etmeye yönlendirildiği faydasız bir uygulama olarak görüyordu.