Sömürgeciliğin rahminden doğan bir Afrika dini hareketi: Rastafarilik

1974 Darbesi ile devrilen ve izleri yok edilmeye çalışılan Son Etiyopya İmparatoru’nun adını taşıyor ve çok az kişi tarafından ilkeleri benimseniyor.

Rastafari inancı, 1930'larda Afroasyalar'ın beyaz egemenliğinden kurtulmayı amaçlayan duyguların zirvede olduğu bir zamanda ortaya çıktı
Rastafari inancı, 1930'larda Afroasyalar'ın beyaz egemenliğinden kurtulmayı amaçlayan duyguların zirvede olduğu bir zamanda ortaya çıktı
TT

Sömürgeciliğin rahminden doğan bir Afrika dini hareketi: Rastafarilik

Rastafari inancı, 1930'larda Afroasyalar'ın beyaz egemenliğinden kurtulmayı amaçlayan duyguların zirvede olduğu bir zamanda ortaya çıktı
Rastafari inancı, 1930'larda Afroasyalar'ın beyaz egemenliğinden kurtulmayı amaçlayan duyguların zirvede olduğu bir zamanda ortaya çıktı

Haşim Ali Hamid Muhammed (Afrika Boynuzu üzerine araştırmacı ve yazar)
1920'de Jamaika'da müritlerine ‘kurtuluş gününün yaklaştığını, siyahi bir kralın taç giyeceğini ve Afrika'ya bakmaları gerektiğini’ söyleyen Marcus Garvey adlı siyahi bir aktivistin ‘kehanetini’ doğrulamak için onu bir ilah yaptılar. Bu, İmparator Haile Selassie’nin kendini ‘Kralların Kralı’ olarak taçlandırdığını söylemesinden on yıl önce oldu. Geniş alanları içeren Etiyopya İmparatorluğu’nun tamamı için kendisine ‘Ras Tafari -Prens’ unvanını verdi.

‘Kehanet ve gerçekleşmesi’
Bir zaman sonra Jamaikalılar, davetçilerinin kehanetinin gerçekleştiğine tanık oldular ve istedikleri şey Afrika’nın uzak doğusundaydı. Böylece gözleri Etiyopya'ya ve yeni ‘tanrıları’, vaftiz statüsünü alan, ‘Üçlü Birliğin gücü’ haline gelen ve binlerce mil ötede Jamaika'da Tanrı veya Jah (Mesih'in alternatifi) olarak enkarne olan ‘Ras Tafari’ İmparator Haile Selassie'ye çevrildi. Etiyopya vaat edilen topraklar oldu.
1966 yılında İmparator Haile Selassie, Jamaika'yı ziyaret etti. Havaalanına indiği sırada, Jamaikalı ‘inananlardan’ oluşan büyük bir kalabalık toplandı. Ülkeye birkaç yıldır yağmayan şiddetli yağmurların yağışı ise Marcus Garvey'in ‘kehanetini’ doğruladı.
Ünlü ‘pop’ şarkıcısı Bob Marley'in dul eşi Rita, İmparatoru karşılayanlar arasında bulunduğunu ve Haile Selassie ona elini salladığında, omuzundaki tırnak izlerini gördüğünü söyledi. O anda dini duygularının alevlendiğini fark eden kendisi ve kocasının Rastafari inancını benimsediğini ifade etti. Üç yıl sonra, Rastafariler, İmparator’un onlara bir arsa verip, ülkeye giriş ve ikamet gibi başka sivil ayrıcalıklar tanıdığı Etiyopya'ya taşınmaya başladı.

‘Kurtuluş’ arayışı
Rastafari inancı, Afroasyalar'ın 1930'larda beyaz egemenliğinden kurtulmayı amaçlayan duygular, sömürgeciliğin koşullarının ve siyahilerin yaşamları üzerindeki kötü etkilerinin zirvede olduğu bir zamanda ortaya çıktı. Jamaika'nın yoksul ve sosyal açıdan dezavantajlı toplulukları arasında, orada hüküm süren İngiliz sömürge medeniyetine bir tepki olarak ortaya çıktı. Devrimci ruhu, Latin Amerika ülkeleriyle birlikte tüm Afrika'ya yayıldı. Pan-Afrikanist hareketin ideolojisi, sömürgeciliğe bir tepki ve kurtuluş arayışıydı. Rastafarilik, siyahi ulusal figürler tarafından desteklenen Afrika'ya dönüş hareketinden etkilendi.
Asiliğe ek olarak, Afrikalıların ruhlarında, Batı kültürünün pençesinden tüm kültürel ve dini yönlerinden bağımsız bir yaşama, umuda ve kurtuluşa yönelik güç ruhunu yaymak için okült (doğaüstü inançlar ve uygulamalar bütünü ç.n) ve maneviyat hâkim oldu. ‘Rastafarilik’ dininin takipçilerinin yaşamları, müzik, dans ve avarelik sevgisi ile karakterize edilir. Aradıklarını, ‘Garvey’ ve ‘reggae’ müzisyenleri gibi Afrika'nın Batı köleliğinden kurtuluşu için çağrıda bulunan kutsal şahsiyetlerin öğretilerinde ve sözlerinde buldular. Kendilerine ait bir İncil yorumu vardır. Amaçları aynı olduğu için diğer dinlere de saygı duyarlar.
İnançları da İncil'in özel bir yorumuna dayandığı ve İncil'e atıfta bulunduğu için bazıları ‘Rastafarileri’, İbrahimî inançlar arasında sınıflandırır. İlk ‘peygamber’ olarak Jamaikalı ‘Marcus Garvey’ ve ondan sonra Etiyopya İmparatoru ‘Haile Selassie’, Tanrı'nın vücut bulmuş hali, şarkıcı ‘Bob Marley’ ise, müziği ve melodileri ile ‘Tanrı’nın öğretilerini halka aktardığı kabul edilir.
Bazı kaynaklar, Rastafari inancının belirli dini ibadet ritüellerine sahip olmadığını göstermektedir. Ancak takipçilerinin ‘Reasoning (akıl yürütme) oturumları’ dedikleri seremonileri vardır. Bu oturumlarda, sohbet eder, dua eder, şarkı söyler ve sorunlarını tartışırlar. Seanslara manevi ve meditatif bir atmosfer katmak için esrar (marijuana) içilir. Müziği seremonilerinde kullanırlar. Müzik, seremonilere hâkim olduğunda bunlar, ‘Nyabingi’ olarak adlandırılır.
İnançları hem dini hem de sosyal bir hareket olarak sınıflandırılır. Üyeleri etnik çeşitliliğe sahiptir ve merkezi bir kontrol yetkisine sahip değildir.

Geleneksel Etiyopya kıyafetleri
Rastafarilik inancını benimseyen Benyam Berhanu Kebdi, özel sebeplerle bu inancı terk ettiğini söylüyor. Rastafari toplumundan bahseden Kebdi, kendilerine has özellikleri bulunduğunu ve bazılarının Etiyopya’da plastik sanatlarla ilgilendiğini belirtti. Temelde el becerisi gerektiren başka çalışmalara ek olarak, el dokumasına dayalı geleneksel Etiyopya giyim endüstrisinde ustalaştıklarını ifade etti. Rastafarilerin yemek yeme yöntemleriyle ünlü olduğunu ifade eden Berhanu Kebdi, pek yemek yemediklerini, içmeye ve müzik dinlemeye olan düşkünlüklerinin, sebze, meyve gibi taze yiyecekleri tercih ettikleri yiyeceklerden uzaklaşmalarına neden olduğunu söyledi. Vejetaryenliğe daha yakın olan Rastafariler, domuz eti yemezler.  Manevi seremonilerinde özel bir yaklaşımları var.
Etiyopya'da takipçi çokluğuyla öne çıkmıyorlar. Azınlık olmalarına, parlak renkli giysiler ve örgülü aşırı kıvırcık saçlar eşlik eder. Saçlarını salmak, bakım yapmak ve rasta şeklinde örmek inançlarına göre dini mekanlarla ilişkiyi gösteriyor. Erkekleri, ağırlıklı olarak geleneksel olan ayırt edici kıyafetlerin, çantaları ve el yapımı eşyalarının yanı sıra, şekil ve saç örgüleri bakımından kadınlarına benzer. Pek konuşmayan Rastafariler, izole bir karaktere sahiptirler. Onlarla ikişerli, üçerli veya daha fazla gruplar halinde karşılaşırsınız ve birden çok dilde fısıldayarak sohbet ederler.

Korku ve dehşet motivasyonu
Göreve başlamasından ve Rastafaryanların Etiyopya'da hüküm süren dini ruha ve ona olan inancından önce, geniş dini ve siyasi etkiye sahip Ortodoks Kilisesi'nin inançları doğrultusunda, İmparator Haile Selassie kendisine ‘Tanrı tarafından seçilmiş, Etiyopya Kralı Yahuda Kabilesinin Muzaffer Aslanı’ unvanlarını verdi. Vakur nitelenebilecek bir karaktere sahipti. Resmi oturumlarda misafirlerinin yanına iki aslan eşliğinde çıkardı. Onları evcilleştirdiği, dişlerini çıkardığı ve hareketlerini ağırlaştırdığı söylenir. Haile Selassie’nin konuşmalarında, kemiklerinin ülkesini yeraltından yöneteceğini söylemek de dahil olmak üzere edebi ve retorik ifadeler kullandığı anlatılır. Rastafarilikte İmparator Haile Selassie'nin ‘ilahlığını’ izleyen paradokslardan biri de bu ‘dinin peygamberi’ ve bizzat müjdeci olan Marcus Garvey'in ona inanmaması ve Ras Tafari'ye olan inancından vazgeçmiş olmasıdır.
İmparator Haile Selassie-Ras Tafari'nin dininin tanrısı olarak 44 yıl boyunca görevde kalmasının ardından, Mengistu Haile Mariam liderliğindeki ordu 1974 yılında bir askeri darbe gerçekleştirdi. Bunun ardından yeni Marksist rejimin, imparatorluk dönemini anımsatan her türlü işaretin yok edilmesi düşüncesi ile imparator rejiminden intikam aldı. Yeni rejim, eski monarşiyi devirmek, onun sosyal güçlerini yıkmak ve onu kraliyet ailesinden tecrit etmek için çalışırken, yeni ordunun davranışını kontrol eden faktörler olarak korku ve değişim şeklinde iki güdü tarafından yönlendirildi. Önceki rejimin sembolleri hapsedilirken, diğerleri yurt dışına sürüldü. Dini bir güç olarak baskın Ortodoks Kilisesi’nin egemen olmasının yanı sıra yeni rejim, devletin mülklerini kamulaştırdığı feodal beyleri, sıradan insanlarla eşitleyerek toplumsal köklerinden ayırdı.
İmparator Haile Selassie'nin saltanatının sonuna kadar olan ilahi inancı ile ‘Trinity kuvveti’ olarak temsil etmeye devam ettiği şeyi birbirine bağlayan açıklamalar arasında yeni askeri liderliğin, öldürülmesinden veya ölümünden (nasıl öldüğü bilinmiyor) sonra naaşını gizleme konusundaki abartmaları da bulunuyor. Başkan Mengistu, onun korkusundan kurtulmak için Haile Selassie'nin cesedini, doğrudan ofisindeki bir tuvaletin altına yerleştirdi.

İnanış ve inkâr
Eski Etiyopya Devlet Başkanı Meles Zenawi'nin görevi sırasında, Haile Selassie'nin kalıntıları, 1992 yılında, Bata Mariam Kilisesi'nde bir imparatora uygun bir cenaze töreni düzenlenene kadar korunmak üzere çıkarıldı. Cesedi daha sonra Trinity Katedrali'nde aile üyelerinin yanına gömüldü.
Etiyopya'da ikamet eden bazı Jamaikalılar ve onlara benzeyen birkaç Etiyopyalı dışında birçoğu gözden kaybolmak için Etiyopya'daki Rastafari dinine yönelimlerini terk etti.
Eski bir Rastafari olan Benyam Berhanu, “İmparator Haile Selassie öldüğünde, Addis Ababa'daki birçok Rastafari, özellikle de cesedinin saray tuvaletinin altına uygun olmayan bir şekilde saklanması nedeniyle, onun ölümüne inanan ve onu inkâr edenler arasında bir sersemlik ve inançsızlık durumuyla sarsıldı. Bu, eski Etiyopya Devlet Başkanı Mengistu Haile Mariam ve takipçilerinin aşırılıklarında ne kadar çirkin olduklarını ve dinlere duydukları nefretin boyutunu gösteriyor” dedi.
Kaynaklar, Haile Selassie ve Bob Marley'nin ölümünden sonra 1980’lerden bu yana Rastafari coşkusunda bir düşüş olduğunu gösteriyor. Ancak hareket hala canlı ve dünyanın birçok yerinde var. Rastafarilik, küçük hücresel seviyelerde yönlendirilen, merkezi olmayan bir harekettir.
Rastafarilerin günümüzde üç ana mezhebi veya tarikatı vardır ve bunlar ‘Rastafari Sarayları’ olarak da adlandırılır. Nyabingi tarikatı, Bobo Ashanti tarikatı ve İsrail’in On İki Kabilesi tarikatı. Bu mezheplerin her biri farklı bir Rastafari inancı yorumuna sahiptir. Dünya çapında sayılarının 700 bin ila 1 milyon kişi arasında değiştiği tahmin ediliyor. En büyük toplulukları Jamaika'dadır. Rastafariler çeşitli etnik kökene sahiptir. Çoğu siyahi ve Afrika kökenlidir. Bazı Rastafari mezhepleri yalnızca siyahi üyeleri kabul etmektedir.

Bu yazı Şarku’l Avsat tarafından Independet Arabia’dan tercüme edilmiştir.



İran Savaşı’nda ABD askeri kayıpları: Rakamlar Pentagon’un açıkladığını aşıyor

ABD Deniz Piyadeleri, 'USS Portland' gemisinin güvertesinde tatbikat yapıyor(CENTCOM)
ABD Deniz Piyadeleri, 'USS Portland' gemisinin güvertesinde tatbikat yapıyor(CENTCOM)
TT

İran Savaşı’nda ABD askeri kayıpları: Rakamlar Pentagon’un açıkladığını aşıyor

ABD Deniz Piyadeleri, 'USS Portland' gemisinin güvertesinde tatbikat yapıyor(CENTCOM)
ABD Deniz Piyadeleri, 'USS Portland' gemisinin güvertesinde tatbikat yapıyor(CENTCOM)

Washington Post gazetesinin Bakanlığın iç rakamlarına vakıf altı Amerikalı yetkiliye dayandırdığı haberine göre; İran’a yönelik savaşın ortasında ABD ordusunun verdiği kayıplar, Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından açıklanan resmi istatistiklerin üzerinde.

Söz konusu yetkililerden beşi, ABD ordusunda en az 22 can kaybı olduğunu vurguladı. Bu sayı, Pentagon’un halka açık "Savunma Zayiat Analiz Sistemi" (DCAS) olarak bilinen veri tabanındaki veriye dört kayıp daha ekliyor.

Rakamları değerlendirmek üzere isminin açıklanmaması şartıyla konuşan altıncı bir yetkili ise Trump yönetiminin İsrail ile koordineli olarak İran’a karşı savaşı başlattığı 28 Şubat’tan bu yana 23 askeri personelin hayatını kaybettiğini söyledi. Yetkili, açıklanmayan bütün ölümlerin doğrudan çatışmalarla bağlantılı olmadığını, ancak devam eden düşmanca eylemlerin ortasında Ortadoğu'da konuşlu bulunan Amerikalı personeli de kapsadığını belirtti.

Yetkili ayrıca, çatışma operasyonlarının başlamasından sonra bölgede konuşlanmış üç Amerikalı müteahhidin (yüklenicinin) de hayatını kaybettiğini belirtti.

Dün itibarıyla Pentagon’a bağlı "Savunma Zayiat Analiz Sistemi" veri tabanı, İran ile çatışmaların başlangıcından bu yana çatışma kaynaklı ve çatışma dışı nedenler dahil olmak üzere Amerikan askeri personeli arasında 18 ölüm vakası kaydetti.

Açıklanmayan ölümler etrafındaki belirsizlik

Aralarında askeri personelin kimlikleri, ölüm zamanları, şekilleri ve yerleri de olmak üzere duyurulmayan ölümlere ilişkin ayrıntılar belirsizliğini koruyor. Yüksek zayiat sayısına vakıf olan yetkililer, ilave kayıpların Pentagon’un halka açık zayiat veri portalına yansıtılmamasından duydukları rahatsızlığı dile getirdi.

Pentagon ise zayiat sayılarındaki çelişkiye ilişkin sorulara cevap vermekten kaçındı.

Kamuoyu araştırmalarının Amerikalılar arasında hiç de popüler olmadığını gösterdiği İran savaşı, kasım ayında yapılması planlanan ara seçimler öncesinde ABD Başkanı Donald Trump ve Cumhuriyetçi Parti üzerinde siyasi bir yüke dönüştü.

Yönetimin zayiat sayımına ilişkin uygulamaları, bu yılın başlarında İran savaşı sonucu hayatını kaybeden 4 ABD askerinin isminin Pentagon’un resmi verilerinden geçici olarak çıkarılmasıyla da yoğun eleştirilere maruz kalmıştı.

ABD kuvvetlerinin kayıplarının doğru sayılmasının önemi

Askeri ölümlerin doğru şekilde sayılması yalnızca kamuoyuna karşı şeffaflıkla sınırlı değil. Şarku’l Avsat’ın Washington Post’tan aktardığına göre bir ABD silahlı kuvvetler mensubu hayatını kaybettiğinde ordu, ölümün resmi görev sırasında gerçekleşip gerçekleşmediğini belirlemek için bir inceleme yürütüyor.

Bu incelemelerin sonuçları, Askeri personel ailelerinin hak kazanacağı tazminat ve hakları doğrudan etkiliyor.

Dün itibarıyla veri tabanı, 14 ölümü Trump yönetiminin İran ile savaşa verdiği ad olan "Destansı Öfke Operasyonu" (Operation Epic Fury) kapsamında gerçekleşmiş olarak kaydetmişti.

"Dış Operasyonlar" başlığı altındaki ayrı bir kategoride yer alan diğer 4 ölüm ise Washington ile Tahran arasında temmuz ayında imzalanan ve daha sonra çökerek saldırıların yeniden başlamasına yol açan ateşkese dayanıyor.

Ayrıca Pentagon, şubat ayından bu yana Ortadoğu’da İran savaşıyla ilgisi olmayan görevlere katılan 2 ABD askerinin hayatını kaybettiğini bildirdi. Bu iki ölüm, İran kuvvetlerinin saldırısına uğrayan iki üste gerçekleşmesine rağmen, isimleriyle DCAS veri tabanına dahil edilmedi.

Savaşın başından bu yana 820’den fazla ABD askeri yaralandı

Washington Post’a göre, kamuya açık zayiat veri tabanı, İran ile çatışmanın başlamasından bu yana 820’den fazla ABD askerinin operasyonlarda yaralandığını gösteriyor.

Yaralananların birçoğu, İran’ın Ortadoğu genelindeki ABD üslerine düzenlediği misilleme darbeleri sonucunda travmatik beyin hasarı geçirdi.

Pentagon’un zayiat sayım yöntemine inceleme talebi

Savaştan kaynaklanan bütün ölümlerin ve yaralanmaların, ordunun katıldığı çatışmalarda ölen veya yaralanan personelin verilerini kaydettiği DCAS sistemi aracılığıyla kamuoyuna duyurulması gerekiyor.

Yaz aylarında, çatışmalarda ölen 4 ABD askerinin ismi zayiat veri tabanından geçici olarak çıkarıldığında, Trump yönetimi İran ile yeniden başlayan çatışmaları İran savaşıyla ilişkilendirmek yerine "Dış Operasyonlar" olarak yeniden sınıflandırmıştı.

Bu değişiklik, Amerikalı müzakerecilerin Tahran ile kalıcı bir barış anlaşmasına varmakta zorlandığı bir zamanda gerçekleşti. Aynı zamanda yönetim, İran’ın ABD kuvvetlerine ateş açmaya ve Hürmüz Boğazı’ndaki gemileri hedef almaya devam etmesine rağmen, savaşı bir başarı olarak göstermeye çalışıyordu.

Senato’daki Demokrat üyeler, ara seçimlerin ardından çoğunluğu yeniden ele geçirmeleri halinde Pentagon’un askeri zayiat bildirimlerini ele alış biçimine ilişkin bir soruşturma açacaklarını taahhüt ettiler.


ABD ordusu yapay zekâ hatası yüzünden Çin gemisine yanlışlıkla müdahale etmenin eşiğinden döndü

Çin savaş gemisi (Arşiv- Reuters)
Çin savaş gemisi (Arşiv- Reuters)
TT

ABD ordusu yapay zekâ hatası yüzünden Çin gemisine yanlışlıkla müdahale etmenin eşiğinden döndü

Çin savaş gemisi (Arşiv- Reuters)
Çin savaş gemisi (Arşiv- Reuters)

CNN’de dün yer alan bir habere göre ABD ordusu, bu yılın başlarında yapay zekâ yardımıyla hazırlanan hatalı bir istihbarat raporu doğrultusunda, Ortadoğu'daki bir Çin gemisine müdahale ederek gemiye çıkmanın eşiğinden döndü.

Konuya yakın bilgili dört kaynağa dayandırılan haberde, ABD istihbaratının söz konusu geminin nükleer silahlarla bağlantılı bileşenler taşıdığına işaret ettiği ve bunun üzerine ABD güçlerinin gemiyi durdurmak üzere harekete geçtiği belirtildi.

Ancak askeri yetkililerin, analistlerden birinin kullandığı yapay zekâ programının geminin kargosunu yanlış tanımladığı sonucuna varmasının ardından operasyon son anda iptal edildi.

Şarku’l Avsat’ın CNN’den aktardığına göre kaynaklardan biri, hazırlanan istihbarat raporunun "tamamen yanlış" olduğunu, ancak "neredeyse bir savaş başlatacağını" ifade etti. Kaynak, geminin gerçekte ne taşıdığını veya rotasının neresi olduğunu ise açıklamadı.

Söz konusu gelişme, bu ayın başlarında önde gelen yapay zekâ şirketlerinden Anthropic'te görevli bir araştırmacının, bu teknolojinin insan kontrolünden çıkabileceği endişesiyle istifa ettiğini kamuoyuna açıklamasının yarattığı yankıların ardından geldi.

Fransız haber ajansı AFP'nin aktardığına göre, son dönemde sektörün önde gelen isimleri, siyasetçiler ve uluslararası kuruluşlar dahil olmak üzere pek çok kesimden yapay zekânın gelişim hızının sınırlandırılması yönünde çağrılar yapılıyor.

Bütün bu uyarılara rağmen ABD Başkanı Donald Trump ve yakın müttefikleri, yapay zekânın geliştirilmesine radikal kısıtlamalar getirilmesine karşı olduklarını dile getiriyor.


Devrim Muhafızları, Hürmüz Boğazı’ndaki gemilere yönelik tehditlerini sertleştiriyor

İran Devrim Muhafızları’na ait bir savaş botu, Hürmüz Boğazı’ndaki askeri tatbikat sırasında (Arşiv-EPA)
İran Devrim Muhafızları’na ait bir savaş botu, Hürmüz Boğazı’ndaki askeri tatbikat sırasında (Arşiv-EPA)
TT

Devrim Muhafızları, Hürmüz Boğazı’ndaki gemilere yönelik tehditlerini sertleştiriyor

İran Devrim Muhafızları’na ait bir savaş botu, Hürmüz Boğazı’ndaki askeri tatbikat sırasında (Arşiv-EPA)
İran Devrim Muhafızları’na ait bir savaş botu, Hürmüz Boğazı’ndaki askeri tatbikat sırasında (Arşiv-EPA)

Küresel deniz taşımacılığının en önemli geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer güvenliğinin kırılganlığını bir kez daha ortaya koyan gelişmede, bir petrol tankeri boğazdan geçişi sırasında kimliği belirsiz bir cisimle saldırıya uğradı. Saldırının ardından gemide çıkan yangın söndürülürken, İran da başka bir tankerin hedef alındığını açıkladı. İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Donanması ise boğazdan izinsiz geçen gemilerin ‘imha edileceği’ uyarısında bulunarak, gemilere yönelik tehditlerinin tonunu sertleştirdi. Bu açıklama, Tahran’ın stratejik su yolundaki deniz trafiğine kendi şartlarını dayatma konusundaki tutumunun sertleştiğini gösteriyor.

İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu (UKMTO) dün yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı’nda bir tankerin ‘kimliği belirsiz bir cisimle’ vurulduğunu ve bunun ardından gemide yangın çıktığını, ancak yangının kontrol altına alındığını bildirdi. Kurum, mürettebatın güvende olduğunu belirtirken, çevreye yönelik herhangi bir zarar meydana geldiğine ilişkin bilgi vermedi.

UKMTO’nun bildirdiği saldırının, DMO’nun sorumluluğunu üstlendiği olayla aynı olup olmadığı ilk etapta netlik kazanmadı. Zira boğazda bundan birkaç saat önce başka bir güvenlik olayının meydana geldiğine ilişkin haberler de yayıldı.

Öte yandan DMO, Togo bayraklı Trend adlı petrol tankerini hedef aldığını açıkladı. İran tarafı, tankerin Hürmüz Boğazı’ndan ‘yasa dışı’ şekilde geçmeye çalıştığını öne sürdü. Şarku’l Avsat’ın İran resmi haber ajansı IRNA’dan aktardığına göre, DMO Donanma Komutanı Ali Azmai, tankerin ‘ABD ordusunun kışkırtması ve yanıltması’ sonucu geçiş yapmaya çalıştığını söyledi. Azmai, tankerin vurulmasının ardından gemide yangın çıktığını ve seyrinin durduğunu belirtti.

UKMTO ise daha önce Umman’ın Hasab kentinin yaklaşık 16 deniz mili kuzeydoğusunda bir ‘güvenlik olayı’ meydana geldiğini bildirmiş, ancak o sırada ayrıntı vermemişti. Bu nedenle DMO’nun sözünü ettiği tankerin, İngiliz denizcilik makamlarının kimliği belirsiz bir cisimle vurulduğunu bildirdiği tankerle aynı olup olmadığı belirsizliğini korudu.

Deniz taşımacılığı düşük seviyelere geriliyor

Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğindeki aksaklıklar denizcilerin güvenliğini tehdit ediyor. (AFP)
Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğindeki aksaklıklar denizcilerin güvenliğini tehdit ediyor. (AFP)

Yeni gelişme, çarşamba günü başka bir tankerin de Hürmüz Boğazı’ndan ayrıldığı sırada UKMTO tarafından ‘kimliği belirsiz bir cisim’ olarak tanımlanan bir saldırıya maruz kalmasının ardından yaşandı. UKMTO, tankerin mürettebatının durumunun iyi olduğunu ve çevreye yönelik herhangi bir zarara ilişkin ilk etapta bir işaret bulunmadığını açıkladı. Olayın duyurulmasının neden geciktiği veya son dönemde bölgede yaşanan gelişmelerle bağlantılı olup olmadığı ise netlik kazanmadı.

Arka arkaya yaşanan bu olaylar, İran’ın geçiş trafiği üzerindeki kontrolünü artırmaya çalıştığı, ABD’nin ise Tahran’ın getirdiği kısıtlamalara karşı deniz ulaşım koridorlarını açık tutmaya çalıştığı bir dönemde, ticari gemilerin boğazda karşı karşıya olduğu risklerin arttığına işaret ediyor.

Güvenlik gerilimi, Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemi trafiğindeki sert düşüşün devam ettiği bir dönemde gerçekleşti. Gemi hareketlerini takip eden Kpler şirketinin ön verilerine göre, perşembe günü boğazdan 4 yük gemisi geçti. Bu sayı bir gün önce 6 olurken, önceki 10 günün günlük ortalaması yaklaşık 16 gemi olarak kaydedilmişti. Perşembe günü boğazdan geçen 4 gemi arasında 2 Panamax tipi petrol tankeri, bir Supermax ve bir Kamsarmax tipi gemi bulunuyordu.

Söz konusu rakamlar değişebilir. Zira bazı gemiler, tespit edilme ihtimalini azaltmak amacıyla çatışma bölgelerinden geçerken kimlik ve takip sistemlerini kapatıyor. Savaşın başlamasından önce Hürmüz Boğazı, küresel petrol ve gaz sevkiyatının yaklaşık beşte birinin geçtiği güzergâh konumundaydı. Bu nedenle boğazdaki deniz trafiğinin uzun süreli olarak aksaması, küresel enerji piyasaları üzerinde doğrudan etkiler yaratma potansiyeli taşıyor.

LNG tankerlerinin sınırlı ölçüde geri dönüşü

Hürmüz Boğazı’nı geçmeye çalışan bir petrol tankeri (Reuters)
Hürmüz Boğazı’nı geçmeye çalışan bir petrol tankeri (Reuters)

Hürmüz Boğazı üzerinden enerji taşımacılığının yeniden başlatılmasına yönelik çabaların sürdüğüne işaret eden Kpler verilerine göre, önceki günlerde bölgede görünmeyen 3 sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) tankeri perşembe günü boğazın dışında yeniden tespit edildi.

Bu tankerler arasında Katar’daki Ras Laffan’dan yük alan Al Daayen ve Al Samriya ile Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) Das Adası’ndan yükünü aldıktan sonra Hindistan’a doğru yola çıkan Marigold LNG yer aldı.

Fortexsa şirketi ayrıca Qatar Energy ile bağlantılı Al Rayyan adlı tankerin, Umman açıklarında takip sistemlerini çalıştırmadan gemiden gemiye yük transferi gerçekleştirdiğini bildirdi. Kpler verilerine göre söz konusu operasyon 13 Eylül’de gerçekleşti.

Savaşın etkileri Hürmüz Boğazı’yla sınırlı kalmazken, Kızıldeniz’in güney girişinde yer alan Babu’l Mendeb Boğazı’ndaki deniz trafiğinde de düşüş yaşanıyor. Perşembe günü Babu’l Mendeb’ten 23 yük gemisi geçti. Bunların 13’ü Kızıldeniz yönünde, 10’u ise Aden Körfezi yönünde ilerledi. Önceki 10 günlük ortalama ise günde yaklaşık 26 gemi seviyesindeydi.

Çatışmaların kapsamının genişlemesi, özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki deniz taşımacılığına yönelik kısıtlamaların devam etmesi halinde Kızıldeniz’in Körfez ülkelerinden yapılan enerji sevkiyatları açısından başlıca alternatif güzergâhlardan biri olması nedeniyle, petrol ihracat yollarına ilişkin endişeleri artırıyor.

Seul, savaşa katılmayı reddediyor

Güney Kore ordusuna ait savaş uçakları (Güney Kore Hava Kuvvetleri)
Güney Kore ordusuna ait savaş uçakları (Güney Kore Hava Kuvvetleri)

Asya’da ise Güney Kore, deniz taşımacılığı krizindeki rolünün sınırlarını net biçimde ortaya koydu. Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae-myung dün yaptığı açıklamada, ülkesinin İran’la savaşa sürüklenmesine yol açabilecek şekilde Ortadoğu’ya asker veya askeri unsurlar göndermeyeceğini söyledi.

Lee, Seul’ün savaşa müdahil olmama ilkesine bağlılığını sürdürdüğünü vurgularken, ülkesinin bölgedeki ticari gemilerini, ham petrol sevkiyatlarını ve vatandaşlarını korumadaki rolünü güçlendirme seçeneklerini değerlendirdiğini belirtti. Güney Kore, korsanlıkla mücadele görevi kapsamında Somali açıklarında deniz gücü bulundururken hükümet, çatışma operasyonlarına dahil olmadan deniz ulaşımının güvenliğini korumaya yönelik faaliyetlerini genişletme ihtimalini değerlendiriyor.

Güney Kore’nin bu tutumu, ABD’nin Seul üzerinde ‘Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin korunmasına daha fazla katkı sunması’ yönündeki baskısının arttığı bir dönemde geldi. Bununla birlikte, savaşa doğrudan askeri müdahalede bulunulması Güney Kore’de geniş bir toplumsal destek görmüyor.

Savaşın tam ortasında yer alan stratejik bir boğaz

Gemilere yönelik saldırıların sürmesi ve geçiş trafiğinin gerilemesiyle Hürmüz Boğazı, savaşta giderek en önemli dolaylı çatışma alanlarından birine dönüşüyor. İran su yolundan geçen gemilere kendi şartlarını dayatma konusunda ısrar ederken, ABD ticaret ve enerji trafiğini açık tutmaya çalışıyor. Denizcilik şirketleri ise geçişin riskini üstlenmek, beklemek ve gecikmelerden kaynaklanan maliyetleri karşılamak arasında zor bir tercihle karşı karşıya kalıyor.

Gerilimin Hürmüz’den Babu’l Mendeb’e uzanmasıyla savaşın etkileri de çatışmanın iki tarafıyla sınırlı kalmıyor. Küresel enerji ve ticaret açısından en önemli iki deniz geçiş güzergâhının güvenliği, bölgedeki askeri çatışmanın seyrine doğrudan bağlı hale geliyor.