İki devletli çözüm mü tek devletli kriz mi?

Arap-İsrail barışını sağlamanın önündeki engel Tel Aviv'in politikalarıydı

23 Şubat 2017 tarihinde çekilen, Batı Şeria'nın Ramallah kentine giden ana yoldaki reklam panosunda kimin astığı bilinmeyen üzerinde ‘eğer iki devlet mi yoksa tek devlet mi diye seçecek olsaydım benim seçimim tek devletten yana olurdu’ yazışı bir afiş (AFP)
23 Şubat 2017 tarihinde çekilen, Batı Şeria'nın Ramallah kentine giden ana yoldaki reklam panosunda kimin astığı bilinmeyen üzerinde ‘eğer iki devlet mi yoksa tek devlet mi diye seçecek olsaydım benim seçimim tek devletten yana olurdu’ yazışı bir afiş (AFP)
TT

İki devletli çözüm mü tek devletli kriz mi?

23 Şubat 2017 tarihinde çekilen, Batı Şeria'nın Ramallah kentine giden ana yoldaki reklam panosunda kimin astığı bilinmeyen üzerinde ‘eğer iki devlet mi yoksa tek devlet mi diye seçecek olsaydım benim seçimim tek devletten yana olurdu’ yazışı bir afiş (AFP)
23 Şubat 2017 tarihinde çekilen, Batı Şeria'nın Ramallah kentine giden ana yoldaki reklam panosunda kimin astığı bilinmeyen üzerinde ‘eğer iki devlet mi yoksa tek devlet mi diye seçecek olsaydım benim seçimim tek devletten yana olurdu’ yazışı bir afiş (AFP)

Nebil Fehmi
Filistinliler ve İsrailliler, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararları ve 1991 Madrid Barış Konferansı sonuçları çerçevesinde Filistinlilere başkenti Doğu Kudüs olan, 4 Haziran 1967 sınırlarında bağımsız bir devlet kurmaları fırsatı veren iki devletli bir çözüme yakın bir tarihte ulaşmanın imkansız olduğu konusunda hemfikirler.
İsrail’in Batı Şeria'da devam eden devasa yerleşim çalışmalarıyla iki devletli çözümün başarıya ulaşması şansının yıldan yıla azaldığını herkes biliyor.
Farklı alanlardaki bazı düşünürler, Filistinlilerin ve İsraillileri tek bir kara parçasında ve ortak bir kimlikle bir araya getiren ‘tek devletli bir çözüme’ ulaşmanın daha muhtemel olduğunu öne sürüyorlar.
Burada, bu fikrin savunucuları arasında tek devletin anlamı, önemi, biçimi ve bileşenleriyle ilgili tutumlar, görüşler ve hedefler noktasında bir tutarsızlık olduğunu görüyoruz. Bu alternatifi bir ‘çözüm’ olarak tanımlamayı zorlaştıran en önemli anlaşmazlıklardan biri, her iki tarafta da tek devletli çözümü kullanmaya çalışan çok az kişinin olması. Taraflar, iki halkı ortak bir kimlik etrafında birleştirmeye değil, diğer ulusal kimlik yerine kendi ulusal kimliğine öncelik vermeye çalışıyor. İsrail, yerinden etme ve güvenlik ablukasıyla Filistin ise kademeli demografik üstünlüğüyle kendi kimliğinin üstünlüğü için çabalıyor.
Bu şaşırtıcı bir durum değil. Çünkü Filistin-İsrail çatışması, her ikisinin de tartışmalı bir toprak üzerinde kendi ulusal kimliklerinin dayatılmasına bağlı kalmaları etrafında yaşanıyor. Bazıları Filistinlilerin meşru amacının başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devleti kurmak olduğunda ısrar ediyor. Ki ben de bu konuda onlara katılıyorum, ancak sadece haklı oldukları için bunun gerçeğe dönüşeceğini düşünenler yanılıyorlar.
Bunun en büyük kanıtı, İsrail’in onlarca yıldır yerleşim birimleri ile yayılmacı politikasına devam etmesidir. Oysa Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde bir Filistin devleti kurulmasını öngören BM’nin 29 Kasım 1947 tarihli 181 sayılı Bölünme Kararı uyarınca İsrail tahsis edilen toprak Filistin topraklarının yüzde 22'si ile sınırlıydı. Bir Yahudi ve bir Filistin devletinin kurulması çağrısı, gerçeğe dönüştürülmek için hiçbir çaba gösterilmezse zaman tek başına gerçeği tatmin edemez ve hatta hukuki temelleri bile korumaz.
Diğerleri ise tek devletli çözümü kabul etmelerini savunmak amacıyla sadece Filistinlilerin bir oldu-bittiyi reddederek bir çözüme ulaşma fırsatlarını kaçırdıklarını iddia ediyorlar. Ayrıca İsrail'in eski Dışişleri Bakanı Abba Eban’ın açıklamasını aktararak Filistinlilerden öneriyi siyasi gerçekçilik perspektifinden, hukuka ve haklara tamamen aykırı da olsa kabul etmelerini istiyorlar. Ancak bunu istemeye hakları yok. Çünkü öne sürdükleri örnekler daha çok Filistinlilerin topraklarının ellerinden alındığı feci koşullar bağlamında olduğundan bunu kabul etmemeleri son derece doğal.
Filistinlilerin ve Arapların hatası, o sırada haksız ve gayri meşru oldu-bittileri reddetmek değil, fırsat buldukça topraklarını geri almamak, daha fazlasını kaybetmek ve bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulmasına yönelik haklarını kullanmak için farklı yollardan çabalarını sürdürmemekti. İsrail, ulusal kimliğin korunması ve sağlamlaştırılmasının yanı sıra toprakların geri kazanılması bağlamında kaldığı sürece dış temaslarında ve sahaya yasadışı bir oldu-bitti dayatmada her zaman adım atma ve fırsat yakalama konusunda iyi oldu.
Filistin’in merhum Devlet Başkanı Yaser Arafat'ın 1970'lerde Filistin devletinin kurulmasını, davalarını ve İsrail'in Arap topraklarından çekilmesini barış çabalarının merkezine koyup Filistin'in barışa olan bağlılığını vurgulayarak BMGK’nın 242 sayılı kararını kabul ederek sergilediği tutumu takdir ettiğimi belirtmek isterim. Bu, bilgeliğini, uluslararası gerçekliğe dair sağlam bir okuma yaptığını, Filistinlilerin haklarına zarar vermeyen, aksine onu destekleyen zor kararlar almadaki siyasi cesaretini yansıtan bir tutumdu.
Ayrıca Ebu Mazen’i de (Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın künyesi) çatışmanın var olduğunu, ancak çatışma araçlarının ve yollarının çok olduğunu değerlendiren ve İsrail'in bir oldu-bittiyi hiçbir karşılık bulmadan dayatmasının Filistin’in çıkarları için bir tehlike olduğunu tahmin eden siyasi okuması ve birinci intifadanın ardından 1993 yılında Oslo Anlaşmalarının imzalanmasıyla sona eren Filistin-İsrail müzakere sürecini zorlama konusundaki cesareti için takdir ediyorum.
Elbette bu, Filistin tarafının hedeflerine ilerlemesinde önemli bir manevra alan sağlayacak bazı önerilerde eksik kaldığı ve yanılmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin Arafat'ın 2000 yılında ABD’nin eski Başkanı Bill Clinton'ın öne sürdüğü maddeleri çekinceli de olsa kabul etmesi ve Filistin devletini bunların üzerine inşa etmesi daha iyi olurdu. Aynı şekilde İsrail’in eski Başbakanı Ehud Olmert'in Ebu Mazen'e Kudüs ve diğer şehirler hakkındaki önerileri, Filistin'in Doğu Kudüs'te bir başkent kurma arzusunu netleştirecek, ele geçirilmesi ve yatırım yapılması gereken tarihi ve olumlu bir fırsattı.
Arap-İsrail barışını sağlamanın önündeki engel Tel Aviv'in politikalarıydı. Bu politikaların çoğu, 1967 sınırlarında bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemezken bazı politikaları tek devletli çözümü, tek devlet çerçevesinde ortak bir ulusal kimlik sağlayan bir çözüm olarak değil, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik umutları söndürmenin bir yolu olarak görüyor. Bu politikalar, İsrail kimliğinden vazgeçme fikrinin yanından dahi geçmiyor.
Merkez sağcı İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz, geçtiğimiz günlerde İsrail Devleti'nin ‘iki uluslu’ bir devlet olmayacağını ve ‘iki devletli çözümün bir yanılsama olduğunu’ belirterek yukarıdaki politikaları teyit etti. Gantz’a göre bunların yerine Filistinlilerin işlerini daha iyi yürütebilmeleri için Filistin Yönetimi’nin güçlendirilmesini önerdi.
Bağımsız bir Filistin devletinin yanında ya da Arapların olmadığı bir İsrail devletinde yaşam algısının ‘İsrail solu ve sağının bir yanılsamasından’ başka bir şey olmadığını vurgulayan Gantz, aynı zamanda Kudüs'ün banliyölerinde Filistinlilerin ilişkili oldukları köyler olduğunu belirterek anlayışlarının Filistinlilere bir tür yerellik kazandırmaya doğru evirildiğini gösterdi.
Eğer İsrail’in eski Başbakanı Binyamin Netanyahu seçimlerde yeniden seçilirse ve sağcı bir koalisyon hükümeti kurarsa İran'la nükleer anlaşmanın ‘tehlikelerini’ bu amaçlar için kullanırken, sağcıların yaklaşan ABD seçimlerinden önce vizyonlarını sağlamlaştırma adımlarını hızlandırdıklarına tanık olacağız.
Bence hiçbir çözüm olmayacak tek devletli krize doğru yaklaşıyoruz. Umarım Filistinliler, iki devletli çözüme bağlı olarak uluslararası toplumu harekete geçirerek, Filistinlilerin acılarını ve İsrail’in Filistinlilere yönelik uluslararası alanda giderek artan bir yankı uyandıran ihlallerini vurgulayarak ve barışın yararlarının altını çizmek ve barışı sağlamayan, gelecekte olası çatışmaları ve krizleri körükleyen kötü niyetli önerilere ve çatışmanın devam edebileceğine karşı uyarmak için İsrail'in iç kesimlerine hitap ederek bu tehlikeli gerçeğe karşı hızlı adımlar atarlar. Aynı zamanda Filistin’in ulusal mesajının etkin bir şekilde yerine getirilmesini ve herkese ulaşmasını sağlamak için izledikleri eylem yolunu yeniden birleştirmelerini ve düzeltmelerini de umuyorum.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.


Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.