Türkiye, Rusya ve İran, Cenevre sürecini geride bırakıyor

Üç ülke arasındaki ihtilaflar Tahran Zirvesi sonuç bildirisine yansıtılmadı.

Salı günü gerçekleşen Tahran Zirvesi sırasında üç lider bir arada görüntü verdi. (İran Cumhurbaşkanlığı)
Salı günü gerçekleşen Tahran Zirvesi sırasında üç lider bir arada görüntü verdi. (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye, Rusya ve İran, Cenevre sürecini geride bırakıyor

Salı günü gerçekleşen Tahran Zirvesi sırasında üç lider bir arada görüntü verdi. (İran Cumhurbaşkanlığı)
Salı günü gerçekleşen Tahran Zirvesi sırasında üç lider bir arada görüntü verdi. (İran Cumhurbaşkanlığı)

Tahran Zirvesi’ni takip edenlerin, Suriye’deki ateşkesin garantörü ülkelerin liderleri arasında düzenlenen son zirveyi geçmişteki benzer görüşmelerden ayıran bazı küçük farklılıkları bulmak için sonuç bildirisini birkaç kez dikkatlice okuması gerekebilir.
Çoğu gözlemci, Suriye’yi, bölgeyi ve dünyayı çevreleyen bölgesel ve uluslararası koşullar nedeniyle zirvenin önemli olduğu hususunda mutabık. Fakat Astana Süreci liderlerinin zirvesi olması nedeniyle Suriye başlığını taşıyan görüşme, son iki yıldır biriken gelişmelerin ve gündemlerin çoğunu içermedi. Bu durum, Kremlin’in zirve öncesinde yayınladığı açıklamaya göre ‘saatleri ayarlamak’ ve ‘belli ortak adımlara hazırlık’ için liderler arasında doğrudan görüşme yapılmasını gerektirdi.
16 maddeden oluşan sonuç bildirisi, önceki bildirilerin neredeyse aynısı. Hatta öyle ki Kazakistan’ın başkenti Nur Sultan’da diplomatlar düzeyinde yapılan rutin görüşmelerden sonra gelen açıklamalara ek olarak bildirinin özüne hiçbir ekleme yapılmadığı söylenebilir.
Bildirinin ilk maddesi, Suriye topraklarındaki gerginliği azaltmada başarılı olması ve Anayasa Konseyi görüşmeleriyle vücut bulan siyasi süreci başlatması dolayısıyla ‘güvenilir etkin tek mekanizma olan’ Astana Süreci’nin rolüne övgüde bulunmasının yanı sıra ‘Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğünde’ ısrar edilen ve terörle mücadeleye devam etme kararlılığının vurgulandığı protokol ifadelerini tekrarlıyor.
Bunun dışında, tüm tarafların çıkarlarını koruma arzusunu ve onları rahatsız eden gündemleri yansıtan maddeler de mevcut. Bu noktada Rusya, İran ve Türkiye’nin ortak bir gündemi var: ABD’nin Suriye topraklarında ‘yasa dışı’ bir şekilde varlık göstermesi, Suriye’nin ‘kaynaklarını gasp etmesi’ ve ‘ayrılıkçı eğilimleri teşvik etmesi.’ Bunun ardından İran’ı memnun eden bir madde geliyor: İsrail’in Suriye topraklarına yönelik devam eden hava saldırılarının kınanması. Türkiye’yi memnun eden madde ise şu: İdlib ve Suriye’nin kuzey bölgeleriyle ilgili geçmişte yapılan anlaşmaların önemi. Son olarak da Astana’nın önceki bildirilerinde de yer alan hayat koşullarının iyileştirilmesi, mahkûm takasının teşvik edilmesi ve mültecilerin dönmesi için koşulların hazırlanması gibi maddeler tekrarlanıyor.
Suriye sahasının ana aktörleri olan liderler düzeyinde hazırlanmış bir bildiri, ortak hamlelere daha fazla ivme kazandırabilirdi ve bunun için ciddi işaretler içerebilirdi. Fakat üç ülkedeki karar vericilerin ortak açıklamalarına yansıtılmasını istemedikleri farklılıklar, bu farklılıkları duyurmaya ve buna hazırlanmaya büyük bir önem verilmesini imkânsız hale getirdi.
Üç liderin ortak basın toplantısı sırasında yaptıkları hızlı referanslar, tarafların söz konusu farklılıkların yansımalarının abartılmasına izin vermedikleri izlenimi oluşturdu.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye’nin kuzeyine yönelik askeri operasyon için beklediği yeşil ışık yakılmadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, zirvedeki iki mevkidaşını Türkiye’nin ‘güvenlik çıkarlarını’ teyit eden güzel sözleri eyleme dönüştürmeye çağırdı. Rus lider Putin ‘iş birliği ve koordinasyonu güçlendirmeyi engellemeyen bazı anlaşmazlıkların’ olduğunu kabul etti. Ancak Kremlin’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ortak basın toplantısındaki sözlerini atlayarak, İran lideri İbrahim Reisi ve Putin’in konuşmalarının tamamını yayınlaması dikkat çekti. İran ise Suriye’de özellikle de güneydeki yayılmacılığıyla ilgili bölgesel ve uluslararası endişelerin görüşme belgelerinde ve kapanış açıklamalarında gündeme gelmemesi sebebiyle rahat görünüyordu. Zirvenin önemli özelliklerinden biri de Türkiye’nin operasyonuyla ilgiliydi. Zira Rus analistler, Erdoğan’ın mevcut operasyonu başlatma konusundaki aksaklığın, İran’a Suriye’nin kuzeyindeki bölgelere doğru yayılma fırsatı vereceği görüşünde.
Bu zirvenin sonuçlarıyla ilgili cevabı merak edilen başka bir soru da şu: Bir taraftan Türk operasyonuyla ilgili tartışmalar devam ederken Erdoğan, ortaklarının operasyonla ilgili tavsiyelerine kulak verip vermemek konusunda nasıl bir pozisyon alacak? Bu sorunun cevabı, Rusya’nın, Anayasa Komitesi görüşmelerinin başkenti olması sebebiyle Cenevre’ye açtığı son savaşın ardından en önemli konu olabilir. Rusya’dan yapılan resmî açıklamalar, Suriye anayasasıyla ilgili reform başlatılması noktasında, Astana ekseninin tercih edilmesine odaklanıyor. Nitekim Rusya Soçi toplantısı üzerinden bu konuda en önemli rolü oynadı.
Fakat aynı zamanda ne zirvenin sonuç bildirisinde ne de Putin’in zirve sonrası yaptığı açıklamalarda ‘Cenevre sürecinin’ adı geçmedi. Putin bunun yerine üçlü grubun ‘Suriyeli taraflar arasındaki müzakere sürecini ilerletebileceğini’ söyledi. Ancak bunun ne zaman ve nerede olacağını açıklamadı.
Aynı şekilde, Anayasa Komitesi’yle ilgili maddede ‘dış müdahale ve dışarıdan dayatılan zaman çizelgelerine’ ve ‘bürokratik ve lojistik engellere’ izin verilmeyeceği vurgusu dikkat çekiciydi.
Bu ifadeler ve Astana grubunun alternatifler bulabileceğinin sinyalini veren satır araları, Moskova’nın bu zirvede Cenevre sürecini ‘geride bıraktığının’ açık bir işareti olarak görünüyor.
Kremlin açısından asıl kazanım, Astana ekseninin konumu ve rolünün vurgulanmasıydı. Putin, Erdoğan’ı operasyon fikrinden tamamen vazgeçirecek enstrümanlara sahip olmamasına rağmen İran’ın baskısıyla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işini daha da zorlaştırmayı başardı. Bundan daha da önemlisi Putin, Ukrayna savaşına girme hamlesinin arkasında olduğuna, üzerindeki artan baskılardan rahatsız olmadığına işaret eden net ve güçlü bir mesaj verdi. Putin ayrıca Rusya ile Batı’nın karşı karşıya gelmesi sebebiyle yeni bir özel önem kazanan Suriye kozundan da vazgeçmeyeceğine dikkat çekti. Bu noktada, Rus askeri kurumlarından birbiri ardına yapılan, Suriye’deki hava ve deniz üslerinin, Moskova’nın Akdeniz ve Kuzey Afrika havzasındaki ileri platformuna dönüştüğü ifade edilen açıklamaların önemi gözden kaçmamalı. Bu nedenle Moskova’nın Ukrayna ile meşgul olduğu için Suriye’den çekilmesini umanlar hayal görüyor olabilir.
Rusya’nın Batı’ya ve bölge ülkelerine verdiği mesajlarda, İran ile ilişkilerinin önemini vurgulaması ve önümüzdeki aylarda Tahran ile stratejik anlaşma imzalama sürecini hızlandırdığını duyurmakla birlikte artık yeni bir faktör ortaya çıktı: Rusya’nın Ukrayna’ya askeri destek sunması sebebiyle İsrail’e karşı duyduğu rahatsızlığın artması.
Nitekim bu rahatsızlık, Rusya’nın İsrail’in Suriye’de devam eden hava saldırılarıyla ilgili yayınladığı kınama açıklamalarındaki sert üsluba da yansıyor. Ancak daha da önemlisi bu durumun Moskova’nın, Suriye’de devam eden İran’ın yayılmacı faaliyetleriyle ilgili tutumuna nasıl yansıyacağı. Rusya’dan son yapılan resmi açıklamalarda bu hususa yer verilmedi.
Kremlin, Türkiye ile olan ilişkileriyle ilgili olarak, Rusya ve Türkiye’nin Suriye’de süren koordinasyonunun ve Türkiye’nin Ukrayna meselesindeki arabulucu rolünün artık daha fazla önem kazandığını gizlemiyor. Dolayısıyla Kremlin, Türkiye’nin Suriye’de gelecek dönemde uygulamak istediği politikalar Moskova’nın arzusuna muhalif olsa bile Ankara ile arasındaki uçurumun fazla açılmasını istemiyor.
Tahran Zirvesi sonuçlarının, genel itibariyle Putin ve Reisi için büyük oranda tatmin edici, Erdoğan için ise nispeten daha az oranda memnuniyet verici olduğu söylenebilir.



İsrail istihbaratının gözü Yemen’de: Husilere özel birim

 İsraillilere göre Eyal Zamir, bölgesel iş birliğinin merkezi bir figürü… İran ve Husi tehdidine karşı bölgesel iş birliğinin gerekliliği hususunda ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper’ı ikna ettiği iddia ediliyor. (İsrail Ordu Sözcüsü X hesabı)
İsraillilere göre Eyal Zamir, bölgesel iş birliğinin merkezi bir figürü… İran ve Husi tehdidine karşı bölgesel iş birliğinin gerekliliği hususunda ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper’ı ikna ettiği iddia ediliyor. (İsrail Ordu Sözcüsü X hesabı)
TT

İsrail istihbaratının gözü Yemen’de: Husilere özel birim

 İsraillilere göre Eyal Zamir, bölgesel iş birliğinin merkezi bir figürü… İran ve Husi tehdidine karşı bölgesel iş birliğinin gerekliliği hususunda ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper’ı ikna ettiği iddia ediliyor. (İsrail Ordu Sözcüsü X hesabı)
İsraillilere göre Eyal Zamir, bölgesel iş birliğinin merkezi bir figürü… İran ve Husi tehdidine karşı bölgesel iş birliğinin gerekliliği hususunda ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper’ı ikna ettiği iddia ediliyor. (İsrail Ordu Sözcüsü X hesabı)

Emel Şehade

İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, Almanya’da diğer ülkelerdeki mevkidaşlarıyla katıldığı gizli toplantının ifşa olmasının ardından yaptığı konuşmada, ordusunun çeşitli cephelerdeki başarılarına değindi. Zamir, Gazze savaşının üçüncü yılını doldurmak üzere olduğu bu süreçte İsrail’in savunma ve saldırı kapasitesini Arap ülkelerinin ordu komutanlarına aktardıklarını belirterek, bunu savaşın ürettiği büyük bir başarı olarak niteledi.

İsrailli kaynaklara göre bölgesel iş birliğinin merkezinde yer alan Zamir’in, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper’ı İran ve Husi tehdidine karşı bölgesel iş birliğinin gerekliliğine ikna ettiği ve Ortadoğu’da güvenlik iş birliğini derinleştirme fırsatlarını sunduğu kaydedildi.

Cooper ise toplantıya katılanlara ABD ordusunun bölgeden çekilme niyetinin olmadığını ve İran ile mücadelenin süreceğini bildirdi. Toplantıda Husi dosyası, İsrail ile katılımcı ülkeler arasındaki ilişkiler açısından en önemli başlığı oluşturdu. Bu kapsamda Askeri İstihbarat Dairesi’nin (AMAN) üç yıl süren savaş boyunca savunma ve saldırı kapasitelerinin yanı sıra Yemen’e özel ayrı bir birim kurduğu açıklandı. Zamir’in bu durumu, söz konusu ülkeler için stratejik önem taşıyan müteakip bir tecrübe olarak sunduğu aktarıldı.

Stratejik hazine

AMAN’ın özel bir bütçe ve çeşitli kaynaklar ayırarak, İsrail’e göç eden Yemenli Yahudi toplumundan çok sayıda kişiyi aktif istihbarat elemanı olarak yetiştirdiği ortaya çıktı. Bu kişilerin, Yemen dosyası ve Husi tehdidiyle mücadelede merkezi bir rol üstlendiği belirtildi.

Söz konusu adımların, Husilerin savaşın başından bu yana İran ve Hizbullah lehine hareket ederek İsrail’in güney bölgesini günlük hedef haline getirmesinin ardından atıldığı ifade edildi. Zamir’in askeri ve istihbari kurumların elde ettiği başarılar olarak sunduğu bu verilerin, güvenlik kaynaklarınca ‘stratejik bir hazine’ şeklinde nitelendirildiği ifade edildi.

İsrail sisteminin Yemenli Yahudilerle yürüttüğü çalışmaların üç ana halkaya dayandığı kaydedildi. İlk halkanın Yemen’e istihbarat sızma kapasitesini sağlamaya odaklandığı; görevlerin İsrail güvenlik kurumlarının Husilere karşı planlar geliştirmesi için ihtiyaç duyduğu bilgi toplama faaliyetleri ile Batılı ve Arap istihbarat servisleriyle iş birliğini artırmayı kapsadığı belirtildi.

İkinci halkanın ise füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarından Husilerin olası baskın kapasitelerine ve Kızıldeniz’deki seyrüsefer hatlarını kapatma yeteneklerine kadar olan tehditlere karşı bir savunma mekanizması oluşturduğu ifade edildi.

Üçüncü halkanın ise gelişmiş mühimmat, teçhizat ve siber alan imkanlarıyla taarruz operasyonlarına odaklandığı kaydedildi.

Husilere karşı yürütülen görevlerin başarısı için AMAN’ın, seçilen Yemenli Yahudiler adına Yemen sahasına özel bir istihbarat okulu kurduğu bildirildi. Bütün mesaileri Husileri izlemek ve bilgi toplamak olan ilk istihbarat grubunun eğitimlerini tamamladığı, elde edilen verilerin Hava ve Deniz Kuvvetleri tarafından Yemen’in derinliklerindeki kritik Husi hedeflerine düzenlenen saldırılara dönüştürüldüğü kaydedildi.

İsrail, Yemen karşısında yeteneklerini nasıl öne çıkarıyor?

İsrail merkezli çeşitli raporlara göre bu dosyaya odaklanılmasının, ABD’nin Husileri havadan yenilgiye uğratma yönündeki üç girişiminin de başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından gerçekleştiği belirtildi. Askeri ve güvenlik yetkililerinin değerlendirmelerine dayandırılan haberlerde, Husi tehdidinin tamamen ortadan kaldırılması için Yemen’de karadan harekete geçebilecek etkili bir askeri güce ihtiyaç duyulduğu vurgulandı.

Söz konusu raporlarda, ABD’nin başarısızlığı ile İsrail’in 2024 ve 2025 yıllarındaki hamleleri karşılaştırıldı. ABD’nin Husilere yönelik üç ayrı hava harekâtı düzenlediği, Nisan 2025’te kapsamlı bombardıman harekatının da sonuçsuz kalmasıyla Amerikalıların bu yapıyı havadan yenmenin imkansızlığını anladığı iddia edildi. Buna karşın İsrail Hava Kuvvetleri’nin daha etkili sonuçlar aldığı öne sürüldü. İsrail’in düzenlediği bir hava saldırısıyla Husilerin siyasi ve askeri lider kadrosunun büyük bölümünü etkisiz hale getirdiği, ayrıca örgütün Kızıldeniz kıyısındaki ana ikmal hattı olan Hudeyde Limanı’nı vurduğu kaydedildi. Üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi, Husilerin güney bölgelerine ve Tel Aviv yönüne füze fırlatmasını tamamen engelleyemeseler de Tel Aviv’in caydırıcılık sağladığını savundu.

Eilat’a giden deniz ulaşımını tehdit eden unsurlar

İsrail basınına yansıyan değerlendirmelerde, Husilerin yalnızca Eilat’a yönelik seyrüsefer özgürlüğünü tehdit etmekle kalmadığı, ABD’nin son bombardıman harekatının başarısız olmasından sonra geçen bir yıllık ateşkes sürecini değerlendirerek balistik füze ve İHA kapasitelerini yeniden İsrail’i tehdit edecek seviyeye çıkardıkları kaydedildi. Raporlarda, Husilerin Irak’taki Şii milislerin desteğiyle İsrail’i doğu sınırından da daha etkin şekilde tehdit edebilecek yeteneğe ulaştığı vurgulandı.

Yemen ve Husilere yönelik adımları bölgesel bir stratejik başarı olarak değerlendiren İsrail tarafı; Yemenli Yahudiler kanalıyla toplanan istihbarat ve yapay zekâ dahil gelişmiş teknolojiler sayesinde diğer ülkelere de Husi tehdidiyle mücadelede destek verebileceğini öne sürdü. İsrailli yetkililer, bu kapasitenin Tel Aviv’i Husilere karşı yürütülen savaşta kritik bir istihbarat aktörü haline getirdiğini savundu.

Öte yandan İsrailli güvenlik birimlerinin tespit, engelleme ve taarruz sistemlerini kapsayan gelişmiş teçhizatları daha etkin yollarla tedarik etme seçeneklerini değerlendirdiği bildirildi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Husi tehdidine karşı kapasitesini örneklendiren İsrail makamları, Lübnan’ın güneyindeki Ali et-Tahir tepesini stratejik ve güvenlik açısından elde edilen başarılara örnek gösterdi.

Bir askeri yetkili, İran’dan kaçak yollarla getirilen parçalarla balistik füzelerin, seyir füzelerinin ve İHA’ların üretildiği yer altı tesislerinin imha edilmesine yönelik dış unsurlara eğitim verilebileceğini ifade etti.

Bununla birlikte, söz konusu askeri kapasitelerin müzakere edildiği raporlarda bazı askeri yetkililerin uyarılarda bulunduğu aktarıldı. Yetkililer, Husi tehdidiyle mücadelede yalnızca bu yöntemlere dayanmanın yetersiz kalacağını, örgütün kaçmaya zorlanması, dağıtılması ve Sana ile diğer bölgeleri ele geçirmeden önce bulundukları Yemen’in kuzeyindeki Saada vilayetine geri çekilmeye mecbur bırakılması için karadan bir askeri gücün müdahalesinin şart olduğunu vurguladı.

Uluslararası bir ittifakın kurulması

Bu sırada İsrail’in, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı’nı kontrol etmesinden zarar gören Avrupa ülkelerini de kapsayan uluslararası bir koalisyon kurmak için çalışmalarını sürdürdüğü belirtildi. Askeri Uzman Itamar Eichner konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Mesele sadece İsraillilerle sınırlı değil; Amerikalılar da İsrail’in ortaya koyduğu yaklaşımın önemini kavradı ve buna paralel olarak yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi oluşturmak için çalışıyorlar” değerlendirmesinde bulundu. Washington’ın Arap ülkelerinin de katılımıyla İran’a karşı bir ittifak kurmayı hedeflediğini belirten Eichner, “Bölge ülkelerinin en önemli görevlerinden biri, bölgesel bir sorun olmaktan çıkıp küresel soruna dönüşen Hürmüz ve Babu’l Mendeb boğazlarında seyrüsefer özgürlüğünü güvence altına almaktır. Bu nedenle dünya genelinin, Amerikalılara bu boğazlardaki seyrüsefer güvenliğini sağlama konusunda destek olmak için çabalarını seferber etmesi gerektiğine inanılıyor” yorumunda bulundu.

Eichner ayrıca, ABD’nin Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığı azaltmayı hedefleyen uzun vadeli çözümleri değerlendirdiğine dikkati çekti. Bu planlar arasında boğazı bypass edecek bir petrol boru hattı döşenmesi ihtimalinin yanı sıra, ABD topraklarındaki rafine kapasitesinin genişletilmesi de yer alıyor. Böylelikle Amerikan ekonomisine sağlanan yakıt tedarikinin artırılması ve bölgedeki çalkantılardan etkilenme oranının en aza indirilmesi hedefleniyor.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."


Gazze’de motosiklete yönelik İsrail saldırısında bir kişi öldü, çok sayıda yaralı var

Filistinliler, Gazze Şeridi’ne yönelik İsrail bombardımanında hasar gören bir evin yanında sığınak oluşturdu (AP)
Filistinliler, Gazze Şeridi’ne yönelik İsrail bombardımanında hasar gören bir evin yanında sığınak oluşturdu (AP)
TT

Gazze’de motosiklete yönelik İsrail saldırısında bir kişi öldü, çok sayıda yaralı var

Filistinliler, Gazze Şeridi’ne yönelik İsrail bombardımanında hasar gören bir evin yanında sığınak oluşturdu (AP)
Filistinliler, Gazze Şeridi’ne yönelik İsrail bombardımanında hasar gören bir evin yanında sığınak oluşturdu (AP)

İsrail güçlerinin Gazze kentinin batısında bir motosiklete düzenlediği saldırıda DPA’nın haberine göre Filistinli bir kişi öldü, çok sayıda kişi de yaralandı.

Filistin Haber ve Enformasyon Ajansı’nın (WAFA) Şifa Hastanesi’ndeki sağlık kaynaklarına dayandırdığı haberine göre, “İşgal güçlerinin Şeyh Rıdvan Mahallesi’ndeki Takva Kampı’nda bir motosikleti hedef alması sonucu bir şehit ve aralarında durumu ağır bir çocuğun da bulunduğu çok sayıda yaralı hastaneye ulaştı.”

Filistin makamları, İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşında 73 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini belirtiyor. Söz konusu savaş, Hamas’ın Ekim 2023’te İsrail’in güneyine düzenlediği ve bin 200 kişinin ölümüne yol açan saldırının ardından başlamıştı.


Beyrut, UNIFIL’in görev süresinin uzatılması için baskıyı artırıyor

İsrail güçlerinin beldeye doğru ilerlemesi, tanklarını konuşlandırması ve ses bombaları atmasının ardından Lübnan askerleri, Güney Lübnan’daki Deyr Mimas beldesinin çevresinde konuşlandı (AFP)
İsrail güçlerinin beldeye doğru ilerlemesi, tanklarını konuşlandırması ve ses bombaları atmasının ardından Lübnan askerleri, Güney Lübnan’daki Deyr Mimas beldesinin çevresinde konuşlandı (AFP)
TT

Beyrut, UNIFIL’in görev süresinin uzatılması için baskıyı artırıyor

İsrail güçlerinin beldeye doğru ilerlemesi, tanklarını konuşlandırması ve ses bombaları atmasının ardından Lübnan askerleri, Güney Lübnan’daki Deyr Mimas beldesinin çevresinde konuşlandı (AFP)
İsrail güçlerinin beldeye doğru ilerlemesi, tanklarını konuşlandırması ve ses bombaları atmasının ardından Lübnan askerleri, Güney Lübnan’daki Deyr Mimas beldesinin çevresinde konuşlandı (AFP)

Lübnan, UNIFIL’in görev süresinin yıl sonunda sona erecek olması nedeniyle güneydeki BM şemsiyesini korumak amacıyla siyasi ve diplomatik girişimlerini yoğunlaştırıyor. Lübnan ve Fransa, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni kararını yeniden değerlendirmeye ikna etmek için çabalarını sürdürüyor.

“Şarku’l Avsat”a konuşan konuya yakın bir kaynak, Beyrut’un Avrupa’nın Lübnan ordusuna destek verilmesine ilişkin önerileri ile uluslararası varlığın geleceğini birbirinden ayrı değerlendirdiğini ve daha küçük çaplı olsa dahi BM gücünün görevine devam etmesinde ısrarcı olduğunu belirtti. Dışişleri Komisyonu Başkanı Milletvekili Fadi Allame de etkin bir BM varlığına duyulan ihtiyacın “hiç olmadığı kadar büyük” olduğunu belirterek, 1701 sayılı kararın uygulanmasının BM güçlerinin bölgede kalmasını gerektirdiğini vurguladı.

Lübnan, güneydeki gelişmeler ve müzakere süreciyle ilgili temaslar devam ederken New York’ta da diplomatik girişimlerini sürdürüyor.