KDP-İ Genel Sekreteri Mustafa Hicri Şarku'l Avsat'a konuştu: Önceliğimiz İran'da federal bir sistem kurmak

Genel SekreteriMustafa Hicri, hiçbir sınıf ya da topluluğun kendisini ülkenin mutlak sahibi olarak görmemesi gerektiğini söyledi.

Mustafa Hicri
Mustafa Hicri
TT

KDP-İ Genel Sekreteri Mustafa Hicri Şarku'l Avsat'a konuştu: Önceliğimiz İran'da federal bir sistem kurmak

Mustafa Hicri
Mustafa Hicri

İran'ın batısı ve kuzeybatısında Kürt nüfusun yoğun olduğu şehirler, tıpkı daha önce düzenlenen protestolarda olduğu gibi bir kez daha protestocuların İran rejiminin düşmesi için sloganlar attıkları halk protestolarının yuvasına dönüştü. İranlı üst düzey yetkililer, düşman ülkelerden muhaliflerine kadar dış mihrakları ülkenin ‘ilerlemesine’ karşı ‘uluslararası bir komplo’ kurmakla suçladı. İranlı yöneticiler, halkı ‘ayrılıkçılığa’ ve ulusal egemenliğin tehdit altında olduğu konusunda korkutarak krizi yatıştırmaya çalışırken, özellikle etnik azınlıklara karşı suçlamalarda bulundu.
İran, baskı kampanyasıyla birlikte İranlı Kürt muhalefet partilerinin genel merkezlerini insansız hava araçları (İHA) ve balistik füzelerle hedef alırken bu partilere karşı geniş çaplı bir askeri operasyon başlatmakla tehdit etti. İran'ın suçlamalarının odağında en eski İranlı Kürt muhalefet partisi olan İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ) yer alıyordu. Adımları, İran rejimi ve İranlı olmayan halkların kendi özyönetimlerini kurma özlemlerini tanımayarak başka alternatifler önerenler arasında ortak endişeler yaratan KDP-İ’nin Genel Sekreteri Mustafa Hicri, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, KDP-İ’nin yaklaşık 20 yıldır süren iç çekişmelere son verdiğine dikkat çekti. Hicri, partisinin önceliğinin parlamenter, demokratik ve federal bir İran'ın kurulması olduğunu vurguladı.

-(İran’da) son protestoların başlamasından haftalar önce KDP-İ’nin iki kolunun birleştiğini gördük. KDP-İ’nin kolları arasındaki uyumun yeniden sağlanması niçin önemli?
Şu an İran'da özgürlüklere karşı baskı uygulayan, insanları temel haklarından mahrum eden diktatör ve gerici bir rejimle karşı karşıyayız. Bizler KDP-İ olarak, muhalefet kanadındaki siyasi partiler ve siyasi isimler olarak yıllardır İran İslam Cumhuriyeti rejimine karşı mücadele ediyoruz. Fakat ne yazık ki bu mücadele henüz meyvesini vermemiş, halkın taleplerini yerine getirememiştir.
İran İslam Cumhuriyeti'nin halkın taleplerine cevap verememesinin nedeninin başta siyasi partiler olmak üzere İranlıların dağılması ve parçalanması olduğunu düşünüyoruz. Birbirlerinden uzak ve farklı bakış açılarına sahip olduklarını görüyoruz. Bu yüzden İran’daki siyasi güçler bölündü, etkinliği azaldı. Gösterilerde ve yürüyüşlerde seslerini olması gerektiği gibi duyuramadılar.

Hicri, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) bölgesinde Peşmerge güçlerine ait askeri bir üsse inceleme gezisi gerçekleştirdiği sırada (KDP-İ)

Bu sebeple KDP-İ içinde birkaç yıl devam eden bölünmenin ardından, Kürt hareketinin İran Kürdistanı'nda etkili olabilmesi için yeniden birleşme kararı aldık. Bunu uzun zamandır tartışıyorduk ve çok şükür son zamanlarda KDP-İ’nin İran'daki iki kolunu yeniden bir araya getirebildik.
Bu gelişme, İran Kürdistanı üzerinde olduğu kadar İran muhalefeti arasında da büyük bir etki bıraktı. Birleşmenin, İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı savaşan diğer İranlı muhalif örgütler üzerinde de etkisi ve yeni bir birlik, iş birliği, fikir ve ortak planlar döneminin başlangıcı olabileceğine inanıyorum.

-Peki bu, gelecekte İranlı Kürt muhalefet partileri arasında daha fazla iş birliğinin olduğunu göreceğimiz anlamına mı geliyor?
KDP-İ birleşmeden önce Kürdistan’ın önde gelen partileriyle ittifak halindeydik. İran Kürdistanı Komele Partisi’nin iki kolu ile iş birliği yapıyoruz. Bu mücadeleyi hep birlikte sürdüreceğiz.

-Partinizin ve yoldaşlarınızın Kürt muhalefetinin merkezindeki öncelikleri nelerdir?
Genel olarak önceliğimiz parlamenter, demokratik, federal bir İran'ın kurulmasıdır. Biz bu amaç için çabalıyoruz. Muhalif gruplar ve İran halkıyla birlikte ortak mücadele bu amaca ulaşmanın şartlarındandır.

-Eğer İranlı Kürtler özerklik isterse nasıl bir tutum sergileyeceksiniz? Federalizm derken, IKBY bölgesindeki gibi bir sistemi mi kastediyorsunuz?
IKBY’nin bir kopyası olacağını söyleyemem. Çünkü İran'da yönetim biçimi ne olursa olsun, bu yönetim biçimi ülkenin siyasi, coğrafi ve ulusal durumuyla uyum içinde olmalı. Ama kısaca bunu İran'ın coğrafi çerçevesi içinde istediğimizi söyleyebilirim. Hem Kürtlerin hem de İran'da kendi coğrafyasında yaşayan diğer halkların kendi iç hükümetleri olmalı. İran'da demokratik bir anayasa çerçevesinde faaliyet göstermeliler. Dolayısıyla hepimiz İran'ı kendimize ait olarak görüyoruz. Hiçbir sınıf ya da topluluk kendini İran'ın mutlak sahibi olarak görmemeli ve başkalarına zulmetmemelidir.

-İran muhalefetindeki bazı kesimler etnik, dini ve diğer azınlıkların varlığını inkâr ediyor ve İran'ın geleceğinde yerleri olmadığını düşünüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu tür şovenist fikirlerle yıllarca İran'da çok sayıda etnik kökenin varlığı inkâr edildi. Ancak bu çabaları başarısız oldu. Bugün, gerek ülke içinde gerek dışında, modern ve ilerici fikirlerin anlaşıldığını görüyoruz. Halkların ve ülkenin tüm sakinlerinin haklarının garanti altına alındığı bir İran'ın olmasını istiyorlar. Aynı zamanda demokratik ve federal bir İran çerçevesinde Kürt halkının ulusal haklarını güvence altına almak bizim politikamızdır.

-İran’ın özgür ve demokratik bir ülke olmasında ısrar etmenize rağmen, talepleriniz İranlılar tarafından ayrılıkçı olarak algılandı. Bu suçlama karşısında ne diyeceksiniz?
Bu suçlama, İran İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasından önce Pehlevi rejimini KDP-İ’nin talepleriyle mücadeleye itti. Ardından mevcut rejim bu suçlamayı selefinden devraldı.
Suçlama, Kürt halkının kurtuluş mücadelesini İran bağlamında çarpıtmayı amaçlıyor. Hatta KDP-İ aktivistleri ve Kürt halkı İran İslam Cumhuriyeti mahkemelerinde ağır şekilde cezalandırılıyor. İran Kürdistanı'nda ayrılık çağrısında bulunan önde gelen bir parti yok. Bazı insanlar, önde gelen bazı isimler ve belki de daha küçük birkaç parti, İran'dan ayrılma çağrısında bulunduklarında bu davranışları, İran İslam Cumhuriyeti’nin şiddet ve zulmüne karşı gösterdikleri bir tepkiden ibarettir. Dolayısıyla İran Kürdistanı'nda İran'ı bölmek isteyen önde gelen hiç bir parti yok.

-KDP-İ’nin ve İranlı Kürt muhalefet hareketlerinin mevcut rejime bir alternatif bulma yolunda karşılaştığı en önemli zorluk nedir?
İran muhalefetinin bazı siyasi partilerinin ne yazık ki bir miktar totaliter partiler olmasının en önemli zorluk olduğunu düşünüyorum. İran İslam Cumhuriyeti'ni tek başlarına devirebileceklerini ve hür iradeleriyle hükümeti kuracaklarını sanıyorlar.
Bir partinin ya da bir grubun İran İslam Cumhuriyeti'ni devirip, istediği devleti kurmasının imkânsız olduğuna inanıyorum.
Doğru yol, İranlı Kürt muhalefetinin tüm siyasi örgütleriyle ya da en azından büyük bir çoğunluğuyla belirli bir program temelinde birbirimizle çalışabileceğimiz ve bu mücadelede halkın taleplerini gerçekleştirmek amacıyla ilerleyebileceğimiz belirli bir çerçeveye ulaşılması olacaktır. Bu, özellikle İran halkı ve İslam Cumhuriyeti'ne karşı muhalefete ve mücadeleye katılanların takip etmesi için farklı grupların temel taleplerini gerçekten yakalayan bir çerçeve olmalı.

-İran'daki iç siyasi durum hakkında ne düşünüyorsunuz?
İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından geçtiğimiz eylül ayına ve son protesto hareketinin başlamasından bu güne kadar İran’daki durumun ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu mücadeleler, esasen İran halkının İslam Cumhuriyeti'ne karşı verdiği mücadelelerin tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu mücadelelerin İran'ın özgürlükçü halkına ve İran Kürdistanı'ndaki Kürt halkına çok şey kazandırdığına inanıyorum.  Esasen böyle günlerde insanlar birbirine sempati duyar, iş birliği yapar ve İslam Cumhuriyeti'ne karşı birlik olurlarsa taleplerini gerçekleştirebilirler.
İran'da devam eden bu protesto hareketi bastırılsa da olumlu sonuçlarının, halk için başarılı bir deneyim olarak kalacağına inanıyorum. Son protestoların ardından İran İslam Cumhuriyeti, başka bir İslam Cumhuriyeti oldu. Artık tüm önlemlere ve yaptırımlara rağmen İran İslam Cumhuriyeti'nin İran halkı için belirli bir zihniyet oluşturmada başarısız olduğu kanıtlandı.
İranlı Kürt muhalefetinin tüm siyasi örgütleriyle ya da en azından büyük bir çoğunluğuyla belirli bir program temelinde birbirimizle çalışabileceğimiz ve bu mücadelede halkın taleplerini gerçekleştirmek amacıyla ilerleyebileceğimiz belirli bir çerçeveye ulaşılması olacaktır. Bu, özellikle İran halkı ve İslam Cumhuriyeti'ne karşı muhalefete ve mücadeleye katılanların takip etmesi için farklı grupların temel taleplerini gerçekten yakalayan bir çerçeve olmalı.

-Devam eden protestoların geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu durum daha ne kadar devam edecek?
Halk mücadelelerini ortak hale getirinceye kadar İran İslam Cumhuriyeti'nin onları şiddetli bir şekilde bastırabileceğine inanıyorum. Ama bu mücadeleyi devam ettirebilmek için çok önemli iki nokta var. Birincisi, İran'daki demokratik ve özgürlükçü muhalefetin ortak bir programı olması gerekiyor. Böylece halkı yönlendirip birleştirebilirler. İkincisi, insanlar sebatlarını korumalı, umutsuzluğa kapılmamalı ve sokakları terk etmemeliler. Çünkü İran İslam Cumhuriyeti'ni devirmek için çok fazla direniş ve fedakârlık göstermek gerekiyor.

-Peki, spontane gelişen bu protestoların gelecekte de devam edeceğini düşünüyor musunuz?
Yine bu türden ve belki daha geniş çaplı protestolara tanık olacağımıza şüphe yok. Zira İran İslam Cumhuriyeti rejiminin bu ideoloji ve anlayışla halkın taleplerine cevap verebilmesi ve halkın memnuniyetini kazanması mümkün değil.
Birkaç yıl süren hoşgörülü tutumun ardından insanlar her şeylerini kaybettiler. Hoşgörüleri sona erdi. İran'da bu durum böyle devam edemez.
Son protesto hareketinin başladığı ilk günlerde İran İslam Cumhuriyeti ve onun propaganda aygıtının son protestolara karşı iki yaklaşım benimsediği açıktı. Bunlardan ilkinde, Kürt Peşmerge güçlerinin Kürt şehirlerine geldiğine dair çeşitli videolar yayınlamaya çalıştılar ve bu protestoları Peşmerge’ye mal etmek için eski videolara başvurdukları ortaya çıktı. İkinci yaklaşım ise göstericileri İslam dininin düşmanı olarak göstermekti.

-Peki, kullanılan bu yöntemler İran halkını etkiler mi?
Bir etkisi olacağını düşünmüyorum. Çünkü İran İslam Cumhuriyeti, yönetimi boyunca yapılan tüm özgürlük talep edenlerini düşman güdümlü, İslam'a ve İran rejimine karşıymış gibi gösterdi. İslam Cumhuriyeti bu konuda son derece ileri gitti. Bu kara propaganda o kadar ileri gitti ki, önceleri bir grubun bu propagandasına cehalet yüzünden inanmak mümkünken, bugün kimse bunlara inanmıyor.
Görüldüğü üzere mesele sadece KDP-İ ya da diğer muhalefet partileri meselesi değil, kadınların saçı ve başörtüsü bile İsrail'e, ABD’ye ve İran'ın düşmanlarına mal edilebiliyor.
İran İslam Cumhuriyeti, halkın taleplerine cevap vermeye hazır değil. Onları dinlemek, sorumluluğunu kabul etmek ve halkın güvenliği, rahatı ve özgürlüğü için adım atmak yerine her türlü muhalif sesi hemen bastırmayı seçiyor.

-İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) özellikle Kürdistan ve Belucistan eyaletlerinde düzenlenen protestoların bastırılmasındaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok sayıda ölü, yaralı, tutuklama ve infaz olması göz önüne alındığında, özellikle son 100 gün içinde DMO da dahil olmak üzere güvenlik güçlerinin Belucistan ve Kürdistan eyaletlerine baskı yapmadaki rolüne dair birtakım raporlar ve kanıtlar var.

-Son protesto gösterilerinde kadınların rolünü ve genel olarak İranlı Kürtlerin mücadelelerindeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İranlı Kürt kadınlar, İran'ın dört bir yanındaki kadınlarla birlikte özgürlük mücadelesine katıldılar.  Son günlerde ortaya çıkan bu protesto hareketi, kadınların mücadelesinin önemini büyük ölçüde artırırken, kadınların endişelerini ve İran rejimi tarafından baskı görme korkularını azalttı. Bu yüzden kadınların eskisinden daha aktif ve İran halkının genel özlemlerinin yanı sıra kadınlar olarak kendi özlemleri için ilerleme kaydetmede daha etkili olacaklarına inanıyorum.

-Size İran'ın iç durumu hakkındaki görüşünüzü sordum. Şimdi İran'ın bölgesel durumu hakkındaki görüşünüzü de sormak istiyorum. İran'ın bölgedeki rolünü nasıl görüyorsunuz?
İran, içinde bulunduğumuz dönemde bölgede müdahaleci ve saldırgan bir rol oynadı. Bu rol, İran'ın içeride maruz kaldığı tehditlere dayandığı gibi dışarıda ve bölgede uyguladığı politikası da komşularını tehditlerine ve bu tehditler sonucunda İslam Cumhuriyeti'nin yarattığı duruma dayanıyordu. Bu rol, İran İslam Cumhuriyeti'nin hedeflerine ulaşmasına yardım edeceğine ters tepti. Şimdi bu politikanın bir sonucu olarak Arap ülkelerinin hepsi olmasa da büyük çoğunluğunun İsrail'e düşman olmak yerine onunla ‘İbrahim Anlaşmaları’ imzaladıklarını ve İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı birleştiklerini görüyoruz.
Lübnan ve Irak gibi Şiilerin yoğun olduğu diğer bazı ülkelerde insanların başlarda İran İslam Cumhuriyeti'nin Şii olduğuna ve onun iddialarına göre Şiiler için bir sığınak olacağına inansalar da şimdi bu politikaya karşı isteksiz olduklarını görüyoruz. Irak ve Lübnan'ın farklı şehirlerinde insanların birçok kez İran İslam Cumhuriyeti'nin saldırılarına ve politikalarına karşı gösteriler düzenlemek için sokaklara döküldüklerini gördük. Bu yüzden İran rejimi, bölgede kendisini çok güçlü göstermeye çalışsa da şu an en kötü siyasi dönemini yaşadığını düşünüyorum.

-İran’ın yeni hükümetinin komşularıyla ilişkilerini geliştirme konusundaki performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İran rejiminin komşularıyla ilişkilerini geliştirmek gibi bir amacı yok. Aksine İran, devrimini komşu ülkelere ihraç etmeye çalışıyor. Bu politika, İran rejiminin ideolojisinden kaynaklanıyor. İran İslam Cumhuriyeti, bir yandan bölgede barış ve uzlaşı için adımlar attığını dile getirirken diğer yandan aynı ülkelere komplo kurmaya ve onları istikrarsızlaştırmaya devam ediyor. İran rejimi, fırsatını bulsa bölgedeki hükümetleri devirmek için komplolar kurarak, ideolojisini bölge ülkelerine empoze etmeye ve mevcut durumu İran lehine çevirmeye çalışır.
Rejimin ideolojisine göre İslam anlayışı, mollaların (din adamları) yönetimine dayalı Şiilik demektir. Bu anlayışını da komşu ülkelerde ve dünyanın diğer yerlerinde yaymayı istiyor. Çünkü İran rejiminin meşru görevlerinden biri de bu.

-Geçtiğimiz yıl İran'da birkaç askeri saldırı gerçekleşti. Tahran her seferinde İsrail'i ve İranlı muhalif Kürt partilerini bu saldırılara karışmakla suçladı. Bu suçlamalarla ilgili ne söylemek istersiniz?
Bu suçlama, İran İslam Cumhuriyeti’nin yanlış politikasına dayanıyor. İran rejimi, öncelikle bugünün gerçeklerini anlamıyor, ikinci olarak ise bölgedeki ve dünyadaki planlarını gözden geçirmeye ve politikalarını sürdürmeye hazır değil. Bundan ötürü İran İslam Cumhuriyeti'ni hedef alan askeri saldırılar karşısında program, silah ve örgütsel zafiyetlerini görüp düzeltmeye çalışmak yerine başkalarını sorumlu tutmaya çalışıyor. Rejim kendini kusursuz gördüğünden politikasını gözden geçirmeye kesinlikle hazır değil, yoksa KDP-İ ve diğer İranlı Kürt muhalefet partileri nasıl Tahran'da ve ülkenin orta kesimlerinde saldırılar düzenleyebilir ve İsrail, bu saldırıların faili olabilir? Rejimin bu varsayımı doğru olsa bile tüm böbürlenmelerine ve kendisini bölgesel bir güç olarak göstermeye çalışmasına rağmen İsrail'e atfedilen saldırılar karşısında çaresiz kalması, ne kadar büyük bir zaaf içinde olduğunun işaretidir.

-İran, 4 yıl önce bugünlerde partinizin karargahını füze ile hedef aldı. Bu yıl da IKBY bölgesinde birçok noktaya saldırılar düzenledi. Bu saldırılar IKBY’deki konumunuzu etkiledi mi? Genel olarak bu saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu saldırılar, bizi en ufak şekilde dahi etkilemiyor, ama güvenlik açısından daha dikkatli olmamızı sağlıyor. Artık daha detaylı bir planlamamız var. İran rejimi, KDP-İ ve diğer İranlı Kürt muhalefet partilerinin merkezlerini bombalayarak, öldürerek ve susturarak hedeflerine ulaşmayı başarmış olsaydı, bu amacına yıllar önce ulaşmış olurdu. Tüm bu baskılara ve KDP-İ’nin önde gelen iki ismine düzenlenen suikastlara rağmen KDP-İ’nin İran içindeki ve dışındaki çok sayıda aktivisti, diğer aktivistlerle birlikte İranlı Kürtlerin özgürlük mücadelesini sürdürdü.

-İran’da 1988 yılındaki toplu idam kararlarının kurbanları arasında çok sayıda Kürt aktivist ve siyasi tutuklu da yer alıyor. Eski savcı vekili Hamid Nuri’nin İran'daki toplu idam kararlarında rolü olduğu gerekçesiyle yargılanması hakkında ne düşünüyorsunuz?
(Hamid Nuri’nin) yargılanmasının yerinde ve doğru olduğunu düşünüyoruz. İran İslam Cumhuriyeti'nin Mykonos Davası’nda en üst düzeyde terörist bir yapı olarak tanımlanmasına benziyor. Hamid Nuri davası aslında İran İslam Cumhuriyeti davasıdır. Genel anlamda İran’ın özgürlük savaşçıları ve özelde ise o dönemin şehitlerinin aileleri olarak, İranlı yetkililerin bir gün böylesine adil ve tarafsız bir mahkemede yargılanmasını ve eylemlerinden dolayı cezalandırılmalarını umuyoruz.

-KDP-İ’nin eski liderlerinden Abdurrahman Kasımlo suikastıyla ilgili Mykonos’ta (Yunanistan’da bir ada) görülen davada ve aynı şekilde Sadık Şerefkendi’ye yönelik suikasta ilişkin mahkeme kararlarından memnun musunuz? Hamid Nuri davası, sizi bu suikastların peşine düşmeniz için cesaretlendirebilir mi?
Mykonos'ta Kasımlı suikastı ve Şerefkandi ile yoldaşlarının şehit edilmesiyle ilgili olarak Almanya'da görülen davadan çıkan karardan son derece memnunuz. Bu davada görev alan hâkim ve savcılara şükranlarımızı ifade ediyoruz, onlara minnettarız. Bu davanın, dönemin Almanya hükümeti tarafından izin verilen tüm itirazlara ve engellemelere rağmen, büyük bir sorumluluk ve tarafsızlıkla ilerlediğini ve neredeyse tarihte nadir görülen bir kararla sonuçlandığını belirtmeliyiz. Fakat Kasımlo ve yardımcılarının öldürülmesi davasından çıkan sonucun bizi üzdüğünü de eklemeliyiz. Çünkü ne yazık ki dönemin Viyana hükümeti polis ve mahkemeler üzerinde çok büyük bir baskı oluşturduğundan bu davaları adil ve tarafsız bir şekilde yürütemediler. Mykonos’taki davada katillerin hepsi firardaydı, ancak Alman polisi bir süre sonra onları gözaltına almayı başardı. Fakat Viyana davasındaki katiller olay mahallinde yakalanmalarına rağmen polis onlara mahkeme yerine havaalanına kadar eşlik etti.

-Abdurrahman Kasımlo suikastının faillerinin yargılanacağını umuyor musunuz?
Elbette. İran'da İslam Cumhuriyeti'nin devrilmesinden sonra bu suikastın faillerinin ve özgürlük savunucularına yönelik tüm suikastların ve cinayetlerin faillerinin tarafsız bir mahkeme önünde yargılanacağını umuyoruz.

-Silahlı mücadeleyi yıllar önce bıraktınız ama halen askeri olarak hazır olma halini sürdürüyorsunuz. Gelecekte İran ile müzakerelere başlama olasılığı var mı?
Biz siyasi bir partiyiz ve halk için sosyal ve siyasi taleplerde bulunuyoruz. KDP-İ bir zamanlar silaha sarıldıysa ve bir mücadele biçimi olarak silahlı mücadeleye yöneldiyse bunun nedeni başlangıçta ne kadar uğraştıysak da İran İslam Cumhuriyeti'nin bizim ve İranlı Kürtlerin taleplerini sürdürmesine alan bırakmamasıdır. Dr. Kasımlo’nun şehit edildiği dönemde de Kürt halkının taleplerini İranlı yetkililerle barışçıl ve uzlaşmacı bir şekilde tartışmaya ve çözmeye çalıştık. Ancak buna öldürme, hapis ve baskı ile karşılık verdiler. İran İslam Cumhuriyeti’nde bu rejimin İran uyrukluların hiçbir hakkına ve özgürlük talebine saygı duymaması ve bu konuda sorumluluk kabul etmemesi bizim için bir sınavdır. Dolayısıyla KDP-İ kendini savunmak zorundadır. Bu savunmanın temelini Peşmerge güçleri oluşturmaktadır. Bu yüzden İran’da mücadelenin barış içinde devam etmesini istiyoruz. Fakat zulme karşı bu şekilde mücadele etmeye devam edemez ve baskıyla karşı karşıyaysak, İran İslam Cumhuriyeti'ne teslim olamayacağımız da açıktır. Bu nedenle, kendimizi ve halkımızı meşru bir şekilde savunmak için gerekli gördüğümüz her durumda askeri gücümüzü kullanmaya hazırlık durumumuzu koruyoruz.

-Bölge ülkeleri ile bir diyalog planınız var mıydı? Hiç böyle bir arayışa girdiniz mi?
Bölge ülkeleri, belki de İran ile ilişkileri güçlendirmenin çıkarlarına olduğunu düşündüklerinden ve bu çıkarlara zarar vermeye hazır olmadıklarından bizimle ilişki kurmakla ilgilenmiyorlar.

-Tahran, Kürt muhalefeti konusunda Bağdat'a ve Erbil’e çok baskı yaptı. Bağdat ile doğrudan bir diyalogunuz oldu mu?
Maalesef hayır. Şimdiye kadar Bağdat'la özel bir diyalogumuz olmadı. Bunun nedeni ne yazık ki Bağdat’ta temas kurabileceğimiz istikrarlı bir hükümetin olmaması ve Bağdat’a milis destekli bir hükümetin hâkim olması. Buna karşın Bağdat ile iş birliği yapmaya ve onlarla iletişim kurmaya çalışmalı ve onlara durumumuzu anlatmalıyız. Bu iletişim, özellikle Irak topraklarında olduğumuz için çok gerekli.

-Lübnan ve Irak'ta Şiilerin İran’a yönelik bakış açlarının değişmesinden bahsettiniz. Bu konuda bölge halkına nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
Mesajım şu ki: İran rejimi iktidarda olduğu sürece bölge ülkelerinin güvenliği ve huzuru tesis etmesini engellemek için tüm gücünü kullanacaktır. Her zaman din, millet ve dil bakımından ayrışmalar yaratmayı ve bunları tarafları karşı karşıya getirmek için kullanmayı, böylece ülkeleri giderek zayıflatmayı ve bu ülkelerdeki nüfuzunu genişletmeyi planlıyor. Bir grubu diğer bir gruba karşı desteklediği sürece bu anlaşmazlıklar devam eder. Bunun örneklerini Irak ve Lübnan’ın yanı sıra İran’ın bir şekilde nüfuz etmeyi başardığı diğer ülkelerde de gördük. Bu daha çok Şiilerin çoğunlukta ya da büyük bir topluluk olduğu ülkelerde görülüyor. Bu durum İran İslam Cumhuriyeti tarafından sürdürülüyor. Dolayısıyla, bu rejimin onların savunucusu olduğu ve onlara yardım edeceği yanıltıcı bir umuttur. İran İslam Cumhuriyeti’nin yıllardır izlediği politikası bunu kanıtlıyor. Bu yüzden artık bu umudun yanıltıcı olduğundan eminim. Bölge ülkelerinin halkları bu gerçeği anladılar. Biz de bu konuda İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı muhalefetle iş birliği yapmalarını istiyoruz. Çünkü rejimi ne kadar çabuk devirirsek, komşu ülkelerin güvenliğini ve rahatını da o kadar çabuk elde ederiz.

-İran’ın nükleer dosyasına ilişkin müzakerelerin, Batılı ülkelerin İran konusunda insan hakları alanındaki tutumları üzerinde etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Bu etkiyi olumlu mu yoksa olumsuz olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Maalesef olumlu bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Batılı ülkelerin insan haklarından söz ettikleri ve dünyadaki insan haklarının savunucuları olduklarını iddia etmelerine rağmen hepsi halkının haklarını çiğneyen bir terör devletinin (İran) yanında olmaya çalışıyor. Batılı ülkeler, nükleer anlaşma meselesi ve İran’ın işlediği tüm suçlarıyla ilgili olarak kendi çıkarlarını pazarlık konusu yaptılar. Bu şekilde hareket edilmesi gerçekten talihsiz bir durum.

-Özerklik talebinden vazgeçip federalizm konusuna varmak sizi başta Kasımlo olmak üzere partinizin eski liderlerinin ideallerinden uzaklaştırmıyor mu?
Hayır, Dr. Kasımlo ve onun dönemindeki KDP-İ yönetimi, özerklik talep etme konusunda anlaştılar ve bunu talep ettiler. Bunun üzerinden onlarca yıl geçti. Tüm bu süre zarfında küresel ve bölgesel siyasette ve hatta İran’da birçok değişiklik oldu. Şu an İran'da yaşayan etnik kökenler, kendi coğrafi bölgelerinde bir ulus gibi kendi iç hükümetlerine sahip olabilmek ve İran çerçevesinde kalabilmek için bir tür âdem-i merkeziyet talep ediyor. İran’ın tüm İranlılara ait olmasını istiyorlar. O dönemde KDP-İ’nin temel talebi olarak özerklik konusunu gündeme getiren Dr. Kasımlo ve diğer liderler şimdi burada olsalardı, bizim talebimizin aynısını yaparlardı diye düşünüyorum. O zamanlar sloganımız, Kürdistan'ın özerkliği idi. Aslında halkların sesi idari haklar için çok güçlü ya da zayıf çıkmasa da herkes bunu istiyordu. Esasen federalizmi sadece Kürt halkı için değil, tüm İran halkları için istiyoruz. İran gibi çok nüfuslu bir ülkede tüm halkların kendilerini İran'ın bir parçası olarak görmeleri ve ötekileştirilmemeleri için en iyi siyasi yönetim biçiminin bu olduğuna ve mevcut mağduriyetlerin ve ayrımcılığın ancak bu şekilde sona ereceğine inanıyoruz. Bu nedenle doğru talep budur ve dünyadaki değişim ve dönüşümlerle de uyumludur.

-Kasımlo kuşağından ve eski parti liderlerinden yeni kuşağa ne miras kaldı?
Dr. Kasımlo'nun ilerici politikalarının çoğu miras olarak bırakıldı. KDP-İ’nin bugünkü hali Dr. Kasımlo'nun mirasıdır. Aslında KDP-İ’nin İranlı Kürtlerin çıkarlarını temel alan politikası, yani demokrasiye odaklanmamız, Dr. Kasımlo dönemi siyasetinin bugüne kadar süren bir başka özelliğidir. Dr. Kasımlo’ya en çok borçlu olduğumuz da bu politikadır. Dr. Kasımlo bize İran ve İranlı Kürtlerin başına gelen zulümlerin ve zayıflıkların büyük bölümünün demokrasi eksikliğinden kaynaklandığını öğretti. Bu yüzden demokrasi, artık gündemimizin en üst sıralarında yer alıyor.
 



Starmer, İşçi Partisi milletvekillerini kendisini İngiltere başbakanı olarak tutmaya ikna etmeye çalışıyor

İngiliz Başbakanı Keir Starmer (AP)
İngiliz Başbakanı Keir Starmer (AP)
TT

Starmer, İşçi Partisi milletvekillerini kendisini İngiltere başbakanı olarak tutmaya ikna etmeye çalışıyor

İngiliz Başbakanı Keir Starmer (AP)
İngiliz Başbakanı Keir Starmer (AP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın pozisyonu bugün, sadece bir buçuk yıldır sürdürdüğü görevinden alınmasını engellemek için İşçi Partisi milletvekillerini ikna etmeye çalışırken, pamuk ipliğine bağlı gibi görünüyor.

Starmer, son iki günde özel kalem müdürü Morgan McSweeney ve iletişim direktörü Tim Allen'ı kaybetti ve İngiltere'nin eski ABD Büyükelçisi Peter Mandelson ile hükümlü cinsel suçlu Jeffrey Epstein arasındaki ilişkinin ortaya çıkmasının ardından İşçi Partisi milletvekillerinden desteğini hıazla kaybediyor.

Allen, Starmer'ın özel kalem müdürü Morgan McSweeney'nin istifasından 24 saatten kısa bir süre sonra yaptığı açıklamada, "Downing Street'te yeni bir ekibin kurulmasına izin vermek için kenara çekilmeye karar verdim" dedi.

Starmer'ın kendisi de muhalefetten istifa çağrılarıyla karşı karşıya. Bugün, zayıflayan otoritesini yeniden inşa etme girişiminde bulunmak üzere İşçi Partisi milletvekilleriyle kapalı kapılar ardında bir toplantı yapması planlanıyor.

Siyasi gerilim, Starmer'ın Epstein ile olan ilişkisini bilmesine rağmen Mandelson'ı 2024 yılında İngiltere'nin ABD Büyükelçisi olarak atama kararından kaynaklanıyor.

Starmer, geçen eylül ayında, Mandelson'ın 2008'de bir çocukla cinsel suçlardan mahkum edildikten sonra Epstein ile arkadaşlığını sürdürdüğünü gösteren e-postaların ortaya çıkmasının ardından onu görevinden almıştı.

Starmer geçen hafta "Mandelson'ın yalanlarına inandığı" için özür diledi.

Starmer'ın en yakın danışmanı ve Temmuz 2024'teki İngiltere genel seçimlerinde İşçi Partisi liderinin başarısının mimarlarından biri olarak kabul edilen McSweeney yaptığı açıklamada, Mandelson'ın atanması kararında yakından yer aldığını söyledi. Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre "Peter Mandelson'ı atama kararı yanlıştı. Partimize, ülkemize ve siyasete olan güvene zarar verdi" ifadelerini kullandı. Sözlerine şöyle devam etti: "Fikrim sorulduğunda Başbakana bu atamayı yapmasını tavsiye ettim ve bu tavsiyenin sorumluluğunu tamamen üstleniyorum."

Mandelson'ın tazminatı

İngiliz hükümeti, Eylül 2025'te görevden alınmasının ardından Peter Mandelson'a ödenen kıdem tazminatı paketiyle ilgili bir soruşturma başlattığını duyurdu. Mandelson, özellikle 2008-2010 yılları arasında Gordon Brown hükümetinde bakanlık yaptığı dönemde, Epstein'e borsa hakkında potansiyel olarak zarar verici bilgiler sızdırdığı iddiasıyla şu anda bir güvenlik soruşturması altında bulunuyor. Cuma günü Mandelson ile bağlantılı iki adreste arama yapıldı.


Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
TT

Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’li müzakerecilerle gerçekleştirdiği görüşmelerin ilk turunun sonuçları hakkında meclis üyelerini bilgilendirdi. Diğer yandan Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, Tahran ile Washington arasında nükleer müzakerelerde arabuluculuk rolü üstlenen Umman’a yarın bir heyetin başında gitmeyi planladığını açıkladı.

Laricani’nin ziyareti, geçen hafta sonu Umman’da yaklaşık dokuz aylık aranın ardından yapılan dolaylı görüşmelerin ilk turunu izleyen ve İran-ABD hattında ikinci bir müzakere turuna ilişkin beklentilerin arttığı bir döneme denk geliyor.

Söz konusu görüşmeler, ABD’nin İran yakınlarında deniz kuvvetlerini artırdığı ve Tahran’ın olası bir saldırıya sert karşılık vereceğini duyurduğu bir ortamda, diplomasiye yeni bir fırsat açmayı amaçlıyor.

Laricani, Telegram hesabından yaptığı açıklamada, Umman’da üst düzey yetkililerle bir araya gelerek son bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele alacağını, bunun yanı sıra ikili iş birliğini farklı düzeylerde değerlendireceğini belirtti.

Müzakerelerin bir sonraki turunun tarih ve yerinin ise henüz açıklanmadığı kaydedildi. Nükleer görüşmelere, İran’da Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin nezaret ettiği ve nihai kararların, Dini Lider Ali Hamaney’in onayının ardından alındığı ifade edildi.

scdvfgth
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, 18 Ocak’ta Tahran’da Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin için düzenlenen resepsiyonun ardından ofisinden ayrılırken görülüyor. (Laricani’nin internet sitesi)

Laricani’nin Umman’a yapacağı ziyaretin duyurulması, Arakçi’nin bugün parlamentoyu, kapalı kapılar ardında yapılan bir oturumda görüşmelerin sonuçları hakkında bilgilendirmesiyle eş zamanlı gerçekleşti.

Parlamentonun Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkan Yardımcısı Abbas Muktedayi, oturumun yapıldığını doğrulayarak, İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin de Arakçi ile birlikte toplantıya katıldığını bildirdi.

Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise “İran sıfır zenginleştirmeyi kabul etmeyecektir” diyerek, ‘ülkenin ulusal gücünün unsurlarından biri olan füze kapasitesinin hiçbir şekilde müzakere konusu yapılamayacağını’ vurguladı.

Parlamento Başkanlık Divanı Sözcüsü Abbas Guderzi de Dışişleri Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın toplantı sırasında İran’ın uranyum zenginleştirmeden vazgeçmesine karşı olduklarını açıkça ifade ettiklerini söyledi.

Guderzi, ‘müzakerelerin yeri ve çerçevesinin tamamen İslam Cumhuriyeti tarafından belirlendiğinin’ teyit edildiğini belirterek, bunun ‘İran’ın diplomasi sahasındaki gücünü yansıttığını’ dile getirdi. Ancak bu tutumun hangi tarafça ilan edildiğine dair ayrıntı vermedi.

Öte yandan Arakçi dün düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin ‘gerçek müzakereler yürütme’ konusundaki ciddiyetine dair şüphelerini dile getirdi. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Arakçi, İran’ın ‘tüm işaretleri değerlendirdikten sonra müzakerelere devam edip etmeme konusunda karar vereceğini’ söyledi ve bu kapsamda Çin ve Rusya ile istişareler yürütüldüğünü ifade etti.

frvfr
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte uçak gemisi “Abraham Lincoln” üzerinde (ABD Donanması – AFP).

İran, kırmızı çizgileri olarak gördüğü tutumunda ısrarcı davranıyor. Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer programıyla sınırlı kalmasını kabul ediyor ve barışçıl bir nükleer programa sahip olma hakkını vurguluyor. Buna karşılık, Körfez’de geniş bir deniz gücü konuşlandıran ve bölgedeki üslerde askeri varlığını artıran ABD, iki ek başlığı da içeren daha kapsamlı bir anlaşma talep ediyor. Washington’un gündemindeki bu başlıklar, İran’ın füze kapasitesinin sınırlandırılması ve Tahran’ın İsrail’e düşman silahlı gruplara verdiği desteğin sona erdirilmesi olarak öne çıkıyor.

İsrail ise bu iki başlıkta herhangi bir taviz verilmemesi gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çarşamba günü Washington’a gitmesi bekleniyor.


Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
TT

Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)

Amerikalı, Hint kökenli ruhani öğretmen ve çok satan sağlık kitaplarının yazarı Deepak Chopra, İsrail’e övgüler yağdırırken, Jeffrey Epstein’ın kendisine Tel Aviv’de katılması fikrine de büyük bir heyecan duyuyordu.

İngiliz The Times gazetesinin haberine göre, 2019’daki tutuklanmasından iki yıl önce Epstein, Chopra’nın Tel Aviv’deki Menora Salonu’nda vereceği konferans sırasında onunla görüşmeye davet edildi. Epstein dosyaları kapsamında yayımlanan milyonlarca belgeden birinde Chopra’nın şu ifadeleri yer aldı:
“Bizimle İsrail’e gel. Rahatla, ilginç insanlarla vakit geçir. İstersen takma isim kullan. Kızlarını da getir. Burada olman çok eğlenceli olur. Sevgiler.”

Ancak Epstein bu davete mesafeli yaklaştı ve şu yanıtı verdi:
“Başka bir yer. İsrail’i hiç sevmiyorum.”

Epstein’ın Mart 2017’de daveti reddetmesinin nedenleri, ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı dosyalardaki gizemlerden biri olmayı sürdürüyor. Belgeler, Epstein’ın özellikle İsrail ve eski Başbakan Ehud Barak ile ilişkisine dair çelişkili ve kafa karıştırıcı bir tablo ortaya koyuyor.

“Epstein casusluk eğitimi aldı” iddiası

ABD’de, Epstein’ın yabancı bir istihbarat servisi adına çalışmış olabileceğine dair iddialar yeniden gündeme geldi. Bu iddialar özellikle sağcı yorumcu Tucker Carlson ve benzer isimler tarafından dillendirildi. Dosyalar arasında, FBI’a bilgi veren gizli bir kaynağın, Epstein’ın gerçekte İsrail istihbarat servisi Mossad için çalıştığını öne sürdüğü iddialar da yer aldı.

FBI’ın Los Angeles ofisinin Ekim 2020 tarihli bir raporunda, söz konusu kaynağın “Epstein’ın Mossad tarafından devşirilmiş bir ajan olduğuna ikna olduğu” ifade edildi. Raporda ayrıca Epstein’ın Mossad adına “casusluk eğitimi aldığı”, uzun yıllar kişisel avukatlığını yapan Harvard Hukuk Fakültesi profesörü Alan Dershowitz aracılığıyla Amerikan ve müttefik istihbarat operasyonlarıyla bağlantılar kurduğu iddia edildi. Raporda, Jared Kushner ile kardeşi Josh Kushner’ın da Dershowitz’in öğrencileri arasında olduğu ifade edildi.

Ancak Dershowitz bu iddiaları alaya alarak, “Herhangi bir istihbarat servisinin ona gerçekten güveneceğini sanmıyorum. Ayrıca böyle bir şeyi benden saklayamazdı” dedi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise hafta sonunda yaptığı açıklamada, Epstein’ın Ehud Barak ile olan yakın ilişkisinin onun İsrail adına casusluk yapmadığının kanıtı olduğunu savundu. Netanyahu, X platformunda, “Jeffrey Epstein ile Ehud Barak arasında alışılmadık derecedeki yakın ilişki, onun İsrail için çalıştığını değil, tam tersini gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Belgeler, Barak ve eşi Nili’nin defalarca Epstein’ın New York’taki dairesinde kaldığını ve Epstein’ın 2019’daki son tutuklanmasından kısa süre önce yeniden ziyaret planladıklarını ortaya koyuyor. Epstein’ın, 2006’da çocuk istismarı ve insan ticareti suçlamalarıyla ilk kez tutuklanmasından sonra da ilişkilerinin devam ettiği görülüyor. Barak daha sonra Epstein ile ilişkisi nedeniyle pişmanlık duyduğunu söyledi.

2018’de Epstein, Barak’tan bir e-postada “Mossad için çalışmadığımı netleştirmesini” istedi. Bir yıl önce ise Barak’a, kendisinden “eski Mossad ajanlarını kirli soruşturmalar için bulmasının istenip istenmediğini” sormuştu.

Belgelere göre Epstein, “Carbyne” adlı (eski adıyla Reporty Homeland Security) İsrailli bir girişime 1,5 milyon dolarlık yatırım yapılmasına katkıda bulundu. Barak, “Vergiden kaçınmak için Kıbrıs’ı kullanma yönündeki İsrail numarası eski ve tehlikelidir” uyarısında bulunurken, iş insanı Nicole Junkermann, Kıbrıs yerine Lüksemburg’un tercih edilmesini önerdi.

“Kesin kanıt yok”

Epstein’ın servetinin kaynağı da uzun süredir soru işaretleri yaratıyor. Eski İngiliz askeri istihbarat subayı Lynette Nusbacher, teorik olarak Epstein’ın bir istihbarat varlığı olmasının mümkün olduğunu, ancak “suçlarıyla mahkûm olmuş biri olmanın ötesine geçtiğini kanıtlayan hiçbir delil bulunmadığını” ifade etti.

2003 yılında Epstein, partneri Ghislaine Maxwell için “çelişkili vize damgalarından kaçınmak” gerekçesiyle ikinci bir pasaport başvurusunda bulundu. Başvuruda Maxwell’in İsrail, Ürdün ve Suudi Arabistan’a seyahat etmeyi planladığı belirtiliyordu. Maxwell’in babası, eski medya patronu Robert Maxwell’in Mossad ile bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyordu.

Epstein, Yahudi bir ailede dünyaya geldi ve New York’ta, çoğunluğu Yahudilerden oluşan Sea Gate adlı kapalı sitede büyüdü. 1985 yılında ailesiyle birlikte İsrail’i ziyaret etti, Tel Aviv’de Plaza Oteli’nde ve Kudüs’te King David Oteli’nde kaldı. Ailesini gezdirmek için limuzin kiraladığı da aktarılan bilgiler arasında.

Resmî kayıtlara geçmeyen başka ziyaretler de söz konusu. 20 Mayıs 2012 tarihli bir e-postada sekreterinden Paris’ten Tel Aviv’e, oradan New York’a ya da Tel Aviv’den Yalta’ya uçuşlar araştırmasını istedi. Bir gün sonra ise “24’ünde Tel Aviv, 27’sinde New York’a birinci sınıf” diye yazdı.

Epstein ayrıca, İsrail’deki en lüks mülklerin açık artırmalarını takip eden pahalı bir emlak sitesine üyeydi.

2017 itibarıyla İsrail’e seyahat etmeye hevesli görünmese de İsrailli kadınlara ilgisini gizlemedi. Chopra’dan “çekici sarışın bir İsrailli… zihin maddenin üstündedir” diye bir istekte bulundu. Chopra ise İsrailli kadınların “savaşçı, agresif ve son derece çekici” olduğu uyarısında bulundu.

Chopra geçen hafta yaptığı açıklamada, “Hiçbir zaman suç teşkil eden ya da sömürücü bir davranışın parçası olmadım. İstismar ve suistimalin her türlüsünü kesin bir dille kınıyorum” ifadesini kullandı.

Epstein ile halen çocuklara yönelik cinsel insan ticareti ağındaki rolü nedeniyle 20 yıl hapis cezası çeken Ghislaine Maxwell arasındaki derin ve uzun süreli ilişki de Epstein’ın İsrail ile bağlantılı olduğu yönündeki komplo teorilerini destekliyor.

Maxwell’in babası Robert Maxwell’in İsrail istihbaratıyla bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyor. Maxwell’in İsrail ekonomisine milyonlar aktardığı ve dönemin Başbakanı Yitzhak Shamir’e “en az 250 milyon dolar yatırım” sözü verdiği biliniyor.

Robert Maxwell, 1991 yılında “Lady Ghislaine” adlı yatından düşerek Kanarya Adaları açıklarında ölü bulundu. Cenazesi İsrail’e götürülerek, Kudüs’te devlet elitlerine ayrılan Zeytin Dağı Mezarlığı’na defnedildi.

“Mossad mı öldürdü?”

Epstein’ın bazı e-postalarında, Robert Maxwell’in Mossad tarafından öldürüldüğüne inandığına dair ifadeler yer aldı. 15 Mart 2018 tarihli bir e-postada Epstein, başlığı “İş bitirildi” olan mesajında Maxwell’in kaderine dair spekülasyonlarda bulundu.

Bu iddialar, Gordon Thomas ve Martin Dillon’un yazdığı “Robert Maxwell’in Suikastı: İsrail’in Süper Casusu” adlı kitapta ortaya atılan teoriyle örtüşüyor. Kitapta, Maxwell’in Mossad için çalıştığı, ancak 3 milyar doları aşan borçlarının faizi olarak talep ettiği 600 milyon dolar ödenmezse her şeyi ifşa etmekle tehdit ettiği ve bunun üzerine öldürüldüğü öne sürülüyor.

The Times’ın görüştüğü pek çok uzman, Maxwell’in Mossad ile bağlantılarını ya da Epstein’ın İsrail istihbaratıyla ilişkisini doğrulayan somut bir bilgiye rastlamadıklarını belirtiyor. Ancak İsrail istihbaratıyla bağlantıları olan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir İsrailli yazar, “Mossad’ın kimi işe alacağını asla bilemezsiniz. Herkes ajan olabilir” değerlendirmesinde bulundu.