Arap dünyasını durumu: Arap Birliği ışıltılı günlerine dönebilecek mi?

31. Arap Birliği Zirvesi, Arap ülkelerinin zorlu ve kasvetli koşullarında gerçekleşiyor. Bu koşulların bazıları Ukrayna’daki son gelişmelerle artan uluslararası olaylarla ilişkili.

Cezayir’deki 31. AL Zirvesi'ne ev sahipliği yapan konferans merkezindeki Arap ülkeleri bayrakları (AFP)
Cezayir’deki 31. AL Zirvesi'ne ev sahipliği yapan konferans merkezindeki Arap ülkeleri bayrakları (AFP)
TT

Arap dünyasını durumu: Arap Birliği ışıltılı günlerine dönebilecek mi?

Cezayir’deki 31. AL Zirvesi'ne ev sahipliği yapan konferans merkezindeki Arap ülkeleri bayrakları (AFP)
Cezayir’deki 31. AL Zirvesi'ne ev sahipliği yapan konferans merkezindeki Arap ülkeleri bayrakları (AFP)

Nebil Fehmi
Arap Birliği’nin (AL) 31’inci zirvesi, Cezayir’in bağımsızlık hareketinin başlangıç 60. yıl dönümüne denk gelen 1 Kasım tarihinde Cezayir'de başlıyor. Bu yüzden yazımıza Cezayirli kardeşlerimizin büyük milli mücadelelerinin yıl dönümünü tebrik ederek başlamalıyız.
Oturumlar sona erdikten, konuşmalar bittikten ve Arap ülkeleri arasındaki bölünmenin ciddiyeti ve yansımaları hakkında kesin formüller ortaya koyulduktan sonra hepimiz zirvede neyin başarıldığını ve neyin başarılamadığını değerlendirmek zorunda kalacak. Gelişmelerin, zirvenin düzenlendiği siyasi ortam, Arap halkının mevcut durumun düzeltilmesine yönelik meşru talepleri ve gelecek nesiller için daha iyi ve güvenli bir gelecek inşa edilmesi arzusu göz önünde bulundurularak samimi, cesur, sakin ve tarafsız bir şekilde değerlendirilmesini umuyorum.
Cezayir'e şahsi olarak şükranlarımı sunuyorum. Çünkü çok çalıştı. Kovid-19 salgını nedeniyle ertelenen, bir takım anlaşmazlıklar ve Arapların birçok sorunun olduğu çalkantılı bir ortamda bir araya gelmek konusundaki isteksizliğinden dolayı bir türlü yapılamayan zirveyi gerçekleştirmekte ısrar etti. Bir yandan da anlaşmaya varma, görüş ayrılıklarının olduğu noktaları tartışma ve anlaşmazlıkların güçlü noktalarını doğrudan ve sakin bir şekilde ele almanın yanı sıra anlaşmazlıkların hassas ve ulaşılmaz hale gelmemesi için doğru yönetilmesi gerektiği yönünde yapıcı tavsiyelerde bulunulması umuduyla görüşmelerin önemi, zorlukların boyutlarıyla birlikte arttı. Özellikle bölgenin ve sorunlarının yeniden yapılandırılmasına tanık olan Ortadoğu'nun bu geçtiği hassas dönemde, tek millet arasında dış ilişkileri yönetmede en uygun ve akılcı yöntem görüşmeler gerçekleştirmektir. Zirveye katılan herkesi takdir ediyorum. Komşu ülke Cezayir ile ilişkilerin gergin olmasına rağmen Fas Kralı 6. Muhammed’in de zirveye katılacağı bildirildi.
Zirve, Arap ülkelerinin zorlu ve kasvetli koşullarında gerçekleşiyor. Bu koşulların bazıları Ukrayna’daki son gelişmelerle artan uluslararası olaylarla ve Arap ülkelerindeki gıda güvenliği krizi gibi diğer bazı meselelerle ilişkili. Arap ülkeleri, gıda ithal eden bir bölgede yer alır. Ekilemeyen geniş arazilere sahip bu bölgede su kıtlığı sorunu yaşarlar. Ayrıca çevreye ve iklim değişikliğine daha az zararlı olan alternatif ve sürdürülebilir enerjiye yönelik artan eğilimle birlikte enerji endüstrisi ve pazarı da dahil olmak üzere ekonomilerinin geliştirilmeye acil olarak ihtiyacı var.
Batı Sahra meselesinden Libya krizine ve Tel Aviv’in uzlaşmazlığından Suriye'deki son duruma ve Arap-İsrail barış sürecine kadar çeşitli bölgesel meseleler ve tutum farklılıkları söz konusu. Bazıları İsrail ile yapılan normalleşme anlaşmaları (İbrahim Anlaşmaları), Irak'ın durumu, İran ile Şam ve Körfez bölgelerindeki gerilimler, Türkiye'nin hedefleri, Yemen ve Somali'deki son durumlar üzerinde tartıştı.
Ortadoğu'nun genel olarak şekli ve geleceği ile ilgili bir takım stratejik meseleler vardır. Arap olmayan tarafların Ortadoğu’yu şekillendirme faaliyetleri ve girişimleri çerçevesinde bunların önemi daha da artıyor. Arap liderler, yönelimleri, çıkarları ve bölgesel gelişmeler, uluslararası değişimler ve bu kez Rusya, ABD ve Çin'i kapsayan başka bir Soğuk Savaş olasılığı ile başa çıkmanın en iyi yolları hakkında istişarelerde bulunmalılar. Çoğunun, bölgede daha az hevesli ve hoşgörülü olan ABD ile ya da küçülen Avrupa ile yahut Sovyetler Birliği'nden daha az etkili olan Rusya ile ve ekonomik ve stratejik olarak yükselen, Arap ülkelerinin en büyük ticaret ortağı haline gelen Çin ile güçlü ilişkileri vardı.
Tüm bunlar karşısında, Arapların bütün sorunlarını tek bir zirvede çözebileceklerini, hatta yıllarca aralarında süren gerilimden ve bölünmeden sonra tüm tarafları rahatlatabileceklerini zannedenler yanılıyorlar. Tüm bu sorunları bir kenara itmek mümkün değil. Arap Zirvesi’nin ışıltılı günlerinin geri geldiğini ve Arap dünyasının sesinin ve konumunun bize gelecek için güvence verecek bir seviyeye ulaştığını söylememizi sağlayacak kesin sonuçlara ulaşamasak dahi bu koşullarda zirvenin başarısı ya da başarısızlığı, çok özel üç adımı ne ölçüde başardığıyla hesaplanabilir. Bunları, insanları sakinleştirmek ve kavgalı kardeşler arasındaki siyasi diyalogu yeniden canlandırmanın yollarını açmak, bazı hakların onaylanması ve bazı büyük bölgesel ve küresel tehlikelere karşı Arap ülkelerinin görüşlerini yakınlaştırmak, Arap dünyasının ve Ortadoğu'nun geleceği üzerine, yeniden değerlendirme ve reform sürecinin başlangıcı için başarıları, siyasi bilgeliği, farkındalığı ve diplomasiyi yansıtan adımlarla Arap ülkeleri arasında bir diyalog başlatmak olarak sıralayabiliriz.
Zirvenin, küçük de olsa, istikrar ve kalkınma için daha fazla zamana ihtiyaç duysa da, ciddiyetini göstermek için bu üç önemli adımı atmasını umuyorum. Zirveye aktif bir şekilde katılım gösterilmesinin, kendi içinde Arap çerçevesinin herkes için önemini yansıttığını düşünüyorum. Basına kapalı kapılar ardında, liderler arasında diyaloglar düzenlenmesi konusunda yayınlananlardan memnunum. Bu, insanları sakinleştirmede önemli bir adım. Umarım zirveden Filistin Devleti’nin teyidi, Türkiye’nin ve İran’ın suçlarına karşı bir uyarı, Arap ülkeleri arasındaki su meseleleriyle ilgili meşru haklarının tasdiki ve Ortadoğu'yu şekillendirmede ve Arap çıkarlarını korumada Arapların aktif rol almasının önemi gibi sonuçlar çıkar.
Beklentileri abartma ya da zirvenin sonucunu memnuniyetle karşılama yahut parlak başarılar elde ettiği sonucuna varma hatasına düşmeyeceğim. Geçmişten gelen birikimin derinliği ve geleceğin zorluklarının büyüklüğü çerçevesinde bu pek mümkün değil. Sonuçların başarılması güç olan zorluklardan çıkması gerektiğinden bunu tatmin edici bir zirve olarak tanımlamaktan kaçınacağım. Zirve sonuçlarının Arap dünyasının inisiyatif alması ve hareket etmesi gerektiğine ve zirveyle son derece zor koşullarda küçük olumlu adımlar atıldığına dair bazı iyileşme ve kararlılık sinyalleri vermesini ümit ediyorum. AL Dönem Başkanlığı’nın ve beraberinde AL kurumlarının yukarıda belirtilen soruların yanı sıra su ve nükleer silahların yayılması sorunlarına özel olarak odaklanarak, ilk adımları onaylamak ve bunları geliştirmek için AL üyesi ülkelerle temas kurması gerekiyor. Belki de bu adımlar gelecekte Cezayir’deki AL Zirvesi’nin Arap metodolojisinde gerçek bir değişime yol açtığını ve çıkarlarımızı güvence altına almada ve halklarımızın özlemlerine yanıt vermede bizi daha verimli hale getirdiğini kanıtlar.



Yemen'in batı sahili: Husiler için bir tuzak, bir ödül değil

Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
TT

Yemen'in batı sahili: Husiler için bir tuzak, bir ödül değil

Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: Reuters / Al Majalla

Enver el-Ansi

En yakın bağlamda, Yemen'de gelişen olaylar, daha geniş bölgesel ve uluslararası boyutların bazılarını gölgede bırakarak, dünyanın dört bir yanında birçok kişiyi meşgul ediyor gibi görünüyor. Örneğin, ABD ve İran, keza Batı tarafından güçlü bir şekilde desteklenen Ukrayna ve Rusya arasında pozisyonlardaki farklılık ve uzaklığın somutlaştırdığı gibi, askeri, ekonomik ve siyasi çatışmalar nedeniyle çıkarların yakınlaşması en azından şimdilik ertelenmiş gibi görünüyor.

Yemen meselesinde, sınırlı güç, nitelik, deneyim ve eğitime sahip kabile gruplarından oluşan milisler, bu hayati öneme sahip stratejik boğaza ilerlemelerini kolaylaştıran karmaşık faktörler bir araya gelmeseydi Babu’l Mendeb'e ulaşamazlardı. Bu durumda, üçüncü bir tarafın ve belki de başka uluslararası aktörlerin, askeri ve teknik destek açısından olmasa bile, en azından istihbarat, bilgi ve lojistik açısından, çeşitli derecelerde bu gelişmelerin içinde yer aldıkları, perde arkasından durumu manipüle ettikleri, nihayetinde işlerin Yemen'in batı sahilinde ve Kızıldeniz'in güneyinde son haftalarda ve günlerde tanık olduğumuz noktaya vardığı güçlü ve neredeyse kesin bir şekilde varsayılıyor.

“Gerçek” bir mücadele yoktu, ancak doğal kaynaklar ve madenler bakımından zengin, yüzölçümü büyük Marib ve el-Cevf vilayetlerinin çevresinde geçmişte olduğu gibi bugün de yüksek ve daha yoğun bir tempoda çatışmalar yaşanmaya devam ediyor. El-Beyda şehrinde de çatışmalar nispeten yoğun, ancak burada savaş cephelerinde maruz kaldıkları yıkıcı hava saldırılarıyla zayıflayan Husi milislerinin belirgin bir şekilde geri çekilmesinin ışığında, hükümet güçleri saldırılara karşılık verme ve caydırma konusunda inisiyatifi yeniden ele geçirerek daha yüksek bir saldırı performansı sergiliyor. Husi unsurları kendilerine nispeten bir koruma sağlayan doğal tahkimatlarından uzaklaşarak ovalarda ve sahil bölgelerinde konuşlandıkları için bu saldırılara karşı savunmasız hale geldiler. Oysa bahsedilen doğal tahkimatlar gerek Yemen ordusu ve Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun saldırıları, gerekse daha da öncesinde Gazze savaşı sırasında Husilerin “Gazze'yi destekleme” bahanesiyle, ABD gemilerini hedef almalarının, İsrail'e çoğu hedefine ulaşamayan füze ve insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenlemelerinin ardından, ABD ve İsrail’in mevzilerine düzenledikleri hava saldırıları sırasında milisleri korumuşlardı.

CFRTB
Yemen hükümetine bağlı savaşçılar, Cevf şehrinde Husilerle yaşanan çatışmalar sırasında, 15 Eylül 2026 (AFP TV/AFP)

Yemen'in Kızıldeniz'e nazır batı sahilinde yaşananlara ilişkin olarak, Ulusal Direniş Güçleri Sözcüsü General Sadık Duveyd şunları söyledi: “Batı kıyısındaki operasyonlar aylar öncesinden planlanmış ve İran Devrim Muhafızları'nın doğrudan emriyle, İran ve Lübnanlı uzmanların katılımıyla, İran'ın savaşının bir parçası olarak gerçekleştirilmiştir.”

Husiler, son birkaç gündür binlerce (en az 3 bin) cesedi savaş bölgelerinden çekmekte büyük zorluklar yaşıyor

Sonuç olarak, durumun değişmeyen tek yanı, Husilerin her zamanki gibi, savaş alanlarına gönderilen yüzlerce, belki de binlerce savaşçının ölümüne kayıtsız kalmalarıdır. Son bilgiler, Lahc şehrindeki el-Mudaraba’nın eteklerindeki Kahbub bölgesi ile Zubab bölgesine doğru ilerleme girişimlerinde onlarca Husi militanının öldürüldüğünden veya yaralandığından bahsetti. Husilerin batı sahiline yönelik büyük çaplı saldırısının ardından buralardan kaçan binlerce sivil ve yüzlerce asker bu bölgeye sığındı. Yemenli askeri uzmanların tahminlerine göre, 100 binden fazla Husi milisi saldırıya katıldı, 120'den fazla balistik füze ve belki de bu sayıdan daha fazla insansız hava aracı fırlatıldı, çeşitli ağır ve orta sınıf silahlar kullanıldı.

Gelişmiş teknolojiler

Yemen ordusu, Husi milislerinin liderleri ve İranlı işbirlikçileri tarafından batı sahiline yönelik saldırılar sırasında 3 binden fazla telsiz cihazın kullanıldığını gözlemledi. Bu saldırılar, Babu’l Mendeb Boğazı'na nazır Taiz şehrinden başlatıldı ve Kızıldeniz'in güneyindeki tüm Yemen adalarını ve kasabalarını kapsadı. Bu, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı'na yaklaşmalarının esasında gerçekleşmeyen bir çatışmanın değil, eski/yeni bir planın sonucu olduğu anlamına geliyor. Hudeyde Valisi Hasan Tahir'in belirttiği gibi: “Batı sahilinde yaşananlar askeri bir yenilgi değildi, çünkü savaş yoktu, aksine ortada bir aldatmaca ve büyük bir komplo vardı.”

Yemen'in batı sahilinin coğrafyasına hakim, batı Tihama bölgesinin sakinlerinden olan Ebker ise şunları ekledi: “Komplocuları, onlara para ödeyenleri ve onları finanse edenleri ifşa edeceğimiz gün gelecek. Hudeyde ve Yemen halkına gerçek düşmanın kim olduğunu ve yaşananları kolaylaştırmak için milyarlarca dolar ödeyenlerin kim olduğunu açıklayacağız.” Bunu şu sözlerle vurguladı: “Sadece Husilerle değil, İran ve büyük güçler dahil destekçileriyle savaştık.”

VFGHYJ
Stratejik Babu’l Mendeb Boğazı'na ve Kızıldeniz'in girişine bakan dağlık bir bölge olan Kahbub yakınlarında, Yemen hükümet güçlerinden bir savaşçı bir kamyonetin yanında nöbet tutuyor, 15 Eylül 2016 (AFP)

Ancak diğer tarafta tablo, Husilerin övüneceği ve uzaktan, Tahran, Bağdat ve Beyrut'tan gelen davul sesleriyle kutlayacakları kadar parlak değil. Gerçekte, yeni mevzilerini koruyamamaları ve hükümete ait insansız hava araçlarının Husi araçlarını ve hatta unsurlarını tespit etmeleri ve hedef almaları sebebiyle, askeri ve lojistik tedarik hatları her yönden kesildiği için büyük sıkıntı çekiyorlar.

Tekrarlama

Her zamanki gibi, Husi milisleri, binlerce üyesinin öldürülmesine, yaralanmasına veya esir alınmasına karşı kayıtsız ve ilgisiz davranıyor. 1980'lerde Irak ile savaşı sırasında İran'ın benimsediği aynı yaklaşımı tekrarlıyor. O zaman da İran, genç, deneyimsiz acemi askerleri, profesyonel bir orduya karşı kaderlerini umursamadan, ardı ardına cepheye göndermişti. Zira önemli olan, daha iyi eğitimli güçler cepheye gönderilene kadar düşman ordusunu yormaktı. Bu yaklaşım İran'a herhangi bir askeri zafer getirmedi; aksine, yaklaşık 1 milyon cana mal oldu. Ne var ki Yemen'deki Husi savaşları sırasında, İran Devrim Muhafızları, Marib, Cevf, Taiz veya Yemen'in batı sahili gibi çeşitli savaş cephelerinde bu trajik deneyimi bir kez daha tekrarlamaya kararlı görünüyor.

Kibir ve yanlış hesap

Husiler, son birkaç gündür savaş bölgelerinden binlerce (en az 3 bin) cesedi çekmekte büyük zorluklar yaşıyor. Ayrıca, hükümet güçlerinin siperlerine ve mevzilerine yönelik devam eden hava saldırıları sonucu binlerce hafif ve ağır yaralı unsurunu tahliye etmekte de zorlanıyor. Bu durum, Husileri, tüm cephelerde hedeflerine kolayca ulaşabilmeleri için artık tüm yolların açık olduğu konusunda yanılttıkları milisleri karşısında zor durumda bırakıyor.

Yemen'in batı sahilindeki son gelişmelere rağmen, durum Husi milislerinin ele geçirdikleri bölgeler üzerindeki kontrollerini pekiştirmelerine elverişli görünmüyor. Uzmanlara ve askeri kaynaklara göre, örneğin Husiler ve güçleri, stratejik öneme sahip Lahc şehrinin Kahbub bölgesinde herhangi bir ilerleme kaydedemedi. Bu arada, bölgede konuşlandırılan hükümete bağlı askeri güçler, savunma yapmak, kıyıdaki ve batı Taiz'in dağlık bölgelerindeki Husi mevzilerine karşı operasyonlar düzenlemek konusunda daha organize ve daha donanımlı hale geldi.

Kahbub, idari olarak Lahc vilayetindeki Mudaraba ve el-Ara bölgesine bağlı, Taiz vilayeti ile sınır komşusu olan stratejik bir dağlık bölgedir. Stratejik Babu’l Mendeb Boğazı'na nazır en önemli dağ sıralarından biridir.

Savaşlardaki kabileler dengesi

Bu silahlı mücadele içinde, savaşan tarafların ittifakları ve çıkarları gibi, sahnenin günden güne sürekli değiştiği mevcut savaş da yer alıyor. İçeride, Husi milislerinin, onları hâlâ destekleyen bazı kabilelerle ilişkilerinde değişikliklere tanık olacağımıza şüphe yok.  Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre son deneyimler, kabilelerin kendi dengelerine ve “gerçekçi” hesaplara sahip olduklarını kanıtlıyor. Gerek 26 Eylül 1962 devriminden sonra İmam yönetiminin kalıntılarına karşı yürütülen cumhuriyet savaşları, gerekse Sana'yı çevreleyen kabilelerin merhum Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih'i terk etmeleri bunu gösteriyor. Aynı durum dışarısı için de geçerli; nitekim Husiler, kabileler tarafından kolayca benimsenmeyen garip bir gurur ve kibirle, kendi halklarının ezici çoğunluğuna, ülke içindeki en yakın akrabalarına ya da sınırın her iki tarafındaki iç içe geçmiş kabile ilişkileri göz önüne alındığında, diğer tüm komşulardan daha yakın olan Arap komşularına (Suudi Arabistan’a) karşı, coğrafi olarak uzak ve kültürel olarak farklı olan İran'ın müttefiki olduklarını itiraf ediyorlar.

İran'ın otuz yılı aşkın süredir Husi şahinlerin ve onları çevreleyen küçük bir grup genç kabile üyesinin zihinlerine uyguladığı ideolojik beyin yıkama, Yemen devletinin buna kayıtsız kalması ve bölgelerine yönelik kapsamlı bir kalkınma yokluğuyla birleşince, hayatın savaştan ibaret olduğuna ve geleceğin yalnızca ölüm veya ahirette olduğuna inanmalarına neden oldu Esir alınan Husi savaşçılarına savaşma motivasyonlarının ne olduğu sorulduğunda verdikleri cevaplarda bunu açıkça gösteriyor. Cevapları içinde bulundukları acınası ve zavallı durumu ortaya koyuyor; arkalarında sadece İranlı ve Hizbullahlı savaş uzmanlarının, önlerinde ise kendileri gibi Yemenlilerin olduğunu keşfettiklerini söylüyorlar. Aldandıkları ve tuzağa düştükleri için gözyaşlarına boğulacak kadar pişman oluyorlar, ama son pişmanlığın bir faydası yok.


BM’den savaşın Yemen’e yönelik yardımlar üzerindeki etkisine ilişkin uyarı

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
TT

BM’den savaşın Yemen’e yönelik yardımlar üzerindeki etkisine ilişkin uyarı

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)

Birleşmiş Milletler (BM), Yemen’de devam eden savaşın ülkedeki insani yardım ihtiyaçlarına erişimi olumsuz etkilediği konusunda uyarıda bulundu. Eylül ayının başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edildiği, bunların büyük bölümünün Taiz ve Lahic vilayetlerine sığındığı bildirildi.

BM Yemen Mukim ve İnsani İşler Koordinatörü Laurent Bukera, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, durumun “hızla değiştiğini” belirterek, yeni yerinden edilme dalgalarının yaşanmasını ve insani ihtiyaçların artmasını beklediklerini söyledi. Bukera, 15 Eylül itibarıyla 60 binden fazla yerinden edilmiş kişiye hızlı müdahale mekanizması kapsamında yardım ulaştırıldığını ifade etti.

Bukera, yardımların güvenli ve sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının güvence altına alınması ve çatışmalardan kaçanlar için güvenli koridorlar oluşturulması gerektiğini vurguladı.

Suudi Arabistan’da ise Sivil Savunma Müdürlüğü, Taif vilayetinde Husilere ait bir İHA’nın önlenerek imha edilmesinin ardından düşen şarapnel parçaları nedeniyle Yemen uyruklu bir kişinin hayatını kaybettiğini, bir Suudi vatandaşı ile Pakistan uyruklu bir kişinin yaralandığını açıkladı. Olayda bazı binalar ve araçlarda da maddi hasar meydana geldi.

Öte yandan Türkiye, Husilerin bir İHA ile Mekke-i Mükerreme’ye yönelik saldırı girişimini ve grubun gerçekleştirdiği diğer eylemleri şiddetle kınadı. Ankara, bu eylemlerin yalnızca bölgesel güvenlik açısından tehdit oluşturmadığını, aynı zamanda uluslararası deniz ticaret yollarını ve küresel istikrarı da olumsuz etkilediğini ifade etti.


Bağdat, DEAŞ tutukluları üzerindeki yargı yetkisinde ısrarcı

DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
TT

Bağdat, DEAŞ tutukluları üzerindeki yargı yetkisinde ısrarcı

DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)

Bağdat’ta dün yapılan açıklamada, Irak makamlarının yıl ortasında Suriye’den nakledilen DEAŞ mensubu tutuklular üzerindeki yargı yetkisinden vazgeçmediği bildirildi. Iraklı üst düzey bir yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, örgüt mensubu tutuklulara ilişkin dosyaların yalnızca Terörle Mücadele Birimi ve Yüksek Yargı Konseyi’nin yetkisinde olduğunu söyledi.

Irak’ın bu tutumu, Fransız avukatların Bağdat’ın müvekkillerini temsil etmeleri için kendilerine izin vermeyi reddettiğini açıklamasından sonra geldi. Avukatlar, adil olmadığını savundukları yargılamaların ardından idam cezalarının verilmesi ihtimaline karşı uyarıda bulundu.

Ancak Iraklı yetkili, tutuklulara ilişkin dosyaların “halen soruşturma aşamasında olduğunu ve mahkemeye sevk edilmelerinin zaman alabileceğini” ifade etti. Yetkili, söz konusu hassas dosyaların “Irak’ın ulusal güvenliğiyle ilgili bir mesele” olduğunu vurguladı.

Iraklı bir uzmana göre, yerel yasalar mahkemelerde yalnızca Irak’ta ruhsatlı avukatların savunma yapmasına izin veriyor. Fransız makamlarının rolü ise vatandaşlarını ziyaret ederek durumları hakkında bilgi almakla sınırlı; bu kapsamda yabancı avukatların tutukluları mahkemelerde temsil etmesine izin verilmiyor.