İç savaşla Suriye narko-devlete mi dönüştü?

Mayıs ayında Halep’te ele geçirilen Captagon haplarının sevkiyatı (AFP)
Mayıs ayında Halep’te ele geçirilen Captagon haplarının sevkiyatı (AFP)
TT

İç savaşla Suriye narko-devlete mi dönüştü?

Mayıs ayında Halep’te ele geçirilen Captagon haplarının sevkiyatı (AFP)
Mayıs ayında Halep’te ele geçirilen Captagon haplarının sevkiyatı (AFP)

Suriye’de 12. yılına giren yıkıcı iç savaş ülkeyi harabeye çevirdi, haritasını değiştirdi, bölgeleri ayırdı. Ancak Captagon isimli uyuşturucu hap tüm cephe hattını aştı.
Bir zamanlar DEAŞ ile olan ilişkisiyle ün salmış olan Captagon, yalnızca ekonomisi tükenmiş ülkenin Devlet Başkanı Beşşar Esed’in rejimini desteklemekle kalmayıp, onun birçok düşmanını da destekleyen, yasadışı 10 milyar dolarlık bir endüstri yarattı.
Captagon, Suriye’nin kuzeyinden güneyine, rejime bağlı veya muhalif güçlerin kontrolünde olup olmadığına bakılmaksızın çöller ve kıyılardan geçerek, 2011’den beri kanlı bir iç savaşa batmış olan Suriye’yi bir uyuşturucu devletine dönüştürdü ve ekonomisi çöktüğü için komşu Lübnan’da da derin kökler saldı.
AFP’nin resmi verilerden derlenen tahminlere göre, şu anda Suriye’nin açık ara en büyük ihracatı olan Captagon, tüm yasal ihracatları gölgede bırakıyor.
Suriye, Afrika ve Avrupa ülkelerinden geçerek Lübnan ve Irak gibi bölge ülkelerine uzanan bir ağın ana merkezi haline geldi.
Bir dönem dikkat eksikliği, hiperaktivite, narkolepsi, depresyon, epilepsi hastalarına amfetamin ilaçlarına ek olarak reçete edilen ancak kötüye kullanımı nedeniyle 80’li yıllarında üretimi durdurulan Captagon, bugün bölgede üretim, kaçakçılık ve hatta tüketim açısından bir numaralı uyuşturucu haline geldi.
AFP, çoğu isminin gizli kalmasını isteyen 30’dan fazla kaçakçı, Suriye ve diğer ülkelerdeki mevcut ve eski güvenlik görevlilerinin yanı sıra Captagon endüstrisine aşina olan aktivistler ve yerel yetkililerle görüştü.
Lübnan’da Bekaa Vadisi’ndeki bir ücra bölgede yaşayan, büyük anlaşmaların gerçekleşmesine aracılık eden bir kişi AFP’ye sevkiyatları nasıl organize ettiklerini anlattı.
Söz konusu arabulucu AFP’ye yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı;
“Dört veya beş büyük isim ortak oluyor ve hammadde, nakliye ve rüşvet için 10 milyon dolarlık bir sevkiyatın maliyetini paylaşıyor. Maliyet düşük ve kar yüksek. 180 milyon dolar kar getiriyor. 10 sevkiyattan yalnızca biri geçse bile hala kazanan sizsiniz. 50’den fazla barondan oluşan bir grup var. Bunlar büyük bir ağ.”
Arabulucuya göre, uyuşturucu pastasından en büyük payı Suriye, Lübnan, Ürdün, Irak’a yayılan Bedevi konfederasyonu Beni Halid üyeleri alıyor.
Resmi rakamlara göre, 2021’de Ortadoğu ve ötesinde 400 milyondan fazla hap ele geçirildi ve bu yıl düzenlenen operasyonlarla ele geçirilenler ise bunun üzerine çıktı.
Güvenlik yetkilileri, ele geçirilen her sevkiyat için dokuzunun daha varış noktasına ulaştığını söylüyor.
Captagon hapının fiyatı 1 ila 25 dolar arasında değişiyor. Bu, hap başına 5 dolarlık düşük bir ortalama fiyatla ve beş sevkiyattan yalnızca dördünün ulaşmasıyla bile Captagon’un en az 10 milyar dolarlık bir endüstri olduğu anlamına geliyor.
Güvenlik yetkililerine göre bu ticaretin yüzde 80’i Suriye merkezli olduğundan, Captagon bu ülkenin en önemli ihracatı ve tüm ulusal bütçesinin en az üç katı değerinde.
Narkotik uzmanları, Esed rejiminin kontrolündeki bölgelerin bu ticaretin merkezi olduğunu söylüyor.
Esed’ın savaşı kazanmak için kendisine borçlu olduğu karanlık savaş ağaları ve uzmanların Lübnan sınırındaki ticareti korumada önemli bir rol oynadığını söylediği İran destekli Hizbullah grubu da dahil olmak üzere birçok taraf bundan büyük ölçüde yararlandı.
AFP’ye konuşan eski bir Suriye hükümet danışmanı, “Suriye’nin dövize çok ihtiyacı var ve bu endüstri, hammadde ithal etmekten imalata ve nihayetinde hapları ihraç etmeye kadar gölge bir ekonomi aracılığıyla hazineyi doldurma yeteneğine sahip” dedi.
Suriye’deki eski güvenlik güçleri, kaçakçılar ve uzmanlar da dahil olmak üzere çeşitli kaynaklara göre, birkaç Suriye güvenlik ve askeri teşkilatı bu ticarette yer alıyor.
Bunların en önde geleni, Beşşar Esed’in kardeşi Mahir Esed’e bağlı 4. Tümen.
Captagon endüstrisi hakkında aylar önce bir rapor yayınlayanWashington merkezli Newlines Enstitüsü’nden Caroline Rose, “4. Tümen, Captagon’un Humus ve Lazkiye’de korunmasının yanı sıra Tartus ve Lazkiye limanlarına taşınmasında kilit rol oynadı” dedi.
Kaçakçılık operasyonlarını takip eden bir muhalif eylemci ise, “Captagon üreticileri bazen hammadde doğrudan 4. Tümen’den alıyor, bunlar bazen askeri çantalara yerleştiriliyor” diye konuştu.
4. Tümen, Lübnan ve Suriye arasındaki sınır bölgesinde konuşlanmış en önemli askeri tümendir ve ülkenin batısındaki Lazkiye limanında büyük etkiye sahiptir.
Lübnan-Suriye sınırı, her zaman için her türlü malın kaçakçılığının yapıldığı bir rota oldu.

Captagon davalarını takip eden Lübnanlı bir adli kaynak, Suriye ihtilafının en şiddetli yıllarında özellikle silah kaçakçılığıyla tanınan Vadi Khaled bölgesinin şimdi bu hapların kaçakçılarıyla dolu olduğunu söyledi.
Lübnan’da geçen yıl içinde uyuşturucuya karşı gerçekleşen operasyonlar ile Bekaa bölgesinde laboratuvar sayısı azaldı. Tüccarlar da Suriye toprakları içindeki sınır bölgesine taşındı.
Suriye ve Ürdün arasındaki Cabir-Nasib Sınır Kapısı’nın yeniden açılması ve kaçak geçişlere ek olarak kaçakçılık yollarının genişletilmesi onlara yardımcı oldu.
Ürdün sınırındaki güney Suriye şehirleri Suveyda ve Deraa, diğer önemli kaçakçılık yolları ve aynı zamanda birçok uyuşturucu laboratuvarına ev sahipliği yapıyor.
Suveyda’daki ekonomik bozulma, birçok genci özellikle Captagon olmak üzere, malları depolamak ve kaçakçılık yapmakla uğraşan yerel çetelere katılmaya teşvik etti.
Yerel Karama silahlı grubunun sözcüsü Ebu Timur, “Kaçakçılık, 100’den fazla küçük silahlı çeteyle koordineli olarak çölde yaşayan kabileler tarafından organize ediliyor” dedi.
Boğucu yaptırımlar ve Suriye’de yeniden yapılanma fonları getirecek herhangi bir çözümün olmaması ışığında, savaş tacirleri ağı sihirli çözümü Captagon haplarında buluyor.
Suriye hükümetinin eski danışmanı şunları söyledi;
“Captagon rejim, muhalefet, Kürtler ve DEAŞ olmak üzere çatışmanın tüm taraflarını bir araya getirdi.”
Türkiye destekli grupların kontrol alanlarındaki bir kaçakçı, “Humus ve Şam’da hapları 4. Tümen depolarından alan insanlarla çalışıyorum. Benim işim hapları buraya dağıtmak ya da muhalif gruplarla koordineli olarak yurtdışına göndermek. Bu iş aynı zamanda çok tehlikeli ve çok kolay” diye konuştu.

Kaçakçı, Suriye’nin kuzeybatısındaki İdlib yerleşim bölgesine hakim Heyetu Tahriru’ş Şam grubunun liderlerine de hap sattığını söyledi.
Ayrıca, “Bölge muhalif gruplarla dolu. Burası bir orman, orada herkes aç ve yemek yemek istiyor” dedi.
Bölgedeki yeni captagon liderinin, Suriye Milli Ordusu (SMO) bünyesinde faaliyet gösteren Sultan Murad Tümeni’nde bir komutan olan Ebu Velid Ezza olduğunu öne sürdü ve “Eskiden Humus’ta bulunduğu için 4. Tümen ile çok iyi ilişkileri var” dedi.

Grup, AFP’ye gönderdiği açıklamada uyuşturucu ticaretiyle ilişkili olmadıklarını belirtti.
Kimyasalların ötesinde, bir captagon laboratuvarı için en büyük yatırım, bir tablet presi veya şekerleme makinesidir.
Kimyasal öncüler temin edildikten sonra, nispeten ilkel ekipmanlara sahip bir captagon üretim laboratuvarı kurmak sadece 48 saat sürüyor.
Bu, Captagon laboratuvarlarının maruz kaldıkları herhangi bir baskından kısa bir süre sonra çalışmalarına devam edebilecekleri anlamına geliyor.

Suriye’deki bir ilaç fabrikasında çalışan bir kişi, “Suriyeli yetkililer zaman zaman sevkiyatlara el konulduğunu veya depolara baskın yapıldığını duyursa da, bu oyundan başka bir şey değil” yorumunda bulundu.
Lübnan güvenlik ve askeri teşkilatları ise, Captagon kaçakçılığının takibini teşvik etseler de, mevcut ekonomik çöküşün ışığında sınırlı bütçeleri çalışmalarını engelliyor.
Suudi Arabistan gümrüğü ve polisi, Captagon ile son teknoloji algılama teknolojisi ve köpek birimleriyle nasıl mücadele ettiklerini ortaya çıkaran videolar paylaşıyor.
Ancak bölgedeki üst düzey güvenlik ve yargı yetkilileri AFP’ye, kaçakçıların her zaman bir adım önde olduklarını söyledi.
Üst düzey bir Lübnanlı yetkili, “Özellikle cömertçe rüşvet dağıttıkları ve denizcilik şirketlerinde işbirlikçileri olduğu için kimse onları (tüccarları) hapse atmak istemiyor” dedi.
Lübnan’da yerel medya, Bekaa bölgesinden büyük bir imparatorluk yönetmekle suçlanan işadamı Hasan Dekko’yu ‘Captagon Kralı’ olarak nitelendirdi.
Ancak her iki ülkede de üst düzey siyasi bağlantıları olan iki uluslu bir şirket olan Dekko, büyük ölçekte Captagon hapların ele geçirmelerinin ardından geçen yıl Nisan ayında tutuklandı.
Dekko, uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgisi olduğunu reddetti.
Ancak Lübnan’daki narkotik birimleri, Ürdün’deki bir pestisit fabrikası, Suriye’deki bir araba galerisi ve bir tanker filosu da dahil olmak üzere sahip olduğu bazı işletmelerin uyuşturucu ticareti için bir paravan olduğunu iddia etti.

Suriye’de ise çeşitli kaynaklar, ABD yaptırımları altındaki Suriyeli milletvekili Amer Khiti’nin Captagon kaçakçılığı alanında önemli bir isim olduğunu belirtti
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), “Khiti captagon kaçakçılığına karışıyor” ifadesini kullandı.
Risk danışmanlık şirketi COAR’da Suriye analizlerinden sorumlu Ian Larson, AFP’ye Şam hükümetinin ekonomi alanında fazla seçeneği olmadığını söyledi.
Larson, “Suriye bilinçli tercihle Captagon üretiminin dünya çapındaki merkezi oldu. Yine de Captagon sanayisini Beşşar Esed’e doğrudan bağlayan kesin delil yoktur ama zaten bulmamıza da gerek yoktur” diye ekledi.

Captagon’dan gelen dolarlar, üst düzey Suriyeli yetkililer, varlıklı mülk sahipleri, kaçakçılar, işsiz gençler veya bunların imalatı ve kaçakçılığında çalışan köylüler ve mültecilere kadar dağıtılıyor.
Eylül 2020’de ABD Temsilciler Meclisi, İngilizce ‘CAPTAGON’ olarak kısaltılan Esed’in Uyuşturucu Kaçakçılığı ve Stokçuluğuyla Mücadele Yasasını kabul etti.
Captagon endüstrisi, Suriye ihtilafındaki birçok taraf arasında ortak payda olmasına ve Suriye sınırlarının ötesine geçmesine rağmen, henüz emekleme aşamasındadır.



Yemen'in batı sahili: Husiler için bir tuzak, bir ödül değil

Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
TT

Yemen'in batı sahili: Husiler için bir tuzak, bir ödül değil

Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: Reuters / Al Majalla

Enver el-Ansi

En yakın bağlamda, Yemen'de gelişen olaylar, daha geniş bölgesel ve uluslararası boyutların bazılarını gölgede bırakarak, dünyanın dört bir yanında birçok kişiyi meşgul ediyor gibi görünüyor. Örneğin, ABD ve İran, keza Batı tarafından güçlü bir şekilde desteklenen Ukrayna ve Rusya arasında pozisyonlardaki farklılık ve uzaklığın somutlaştırdığı gibi, askeri, ekonomik ve siyasi çatışmalar nedeniyle çıkarların yakınlaşması en azından şimdilik ertelenmiş gibi görünüyor.

Yemen meselesinde, sınırlı güç, nitelik, deneyim ve eğitime sahip kabile gruplarından oluşan milisler, bu hayati öneme sahip stratejik boğaza ilerlemelerini kolaylaştıran karmaşık faktörler bir araya gelmeseydi Babu’l Mendeb'e ulaşamazlardı. Bu durumda, üçüncü bir tarafın ve belki de başka uluslararası aktörlerin, askeri ve teknik destek açısından olmasa bile, en azından istihbarat, bilgi ve lojistik açısından, çeşitli derecelerde bu gelişmelerin içinde yer aldıkları, perde arkasından durumu manipüle ettikleri, nihayetinde işlerin Yemen'in batı sahilinde ve Kızıldeniz'in güneyinde son haftalarda ve günlerde tanık olduğumuz noktaya vardığı güçlü ve neredeyse kesin bir şekilde varsayılıyor.

“Gerçek” bir mücadele yoktu, ancak doğal kaynaklar ve madenler bakımından zengin, yüzölçümü büyük Marib ve el-Cevf vilayetlerinin çevresinde geçmişte olduğu gibi bugün de yüksek ve daha yoğun bir tempoda çatışmalar yaşanmaya devam ediyor. El-Beyda şehrinde de çatışmalar nispeten yoğun, ancak burada savaş cephelerinde maruz kaldıkları yıkıcı hava saldırılarıyla zayıflayan Husi milislerinin belirgin bir şekilde geri çekilmesinin ışığında, hükümet güçleri saldırılara karşılık verme ve caydırma konusunda inisiyatifi yeniden ele geçirerek daha yüksek bir saldırı performansı sergiliyor. Husi unsurları kendilerine nispeten bir koruma sağlayan doğal tahkimatlarından uzaklaşarak ovalarda ve sahil bölgelerinde konuşlandıkları için bu saldırılara karşı savunmasız hale geldiler. Oysa bahsedilen doğal tahkimatlar gerek Yemen ordusu ve Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun saldırıları, gerekse daha da öncesinde Gazze savaşı sırasında Husilerin “Gazze'yi destekleme” bahanesiyle, ABD gemilerini hedef almalarının, İsrail'e çoğu hedefine ulaşamayan füze ve insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenlemelerinin ardından, ABD ve İsrail’in mevzilerine düzenledikleri hava saldırıları sırasında milisleri korumuşlardı.

CFRTB
Yemen hükümetine bağlı savaşçılar, Cevf şehrinde Husilerle yaşanan çatışmalar sırasında, 15 Eylül 2026 (AFP TV/AFP)

Yemen'in Kızıldeniz'e nazır batı sahilinde yaşananlara ilişkin olarak, Ulusal Direniş Güçleri Sözcüsü General Sadık Duveyd şunları söyledi: “Batı kıyısındaki operasyonlar aylar öncesinden planlanmış ve İran Devrim Muhafızları'nın doğrudan emriyle, İran ve Lübnanlı uzmanların katılımıyla, İran'ın savaşının bir parçası olarak gerçekleştirilmiştir.”

Husiler, son birkaç gündür binlerce (en az 3 bin) cesedi savaş bölgelerinden çekmekte büyük zorluklar yaşıyor

Sonuç olarak, durumun değişmeyen tek yanı, Husilerin her zamanki gibi, savaş alanlarına gönderilen yüzlerce, belki de binlerce savaşçının ölümüne kayıtsız kalmalarıdır. Son bilgiler, Lahc şehrindeki el-Mudaraba’nın eteklerindeki Kahbub bölgesi ile Zubab bölgesine doğru ilerleme girişimlerinde onlarca Husi militanının öldürüldüğünden veya yaralandığından bahsetti. Husilerin batı sahiline yönelik büyük çaplı saldırısının ardından buralardan kaçan binlerce sivil ve yüzlerce asker bu bölgeye sığındı. Yemenli askeri uzmanların tahminlerine göre, 100 binden fazla Husi milisi saldırıya katıldı, 120'den fazla balistik füze ve belki de bu sayıdan daha fazla insansız hava aracı fırlatıldı, çeşitli ağır ve orta sınıf silahlar kullanıldı.

Gelişmiş teknolojiler

Yemen ordusu, Husi milislerinin liderleri ve İranlı işbirlikçileri tarafından batı sahiline yönelik saldırılar sırasında 3 binden fazla telsiz cihazın kullanıldığını gözlemledi. Bu saldırılar, Babu’l Mendeb Boğazı'na nazır Taiz şehrinden başlatıldı ve Kızıldeniz'in güneyindeki tüm Yemen adalarını ve kasabalarını kapsadı. Bu, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı'na yaklaşmalarının esasında gerçekleşmeyen bir çatışmanın değil, eski/yeni bir planın sonucu olduğu anlamına geliyor. Hudeyde Valisi Hasan Tahir'in belirttiği gibi: “Batı sahilinde yaşananlar askeri bir yenilgi değildi, çünkü savaş yoktu, aksine ortada bir aldatmaca ve büyük bir komplo vardı.”

Yemen'in batı sahilinin coğrafyasına hakim, batı Tihama bölgesinin sakinlerinden olan Ebker ise şunları ekledi: “Komplocuları, onlara para ödeyenleri ve onları finanse edenleri ifşa edeceğimiz gün gelecek. Hudeyde ve Yemen halkına gerçek düşmanın kim olduğunu ve yaşananları kolaylaştırmak için milyarlarca dolar ödeyenlerin kim olduğunu açıklayacağız.” Bunu şu sözlerle vurguladı: “Sadece Husilerle değil, İran ve büyük güçler dahil destekçileriyle savaştık.”

VFGHYJ
Stratejik Babu’l Mendeb Boğazı'na ve Kızıldeniz'in girişine bakan dağlık bir bölge olan Kahbub yakınlarında, Yemen hükümet güçlerinden bir savaşçı bir kamyonetin yanında nöbet tutuyor, 15 Eylül 2016 (AFP)

Ancak diğer tarafta tablo, Husilerin övüneceği ve uzaktan, Tahran, Bağdat ve Beyrut'tan gelen davul sesleriyle kutlayacakları kadar parlak değil. Gerçekte, yeni mevzilerini koruyamamaları ve hükümete ait insansız hava araçlarının Husi araçlarını ve hatta unsurlarını tespit etmeleri ve hedef almaları sebebiyle, askeri ve lojistik tedarik hatları her yönden kesildiği için büyük sıkıntı çekiyorlar.

Tekrarlama

Her zamanki gibi, Husi milisleri, binlerce üyesinin öldürülmesine, yaralanmasına veya esir alınmasına karşı kayıtsız ve ilgisiz davranıyor. 1980'lerde Irak ile savaşı sırasında İran'ın benimsediği aynı yaklaşımı tekrarlıyor. O zaman da İran, genç, deneyimsiz acemi askerleri, profesyonel bir orduya karşı kaderlerini umursamadan, ardı ardına cepheye göndermişti. Zira önemli olan, daha iyi eğitimli güçler cepheye gönderilene kadar düşman ordusunu yormaktı. Bu yaklaşım İran'a herhangi bir askeri zafer getirmedi; aksine, yaklaşık 1 milyon cana mal oldu. Ne var ki Yemen'deki Husi savaşları sırasında, İran Devrim Muhafızları, Marib, Cevf, Taiz veya Yemen'in batı sahili gibi çeşitli savaş cephelerinde bu trajik deneyimi bir kez daha tekrarlamaya kararlı görünüyor.

Kibir ve yanlış hesap

Husiler, son birkaç gündür savaş bölgelerinden binlerce (en az 3 bin) cesedi çekmekte büyük zorluklar yaşıyor. Ayrıca, hükümet güçlerinin siperlerine ve mevzilerine yönelik devam eden hava saldırıları sonucu binlerce hafif ve ağır yaralı unsurunu tahliye etmekte de zorlanıyor. Bu durum, Husileri, tüm cephelerde hedeflerine kolayca ulaşabilmeleri için artık tüm yolların açık olduğu konusunda yanılttıkları milisleri karşısında zor durumda bırakıyor.

Yemen'in batı sahilindeki son gelişmelere rağmen, durum Husi milislerinin ele geçirdikleri bölgeler üzerindeki kontrollerini pekiştirmelerine elverişli görünmüyor. Uzmanlara ve askeri kaynaklara göre, örneğin Husiler ve güçleri, stratejik öneme sahip Lahc şehrinin Kahbub bölgesinde herhangi bir ilerleme kaydedemedi. Bu arada, bölgede konuşlandırılan hükümete bağlı askeri güçler, savunma yapmak, kıyıdaki ve batı Taiz'in dağlık bölgelerindeki Husi mevzilerine karşı operasyonlar düzenlemek konusunda daha organize ve daha donanımlı hale geldi.

Kahbub, idari olarak Lahc vilayetindeki Mudaraba ve el-Ara bölgesine bağlı, Taiz vilayeti ile sınır komşusu olan stratejik bir dağlık bölgedir. Stratejik Babu’l Mendeb Boğazı'na nazır en önemli dağ sıralarından biridir.

Savaşlardaki kabileler dengesi

Bu silahlı mücadele içinde, savaşan tarafların ittifakları ve çıkarları gibi, sahnenin günden güne sürekli değiştiği mevcut savaş da yer alıyor. İçeride, Husi milislerinin, onları hâlâ destekleyen bazı kabilelerle ilişkilerinde değişikliklere tanık olacağımıza şüphe yok.  Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre son deneyimler, kabilelerin kendi dengelerine ve “gerçekçi” hesaplara sahip olduklarını kanıtlıyor. Gerek 26 Eylül 1962 devriminden sonra İmam yönetiminin kalıntılarına karşı yürütülen cumhuriyet savaşları, gerekse Sana'yı çevreleyen kabilelerin merhum Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih'i terk etmeleri bunu gösteriyor. Aynı durum dışarısı için de geçerli; nitekim Husiler, kabileler tarafından kolayca benimsenmeyen garip bir gurur ve kibirle, kendi halklarının ezici çoğunluğuna, ülke içindeki en yakın akrabalarına ya da sınırın her iki tarafındaki iç içe geçmiş kabile ilişkileri göz önüne alındığında, diğer tüm komşulardan daha yakın olan Arap komşularına (Suudi Arabistan’a) karşı, coğrafi olarak uzak ve kültürel olarak farklı olan İran'ın müttefiki olduklarını itiraf ediyorlar.

İran'ın otuz yılı aşkın süredir Husi şahinlerin ve onları çevreleyen küçük bir grup genç kabile üyesinin zihinlerine uyguladığı ideolojik beyin yıkama, Yemen devletinin buna kayıtsız kalması ve bölgelerine yönelik kapsamlı bir kalkınma yokluğuyla birleşince, hayatın savaştan ibaret olduğuna ve geleceğin yalnızca ölüm veya ahirette olduğuna inanmalarına neden oldu Esir alınan Husi savaşçılarına savaşma motivasyonlarının ne olduğu sorulduğunda verdikleri cevaplarda bunu açıkça gösteriyor. Cevapları içinde bulundukları acınası ve zavallı durumu ortaya koyuyor; arkalarında sadece İranlı ve Hizbullahlı savaş uzmanlarının, önlerinde ise kendileri gibi Yemenlilerin olduğunu keşfettiklerini söylüyorlar. Aldandıkları ve tuzağa düştükleri için gözyaşlarına boğulacak kadar pişman oluyorlar, ama son pişmanlığın bir faydası yok.


BM’den savaşın Yemen’e yönelik yardımlar üzerindeki etkisine ilişkin uyarı

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
TT

BM’den savaşın Yemen’e yönelik yardımlar üzerindeki etkisine ilişkin uyarı

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)

Birleşmiş Milletler (BM), Yemen’de devam eden savaşın ülkedeki insani yardım ihtiyaçlarına erişimi olumsuz etkilediği konusunda uyarıda bulundu. Eylül ayının başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edildiği, bunların büyük bölümünün Taiz ve Lahic vilayetlerine sığındığı bildirildi.

BM Yemen Mukim ve İnsani İşler Koordinatörü Laurent Bukera, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, durumun “hızla değiştiğini” belirterek, yeni yerinden edilme dalgalarının yaşanmasını ve insani ihtiyaçların artmasını beklediklerini söyledi. Bukera, 15 Eylül itibarıyla 60 binden fazla yerinden edilmiş kişiye hızlı müdahale mekanizması kapsamında yardım ulaştırıldığını ifade etti.

Bukera, yardımların güvenli ve sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının güvence altına alınması ve çatışmalardan kaçanlar için güvenli koridorlar oluşturulması gerektiğini vurguladı.

Suudi Arabistan’da ise Sivil Savunma Müdürlüğü, Taif vilayetinde Husilere ait bir İHA’nın önlenerek imha edilmesinin ardından düşen şarapnel parçaları nedeniyle Yemen uyruklu bir kişinin hayatını kaybettiğini, bir Suudi vatandaşı ile Pakistan uyruklu bir kişinin yaralandığını açıkladı. Olayda bazı binalar ve araçlarda da maddi hasar meydana geldi.

Öte yandan Türkiye, Husilerin bir İHA ile Mekke-i Mükerreme’ye yönelik saldırı girişimini ve grubun gerçekleştirdiği diğer eylemleri şiddetle kınadı. Ankara, bu eylemlerin yalnızca bölgesel güvenlik açısından tehdit oluşturmadığını, aynı zamanda uluslararası deniz ticaret yollarını ve küresel istikrarı da olumsuz etkilediğini ifade etti.


Bağdat, DEAŞ tutukluları üzerindeki yargı yetkisinde ısrarcı

DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
TT

Bağdat, DEAŞ tutukluları üzerindeki yargı yetkisinde ısrarcı

DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)

Bağdat’ta dün yapılan açıklamada, Irak makamlarının yıl ortasında Suriye’den nakledilen DEAŞ mensubu tutuklular üzerindeki yargı yetkisinden vazgeçmediği bildirildi. Iraklı üst düzey bir yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, örgüt mensubu tutuklulara ilişkin dosyaların yalnızca Terörle Mücadele Birimi ve Yüksek Yargı Konseyi’nin yetkisinde olduğunu söyledi.

Irak’ın bu tutumu, Fransız avukatların Bağdat’ın müvekkillerini temsil etmeleri için kendilerine izin vermeyi reddettiğini açıklamasından sonra geldi. Avukatlar, adil olmadığını savundukları yargılamaların ardından idam cezalarının verilmesi ihtimaline karşı uyarıda bulundu.

Ancak Iraklı yetkili, tutuklulara ilişkin dosyaların “halen soruşturma aşamasında olduğunu ve mahkemeye sevk edilmelerinin zaman alabileceğini” ifade etti. Yetkili, söz konusu hassas dosyaların “Irak’ın ulusal güvenliğiyle ilgili bir mesele” olduğunu vurguladı.

Iraklı bir uzmana göre, yerel yasalar mahkemelerde yalnızca Irak’ta ruhsatlı avukatların savunma yapmasına izin veriyor. Fransız makamlarının rolü ise vatandaşlarını ziyaret ederek durumları hakkında bilgi almakla sınırlı; bu kapsamda yabancı avukatların tutukluları mahkemelerde temsil etmesine izin verilmiyor.