Dünyadaki mülteci politikaları: Hangi ülke, ne kadar kişiyi, nasıl alıyor?

Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)
Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)
TT

Dünyadaki mülteci politikaları: Hangi ülke, ne kadar kişiyi, nasıl alıyor?

Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)
Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)

2001'de "Dünya Mülteciler Günü" ilan edilen 20 Haziran, pek çok özel gün gibi, konunun öznelerinin diğerleri tarafından yalnızca 24 saatliğine anılıp geçildiği bir gün oldu. 
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) bu sene de Küresel Eğilimler Raporu'nu yayımlayarak önemli rakamları paylaştı. 
16 Haziran'da kamuoyuyla paylaşılan rapora göre, zorla yerinden edilmiş kişilerin toplam sayısı 2021'in sonunda 89,3 milyonu buldu. Önceki seneye göre yüzde 8, 10 yıl öncesine göreyse iki kat artış görüldü. İstikrarla yükselen bu rakam, yaklaşık 8 milyar insanın yaşadığı dünyada her yüz kişiden en az birinin zulüm, çatışma, şiddet, insan hakları ihlalleri veya kamu düzenini ciddi şekilde bozan olaylar yüzünden evini terk etmek zorunda kaldığını gösteriyor. Bunlardan 53,2 milyonu ülke içinde başka yerlere giderken, 36,1 milyon kişi yurtlarını bırakmak durumunda kaldı. Ülkesinden kaçanların 27,1 milyonu mülteci statüsünde görülüyor.
BMMYK, bu sene içindeki krizlerle birlikte halihazırda 100 milyon kişinin evinden uzakta olduğunu bildirdi. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi, "Son 10 yıldır her sene rakamlar tırmandı. Ya uluslararası toplum bu insani trajediye çözüm bulmak için bir araya gelerek çatışmalar ve sorunlara kalıcı çözümler bulur ya da bu berbat eğilim devam eder" dedi. 
Zenginler yükün azını aldı
Independet Türkçe'den Eren Umurbilir'in haberine göre,  toplam mültecilerin yüzde 83'üne düşük ve orta gelirli ülkeler, yüzde 27'sine de en az düzeyde gelişmiş ülkeler ev sahipliği yapıyor. 
Bangladeş, Çad, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Etiyopya, Ruanda, Güney Sudan, Sudan, Uganda, Tanzanya ve Yemen dahil olmak üzere 46 ülkeden oluşan en az gelişmiş ülkelerdeki mülteci sayısı 2021 sonu itibarıyla 7 milyon oldu.

En kötü durumdaki ülkelerin bu kadar göçmen ağırlamasının en büyük sebebi, çatışma yaşanan yerlere komşu olmaları. Zira ülkesinden kaçanların yüzde 72'si komşu ülkelerde kaldı.

En çok göç alan ülkeler
Raporda 3,8 milyon mülteci aldığı bildirilen Türkiye ilk sırayı aldı. Mülteci sayısında Uganda (1,5 milyon), Pakistan (1,5 milyon) ve Almanya (1,3 milyon) Türkiye'yi takip ediyor. 
Nüfusa göre orana bakıldığında ilk sırada her 8 vatandaşa bir mültecinin düştüğü Lübnan bulunuyor. 14'e birle Ürdün ikinci, 23'e birle Türkiye üçüncü sırada. 
Kolombiya da 1,8 milyon Venezuelalıyı ağırlıyor. Ülkesini terk eden 4,4 milyon Venezuela vatandaşı, BMMYK'ya göre mülteciler arasında sayılmıyor zira bulundukları ülkelerde iltica talebinde bulunmuyor. Karayipler'deki adalardan Aruba'daki her 6 kişiden, Curaçao'dakiyse 10 kişiden biri Venezuelalı. 

En çok göç veren ülkeler
2021 itibarıyla toplamda 6,1 milyon Venezuelalı mülteci, sığınmacı ve göçmen konumunda. Venezuelalılarla birlikte mültecilerin yüzde 69'u yalnızca 5 ülkeden yola çıkmış. 
6,8 milyonla Suriye birinci sırada. Afganistan 2,7 milyon, Güney Sudan 2,4 milyon, Myanmar ise 1,2 milyon kişinin mülteciliğe zorlandığı ülkeler arasında.   
Başvurular en çok nerelerden nerelere yapıldı?
Mülteci olmak isteyenler geçen yıl 1,7 milyon yeni talepte bulundu. 2021'de en çok iltica başvurusunda bulunan kişilerin ülkeleri şöyle sıralandı: "Afganistan (125 bin 600), Nikaragua (111 bin 600), Suriye (110 bin), Venezuela (92 bin 400) ve Haiti (67 bin)"
En çok bireysel başvurunun bulunduğu ülke 188 bin 900'le ABD. Almanya (148 bin 200), Meksika (132 bin 700), Kosta Rika (108 bin 500) ve Fransa (90 bin 200) diğer cazip görülen yerler oldu. 

Memleketine dönenler
Raporda 5,3 milyon ülke içinde taşınmak zorunda kalan, 429 bin 300'ü de mülteci olan 5,7 milyon kişinin kendi memleketlerine dönebildiği de belirtildi. Kendi ülkesine dönebilen mültecilerin 270 bin 200'ü Güney Sudanlı, 66 bini Burundili, 36 bin 500'ü Suriyeli. Fildişi Sahili'nden 22 bin 500, Nijerya'dan 17 bin, diğer ülkelerden de 17 bin 100 mülteci memleketine kavuşmayı başardı.
Durumu rakamlarla özetleyen BMMYK raporunun dışında ülkelerin mülteci politikalarına tek tek bakıp farklı yerlerin ne kadar kişiyi nasıl aldığına bakmak da faydalı olacak.

ABD
ABD Kongresi'ne danışan ABD Başkanı, her sene ülkeye kaç mültecinin alınacağına karar veriyor. Trump yönetimi, bu maksimum kontenjanı 2020'de 18 bine kadar düşürmüş, kabul edilenlerin sayısıysa 11 bin 814'te kalmıştı. 2021'de bu limit 62 bin 500'ken bu sene 125 bine yükseltildi. 


Dünyada zorla yerinden edilmiş kişilerin yüzde 41'ini çocuklar oluşturuyor (Reuters/Luisa Gonzalez)

İnsan hakları savunucuları, selefi Donald Trump'tan sonra, Joe Biden'ın kontenjanı yükseltmesini bir yandan takdirle diğer yandansa yergiyle karşılıyor. Zira tüm dünyada göç etmek zorunda kalanların sayısı artarken dünyanın süpergücünün elini taşın altına sokmakta ürkek davrandığı düşünülüyor.
Geçen sene maksimum limit yükselirken yalnızca 11 bin 411 kişinin kabul edilmesi bu eleştirilerin haklılık payını artırıyor. 1980'de konuyla ilgili yasanın kabulünden sonra en az sayıda mülteciye, Biden döneminde izin verilmiş oldu.
Washington, bu senenin ilk 5 ayında 12 bin 641 kişinin iltica talebini onayladı. Sırasıyla Suriye (3 bin 7), Kongo Demokratik Cumhuriyeti (2 bin 927), Sudan (1233), Myanmar (1018) ve Ukrayna (886) vatandaşları en çok kabul alanlar oldu. 
ABD'ye en çok mülteciyi BMMYK gönderiyor. Başvuranların başka bir yere yerleşip mülteci olmaya hak kazanıp kazanmadıklarını değerlendiren Komiserlik, diğer ülkelerle birlikte ABD'ye de mültecileri yönlendiriyor. Bunun dışında ABD bizzat kendisi de kontenjan açabiliyor. Özel görevlendirilmiş STK'ler ve diplomatik temsilcilikler, örneğin ABD için çalışmış yabancılardan iltica başvurusu alabiliyor. 

Son dönemde iltica başvurusu yapan kişiler ortalama iki yıl bekliyor. Bu süre boyunca istihbarat ve göç birimleri, başvuran kişilerin bilgilerini toplayarak geçmişini ve bugününü değerlendiriyor. Görüşmelerle de o kişinin mevcut durumu gözden geçiriliyor. 
ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Bürosu, sağlık kontrolüyle bulaşıcı hastalıkların ülkeye girmesini engellerken, kültürel uyum kurslarıyla da göçmenlerin uyum sağlayıp sağlayamayacağını tespit ediyor.
Daha ülkeye ayak basmadan mültecilerin nerede yaşayacakları ve hangi göç birimiyle çalışacakları belirlenmiş oluyor.
Dokuz yerel göç biriminin birinden gelen görevliler, havalimanında mültecileri karşılayarak onları mobilya, kıyafetler ve kendi alışık oldukları yemeklerle hazır bekleyen evlerine götürüyor. Bu birimler onların çocuklarını okula kaydetmesine, sosyal güvenlik kartına başvurmasına, nasıl alışveriş yapacağına ve sağlık randevusu alacağına kadar yardımcı oluyor.
Mülteciler taşındıktan sonra çalışma izni alıp bir yıl sonra da yeşil kart girişiminde bulunabiliyor. 5 yıl oturumdan sonra ABD vatandaşlığına doğrudan da başvurabiliyorlar.
Diğer yandan bir de ABD'ye Meksika'dan kaçak yollarla girmeye çalışanlar var. Meksika sınırında 2021'de yaklaşık 1,9 milyon kişi yakalandı. Bunların yaklaşık yüzde 20'si ülke içinde serbest bırakıldı ve sığınma başvurusu sürecine dahil edildi. Ülkeye girebilen 402 bin kişinin dışındakiler Meksika'ya ya da memleketlerine gönderildi.
Orta ve Güney Amerika'dakilerin yanı sıra Türkiye, Romanya ve Ukrayna gibi ülkelerden de pek çok kişi bu yolla ülkeye girmeye çalışıyor. 2020'de 67 Türkiye vatandaşı bu yolu seçmişken, 2021'de sayı 1366'ya çıktı. Resmi rakamlara göre yılın ilk 5 ayında 11 bin 827 Türk vatandaşı Meksika sınırından ABD'ye geçerek yetkililere teslim oldu. ABD'ye kaçak yollardan göç edenlerden biri olan Kamil Güneş, "ABD'de suça karışmadığınız sürece sınırdışı edilmek gibi bir durum söz konusu değil" diyerek bu yolun niye tercih edildiğini açıklıyor.

Birleşik Krallık
BMMYK istatistiklerine göre 2021'in ortasında Birleşik Krallık'ta 135 bin 912 mülteci, 83 bin 489 sığınma başvurusunda bulunmuş kişi ve 3 bin 968 devletsiz kişi vardı. 
Nüfusu 70 milyona yaklaşan Birleşik Krallık, 2021'de 48 bin 540 kişiyle neredeyse son 20 yılın en fazla başvurusunu aldı. Bu rakam, önceki seneye göre yüzde 63 artış anlamına geliyordu. 
İltica talebinde bulunanların çoğunluğu 2016'dan bu yana İranlı. Geçen sene başvuran 9 bin 800 kişi bu durumun devamını sağladı. 


Boris Johnson'un istifasının ardından kaçak yollarla ülkeye gelen göçmenleri Ruanda'ya gönderme planının geleceği belirsiz (AFP/Nikolay Doychinov)

Eylül 2021'e kadar olan bir yıl boyunca yapılan iltica başvurularında durum şöyle: "İran (6 bin 2), Eritre (4 bin 412), Arnavutluk (4 bin 10), Irak (3 bin 42), Suriye (2 bin 303)"
Ülkeye girmeyi başarıp iltica talebinde bulunanlara çalışma izni verilmiyor. Kalacak yer verilse de buranın nerede olacağını yetkililer belirliyor. Devlet, her bir kişiye haftada 40 sterline (yaklaşık 870 TL) yakın para ödüyor. Bu da yiyecek, temizlik ve kıyafet ihtiyaçlarının günde 5,5 sterline (yaklaşık 120 TL) yakın bir miktarla karşılanmasını gerektiriyor. 
Son olarak geniş çapta tepki çeken Ruanda planı, dünyanın gözünü Birleşik Krallık'a çevirmesini sağladı. 
Londra yönetimi, ülkeye yasadışı yollardan girenlerin sınır dışı edilmesi için nisanda Ruanda'yla 120 milyon sterlinlik (yaklaşık 2,6 milyar TL) bir anlaşma yaptı. Hükümet, Ruanda'ya gönderilecek sığınmacılara beş yıllık öğrenim, barınma ve sağlık hizmetlerini kapsayan "cömert bir paket" sunacağını bildirdi. Ancak göçmenlerin başvuruları Ruanda'da değerlendirilecek. Yani kabul almaları durumunda 6 bin 500 kilometre ötedeki Afrika ülkesinde mülteci olacaklar. 
Başvuruları olumsuz sonuçlananlarsa ya başka kurallar altında yeniden başvuracak ya da sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıya kalacak.
Manş Denizi yoluyla Birleşik Krallık'a ulaşanların sayısı 2020'de 8 bin 500 olarak kaydedilirken bu sayı geçen yıl 28 bini bulmuştu. Londra yönetimi, onlarca kişinin ölümüne neden olan kaçak geçişleri engellemek için bu planı uyguladığını savunurken uluslararası toplum tepkili. 
Geçen ay BM İnsan Kaçakçılığı Özel Raportörü Siobhan Mullally yazılı açıklamayla şöyle dedi: 
"Sığınma talebinde bulunanların zorla Ruanda'ya yollanması, mültecilerin geri yollanmamasına yönelik uluslararası ilkeyi zedeleyecektir, insan kaçakçılığını önlemeye yardımcı olmamanın yanı sıra sığınmacıları daha tehlikeli ve riskli duruma sokmaktadır."
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de 14 Haziran'da sığınmacıların Ruanda'ya gönderileceği ilk uçuşu durdurdu. Kararda, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin "Ruanda'ya gönderilecek mültecilerin, oradaki sığınma başvurularında adil ve etkili bir yasal desteğe erişemeyeceği" yönündeki değerlendirmesi dikkate alındı.
Boris Johnson'un istifasıyla birlikte bu planın akıbeti daha da belirsiz hale geldi.
Ukrayna konusundaysa Birleşik Krallık 28 Haziran itibarıyla 161 bin 500 vize başvurusundan 142 bin 500'üne onay verirken, bunlardan 86 bin 600'ü ülkeye ulaştı. Birleşik Krallık vatandaşları, Ukraynalıların en az 6 ay boyunca kira vermeden yaşamasını kabul edebiliyor. Gelenler üç yıla kadar ülkede yaşayıp çalışabiliyor ve sağlık, eğitim ve yardıma hak kazanıyor. Ev sahipleri de ayda 350 sterlin (yaklaşık 7 bin 500 TL) para kazanıyor.
Diğer yandan bu sisteme de eleştiriler var. Birleşik Krallık vatandaşlarının bazıları sistemin çok yavaş ve karmaşık olduğunu söylüyor. 
Avrupa Birliği
2021'de AB'ye ilk kez iltica başvurusunda bulunanların sayısı 535 bindi. Bir önceki yıl bu rakam 417 bin 100'de kalmıştı. Geçen sene başvuranların yüzde 40'ını Suriyeliler, Afganlar ve Iraklılar oluşturuyordu. 2013'ten bu yana Suriyeliler liderliği koruyor. 
2021'de başvuranların yüzde 27,7'si (148 bin 200 kişi) Almanya'yı, yüzde 19,4'ü (103 bin 800 kişi) Fransa'yı, yüzde 11,6'sı (62 bin 100 kişi) İspanya'yı, yüzde 8,2'si (43 bin 900 kişi) İtalya'yı, yüzde 6,9'u da (36 bin 700 kişi) Avusturya'yı tercih etti.


İnsan Hakları İzleme Örgütü, "Yunanistan sığınmacıları sınırdışı etmek için diğer göçmenleri kullanıyor" iddiasında bulunuyor (AFP)

Başvuranların yüzde 69,1'i erkek, yüzde 30,9'uysa kadın olarak tanımlandı. Yaklaşık yarısı 18 ila 34 yaşındayken yüzde 31,2'si 18 yaşın altında. 
2021'de başvurulara ilişkin 523 bin 200 ilk karar alınırken 202 bin 200 kişiye koruma statüsü verildi. İtiraz üzerine 197 bin 200 de son karar alındı. Bunlardan 65 bin 100'ü muradına erdi.
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden Doç. Dr. Başak Yavçan, üçüncü ülkelerde yeniden yerleştirme sıralarına girilebildiğini ya da AB sınırları içine girebilenlerin Şengen bölgesi içinde istediği yere giderek başvuruda bulunabildiğini belirtiyor.
AB topraklarına girenlerin bekleme süresinin 6 ayı da 5 seneyi de bulabildiğini vurgulayarak "Başvuru süreci aleyhte sonuçlanırsa itiraz süreci de birkaç yıl sürebiliyor. AB ülkeleri de iltica başvurularını çok hızlı değerlendirmiyor çünkü başvuru sonuçlanana kadar iltica koşullarının ortadan kalmasını ümit ediyorlar. Zamanında Bosnalıların maruz kaldığı zulüm ortadan kalkınca iltica başvuruları olumsuz sonuçlanabildi" diyor.

Şubat sonlarında Rusya'nın saldırısıyla başlayan Ukrayna savaşı nedeniyle 8,4 milyondan fazla sığınmacı hareketi kaydedildi. 
BM'ye göre 4 Temmuz itibarıyla 5,2 milyon Ukraynalı komşu Avrupa ülkelerine geçti. Mültecilerin dağılımı şöyle: "Rusya (1,5 milyon), Polonya (yaklaşık 1,2 milyon), Moldova (82 bin 700), Romanya (83 bin 321), Slovakya (yaklaşık 80 bin), Macaristan (yaklaşık 26 bin), Belarus (yaklaşık 10 bin)"
BM, şu anda Ukraynalıların 867 binden fazlasının Almanya'da, yaklaşık 383 binin Çekya'da, 140 bini aşkınının İtalya'da, 125 binin İspanya'da, 92 bininin Fransa'da olduğunu bildiriyor. Türkiye'de de bu sayı 19 Mayıs itibarıyla 145 bin olarak bildirildi.
AB, Ukraynalılara üç yıla kadar ikamet ve çalışma izni verdi. Akrabaları ya da arkadaşlarında kalamıyorlarsa bu iş için hazırlanan merkezlerde kalıyorlar. Birleşik Krallık'ta da olduğu gibi yiyecek, yardım, eğitim ve sağlık gibi haklara sahipler.
Avrupa ülkelerinde barındırılan sınır ötesi yerlerinden edilmiş kişilerin sayısıysa 2021'de yüzde 3 artarak 7 milyonun üzerine çıkmıştı. Bu sene oranın çok daha fazla olması bekleniyor. 

AB'nin değişen göç ve mülteci politikaları
Yavçan, Suriye ve Ukrayna krizlerinin AB'nin göç ve mülteci politikaları üzerinde nasıl farklı etkiler yarattığını anlattı. Suriye'deki iç savaştan çok, Suriyelilerin 2015-2016 yıllarında Ege üzerinden Avrupa'ya geçiş yapmalarının, AB için önemli bir mihenk taşı olduğuna dikkat çeken Yavçan, Avrupa Komisyonu'nun iki sene önce sunduğu AB'nin Yeni Göç ve İltica Paktı'nı hatırlatıyor:  "AB'nin 'dışsallaştırma' adını verdiğimiz politikayla, göç yönetimini üçüncü ülkelere bıraktığını gördük. O ülkelerin sınır güvenliğini artırması beklendi, karşılığında mültecilere yönelik insan hakları ihlalleri hoşgörüldü ve çeşitli yardımlar yapıldı. Örnek olarak Fas ve Libya'yı, Türkiye, Belarus gibi geri kabul anlaşması yapılan ülkeleri sayabiliriz."
Üye devletlere göçmenleri AB'ye ilk giriş yaptıkları ülkeye gönderme hakkı veren Dublin modelinin mülteciler tarafından çeşitli yöntemlerle kırıldığını belirten Yavçan, temel tartışmaları şöyle özetliyor: "AB içinde 'Bir mülteci krizinin tekrarlanmasını nasıl önleyebiliriz?' şeklinde bir yaklaşım var. Gelenlerin AB içinde nasıl paylaşılacağı sorusu çok ciddi tartışılıyor. Mültecileri kabul etmemek için referandum yapan Macaristan gibi pek çok ülke bu yükümlülüklere karşı çıkıyor."
Yavçan, Ukrayna krizinin çok daha fazla sayıda mültecinin çok daha kısa sürede Avrupa'ya yığılmasıyla sonuçlandığını vurguluyor. Buna rağmen AB'nin Suriye krizine göre örnek sayılabilecek bir tutumla hareket ettiğini belirtirken sebepleri şöyle sıralıyor:
Birincisi, Ukrayna doğrudan komşu bir ülkeydi. İkincisi, AB doğrudan bu krizin bir tarafıydı, siyasi bir payı vardı. Üçüncüsü, kamuoyunun Ukraynalı mültecilere yönelik toplumsal kabulünün çok daha yüksek olması. Halkın onları kültürel olarak daha yakında gördüğünü söyleyebiliriz. Suriyelilerin Türkiye'ye vizesiz geçişi gibi, Ukraynalılar zaten AB'ye vizesiz geçiş yapabiliyordu. 
Avrupa'da sivil toplumun da bu krizde çok daha aktif bir rol üstlendiğini belirten Yavçan, "Hemen çok sayıda Ukraynalı mülteci kabul eden Polonya'ya yardımlar yapıldı, her ülke Ukraynalıları kabule yönelik paketler hazırlamaya başladı. Avrupa'nın dört yanında sivil toplum da bu konuda yoğun emek sarf etti" diyor.  
Yavçan, bundan sonra Avrupa Birliği'nden Suriyeliler ve Afganlar konusunda da daha kucaklayıcı politikalar görmeyi umduğunu sözlerine ekliyor. 

Rusya
Merkezi Moskova'da bulunan Sivil Yardım Komitesi adlı insan hakları örgütüne göre, 2020'de yalnızca 239 kişinin iltica başvurusu kabul edildi. Nüfusu 150 milyona dayanan ülkede 2020 sonunda yalnızca 455 kişi mülteci statüsüne sahipti. Bunlardan sadece 28'i 2020'de iltica hakkını kazandı. 

2020'de geçici sığınma statüsü verilen kişi sayısı Ukraynalılar hariç 489 kişiydi. Toplamda bu statüye sahip toplam kişi sayısı da (yine Ukraynalılar hariç) 1472'de kaldı. 
Ülke dışından mali destek aldığı için Moskova'nın "yabancı ajan" ilan ettiği sivil toplum kuruluşu, 2007'den bu yana en az sayıda kişinin geçici sığınma statüsüne sahip olduğunu yazdı. Suriye'de iç savaşın başlamasından sonra en az sayıda Suriyeli (359 kişi) bu statüye sahip oldu. 


Macaristan-Sırbistan sınırında yakalanan bu görüntüler, Rusya civarında pek görülmedi (Reuters/Bernadett Szabo)

Diğer yandan Rusya iltica taleplerini büyük oranda reddetse de durum Ukraynalılar için oldukça farklı. 2014'te patlak veren iç savaştan bu yana çok sayıda Ukraynalıya iltica statüsü ve Rusya vatandaşlığı tanındı.
2014 ila 2020'de Kırım'da yaşayanlara topluca pasaport verilmesini saymazsak, bu dönemde 1 milyon 70 bin Ukraynalının Rusya vatandaşı olduğu tahmin ediliyor. Bir gecede 2,5 milyon Kırımlıya vatandaşlık verildiği bildiriliyor. 
31 Aralık 2021 itibarıyla 18248 Ukraynalıya herhangi geçici ya da kalıcı iltica statüsü tanınmışken, takip eden ülke 770'le Afganistan oldu. Onları 361'le Suriye, 142'yle Gürcistan, 88'le Yemen takip etti.
Birleşmiş Milletler'e göre 1,5 milyonu aşkın Ukraynalı savaşın ardından Rusya'ya gitti. Kiev yönetimi, bunların önemli kısmının zorla topraklarından koparıldığını söylüyor. 
Ayrıca Moskova çok sayıda göçmen alıyor. 2020 itibarıyla toplamda 12 milyon kişinin Rusya'da göçmen olarak yaşadığı tahmin ediliyor. Bunların çoğu eskiden Sovyetler Birliği'ne dahil olan ülkelerden geliyor. Bu, Rusya'nın ABD, Almanya ve Suudi Arabistan'ın ardından en fazla göçmene ev sahipliği yapan dördüncü ülke yapıyordu.
Rusya'nın azalan nüfusunu dengelemek için kendi dilini bilen eski Sovyet ülkelerinden gelen göçmenleri ülkeye kabul ettiği öne sürülüyor.

İran
Türkiye'ye Afganistan ve Pakistan'dan gelen göçmenlerin geçtiği yerlerden biri İran. Tahran yönetiminin onlara kolaylık sağladığı iddiası sıkça konuşuluyor.
Ancak o kadar da bilinmeyen bir şey, İran'da Ekim 2020 itibarıyla 3,5 milyona yakın Afgan'ın yaşadığı. Bunların 2 milyonu belgesizken, 780 bini fiilen mülteci. BMMYK, 20 bin de Iraklının ülkede mülteci olduğunu bildiriyor.


Memleketinden kaçmak zorunda olanlar genelde soluğu komşu ülkelerde alıyor (Reuters/Anne Mimault)

BMMYK, Tahran yönetiminin eğitim, sağlık ve geçinme konusunda göçmenlere yardımcı olduğunu ve onların sadece geçinmesini değil, gelişmesini de sağladığını ifade ediyor. Mültecilerin yüzde 96'sı İranlılarla birlikte, yüzde 4'üyse İçişleri Bakanlığı'na bağlı birimler tarafından yönetilen yerleşimlerde yaşıyor. Sovyetler Birliği'nin 1979'da Afganistan'ı işgal etmesinin ardından 5 milyon kişinin ülkeden kaçmak zorunda kaldığı ve bunların yüzde 90'ına İran ve Pakistan'ın kucak açtığı da hatırlatılıyor. 
Diğer yandan Kasım 2021'de bu tablonun aksi yönde haberler yayımlandı. Uluslararası Göç Örgütü, bir milyonu aşkın Afgan'ın yıl içinde ülkesine gönderildiğini bildirdi. Taliban'ın ağustosta yönetimi devralmasının ardından günde 4-5 bin Afgan'ın ülkeden kaçarak İran'a geçtiği tahmin ediliyordu. Norveç Mülteci Konseyi, 300 bini aşkın Afgan'ın bu süreçte İran'a geçtiğini duyurdu.
Son aylarda İranlı sınır görevlilerinin Afganları dövdüğü görüntüler internette yayımlandı. Bunun üzerine Afganistan'da İran karşıtı gösteriler düzenlendi. 

Lübnan ve Ürdün
Nüfusa göre orana bakıldığında Türkiye'nin önünde ilk ve ikinci sıralarda yer alan Lübnan ve Ürdün de incelenmesi gereken örneklerden. 
Dini, mezhepsel ve etnik ayrımların etkisini hissettirdiği Lübnan'da her 8 vatandaşa bir mülteci düşüyor. Çoğu Sünni olan mültecilerin ülkenin hassas dengesini bir kere daha bozmasından korkuluyor. 
1948 ve 1967'de Arap ülkelerinin İsrail'le savaşması, Filistinlilerin ülkeye göç etmesine yol açmıştı. Ürdün'ün Filistin Kurtuluş Örgütü'yle çatıştığı 1970-1971 dönemi de daha fazla Filistinli'nin Lübnan'a gitmesine neden oldu. 
Hükümetin tahminlerine göre ülkede 1,5 milyon Suriyeli, 13 bini aşkın da diğer milletlerden mülteci var. Ancak Beyrut patlaması ve pandemi ülkedeki ekonomiyi daha da kötüleştirince her 10 Suriyeliden 9'u aşırı yoksul duruma düştü.
Ürdün'de de 14 kişiye bir göçmen düşüyor. 760 bin kişiden 670 bini Suriye'den. İşsizlik oranının yüzde 23'ü bulduğu ülkede pek çok sığınmacı çalışma iznine resmen sahip olsa da iş bulmaları güç.
Filistinli, Iraklı ve Yemenli mültecilere Suriyelilerin eklenmesi, vatandaşların "Azınlıkta mı kalacağız?" diye sormasına neden oluyor. 2016'daki bir dizi silahlı saldırının ardından hükümet Suriyelilerin bir kısmını memleketlerindeki silahlı örgütlerle ilişki veya kaçak çalışma kisvesiyle ülkeden attı.
Lübnan ve Ürdün, BM'nin hazırladığı ve ev sahibi ülkelerin mültecilere yönelik sorumluluklarını bildiren 1951 tarihli Mülteci Sözleşmesi veya 1967 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Protokol'e imza atmadı. Bu sebeple onları "misafir" olarak niteleyebiliyorlar. Bu durum, göçmenlerin istendiği zaman ülkeden atılabilmesine de zemin sağlıyor. 
Uluslararası toplum iki ülkeye de yardım yapsa da bunlar yetersiz kalıyor. 
Dünya Mülteci ve Göç Konseyi'nin (WRMC) Eylül 2021 tarihli raporu, bu iki ülkeyle birlikte Türkiye'yi kapsayan bir araştırmaya dayanıyor. Her üç ülkede de ev sahibi hükümetlerin göçmenlerin gideceğini varsaydığı ancak Beşar Esad'ın Suriye'de yeniden güçlenmesiyle birlikte bu varsayımın büyük ihtimalle geçersiz kaldığı belirtiliyor.
Rapordaki şu ifadeler, göçmenlerin geleceği konusunda bir fikir veriyor:
Gerçek şu ki, Suriyeli mültecilerin büyük çoğunluğu şu an bulundukları yerde kalacaklardır. Siyasi olarak ev sahibi hükümetlerin bunu kabul etmesi zor olsa da, mültecilerin işgücü de dahil olmak üzere ulusal yaşama uyumlarını sağlayan politikalar geliştirmeleri onlara daha çok fayda sağlayabilecektir.
Aynı zamanda Liège Üniversitesi HUGO Göç Gözlemevi'nin MAGYC-H2020 Projesi'nde de araştırmacı olarak çalışan Yavçan, "Lübnan, Ürdün ve Türkiye'nin kaderi göçmenlerin geleceği konusunda birbirine benziyor mu?" sorusunu şöyle yanıtlıyor:
Çatışma bölgelerinin hemen dibinde kalıp da ilk sığınmada bulunulan ülkeler olmaları bakımından, bu üç ülke bazı Afrika ve Asya ülkelerine de benziyor. 
Ancak Lübnan ve Ürdün, Cenevre konvansiyonlarının imzacısı değil. Yani onlar insan haklarına ters düşse de Suriyelileri zorla ülkelerine gönderebilir. Ama biz çatışmadan ve zulümden kaçtığı belgelenmiş bireyleri geriye göndermek için zorlayamayız. Biz attığımız imzayla menşei neresi olursa olsun söz vermişiz. Sadece Avrupa'dan kaçanlara iltica hakkı veriyoruz. Türkiye mülteci statüsü vermese de sağlık, eğitim ve iş hayatı gibi konularda entegrasyonda daha ileride bir ülke.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.