İki devletli çözüm mü tek devletli kriz mi?

Arap-İsrail barışını sağlamanın önündeki engel Tel Aviv'in politikalarıydı

23 Şubat 2017 tarihinde çekilen, Batı Şeria'nın Ramallah kentine giden ana yoldaki reklam panosunda kimin astığı bilinmeyen üzerinde ‘eğer iki devlet mi yoksa tek devlet mi diye seçecek olsaydım benim seçimim tek devletten yana olurdu’ yazışı bir afiş (AFP)
23 Şubat 2017 tarihinde çekilen, Batı Şeria'nın Ramallah kentine giden ana yoldaki reklam panosunda kimin astığı bilinmeyen üzerinde ‘eğer iki devlet mi yoksa tek devlet mi diye seçecek olsaydım benim seçimim tek devletten yana olurdu’ yazışı bir afiş (AFP)
TT

İki devletli çözüm mü tek devletli kriz mi?

23 Şubat 2017 tarihinde çekilen, Batı Şeria'nın Ramallah kentine giden ana yoldaki reklam panosunda kimin astığı bilinmeyen üzerinde ‘eğer iki devlet mi yoksa tek devlet mi diye seçecek olsaydım benim seçimim tek devletten yana olurdu’ yazışı bir afiş (AFP)
23 Şubat 2017 tarihinde çekilen, Batı Şeria'nın Ramallah kentine giden ana yoldaki reklam panosunda kimin astığı bilinmeyen üzerinde ‘eğer iki devlet mi yoksa tek devlet mi diye seçecek olsaydım benim seçimim tek devletten yana olurdu’ yazışı bir afiş (AFP)

Nebil Fehmi
Filistinliler ve İsrailliler, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararları ve 1991 Madrid Barış Konferansı sonuçları çerçevesinde Filistinlilere başkenti Doğu Kudüs olan, 4 Haziran 1967 sınırlarında bağımsız bir devlet kurmaları fırsatı veren iki devletli bir çözüme yakın bir tarihte ulaşmanın imkansız olduğu konusunda hemfikirler.
İsrail’in Batı Şeria'da devam eden devasa yerleşim çalışmalarıyla iki devletli çözümün başarıya ulaşması şansının yıldan yıla azaldığını herkes biliyor.
Farklı alanlardaki bazı düşünürler, Filistinlilerin ve İsraillileri tek bir kara parçasında ve ortak bir kimlikle bir araya getiren ‘tek devletli bir çözüme’ ulaşmanın daha muhtemel olduğunu öne sürüyorlar.
Burada, bu fikrin savunucuları arasında tek devletin anlamı, önemi, biçimi ve bileşenleriyle ilgili tutumlar, görüşler ve hedefler noktasında bir tutarsızlık olduğunu görüyoruz. Bu alternatifi bir ‘çözüm’ olarak tanımlamayı zorlaştıran en önemli anlaşmazlıklardan biri, her iki tarafta da tek devletli çözümü kullanmaya çalışan çok az kişinin olması. Taraflar, iki halkı ortak bir kimlik etrafında birleştirmeye değil, diğer ulusal kimlik yerine kendi ulusal kimliğine öncelik vermeye çalışıyor. İsrail, yerinden etme ve güvenlik ablukasıyla Filistin ise kademeli demografik üstünlüğüyle kendi kimliğinin üstünlüğü için çabalıyor.
Bu şaşırtıcı bir durum değil. Çünkü Filistin-İsrail çatışması, her ikisinin de tartışmalı bir toprak üzerinde kendi ulusal kimliklerinin dayatılmasına bağlı kalmaları etrafında yaşanıyor. Bazıları Filistinlilerin meşru amacının başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devleti kurmak olduğunda ısrar ediyor. Ki ben de bu konuda onlara katılıyorum, ancak sadece haklı oldukları için bunun gerçeğe dönüşeceğini düşünenler yanılıyorlar.
Bunun en büyük kanıtı, İsrail’in onlarca yıldır yerleşim birimleri ile yayılmacı politikasına devam etmesidir. Oysa Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde bir Filistin devleti kurulmasını öngören BM’nin 29 Kasım 1947 tarihli 181 sayılı Bölünme Kararı uyarınca İsrail tahsis edilen toprak Filistin topraklarının yüzde 22'si ile sınırlıydı. Bir Yahudi ve bir Filistin devletinin kurulması çağrısı, gerçeğe dönüştürülmek için hiçbir çaba gösterilmezse zaman tek başına gerçeği tatmin edemez ve hatta hukuki temelleri bile korumaz.
Diğerleri ise tek devletli çözümü kabul etmelerini savunmak amacıyla sadece Filistinlilerin bir oldu-bittiyi reddederek bir çözüme ulaşma fırsatlarını kaçırdıklarını iddia ediyorlar. Ayrıca İsrail'in eski Dışişleri Bakanı Abba Eban’ın açıklamasını aktararak Filistinlilerden öneriyi siyasi gerçekçilik perspektifinden, hukuka ve haklara tamamen aykırı da olsa kabul etmelerini istiyorlar. Ancak bunu istemeye hakları yok. Çünkü öne sürdükleri örnekler daha çok Filistinlilerin topraklarının ellerinden alındığı feci koşullar bağlamında olduğundan bunu kabul etmemeleri son derece doğal.
Filistinlilerin ve Arapların hatası, o sırada haksız ve gayri meşru oldu-bittileri reddetmek değil, fırsat buldukça topraklarını geri almamak, daha fazlasını kaybetmek ve bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulmasına yönelik haklarını kullanmak için farklı yollardan çabalarını sürdürmemekti. İsrail, ulusal kimliğin korunması ve sağlamlaştırılmasının yanı sıra toprakların geri kazanılması bağlamında kaldığı sürece dış temaslarında ve sahaya yasadışı bir oldu-bitti dayatmada her zaman adım atma ve fırsat yakalama konusunda iyi oldu.
Filistin’in merhum Devlet Başkanı Yaser Arafat'ın 1970'lerde Filistin devletinin kurulmasını, davalarını ve İsrail'in Arap topraklarından çekilmesini barış çabalarının merkezine koyup Filistin'in barışa olan bağlılığını vurgulayarak BMGK’nın 242 sayılı kararını kabul ederek sergilediği tutumu takdir ettiğimi belirtmek isterim. Bu, bilgeliğini, uluslararası gerçekliğe dair sağlam bir okuma yaptığını, Filistinlilerin haklarına zarar vermeyen, aksine onu destekleyen zor kararlar almadaki siyasi cesaretini yansıtan bir tutumdu.
Ayrıca Ebu Mazen’i de (Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın künyesi) çatışmanın var olduğunu, ancak çatışma araçlarının ve yollarının çok olduğunu değerlendiren ve İsrail'in bir oldu-bittiyi hiçbir karşılık bulmadan dayatmasının Filistin’in çıkarları için bir tehlike olduğunu tahmin eden siyasi okuması ve birinci intifadanın ardından 1993 yılında Oslo Anlaşmalarının imzalanmasıyla sona eren Filistin-İsrail müzakere sürecini zorlama konusundaki cesareti için takdir ediyorum.
Elbette bu, Filistin tarafının hedeflerine ilerlemesinde önemli bir manevra alan sağlayacak bazı önerilerde eksik kaldığı ve yanılmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin Arafat'ın 2000 yılında ABD’nin eski Başkanı Bill Clinton'ın öne sürdüğü maddeleri çekinceli de olsa kabul etmesi ve Filistin devletini bunların üzerine inşa etmesi daha iyi olurdu. Aynı şekilde İsrail’in eski Başbakanı Ehud Olmert'in Ebu Mazen'e Kudüs ve diğer şehirler hakkındaki önerileri, Filistin'in Doğu Kudüs'te bir başkent kurma arzusunu netleştirecek, ele geçirilmesi ve yatırım yapılması gereken tarihi ve olumlu bir fırsattı.
Arap-İsrail barışını sağlamanın önündeki engel Tel Aviv'in politikalarıydı. Bu politikaların çoğu, 1967 sınırlarında bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemezken bazı politikaları tek devletli çözümü, tek devlet çerçevesinde ortak bir ulusal kimlik sağlayan bir çözüm olarak değil, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik umutları söndürmenin bir yolu olarak görüyor. Bu politikalar, İsrail kimliğinden vazgeçme fikrinin yanından dahi geçmiyor.
Merkez sağcı İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz, geçtiğimiz günlerde İsrail Devleti'nin ‘iki uluslu’ bir devlet olmayacağını ve ‘iki devletli çözümün bir yanılsama olduğunu’ belirterek yukarıdaki politikaları teyit etti. Gantz’a göre bunların yerine Filistinlilerin işlerini daha iyi yürütebilmeleri için Filistin Yönetimi’nin güçlendirilmesini önerdi.
Bağımsız bir Filistin devletinin yanında ya da Arapların olmadığı bir İsrail devletinde yaşam algısının ‘İsrail solu ve sağının bir yanılsamasından’ başka bir şey olmadığını vurgulayan Gantz, aynı zamanda Kudüs'ün banliyölerinde Filistinlilerin ilişkili oldukları köyler olduğunu belirterek anlayışlarının Filistinlilere bir tür yerellik kazandırmaya doğru evirildiğini gösterdi.
Eğer İsrail’in eski Başbakanı Binyamin Netanyahu seçimlerde yeniden seçilirse ve sağcı bir koalisyon hükümeti kurarsa İran'la nükleer anlaşmanın ‘tehlikelerini’ bu amaçlar için kullanırken, sağcıların yaklaşan ABD seçimlerinden önce vizyonlarını sağlamlaştırma adımlarını hızlandırdıklarına tanık olacağız.
Bence hiçbir çözüm olmayacak tek devletli krize doğru yaklaşıyoruz. Umarım Filistinliler, iki devletli çözüme bağlı olarak uluslararası toplumu harekete geçirerek, Filistinlilerin acılarını ve İsrail’in Filistinlilere yönelik uluslararası alanda giderek artan bir yankı uyandıran ihlallerini vurgulayarak ve barışın yararlarının altını çizmek ve barışı sağlamayan, gelecekte olası çatışmaları ve krizleri körükleyen kötü niyetli önerilere ve çatışmanın devam edebileceğine karşı uyarmak için İsrail'in iç kesimlerine hitap ederek bu tehlikeli gerçeğe karşı hızlı adımlar atarlar. Aynı zamanda Filistin’in ulusal mesajının etkin bir şekilde yerine getirilmesini ve herkese ulaşmasını sağlamak için izledikleri eylem yolunu yeniden birleştirmelerini ve düzeltmelerini de umuyorum.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, devletin ülkenin güneyine geri döneceğine söz verdi

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, ülkenin güneyindeki Keferşuba sakinleri tarafından çiçek ve pirinç yağmuru eşliğinde böyle karşılandı (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, ülkenin güneyindeki Keferşuba sakinleri tarafından çiçek ve pirinç yağmuru eşliğinde böyle karşılandı (Şarku’l Avsat)
TT

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, devletin ülkenin güneyine geri döneceğine söz verdi

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, ülkenin güneyindeki Keferşuba sakinleri tarafından çiçek ve pirinç yağmuru eşliğinde böyle karşılandı (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, ülkenin güneyindeki Keferşuba sakinleri tarafından çiçek ve pirinç yağmuru eşliğinde böyle karşılandı (Şarku’l Avsat)

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, halk ve siyasi partiler tarafından sıcak bir şekilde karşılanan iki günlük bölge gezisi sırasında, İsrail sınırındaki köylerdeki altyapının ‘birkaç hafta içinde’ yeniden inşa edilmesi ve güneydeki devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi için çalışacağına söz verdi.

Başbakan Selam şunları söyledi:

“Bu bölgenin devlete geri dönmesini istiyoruz ve ordunun güneyde sorumluluklarını yerine getirmeye devam etmesinden memnunuz. Ancak egemenlik sadece orduyla değil, aynı zamanda hukuk ve kurumlarla, halka sosyal koruma ve hizmetlerin sağlanmasıyla da tesis edilir.”

Bu ziyaret, Hizbullah ile Başbakan arasındaki siyasi farklılıkların önemli ölçüde aşıldığını gösterdi, zira Başbakan, birden fazla durakta Hizbullah, Emel Hareketi, Değişim bloğundan diğer milletvekilleri ve hatta etkinliklere katılan Hizbullah muhalifleri tarafından karşılandı.

Öte yandan Kuveyt Dışişleri Bakanlığı'nın Güvenlik Konseyi'nin VII. Bölüm Kapsamındaki Kararlarının Uygulanması Komitesi, terör listesine Lübnan’daki sekiz hastaneyi ekledi. Bu hastanelerin en az dördü Hizbullah tarafından işletiliyor.

Lübnan Sağlık Bakanlığı, ‘bu konuda Kuveytli yetkililerden herhangi bir inceleme veya bildirim almadığını’ açıklarken ‘konuyu açıklığa kavuşturmak, karışıklığı önlemek için doğru bilgileri sunmak ve Lübnan sağlık sistemini korumak için gerekli temasları kuracağını’ bildirdi.


İran'ın pazarlık hamleleri, Gazze anlaşmasının durgun sularını hareketlendiriyor

Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
TT

İran'ın pazarlık hamleleri, Gazze anlaşmasının durgun sularını hareketlendiriyor

Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)

İran ile yaşanan gerilimler ve Gazze ateşkes anlaşmasındaki çıkmaz ortamında, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında, önümüzdeki çarşamba gününe ertelenen ve büyük bir merakla beklenen bir görüşme planlanıyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, yapılması planlanan görüşmenin, Gazze ateşkes anlaşmasındaki çıkmazın aşılması karşılığında İran'a yönelik baskının artırılması konusunda pazarlık içerebileceği ihtimalini göz ardı etmiyorlar.

Amerikan haber sitesi Axios'a göre 19 Şubat'ta yapılması planlanan ve ikinci aşamayı ilerletmesi beklenen Gazze "Barış Konseyi" toplantısı öncesinde, Netanyahu'nun ofisi, İran ile müzakereleri görüşmek üzere çarşamba günü Washington'da Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini belirtti. Açıklamada ayrıca, "İran ile yapılacak herhangi bir müzakerenin, balistik füzelerin sınırlandırılmasını ve bölgedeki İran'ın vekillerine verilen desteğin durdurulmasını içermesi gerektiğine inanılıyor" denildi.

Çarşamba günü yapılacak görüşme, ABD Başkanı Trump'ın Ocak 2025'te göreve dönmesinden bu yana Netanyahu ve Trump arasında gerçekleşecek yedinci görüşme olacak.

Mısır Dışişleri Konseyi üyesi ve eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Rakha Ahmed Hassan, Netanyahu'nun "Barış Konseyi" toplantısından önce Washington'a yaptığı ziyaretin zamanlamasının, "özellikle İran ve Gazze konularında, Washington ve Tel Aviv arasında çoğu noktada varılan anlaşma çerçevesinde" pozisyonların koordinasyonunu yansıttığına inanıyor.

Hassan, özellikle Washington'un "İran'a yapılacak bir saldırının kendi çıkarlarına daha büyük zarar vereceğinin farkına vardığı ve bunun Netanyahu için kabul edilemez göründüğü" göz önüne alındığında, iki konunun geleceğiyle ilgili "uzlaşma" olasılığına işaret etti.  

Filistinli siyasi analist Ayman al-Raqab, "uzlaşmanın mümkün olduğunu" ve Trump'ın "İran ve Gazze'nin birbirine bağlı meseleleri konusunda bir koordinasyon sağlamak isteyebileceğini ve birçok Amerikalı elçiyle, en son Steve Wittkoff ile görüşen ve başta uluslararası istikrar gücü, Hamas'ın silahsızlandırılması, yeniden yapılanma ve İsrail'in çekilmesi olmak üzere çetrefilli konuları ele alan Netanyahu ile meseleleri sonuçlandırmak isteyebileceğini" değerlendiriyor.

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampında yıkılmış evler (AFP)Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampında yıkılmış evler (AFP)

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati ise dün Yunanistan Dışişleri Bakanı Giorgos Gerapetritis ile yaptığı telefon görüşmesinde, "ABD başkanının planının ikinci aşamasının gereklerini yerine getirmek için çalışmanın gerekliliğini" vurgulayarak, "Mısır'ın Barış Konseyi'ne desteğini" belirtti.

Abdulati, "Mısır'ın Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi'nin çalışmalarına tam desteğini" yineleyerek, bunun nüfusun günlük işlerini yönetmeyi amaçlayan ve Filistin Yönetimi'nin Şeritteki tüm sorumluluklarını yeniden üstlenmesinin yolunu açan geçici bir çerçeve olduğunu ifade etti.

Mısır Dışişleri Bakanı, "ateşkesi izlemek, Gazze Şeridi'ne insani yardım ve kurtarma desteği sağlamaya devam etmek ve erken toparlanma ile yeniden yapılanmanın yolunu açmak için uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasının acil gerekliliğini" vurguladı.

Hassan, "Mısır, Gazze anlaşmasının tam olarak uygulanmasına bağlıdır ve gerek Barış Konseyi ve ona katılımı yoluyla gerekse uluslararası ortaklarla yapılan görüşmeler ve toplantılar yoluyla bu sürecin tamamlanmasını desteklemek için her cephede çalışmaktadır" dedi. Al-Raqab, Gazze anlaşmasının kalan konularının "barış sürecinin ilerlemesi için son derece önemli" olduğunu belirterek, İsrail'in "anlaşmada ilerlemenin önüne çok sayıda engel koyduğunu ve Trump ile Netanyahu arasındaki görüşmenin bu konuda çok önemli olacağını" ifade etti.


Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.