Hamburg İslam Merkezi, İran bağlantısı nedeniyle Hamburg Şurası’ndan ayrıldı

İranlılar geçtiğimiz eylül ayında, İran’daki protestoları desteklemek için Hamburg’da yürüyüş düzenledi. (DPA)
İranlılar geçtiğimiz eylül ayında, İran’daki protestoları desteklemek için Hamburg’da yürüyüş düzenledi. (DPA)
TT

Hamburg İslam Merkezi, İran bağlantısı nedeniyle Hamburg Şurası’ndan ayrıldı

İranlılar geçtiğimiz eylül ayında, İran’daki protestoları desteklemek için Hamburg’da yürüyüş düzenledi. (DPA)
İranlılar geçtiğimiz eylül ayında, İran’daki protestoları desteklemek için Hamburg’da yürüyüş düzenledi. (DPA)

Almanya’nın Hamburg eyaletindeki Hamburg İslam Merkezi (IZH) İran ile bağlantısı nedeniyle tartışmaların odak noktası haline geldikten sonra, ‘Hamburg Şurası’ olarak da bilinen Hamburg İslam Toplulukları Konseyi’nden çekildiğini duyurdu. Bu adım, IZH’nin Hamburg Şurası’ndan ihraç edilmesini önlemek için yaptığı bir hamle olarak değerlendirildi.
IZH’nin, Hamburg yerel yönetiminin 10 yıl önce İslam dinini, ibadet hak ve hürriyetlerini tanıdığı bir anlaşma imzaladığı Hamburg Şurası’ndan ihraç edilmesi çağrısında bulunan sesler son zamanlarda yükseldi. Ancak Hamburg’taki yerel yönetim, İran’daki protesto gösterilerinin başlamasından ve rejim tarafından sert şekilde müdahale edilmesinden bu yana başkanı doğrudan Tahran’dan atanan IZH’nin bünyesinde yer aldığı Hamburg Şurası ile yapılan anlaşmadan çekilmediği için eleştiriliyordu. Eleştiri sesleri, özellikle Hamburg Şurası’nın hükümetten mali yardım almasından ötürü daha da gür çıkıyordu.
Alman istihbaratı, 1993 yılından bu yana Hamburg'ta faaliyet gösteren IZH’yi izliyor ve burayı İran'ın casusluk faaliyetleri için Berlin Büyükelçiliği’nden sonra Almanya'daki en önemli ikinci merkezi olarak görüyor. Almanya istihbaratı aynı zamanda İran'ın IZH aracılığıyla ideolojisini yaymaya çalıştığı görüşünde.
Almanya, geçtiğimiz yaz Hizbullah ve Husiler gibi Almanya tarafından terörist grup olarak sınıflandırılan taraflara övgüde bulunduğu için IZH Başkan Yardımcısı Süleyman Musevi’yi sınır dışı etti. Hamburg Şurası Başkanı Fatih Yıldız pazar günü geç saatlerde, IZH’nin Şura’dan ayrıldığını duyurdu. Yıldız, Şura toplantısından sonra yaptığı açıklamada, “Konuyu çok tartıştık ve IZH’nin artık Hamburg Şurası üyesi olmadığı sonucuna vardık” ifadelerini kullandı.
Hamburg Şurası Başkan Yardımcısı ve Irkçılıkla Mücadele Sorumlusu Özlem Nas ise ‘IZH'yi kin ve nefreti yaymaya, mal ve can güvenliğine karşı tehdit oluşturmaya ya da nefreti körüklemeye’ karşı uyardı.  Uyarılar özellikle İranlı muhaliflerin IZH binası önünde düzenledikleri gösterilerin artması ve IZH binası duvarlarına İran’da insan hak ve özgürlüklerinin yanı sıra düzenlenen protesto gösterilerini destekleyen siyah ve kırmızı renkte boyalarla bazı sloganların yazılmasından sonra yapıldı.
Diğer yandan IZH, Hamburg Şurası üzerinde artan baskıyı hafifletmek için ayrılma kararı aldığını açıkladı. IZH’nin bildirisinde, kararı almanın ‘kolay olmadığı, ancak kanun çerçevesinde kalabilmek için gerekli hale geldiğini’ vurgulandı.
Siyasi partiler, IZH’nin Hamburg Şurası’ndan ayrılma kararını memnuniyetle karşılarken bunun ilk adım olduğunu belirterek ikinci adım için IZH’nin tamamen kapatılması çağrısında bulundular.
Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Hamburg eyalet hükümeti koalisyonu Yeşiller ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) son yıllarda IZH’nin Hamburg Şurası’ndan çıkarılması için yapılan taleplere karşı çıkarak IZH’yi savundular. Ancak Yeşiller Partisi birkaç hafta önce İran'daki protesto gösterileri nedeniyle bu tutumunu değiştirdi. Yeşiller ve SPD, iki taraf arasında 10 yıl önce imzalanan ve resmi olarak ibadet özgürlüğünü garanti altına alan anlaşmayı kurtarmak için IZH’nin Hamburg Şurası’ndan ihraç etmesini isteme konusunda anlaştılar.
Yeşiller Partisi’nden Hamburg İkinci Belediye Başkanı Katharina Fegebank şu açıklamada bulundu:
“IZH, temel özgür demokratik sistemimizin antitezi niteliğinde olmakla birlikte şu anda baskı uygulamanın ve insan haklarını hiçe saymanın bir sembolü haline gelmiştir. Bu yüzden hükümetle resmi bir anlaşma imzalayan Hamburg Şurası’nın bir parçası olarak kalamaz.”
IZH’nin Hamburg Şurası’ndan çekilme kararını memnuniyetle karşılayan Fegebank, Twitter'da yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:
“Bu kararı memnuniyetle karşılıyorum. Çünkü İran’daki molla rejiminin bir uzantısı olan IZH’nin Hamburg’taki İslami kuruluşlarla yapılan anlaşmanın bir parçası olması artık mümkün değil” yazdı.
Hamburg Parlamentosu’nun muhalefet kanadındaki Almanya Hristiyan Demokrat Birliği’nden (CDU) Milletvekili Christian de Vries, Twitter'dan yaptığı paylaşımda IZH’nin Hamburg Şurası’ndan ayrılma kararından duyduğu memnuniyeti ifade etti. IZH'nin nihai olarak kapatılmasını destekleyen milletvekili de Vries, “IZH’nin ayrılma kararı önemli ve gecikmiş bir adım. Şimdi ikinci adımın atılması, yani radikallerin ve molla rejiminin merkezi olan Hamburg'daki IZH’nin yasaklanması gerekiyor” diye yazdı.
IZH'yi kapatmak Hamburg'daki yerel yönetimin değil, federal hükümetin görevi. Bu yüzden eyalet yönetimindeki koalisyon partileri (Sosyalistler, Yeşiller ve Liberaller), iki hafta önce Hamburg Şurası tarafından kabul edilen ve hükümeti IZH'yi kapatmayı düşünmeye çağıran bir bildiriyi Federal Meclis’e sundular. Söz konusu dönem IZH'ye karşı sert bir tutum almamakla suçlanan SPD milletvekilleri, yasaklama kararı alınmadan Hamburg Şurası’nın kararının beklenmesi gerektiğini vurguladılar.
SPD’nin Hamburg Milletvekili Ekkehard Wysocki, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, şunları söyledi:
“IZH, dini ve siyasi olmak üzere ikili bir rol üstleniyor. Dışarıdan bakıldığında dini bir merkez olduğu düşünülüyor, ama burada çalışanların görüşleri İran rejimiyle çelişmiyor. Yani başkan yardımcıları sınır dışı edildi, çünkü aleyhlerinde bir takım deliller vardı. IZH’de aynı zamanda bağışlar toplanıyordu. Bu da IZH'nin sadece dini bir kurum değil, bağış toplanan bir kurum olduğunun da kanıtıdır.  Sorun, IZH'nin bu ikili yapısı.”
Ancak özellikle eski Almanya Başbakanı Angela Merkel'in üyesi olduğu CDU’dan yapılan siyasi çağrıları eleştiren Wysocki, eski İçişleri Bakanı Horst Seehofer'in CDU üyesi olduğunu ve IZH'yi kapatma gibi bir karar almadığını hatırlattı.
Wysocki, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Almanya’da bir dini merkezi kapatmak karmaşık bir iş. Bazı siyasi partilerin kapatma kararı alması yetmiyor. Çünkü yasal prosedürler var ve bunun için özel şartlar bulunuyor. Hukuki açıdan incelenip karar verilmesi gerekiyor. Siyasilerin bu tür taleplerde bulunmalarının gerekmediğini düşünüyorum. Çünkü IZH zaten gözetim altında ve gözetim altında kalacak. Onun gözetlenmesi işi önceki hükümetler tarafından istihbarat servislerine bırakılmıştır. Eğer kapatılması için bir sebep varsa kapatılır.”
Yıllardır IZH’nin kapatılması gerektiğini savunan, şehirdeki tüm siyasetçileri tanıyan ve Hamburg'da yaşayan İran asıllı Alman Burkiyan Horfaş, bu kez farklı hissettiğini ve IZH'nin yakında kapanacağına inandığını söyledi. Şarku’l Avsat’a konuşan Horfaş şunları söyledi:
“Bu merkez onlar için İran'ın üstünlüğünü oluşturuyor, çünkü burada şeriat anayasadan önce geliyor. Yani IZH çalışanları Almanya'daki temel hukuka saygı duymuyorlar ve terörist fikirler olan ideolojilerini tüm Avrupa’ya yaymak istiyorlar. Hamburg'daki İranlıların çoğu camiye hiç gitmiyor. Hatta birçoğu camiye yaklaşmaktan dahi korkuyor.”
Horfaş ayrıca tanıdığı iki kişinin IZH çalışanlar tarafından doğrudan tehdit edildiklerini vurguladı.



Batı Şeria’da yerleşimciler Müslümanların türbelerine baskın düzenledi, ABD’li televizyon ekibine saldırdı

İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria'da, Nablus'un güneyinde bulunan ve İsrail yerleşimcilerinin şiddetinin arttığı Kusra köyüne doğru ilerliyor (AFP)
İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria'da, Nablus'un güneyinde bulunan ve İsrail yerleşimcilerinin şiddetinin arttığı Kusra köyüne doğru ilerliyor (AFP)
TT

Batı Şeria’da yerleşimciler Müslümanların türbelerine baskın düzenledi, ABD’li televizyon ekibine saldırdı

İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria'da, Nablus'un güneyinde bulunan ve İsrail yerleşimcilerinin şiddetinin arttığı Kusra köyüne doğru ilerliyor (AFP)
İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria'da, Nablus'un güneyinde bulunan ve İsrail yerleşimcilerinin şiddetinin arttığı Kusra köyüne doğru ilerliyor (AFP)

Filistinli yerel ve güvenlik kaynakları, dün sabaha karşı Batı Şeria’nın kuzeyindeki Nablus’un güneydoğusunda yer alan Avurta köyündeki İslami türbelere İsrailli yerleşimcilerin baskın düzenlediğini bildirdi.

Filistin Haber ve Enformasyon Ajansı’nın (WAFA) kaynaklara dayandırdığı haberinde, “yüzlerce yerleşimcinin İsrail güçlerinin koruması altında Avurta köyüne girdiği ve söz konusu türbelerde Talmudik ritüeller gerçekleştirdiği” belirtildi.

Kaynaklar ayrıca İsrail güçlerinin, yerleşimcilerin baskınıyla eş zamanlı olarak Nablus çevresindeki Deyr Şeref ve Avurta kontrol noktalarını kapattığını aktardı.

Şarku’l Avsat’ın WAFA’dan aktardığına göre yerleşimciler cumartesi günü de Batı Şeria’daki saldırılarını artırdı. İsrail güçlerinin koruması altındaki yerleşimcilerin Ramallah, Cenin, El Halil ve Nablus kentlerinde düzenlediği saldırılarda, aralarında iki kız kardeşin de bulunduğu çok sayıda Filistinli yaralandı.

Bu arada İsrail basını cumartesi günü, aşırı sağcı yerleşimcilerin işgal altındaki Batı Şeria’da ABD’li bir televizyon ekibi ile Filistinli bir aileye saldırdığını bildirdi. Olayda bir erkek ile bir kadının yaralandığı belirtildi.

WAFA, olayın Nablus’un güneyindeki Calud köyünde meydana geldiğini belirtirken, NBC News ise kanalın birkaç gazetecisinin saldırıya uğradığını bildirdi.

Alman Haber Ajansı’nın (DPA) haberine göre gazeteciler, daha önce terk etmek zorunda kaldıkları evlerine dönmek isteyen Filistinli bir aileye eşlik ediyordu.

WAFA, yerleşimcilerin NBC News ekibinin içinde bulunduğu aracın ön camını kırdığını bildirdi.

NBC News’in uluslararası muhabiri Matt Bradley, saldırıyı şöyle anlattı: “Bir araçtan atlayıp bize saldırdılar, ardından tekrar araçlarına binip uzaklaştılar.”

Bradley’nin koluna iki kez vurulduğu ve daha sonra yakındaki bir klinikte tedavi gördüğü belirtildi.

İsrail ordusu ise güvenlik güçlerinin Calud köyüne “başka olayların yaşanmasını önlemek ve bölgede düzeni yeniden sağlamak amacıyla” konuşlandırıldığını açıkladı. Ordu, “her türlü şiddeti en sert ifadelerle kınadığını” bildirdi.


Mazlum Abdi Yeni Suriye'de savaşta ustalaştığı gibi siyaset dilinde de ustalaşabilecek mi?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Mazlum Abdi Yeni Suriye'de savaşta ustalaştığı gibi siyaset dilinde de ustalaşabilecek mi?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Subhi Franjieh

26 Ağustos 2026 Salı günü, Suriye’nin başkenti Şam'dan onlarca yıllık askeri kariyerinin sonunu ilan ederek, hep arzu ettiği gibi siyasetin kapılarından içeri adım atan Mazlum Abdi’nin hayatındaki en büyük dönüm noktasıydı. Artık çatışmaya, askeri üniformaya, kod adlarına ve saklanmaya gerek yoktu. Beşşar Esed'in Suriye'sinden ölümden kaçarak ayrılmıştı. Şimdi ise Yeni Suriye'de, Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda Cumhurbaşkanlığı Danışmanı unvanını taşıyarak güven içinde duruyordu. 10 Ekim 2015'teki kuruluşundan bu yana Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) komuta eden general, ‘Mustafa Halil Abdi’ veya ‘Ferhad Abdi Şahin’ adlarının yanı sıra diğer pek çok adıyla ve en bilineniyle ‘Mazlum Abdi’ idi.

Abdi, 1967 yılında küçük yaşta ayrılıp yetişkin biri olarak döneceği Ayn el-Arap (Kobani) kentinin Gassaniye köyünde doğdu. İlköğrenimini burada tamamladı. ABD tarafından 2014 yılında ilk kez burada test edildi. Ayn el-Arap'tan (Kobani), üniversiteye kadar olan eğitimini tamamlayacağı Halep’e gitti. Ancak mühendislik bölümündeki üniversite yılları yarıda kaldı. Kürt meselesindeki siyasi faaliyetleri ve PKK kurucusu Abdullah Öcalan ile kurduğu güçlü ilişki nedeniyle kendisini defalarca kez tutuklayan Baba Esed rejiminden kaçarak Halep'i terk etti.

Abdi, üniversite çağında Suriye'den kaçarak PKK saflarında aktif ve etkin bir isim haline geldi. Avrupa'da parti saflarında çeşitli aşamalardan geçtikten sonra, yeni 2000 başlarında partinin askeri kalesi olan Kandil Dağları'na ulaştı.

Suriye'ye dönüş ve Kürt gücünün inşası

Kandil Dağları, Abdi için yalnızca bir eğitim ve askeri kademelerde yükselme alanı değil, aynı zamanda ölümün kalbinde ölümden kaçılacak güvenli bir sığınaktı. Zira PKK, siyaset koridorlarında terör listelerinde yer alan, devletlerin peşine düştüğü ve orduların savaştığı bir yapılanmaydı.

Abdi, uzun yıllar boyunca PKK ile birlikte savaştı. Dağlar ve cepheler arasında mekik dokuyarak askeri deneyim kazandı. 2011 yılında Suriye Devrimi'nin başlamasının ardından, ‘Suriye Kürdistanı’nın çekirdeğini oluşturması umuduyla kendisini Suriye'ye gönderen parti liderlerinin takdirini kazandı.

Suriye'ye dönerek memleketi Kobani'ye yerleşen Abdi için burada yeni bir askeri süreç başladı. İleride DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) şemsiyesi altında 89 ülke tarafından desteklenecek olan bir Kürt-Arap askeri gücünün çekirdeğini oluşturacak Halk Koruma Birlikleri (YPG) adıyla bilinen Kürt askeri grubunun yapılanması da burada doğdu.

cfgrthyj
Mazlum Abdi, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke yakınlarında bir basın toplantısı düzenlerken, 24 Ekim 2019 (AFP)

Abdi, 2012-2014 yılları arasında Kobani'deki YPG’yi güçlendirmeyi başardı. Kürt bir heyetle birlikte Beşşar Esed ile bir görüşme gerçekleştirdi ve geçen yılların ile Suriye Devrimi'nin, Esed yönetiminin otoriter zihniyetini değiştirmediğini idrak etmiş bir şekilde bu görüşmeden ayrıldı.

Abdi, Suriye'deki Kürt gençlerini saflarına katmaya odaklandı ve 2014 yılında ‘İslam Devleti’ bahanesiyle Suriyelilerin kanını döken DEAŞ terör örgütünün ortaya çıkmasıyla bu çabaları daha da büyük bir başarıya ulaştı. Suriye'de yarattığı dehşet ortamıyla DEAŞ terör örgütü, birçok gücün hedeflerini ve ittifaklarını yeniden şekillendirdi. Öyle ki, Esed rejimiyle savaşmak (muhalif gruplar) ve ‘Suriye Kürdistanı’ hayalini gerçekleştirmek (YPG) için silahlananların birçoğu, yayılmasını engellemek amacıyla namlularını DEAŞ’a da çevirdi. Sanki herkes, özünde Esed tiranlığına benzeyen ve Suriye topraklarını bir harabeye dönmüş olsa bile yönetmek uğruna herkesi öldürmeye hazır olan ikinci bir tiranla savaşıyordu.

DEAŞ denklemi değiştirdi ve Washington'ın kapılarını araladı

Hedeflerdeki değişimler, DEAŞ terör örgütünün ortaya çıkmasıyla birlikte sadece Suriyeli güçlerle sınırlı kalmadı. Tüm dünyadaki siyaset koridorlarını ve askeri kışlaları da kapsadı. Suriye ve Irak'ta hızla yayılmaya başlayan DEAŞ, dünyayı tehdit etti, dünyanın dört bir yanından aşırılık yanlılarını saflarına kattı ve pek çok ülkede askeri operasyonlar gerçekleştirdi. Böylece Ortadoğu, uluslararası müdahalelerin kıblesi haline geldi. Bunun sonucunda, tehdidi Ortadoğu sınırlarını aşan DEAŞ terör örgütüyle mücadele etmek amacıyla 2014 yılının eylül ayında DMUK kuruldu.

DMUK’a öncülük eden ABD, Suriye topraklarında ortaklar aramaya başladı. Gözler ve görüşmeler, birçok cephede Suriye rejim güçleriyle savaşan Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) çevrilmişti. DMUK’un kurulduğu ilk aylarda ÖSO komutanları ile ABD arasında birçok görüşme gerçekleşti. Washington uluslararası koalisyonun silahlarını DEAŞ terör örgütüne yöneltmek isterken ÖSO, bu silahları iki düşmana, yani hem DEAŞ’a hem de Esed'e çevirmek istiyordu.

“Abdi ve arkadaşlarının beklentileri, Washington'ın hedefleriyle kesişti. Washington, Kürt gücünü desteklemeyi DEAŞ’a karşı askeri bir kazanım, Suriye sınırında bir Kürt gücünün yükselişini ulusal güvenliklerine doğrudan bir tehdit olarak gören Türklere baskı kurmak için ise siyasi bir kazanım olarak görüyordu.

Kobani'de, ABD’nin Suriyeli muhaliflerle yürüttüğü görüşmelerle eş zamanlı olarak, Abdi ve arkadaşları ABD’nin bir sınavından geçiyordu. YPG, DEAŞ’a karşı küçük çaplı çatışmalara girmesi için desteklendi ve testi başarıyla geçti. Zira Washington'ın taleplerine bağlı kaldı ve silahını DEAŞ dışında başka bir cepheye çevirmeyerek DMUK’un bir ortağı olmayı kabul etti. Abdi ve arkadaşlarının beklentileri, Kürt gücünü desteklemeyi DEAŞ’a karşı askeri bir kazanım, Suriye sınırında bir Kürt gücünün yükselişini ulusal güvenliklerine doğrudan bir tehdit olarak gören Türklere baskı kurmak için ise siyasi bir kazanım olarak gören Washington'ın hedefleriyle kesişti. Çünkü Türkiye, onlarca yıldır PKK’ya karşı açık bir savaş yürütüyordu.

Türklerin endişesini hafifletmek amacıyla Washington, Suriye'de DEAŞ’la mücadele için yeni bir güç dizayn etmeye başladı. Ana gövdesini Suriyeli Araplar, Kürtler ve Süryanilerin oluşturduğu, çekirdeğinde YPG’nin yer aldığı bu güce, PKK’nın Suriye topraklarındaki hedefini gerçekleştirmek üzere Kandil Dağları'ndan gelen Mazlum Abdi komuta ediyordu. Mazlum Abdi, uluslararası koalisyona yönelmesinin, hedeflerinin gidişatında büyük bir dönüm noktası olacağını bilmiyordu.

vfghyju
SDG’nin, Rakka ilinin DEAŞ’tan kurtarılmasının birinci yıldönümü kutlamalarından bir kare, Suriye, Rakka, 27 Ekim 2018 (Reuters)

10 Ekim 2015 tarihinde SDG’nin kurulduğu ilan edildi ve Mazlum Abdi, ABD tarafından 45 bin üyesi olduğunu tahmin ettiği bir güce komuta etmeye başladı. Bu güç, karar alma yetkisi YPG ve Kadın Koruma Birlikleri (YPJ) elinde olan ve daha önce ‘Fırat Kalkanı Operasyon Odası’ olarak bilinen yapıya bağlı grupların yanı sıra Süryani Askeri Konseyi, Şammar aşiretinden savaşçıları barındıran Sanadid Güçleri, Rakka Devrimcileri Tugayı ve benzeri Arap ve Süryani grupları da bünyesinde barındırıyordu.

“Washington, SDG’nin politikasından kaynaklanan Arap öfkesini hafifletmek ve Fırat'ın doğusundaki dengelerin çökmesini önlemek amacıyla defalarca müdahalede bulundu. Washington, General Abdi ve arkadaşlarına, verdikleri desteğin Suriye'de bir Kürt gücünü desteklemeye değil, DEAŞ ile mücadele etme şartına bağlı olduğunu da birçok kez hatırlattı.

Abdi ve arkadaşları, DMUK’un desteğiyle DEAŞ’a karşı yürüttükleri savaşla eş zamanlı olarak DEAŞ ile savaşın sona ermesinin ardından yeniden asıl hedeflerine yönelmek umuduyla SDG içindeki karar alma mekanizmasında Arap ağırlığını etkisiz hale getirmeye çalıştılar. Bu doğrultuda, kontrol altına aldıkları bölgelerde siyasi yapılar kurdular ve Fırat'ın doğusunda merkezi olmayan bir yönetimin çekirdeğini, yani Suriye Demokratik Konseyi’ni (SDK) oluşturdular. Büyük güçleri kontrol edilmesi daha kolay gruplara ayırma prensibini benimseyerek Deyrizor, Rakka, Münbiç ve Tabka konseyleri gibi çeşitli askeri meclisler kurdular ve Arap güçlerini bu konseylere dağıttılar. Daha sonra SDG, 2018 yılında Rakka Devrimcileri Tugayı’nı dağıttı ve bu politikayı yine 2018 yılında Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin (KDSDÖY) kuruluşunu ilan ederek taçlandırdılar.

Ancak tüm bu çabalar fiiliyatta pek başarılı olamadı. Çünkü Abdi, DEAŞ’ın gücünün zayıflamasıyla Fırat'ın doğusunda genişlemeye başlayan SDG’nin, sayı ve halk desteği bakımından kendilerinden üstün olan Arapların rızasına ihtiyaç duyduğunu biliyordu. Bunun yanı sıra Washington, SDG’nin politikalarından kaynaklanan Arapların öfkesini hafifletmek ve Fırat'ın doğusundaki dengelerin çökmesini önlemek amacıyla defalarca müdahalede bulundu. Washington, General Abdi ve arkadaşlarına, verdikleri desteğin Suriye'de bir Kürt gücünü desteklemeye değil, DEAŞ ile mücadele etme şartına bağlı olduğunu da birçok kez hatırlattı.

fvhg
SDG Komutanı Mazlum Abdi, 19 Aralık'ta bir gazeteciyle yaptığı röportaj sırasında (Reuters)

2019 yılıyla birlikte DEAŞ, son demlerine gelmiş ve SDG, karmaşık bir yol ayrımıyla karşı karşıya kalmıştı. Çünkü DEAŞ’ın son bulması, bu güce yönelik uluslararası ilginin azalması anlamına geliyordu. Ayrıca Suriye'de SDG’ye karşı birden fazla askeri operasyon düzenleyen Türkiye, Kürtlerin bir özerk yönetim kurmaya yönelik hareketlilikleri karşısında sessiz kalmayacaktı. Bu yüzden Abdi, yıllarca elde ettiklerini yok etmeye yaklaşan tufana karşı kendisi ve arkadaşları için bir koruma bağı bırakmak amacıyla ilk celladı olan Esed rejimiyle el sıkışmaya karar verdi ve giderek artan Türk endişesini hafifletmek umuduyla Rusya’nın Fırat'ın doğusundaki bölgelere girmesini sağladı.

ABD Başkanı Donald Trump'ın 22 Mart 2019'da DEAŞ’ın ‘yüzde 100 oranında’ yenilgiye uğratıldığını duyurmasının ardından askerlerini Suriye'den çekme eğilimine girmesiyle Abdi'nin korkuları sınırsız bir hal aldı. Abdi, aynı yıl Başkan Trump'tan aldığı bir telefonda, Washington'ın Suriye'den çekileceğini ve Fırat'ın doğusunda meseleyi Rusya'ya bırakacağını söyleyen şok edici bir mesaj işitmişti. Abdi, Rusya ve Esed rejimi subaylarıyla görüşmelerini yoğunlaştırdı, ancak hiçbir sonuç alamadı. Çünkü Esed rejimi Suriye'deki Kürtlere ne dil ne statü ne özgürlük ne de vatandaşlık gibi hiçbir imtiyaz vermeyi kabul etmeyecekti.

Esed rejiminin düşmesi Şam ile yeni bir kanal açtı

2024 yılının kasım ayı, Suriye topraklarında büyük bir deprem etkisi yarattı. Aynı ayın sonlarında İdlib'den Suriye rejim güçlerine karşı Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) öncülüğünde Saldırganlığı Caydırma Operasyonu başlatıldı. Rejim güçlerinin hızla çöküşü sürerken güçler, rekor bir sürede Halep'in kontrolünü sağlamayı başardı. Bu çöküş, Suriye'nin kuzeyinde, güneyinde ve doğusunda bulunan Suriyeli muhalif güçlere ilham verdi. Saldırganlığı Caydırma Operasyon Odası’na katılmaya başlayan güçler, Esed'in onlarca yıl süren yönetimini sayılı günler içinde sona erdirdi. Büyük operasyonlar, Beşşar Esed'in 8 Aralık 2024'te Rusya'ya kaçmasıyla son buldu.

Mazlum Abdi komutasındaki SDG çatışmalara katılmadı, ancak ilk günlerinden itibaren Saldırganlığı Caydırma Operasyon Odası Komutanlığı ile iletişim hatlarını açtı. Mazlum Abdi ile o dönem ‘Zeyd el-Attar’ adıyla bilinen ve daha sonra yeni Suriye'nin dışişleri bakanı olan Esad eş-Şeybani arasında doğrudan bir temas gerçekleşti. İki taraf çatışmamak ve SDG’nin rejimi korumak üzere müdahale etmemesi konusunda anlaştı.

“Esed rejiminin düşmesiyle birlikte Abdi, Suriye'deki değişim treninin tarihi bir dönemece girdiğini hissetti. Bir Amerikan uçağıyla Şam kırsalına giderek orada daha sonra Yeni Suriye'nin cumhurbaşkanı olacak olan Saldırganlığı Caydırma Operasyonu güçlerinin komutanı Ahmed eş-Şara ile görüştü. İki lider gayri resmi bir anlaşma taslağı hazırladı ve eşi benzeri görülmemiş bir müzakere sürecini başlattılar.

Esed rejiminin düşmesiyle birlikte Abdi, Suriye'deki değişim treninin tarihi bir dönemece girdiğini hissetti. Bir Amerikan uçağıyla Şam kırsalına giderek orada daha sonra Yeni Suriye'nin cumhurbaşkanı olacak olan Saldırganlığı Caydırma Operasyonu güçlerinin komutanı Ahmed eş-Şara ile görüştü. İki lider gayri resmi bir anlaşma taslağı hazırlayarak gündemi ve doğası itibarıyla eşi benzeri görülmemiş bir müzakere sürecini başlattılar. Abdi, yeni Şam'dan daha önce hiç işitmediği mesajlar işitti. Kürtlerin hakları korunacak, dilleri güvence altında olacaktı ve Suriye vatandaşlığı onların en tabii hakkıydı. Zira yeni Suriye, Esed'in Suriye'si değildi.

cvfghyj
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Şam’daki Halk Sarayı’nda SDG Komutanı Mazlum Abdi ile bir araya geldi, 25 Ağustos 2026 (AFP)

Abdi, tarihi bir dönemeçte durduğunu ve kariyerinin tehlikede olduğunu anladı. Önünde iki seçenek vardı. Bunlardan biri Kürtlerin tam ve güvence altına alınmış haklara sahip vatandaşlar olacağı yeni Suriye'yi kabul etmek ya da diğer ‘Suriye Kürdistanı’ kurmayı arzulayan PKK anlatılarının enkazı üzerinde kalmaya devam etmek. İkinci seçenek ise Abdi için siyasi ve askeri bir intihar niteliğindeydi. Zira uluslararası atmosfer böyle bir yönelimi desteklemeyecekti. Yeni Şam, Türkiye ve Washington'ın müttefikiydi. Rusya zayıftı ve kendi güçlerinin içinde bulunduğu gerçeklik artık sarsıntılı ve endişe verici bir hal almıştı. Abdi'nin belki de en belirgin korkusu ise içeride yaşanabilecek bir patlamaydı. Çünkü kendi kontrolündeki bölgelerde bulunan Arap unsurlar ile siyasi ve sivil Kürt güçleri, Esed rejimine dair büyük korkularının dağılmasının ardından gözlerini yeni Şam'a çevirmişlerdi.

Abdi, aynı anda hem Şam'la hem de kendi güçleriyle müzakere ediyordu. Belki de Abdi, PKK’nın silah bırakma ve Ankara ile müzakerelere başlama kararı alarak kendi sürecinde yaşadığı bu tarihi yönelimden faydalanmıştı.

Generalden danışmanlığa

Abdi ile Yeni Şam arasındaki müzakereler, ilki geçtiğimiz yılın mart ayında, ikincisi geçtiğimiz ocak ayında olmak üzere iki temel anlaşmayı barındırarak aylarca sürdü. Bu aylar, Şam'ın öncülük ettiği ve SDG’ye askeri ile coğrafi gücünü kaybettiren askeri operasyonlara tanık oldu. Abdi'nin Şam'a ziyaretleri arttı ve yeni Suriye ile birlikte korkunun ve savaşın olmadığı bir hayata dönme şansı daha da büyüdü. Abdi'nin Yeni Suriye'ye olan eğilimi netleşmişti, ama aynı zamanda kendi güçleri içinde özerk yönetimden başkasını kabul etmeyen katı görüşlü bir Kürt akımıyla da karşı karşıyaydı. Bu yüzden Abdi, aynı anda hem Şam'la hem de kendi güçleriyle müzakere ediyordu. Belki de Abdi, PKK’nın silah bırakma ve Ankara ile müzakerelere başlama kararı alarak kendi sürecinde yaşadığı bu tarihi yönelimden faydalanmıştı. Abdi, barışa yönelik bu yönelimde kendi eşsiz fırsatını gördü ve 26 Ağustos 2026 Salı günü askeri kariyerine son vererek yeni Suriye'ye katılmaya karar verdi. SDG’nin ve onun idari ile siyasi yapılanmalarının sona erdiğini; yeni Şam'ın Kürtlerin dostu, haklarının, dillerinin ve Suriye vatandaşlıklarının garantörü olduğunu ilan etti. Şam'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın içinden, açıklamasının bir bölümünü Esad rejimi gölgesinde asla mümkün olmayan bir ilke imza atarak anadili olan Kürtçe okudu.

fgthyju
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Mazlum Abdi, Şam’da, Özerk Yönetim kurumlarının Suriye Devleti’ne entegrasyonuna ilişkin anlaşmanın imzalanmasının ardından tokalaşırken, 10 Mart 2025 (SANA/AFP)

General Abdi, 26 Ağustos 2026 Salı günü endişe dolu ve çalkantılı askeri kariyerine son vererek, Cumhurbaşkanlığı Danışmanı olarak siyasi bir yolculuğa başladı. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Mazlum Abdi bugün artık Mustafa Halil Abdi ve sivil, siyasetçi Suriyeli bir Kürt. Belki de Cumhurbaşkanı Danışmanı Abdi, saklanmaya veya korkmaya gerek kalmadan yakında Türkiye'yi ziyaret edecek. Çünkü Türkiye, artık Cumhurbaşkanı Danışmanı’nın ve politikalarının bir parçası haline geldiği yeni Suriye'nin müttefiki bir ülke. Görünüşe göre büyüsü herkesi onunla barışmaya iten, halkının üzerinden korkuyu ve savaşı çekip alan Yeni Suriye, onurlu bir yaşamın herkes için mümkün olduğunu, barış ve hakların korunması treninin yolcuları arasında ayrım yapmadığını ve bu trenin kapılarının tüm Suriyelilere açık olduğunu herkese hatırlattı.


Libya'da Başkanlık Konseyi ve Devlet Yüksek Konseyi, Temsilciler Meclisi sessizliğini korurken "4+4 küçük masa" anlaşmasının imza törenini boykot etti

Trablus’ta Menfi ile Tekala arasında daha önce yapılan bir toplantı (Libya Başkanlık Konseyi)
Trablus’ta Menfi ile Tekala arasında daha önce yapılan bir toplantı (Libya Başkanlık Konseyi)
TT

Libya'da Başkanlık Konseyi ve Devlet Yüksek Konseyi, Temsilciler Meclisi sessizliğini korurken "4+4 küçük masa" anlaşmasının imza törenini boykot etti

Trablus’ta Menfi ile Tekala arasında daha önce yapılan bir toplantı (Libya Başkanlık Konseyi)
Trablus’ta Menfi ile Tekala arasında daha önce yapılan bir toplantı (Libya Başkanlık Konseyi)

Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu (UNSMIL), seçim komisyonunun oluşturulması ve seçim yasalarına ilişkin ‘4+4 küçük masa’ mutabakatlarının imza törenine katılma konusunda, beklenen tarihten saatler önce Başkanlık Konseyi ile Devlet Yüksek Konseyi'nin (DYK) çifte itirazıyla karşılaştı.

UNSMIL, Başkanlık Konseyi ve DYK’nın tutumuna ilişkin henüz bir açıklama yapmazken doğudaki Libya Ulusal Ordusu (LUO) ile batıdaki Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) temsilcilerinin mutabakatları imzalamasının beklendiği törene katılım konusunda Temsilciler Meclisi'nden de henüz resmi bir açıklama gelmedi.

Muhammed el-Menfi başkanlığındaki Başkanlık Konseyi cumartesi günü UNSMIL’den, imza törenine katılıp katılmama konusunda karar vermeden önce 4+4 küçük masa mutabakatlarının tam metnini kendilerine sunmasını talep etti. Öte yandan DYK, geçtiğimiz iki gün içinde BM Genel Sekreteri Özel Temsilcisi Hanna Tetteh'e gönderdiği iki ayrı mektupla törene katılamayacağını resmi olarak bildirdi.

Başkanlık Konseyi, törene ‘misafir veya tanık’ olarak katılmak üzere 28 Ağustos'ta aldığı davetin geç geldiğini belirterek, anlaşmanın hala ‘belirsiz’ olduğunu ve ilgili Libya kurumlarından önce yabancı büyükelçilerin ve ülkelerin içeriği hakkında bilgilendirildiğine dikkati çekti. Başkanlık Konseyi, ‘şeffaflık eksikliği’ olarak nitelendirdiği bu durum karşısında şaşkınlığını dile getirirken, aynı zamanda ulusal seçimlerin yapılmasına ve geçiş süreçlerinin sona ermesine yol açacak her türlü ciddi süreci desteklediğini vurguladı.

Başkanlık Konseyi, davetle ilgili kararını vermeden önce anlaşmanın ve eklerinin nihai tam metninin, dayandığı hukuki zeminin, ortaya çıkacak sonuçların onaylanma ve uygulanma mekanizmasının ve ayrıca beraberinde getireceği kurumsal etkilerin kendisine sunulmasını şart koştu.

Başkanlık Konseyi’nin mektubunda, ‘Devlet başkanlığının, içeriği hakkında önceden bilgilendirilmeden, temel ulusal süreçleri etkileyen düzenlemelerin imza törenine katılmaya davet edilmesinin kurumsal açıdan doğru olmadığı’ ifade edildi.

DYK Başkanı Muhammed Tekale ise anlaşmanın imza törenine katılma davetini incelediğini belirtti. DYK’nın seçimlerin yapılmasına verdiği desteği teyit eden Tekale, siyasi süreçteki temel meselelerin, ‘DYK’nın, sonuçlarının yazımında ortak olmadığı ve sınırlı bir temsiliyete sahip bir süreç aracılığıyla karara bağlanamayacağı veya ulusal bir uzlaşı olarak sunulamayacağı’ görüşünü savundu.

DYK, Yüksek Ulusal Seçim Komisyonu'nun yeniden oluşturulması hususunda başta 6+6 küçük masa ve Temsilciler Meclisi ile kurulan ortak komiteler aracılığıyla varılanlar olmak üzere, Libya kurumları arasındaki önceki mutabakatların göz ardı edilmesi olarak nitelendirdiği bu durum karşısındaki şaşkınlığını dile getirdi.

Tekale, DYK’nın imza törenine katılmamasının, yol haritasını veya seçimleri reddetmek anlamına gelmediğini aksine siyasi sürecin ulusal uzlaşı ve kurumsal meşruiyete dayanmasını ve tarafların, hazırlanmasında pay sahibi olmadıkları sonuçlara sonradan meşruiyet kazandırmak üzere davet edilmemelerini güvence altına almayı amaçladığını vurguladı.

UNSMIL’in kolaylaştırıcı bir rol üstlendiği dar kapsamlı 4+4 küçük masa, geçtiğimiz günlerde Tunus'ta mutabakat taslağını paraflamıştı. Düzenlemelerin tamamlanarak anlaşmanın bu ay sonundan önce Libya'da resmen ilan edilmesi öngörülüyordu.

4+4 küçük masanın görevi, Temsilciler Meclisi ile DYK’nın mevcut siyasi süreç kapsamında bu iki adımı tamamlamada yetersiz kalmasının ardından, Yüksek Ulusal Seçim Komisyonu yönetim kurulunun yeniden oluşturulmasına ve seçim sürecini düzenleyen yasal çerçevenin değiştirilmesine dayanıyor.