Orta Doğu ülkeleri kuraklığı deniz suyunu arıtarak aşmaya yöneldi

Orta Doğu ülkeleri kuraklık sebebiyle tarım, sanayi ve günlük kullanımda artan tatlı su ihtiyacına çareyi deniz suyunu arıtarak bulmaya çalışıyor.

AA
AA
TT

Orta Doğu ülkeleri kuraklığı deniz suyunu arıtarak aşmaya yöneldi

AA
AA

İklim değişikliğinin şiddetlendirdiği kuraklık dünyanın birçok bölgesinde su kıtlığına yol açıyor. Bu durum son yıllarda deniz suyu arıtımına (desalinasyon) yönelik çalışmaları ve yatırımları hızlandırdı.
Uzmanlar, desalinasyonun dünyada gittikçe ihtiyaç duyulan ve gelişen bir teknoloji olmakla birlikte özellikle Orta Doğu gibi su kaynaklarının az bulunduğu bölgelerde bir mecburiyet haline geldiğini belirtiyor.

Desalinasyon "kaçınılmaz" bir teknoloji
Desalinasyonla ilgili bilimsel çalışmalar yürüten İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Öğretim Üyesi Doç. Dr. Derya Yüksel İmer, AA muhabirine yaptığı açıklamada, "Katar ile sürdürdüğümüz çalışmalar neticesinde geldiğimiz nokta artık desalinasyon tesislerinin denize kıyısı olan birçok ülkede kaçınılmaz bir teknoloji olduğu yönünde." dedi.
Katar'ın kentsel su ihtiyacının yüzde 97'sini desalinasyondan elde ettiğini belirten İmer, "Bu çok yüksek bir oran. Özellikle Dünya Kupası'nda bu su ihtiyacının daha da artmasıyla desalinasyon teknolojilerine yönelimin çok olduğunu da duydum." ifadelerini kullandı.
İmer, son yıllarda bu kapsamdaki çalışmaların arıtılmış suyun veriminin artırıldığı, çevreye zararın en aza indirildiği alanlara yöneldiğini söyledi.

"Su kaynağının hiç olmadığı yerlerde kullanılabilecek bir teknoloji"
Yüksek Çevre Mühendisi Prof. Dr. Güçlü İnsel ise maliyetli bir teknoloji olan desalinasyonun ilk olarak denizaltılarda kullanılmaya başlandığını belirtti.
Deniz suyu arıtımının çeşitleri olduğunu söyleyen İnsel, "Yüksek basınçlı membrandan geçirilerek suyun tuzu alınıyor ve tuzu alınmış suya bir ek arıtma uygulanması onu kullanılabilir hale getiriyor. Su kaynağının hiç olmadığı yerlerde kullanılabilecek bir teknoloji. Ama bu maliyetli bir teknoloji; metreküp başına 0,8-1 dolar arası bir maliyeti olabiliyor." dedi.
Deniz suyu arıtımının yanı sıra atık suların geri kazanımıyla su kaynakları oluşturulmasının önemine dikkati çeken İnsel, bu tür yatırımlarda yerleşim yerine göre yapılacak çalışmalarla su yönetim planı oluşturulması gerektiğini vurguladı.
İnsel, "Elinizde hiçbir su kaynağı yoksa, mecburen onu yapmak zorundasınız. Mesela bazı tesislerde var, hatta kanalizasyon sularından elde ettiği suyu da kullanan, teknolojiyi o seviyeye getiren ülkeler var." diye konuştu.

Orta Doğu ülkelerinde desalinasyon
AA muhabiri, yetersiz tatlı su kaynağına sahip Orta Doğu ülkelerinde kuraklığın artmasıyla giderek daha fazla önem verilen deniz suyu arıtma çalışmalarını derledi.
Aslında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt, Bahreyn gibi ülkeler bu yöntemi uzun süredir kullanıyor, son yıllarda ise desalinasyon yatırımlarındaki artış dikkati çekiyor.
Dünyada en çok su sıkıntısı çeken ülkeler arasında bulunan Ürdün, geçen yıl geniş kapsamlı bir desalinasyon tesisi kurulması için 1 milyar dolarlık yeni projesini açıkladı.
Bu yılın sonlarına doğru inşasına başlanması planlanan tesisle Kızıldeniz'den yıllık yaklaşık 300 milyon metreküp deniz suyunun halkın kullanımına kazandırılması hedefleniyor.

Suudi Arabistan
Suudi Arabistan, bölgede desalinasyon yöntemini uygulayan ilk ülkeler arasında yer alıyor.
Kızıldeniz'de batık bir savaş gemisinde bulunan aletlerle deniz suyu arıtımını öğrenen Suudi Arabistan, tatlı su kaynaklarını desteklemek amacıyla ilk kez 1928'de deniz suyunu tuzdan arıttı.
Halihazırda Suudi Arabistan'da günlük 6 milyon metreküpten fazla deniz suyu arıtma kapasitesine sahip 33 desalinasyon tesisi bulunuyor.
Deniz suyu arıtma yöntemine yatırımlarını günden güne artıran Suudi Arabistan, yılda 2,3 milyar metreküpten fazla tatlı su üretiyor ve bu rakam dünyadaki deniz suyu arıtımının yüzde 20'sine denk geliyor.
Riyad yönetimi, 2027'ye kadar günlük deniz suyu arıtma kapasitesini 7,5 milyon metreküpe çıkarmayı planlıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri
BAE, su ihtiyacının yüzde 42'sini karşıladığı deniz suyu arıtma yöntemini 1977'de kullanmaya başladı.
Deniz suyu arıtımına geçen yıl 2 milyar dolar yatırım yapan ülkede başlıca 70 tesis yer alıyor.
BAE, dünyada arıtılan deniz suyunun yüzde 15'ine tekabül eden yıllık 1,7 milyar metreküp su arıtımı gerçekleştiriyor.

Katar
Katar, toplam su ihtiyacının yaklaşık yarısını, evsel su ihtiyacının da neredeyse tamamını karşılayan deniz suyu arıtma işlemine 1953'te başladı.
Ülkede şu an günlük üretim kapasitesi 2 milyon metreküpten fazla başlıca 3 arıtma tesisi bulunuyor.

Bahreyn
Deniz suyu arıtımı için ilk tesisini 1975'te kuran Bahreyn, su ihtiyacının yüzde 80'ini bu yöntemle karşılıyor.
Bahreyn'deki yıllık 300 milyon metreküpten fazla kapasitesiyle 5 arıtım tesisi faaliyet gösteriyor.

Kuveyt
Kuveyt, içme suyu ihtiyacına çare olarak deniz suyu arıtma işlemine 1951'de başladı. Ülkede şu an günlük üretim kapasitesi 3 milyon metreküpü aşan 8 arıtma tesisi bulunuyor.
Deniz suyu arıtma yöntemiyle elde edilen kaynaklar Kuveyt'in su kaynaklarının yüzde 60'ını oluşturuyor.
Ülkede deniz suyu arıtımından yıllık 750 milyon metreküpten fazla tatlı su elde ediliyor.

İran
Son dönemde barajlarındaki doluluk oranı yüzde 38'e gerileyen İran, ağustos ayında özellikle su kıtlığının alarm verdiği güney eyaletlerinde desalinasyon tesislerine yatırımını artırdığını duyurdu.
Ülkede şu an 75 arıtma tesisinden günlük yaklaşık 450 bin metreküp tatlı su elde ediliyor.
Tahran yönetimi, 2025'e kadar tesis sayısını 95'e, su arıtma kapasitesini de günlük 650 bin metreküpe çıkarmayı hedefliyor.

Deniz suyu arıtma tesisi Gazze'ye can oluyor
İsrail ablukası altındaki Gazze Şeridi'nde yer alan 3 desalinasyon tesisi, bölgede yaklaşık 2 milyon Filistinli için can suyu niteliğinde.
Suların yüzde 97'sinin içmeye uygun olmadığı Gazze Şeridi'ndeki nüfusun yüzde 35'i deniz suyunun arıtılmasıyla içme suyuna erişiyor.
Bölgedeki tesislerden günlük yaklaşık 37 bin metreküp su elde ediliyor.

İsrail
Deniz suyu arıtma yöntemine 2005'te başlayan İsrail, mevcut 5 tesis sayesinde yıllık 585 milyon metreküp içme suyu elde ediyor.
Deniz suyu arıtımı için yatırımlarını artıran İsrail'de inşaatı süren 2 yeni tesisin faaliyete geçmesiyle 2026'nın sonuna kadar evsel su tüketimi ihtiyacının yüzde 95'inin deniz suyu arıtma yöntemiyle karşılanması planlanıyor.

Cezayir
Cezayir'de aktif 15 deniz suyu arıtma tesisinde yıllık yaklaşık 750 milyon metreküp tatlı su elde ediliyor ve deniz suyu arıtma yöntemiyle ülkenin içme suyunun ortalama yüzde 17'si karşılanıyor.
Kuraklık sebebiyle son 3 yıldır tatlı su kaynaklarında ciddi düşüş yaşayan Cezayir, yeni yatırımlarla bu oranı 2030'a kadar yüzde 60'a çıkarmayı hedefliyor.
Cezayir yönetimi son olarak 1200 kilometrelik sahil şeridi boyunca desalinasyon tesisleri kuracağını duyurdu.

Fas
Son yıllarda şiddetli kuraklıkla mücadele eden Fas'ın 2020-2027 döneminde içme suyu için yapmayı planladığı 12 milyar dolarlık yatırımda deniz suyu arıtma tesisleri önemli yer tutuyor.
Mevcut 9 arıtma tesisinden yıllık 147 milyon metreküp tatlı su üreten Fas, 2030'a kadar 20 yeni arıtım tesisi kurmayı planlıyor.
Son 40 yılın en şiddetli kuraklığının kaydedildiği Fas'ta su sıkıntısından en çok etkilenen Agadir şehri, içme suyuna deniz suyu arıtımı sayesinde ulaşıyor.



Sudan’da Barış Yakın mı? Savaş dördüncü yılında kritik eşikte

Kasım 2023’te Sudan-Çad sınırı yakınındaki mülteci kampına bakan bir tepenin üzerinde oturan çocuk. (Reuters)
Kasım 2023’te Sudan-Çad sınırı yakınındaki mülteci kampına bakan bir tepenin üzerinde oturan çocuk. (Reuters)
TT

Sudan’da Barış Yakın mı? Savaş dördüncü yılında kritik eşikte

Kasım 2023’te Sudan-Çad sınırı yakınındaki mülteci kampına bakan bir tepenin üzerinde oturan çocuk. (Reuters)
Kasım 2023’te Sudan-Çad sınırı yakınındaki mülteci kampına bakan bir tepenin üzerinde oturan çocuk. (Reuters)

Üç yılı aşkın süren savaşın ardından Sudan, siyasi ve insani açıdan farklı bir dönemece girmiş görünüyor. Bunun nedeni çatışmaların sona ermesi ya da taraflardan birinin askeri üstünlük sağlaması değil; savaşın sürmesinin maliyetinin artık iç, bölgesel ve uluslararası düzeyde herkesin taşıyabileceği sınırları aşmış olması.

Uluslararası baskının artması, bölgesel diplomatik hareketliliğin yoğunlaşması ve insani çöküşün derinleşmesiyle birlikte siyasi ve medya çevrelerinde aynı soru yeniden gündeme geliyor: Savaş çözüm aşamasına mı yaklaşıyor, yoksa Sudan geçmiştekilere benzer uzun süreli bir çatışmaya mı sürükleniyor?

Sudan’ın tarihi bu konuda iyimser cevaplar vermiyor. Ülkedeki büyük savaşların çoğu onlarca yıl sürdü. Güneydeki ilk iç savaş 17 yıl (1955-1972), ikinci iç savaş 22 yıl (1983-2005), Darfur savaşı ise yaklaşık 17 yıl (2003-2020) devam etti. Bu çatışmaların tamamı nihayetinde diyalog, uzlaşı ve barış anlaşmalarıyla sona erdi. Bu nedenle Sudanlılar, mevcut savaşın da uzun ve açık uçlu yeni bir çatışma dönemine dönüşmesinden endişe ediyor.

Ancak bazı çevreler mevcut savaşın önceki çatışmalardan farklı olduğu görüşünde.

Sudan Silahlı Kuvvetleri ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında Nisan 2023’te başlayan çatışmalarda taraflar kısa sürede askeri zafer elde edeceklerini düşünüyordu. Ancak savaşın dördüncü yılına girmesi bu beklentinin sınırlarını açık biçimde ortaya koydu.

Hartum’dan Port Sudan’a, Darfur ve Kordofan’dan Mavi Nil bölgesine yayılan çatışmalar hiçbir tarafa kesin üstünlük sağlamadı. Buna karşın ülkeyi dünyanın en ağır insani krizlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı.

Uluslararası baskı artıyor

Sahadaki tablo karmaşıklaştıkça uluslararası toplum da Sudan’daki savaşı yalnızca ülke sınırları içinde kalan bir kriz olarak görmemeye başladı. Kızıldeniz’de artan gerilim, Afrika Boynuzu’nda kaosun yayılma ihtimali ile göç ve düzensiz göç dalgalarının büyümesi, Batılı ve bölgesel başkentleri siyasi çözüm baskısını artırmaya yöneltti.

sacscs
Nisan ortasında Sudan'daki insani krizi görüşmek üzere Berlin'de düzenlenen konferansa katılanlar (X)

Bu çerçevede Berlin’de düzenlenen son konferans önemli bir dönüm noktası oldu. Çok sayıda ülke ve uluslararası kuruluş, Sudan krizinin “askeri yollarla çözülemeyeceği” konusunda görüş birliğine vardı ve kapsamlı müzakere sürecine destek verdi.

ABD ve Avrupa Birliği de özellikle bölgesel istikrarsızlığın büyümesinden duyulan kaygılar nedeniyle ateşkes sağlanması için diplomatik girişimlerini yoğunlaştırdı.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos da “Sudan’daki çatışmanın askeri çözümü yok” diyerek uluslararası toplumun tarafları müzakere ve ateşkese zorlamak konusunda ortak görüşe sahip olduğunu söyledi. Boulos ayrıca kalıcı ateşkese zemin hazırlayacak insani ateşkesler üzerinde çalışıldığını belirtti.

Bu uluslararası yaklaşım değişikliği çözümün yakın olduğu anlamına gelmese de etkili güçlerin savaşın sürmesinin Sudan devletinin tamamen çökmesine yol açabileceğine giderek daha fazla inandığını ortaya koyuyor. Bu senaryo özellikle komşu ülkeler olmak üzere birçok bölgesel ve uluslararası aktörü endişelendiriyor.

Bölgesel diplomasi hız kazandı

Son aylarda bölgesel diplomatik hareketlilik, savaşın ilk yıllarına kıyasla belirgin şekilde arttı. İlk dönemde çatışma “unutulmuş savaş” olarak tanımlanıyordu.

Şimdi ise Doğu Afrika'daki Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Arap Birliği arasında artan bir koordinasyon dikkat çekiyor. Körfez ülkeleri, Mısır ve Afrikalı aktörler de Sudan’ın parçalanmasını ya da açık bir bölgesel çatışma alanına dönüşmesini engellemek amacıyla girişimlerde bulunuyor.

Bu aktörler, savaşın sürmesinin yalnızca Sudan’ı değil, Kızıldeniz güvenliğini, uluslararası ticaret yollarını ve komşu ülkelerin istikrarını da doğrudan tehdit ettiğinin farkında. Bu nedenle siyasi çözüm artık yalnızca Sudan’ın iç meselesi değil, bölgesel bir zorunluluk olarak görülüyor.

Burhan’dan siyasi çözüme açık mesaj

Sudan içinde ise ordu operasyonların sürdürülmesi yönündeki söylemini korusa da siyasi çözüm ihtimaline kapıyı tamamen kapatmıyor.

Abdülfettah el-Burhan son açıklamalarından birinde, “Silah bırakıp ikna olan herkes için vatanın kapısı açıktır” ifadelerini kullandı.

Gözlemciler bu açıklamayı, olası uzlaşıların önünü açma ya da Hızlı Destek Kuvvetleri içinde ayrışmaları teşvik etmeye yönelik bir mesaj olarak değerlendirdi.

Bununla birlikte Burhan, ordunun “devleti ve kurumlarını yeniden kontrol altına alma” hedefinden vazgeçmediğini de vurgulamayı sürdürüyor. Bu durum, askeri kurumun olası müzakerelerde siyasi ve askeri hedeflerinden geri adım atmak istemediğini gösteriyor.

Dolayısıyla savaşın sona erdirilmesine yönelik baskılar artsa da kapsamlı bir çözüme ulaşmanın hâlâ ciddi zorluklar içerdiği belirtiliyor.

İnsani baskı belirleyici unsur haline geldi

Ancak taraflar üzerindeki en büyük baskının artık askeri ya da siyasi değil, insani olduğu değerlendiriliyor.

Birleşmiş Milletler ve uluslararası gıda kuruluşları Sudan’ın dünyanın en büyük açlık krizlerinden biriyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulunuyor.

Mayıs 2026 tarihli Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC) raporuna göre yaklaşık 20 milyon Sudanlı ciddi seviyede gıda güvensizliği yaşıyor. On binlerce kişi kıtlık riski altında bulunurken birçok bölge insani felaket tehdidiyle karşı karşıya.

ddvfd
Dünya Gıda Programı Genel Direktörü Cindy McCain, Sudan'da "büyük bir insani felaket" yaşanabileceği konusunda uyardı (Reuters)

Cindy McCain, açlık ve yetersiz beslenmenin milyonlarca insanın hayatını tehdit ettiğini belirterek acil uluslararası müdahale çağrısında bulundu.

UNICEF Direktörü Catherine Russell ise sağlık merkezlerine “ağlayamayacak kadar zayıf çocukların” getirildiğini söyleyerek insani durumun trajik boyutlara ulaştığını ifade etti.

Sudan’da savaş karşıtı sesler yükseliyor

Sudan’da savaşın sona erdirilmesini isteyen sesler giderek artıyor. Ancak olası çözümün nasıl şekilleneceği konusunda ciddi görüş ayrılıkları sürüyor.

Orduya yakın bazı analistler, savaşa verilen halk desteğinin azalmasının Hızlı Destek Kuvvetleri’nin devlet içinde paralel bir güç olarak kalmasının kabul edildiği anlamına gelmediğini savunuyor. Bu nedenle olası çözümün birleşik bir askeri kurumun yeniden inşasına bağlı olduğu görüşü öne çıkıyor.

Sudan Kongre Partisi Siyasi İşlerden Sorumlu Genel Sekreteri Şerif Muhammed Osman ise “Gerçek bir sivil liderlik olmadan ne askeri çözüm mümkündür ne de barış sağlanabilir” diyerek savaşın sona ermesi için kapsamlı bir siyasi uzlaşının şart olduğunu söyledi.

Siyasi analist Muhammed Latif de uluslararası baskılar ve halkın yaşadığı ağır koşullar nedeniyle barışın “hiç olmadığı kadar yakın” olduğunu belirtiyor. Ancak yeni cephelerin açılması ve bölgesel karmaşıklıkların çatışmayı uzatmaya devam ettiğini vurguluyor.

Askeri uzman Tuğgeneral Cemal eş-Şehid ise Sudan’ın iki kritik seçenek arasında bulunduğunu ifade ediyor: Uluslararası baskılar ve askeri yıpranmanın dayattığı siyasi çözüm ya da hiçbir tarafın kesin zafer elde edemediği, devlet kurumlarının yavaş yavaş çözüldüğü uzun süreli savaş modeli.

Eş-Şehid, zamanın artık Sudan’ın lehine işlemediğini ve savaşın uzadığı her gün gelecekteki barışın maliyetini artırdığını söylüyor.

Tüm bu göstergelere rağmen temel sorular hâlâ cevapsız: Sudan’daki savaş gerçekten çözüm öncesi tükenme aşamasına mı ulaştı, yoksa ülke henüz sonu belirsiz uzun bir çatışmanın başlangıcında mı?


Lübnan’da ABD yaptırımı krizi: İki güvenlik yetkilisi görevde kalmaya devam ediyor

Halk gösterisine katılan bir kadın, Naim Kassım ile Lübnan Meclis Başkanı ve Emel Hareketi lideri Nebih Berri’nin fotoğraflarını taşıyor. (AFP)
Halk gösterisine katılan bir kadın, Naim Kassım ile Lübnan Meclis Başkanı ve Emel Hareketi lideri Nebih Berri’nin fotoğraflarını taşıyor. (AFP)
TT

Lübnan’da ABD yaptırımı krizi: İki güvenlik yetkilisi görevde kalmaya devam ediyor

Halk gösterisine katılan bir kadın, Naim Kassım ile Lübnan Meclis Başkanı ve Emel Hareketi lideri Nebih Berri’nin fotoğraflarını taşıyor. (AFP)
Halk gösterisine katılan bir kadın, Naim Kassım ile Lübnan Meclis Başkanı ve Emel Hareketi lideri Nebih Berri’nin fotoğraflarını taşıyor. (AFP)

Lübnan’da gözler, ABD’nin biri ordu diğeri Genel Güvenlik teşkilatından iki subay ile birlikte Hizbullah ve Amal Movement bağlantılı isimleri hedef alan benzeri görülmemiş yaptırımlarına devletin nasıl yaklaşacağına çevrildi.

Lübnan’ın hukuken bu karara uymak zorunda olmadığı belirtilirken, şimdiye kadar yaptırım listesine alınan iki subay hakkında doğrudan herhangi bir işlem yapılmadı. İçişleri Bakanı Ahmed al-Haccar ise Genel Güvenlik Genel Müdürü Tümgeneral Hasan Şukayr’dan olası ihlallerin araştırılmasını ve gerekli görülmesi halinde işlem yapılmasını istediğini açıkladı.

İki subay hakkında şu ana kadar işlem yapılmadı

Güvenlik kaynakları, “Dikkat çeken nokta, Lübnan ordusu ile Genel Güvenlik kurumlarına kararların resmi ve hukuki yollarla bildirilmemiş olmasıdır. Her iki kurumun yönetimi de yaptırımları yalnızca açıklamalar ve medya üzerinden öğrendi” değerlendirmesinde bulundu.

Kaynaklar ayrıca, “Albay Samir Hamade, Lübnan ordusu İstihbarat Müdürlüğü’nün Dahiye Şubesi Başkanı olduğuna göre sahada Dahiye’de kiminle koordinasyon kurması bekleniyor? İstihbarat birimleri başka bölgelerde diğer siyasi partilerle de koordinasyon sağlıyor. Önemli istihbarat bilgilerinin Hizbullah ile paylaşıldığı yönündeki suçlamalar ise gerçeği yansıtmıyor” ifadelerini kullandı.

İki subay hakkında herhangi bir işlem yapılıp yapılmayacağı sorusuna ise kaynaklar, “Şu ana kadar kendileri hakkında alınmış herhangi bir önlem yok ve görevlerini sürdürmeye devam ediyorlar” yanıtını verdi.

ABD Hazine Bakanlığı, söz konusu iki subayı geçen yıl boyunca süren çatışmalar sırasında Hizbullah ile önemli istihbarat bilgileri paylaşmakla suçluyor.

“Lübnan’ın karara uyma zorunluluğu yok”

Hukuk ve anayasa uzmanı Said Malik, yaptırımların siyasi mesaj taşıdığını belirterek, “ABD Hazine Bakanlığı’nın bu adımı, uluslararası düzeyde yasaklı kabul edilen Hizbullah ile temasın artık sonuç doğuracağı yönünde bir mesajdır. Lübnan devleti ve ilgili kurumlar bu karara uymak zorunda değil. Ancak yaptırımlar, bu kişilerin maaşlarının ödenmesi, resmi işlemlerinin yürütülmesi ve yerel ya da yabancı güvenlik kurumlarıyla iş birliği yapılması açısından zorluk yaratabilir” ifadelerini kullandı.

sdgrtyj
Lübnan Silahlı Kuvvetleri mensupları, başkent Beyrut’taki bir caddede konuşlanıyor. (EPA)

Lübnan hükümetinin bu tür kararları anlayışla karşılayabileceğini söyleyen Malik, “Ancak devlet açısından bağlayıcı değildir. Çünkü bu kişilere uygulanacak yaptırımlar Lübnan yasalarına tabidir; Batılı yönetimlerin aldığı siyasi kararlar doğrudan uygulanamaz” diye konuştu.

Yaptırım listesinde kimler var?

ABD’nin son yaptırım listesinde yer alan dokuz isim arasında Hizbullah’tan dört milletvekili bulunuyor.

Bunlardan Muhammed Fneish hakkında ABD Hazine Bakanlığı, Hizbullah Yürütme Konseyi Başkanı olarak partinin idari ve kurumsal yapısını yeniden organize ederek silahlı varlığını sürdürmeye çalıştığını öne sürdü.

Milletvekili Hassan Fadlallah’ın ise ABD tarafından yaptırım listesinde bulunan Nur Radyosu’nun kuruluşunda yer aldığı ve ayrıca yine yaptırım kapsamındaki El Manar televizyonunda üst düzey görev yürüttüğü belirtildi.

Yaptırımlar ayrıca Hizbullah’ın eski yöneticilerinden ve medya komitesi başkanı olan milletvekili İbrahim al-Mussavi ile, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına karşı çıkan en önemli isimlerden biri olduğu belirtilen Huseyin Hac Hassan’ı da kapsadı.

Amal Hareketi’ne açık mesaj

ABD yaptırımları, Hizbullah’ın siyasi ve güvenlik müttefiki olan Amal Hareketi’nden Ahmed Esad Baalbaki ile Ali Ahmed Safavi’yi de hedef aldı.

ABD Hazine Bakanlığı açıklamasında, Baalbaki’nin Amal Hareketi’nin güvenlik sorumlusu olduğu ve Hizbullah yönetimiyle koordineli şekilde siyasi rakipleri korkutmaya yönelik güç gösterileri organize ettiği öne sürüldü.

Safavi’nin ise Güney Lübnan’daki Amal milislerinin lideri olduğu, Hizbullah ile koordinasyon içinde hareket ettiği ve İsrail’e yönelik saldırılar ile ortak askeri operasyonlar konusunda talimat aldığı iddia edildi.

İran’ın Lübnan büyükelçisi de listede

Dikkat çeken bir diğer gelişme ise yaptırımların, İran’ın Lübnan’a atanan büyükelçisi Muhammed Reza Şeybani’yi de kapsaması oldu.

Lübnan Dışişleri Bakanlığı, Şeybani’yi “istenmeyen kişi” ilan etmiş, diplomatik akreditasyon onayını geri çekerek Beyrut’tan ayrılmasını istemişti.

ABD açıklamasında, Lübnan’ın bu kararı İran’ın diplomatik teamülleri ihlal ettiği ve iki ülke arasındaki iletişim yöntemlerine ilişkin gerekçelerle aldığı belirtildi.


Lübnan ordusu: Askerlerimizin sadakati yalnızca askeri kuruma yönelik

14 Mayıs 2026’da Beyrut’ta bir kontrol noktasını yöneten Lübnan ordusu askerleri (EPA)
14 Mayıs 2026’da Beyrut’ta bir kontrol noktasını yöneten Lübnan ordusu askerleri (EPA)
TT

Lübnan ordusu: Askerlerimizin sadakati yalnızca askeri kuruma yönelik

14 Mayıs 2026’da Beyrut’ta bir kontrol noktasını yöneten Lübnan ordusu askerleri (EPA)
14 Mayıs 2026’da Beyrut’ta bir kontrol noktasını yöneten Lübnan ordusu askerleri (EPA)

Lübnan Ordu Komutanlığı, ABD’nin iki Lübnanlı subaya yaptırım uygulama kararının ardından yaptığı açıklamada, askerlerin bağlılığının yalnızca ‘ordu kurumuna’ olduğunu vurguladı. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre açıklama, Washington’ın, İsrail ile devam eden çatışmalar sırasında Hizbullah’a önemli istihbarat bilgileri sızdırdıkları gerekçesiyle iki Lübnanlı subayı yaptırım listesine almasının ardından geldi. Bu kararın, Lübnan ordusu mensuplarını hedef alan ilk ABD yaptırımı olduğu belirtildi.

Lübnan ordusundan yapılan ve ülke makamlarının ilk resmi yorumu niteliğindeki açıklamada, “Askeri kurumun tüm subay ve personeli, görevlerini yüksek profesyonellik, sorumluluk ve disiplinle; ordu komutanlığının karar ve talimatları doğrultusunda yerine getirmektedir” denildi.

Açıklamada ayrıca, “Askerlerin bağlılığı yalnızca askeri kuruma ve vatana yöneliktir. Görevlerini herhangi bir başka baskı veya değerlendirmeden uzak şekilde yerine getirirler” ifadeleri kullanıldı.

Ordu komutanlığı, ABD tarafından alınan yaptırım kararına ilişkin kendilerine resmi iletişim kanalları üzerinden önceden herhangi bir bilgilendirme yapılmadığını da bildirdi.

Washington yönetimi perşembe gecesi, aralarında İran’ın Beyrut Büyükelçisi, Hizbullah milletvekilleri ve iki Lübnanlı subayın da bulunduğu dokuz kişiye yaptırım uygulandığını duyurdu. ABD, söz konusu kişilerin İran destekli Hizbullah ile bağlantılı olduğunu ve ‘Lübnan’daki barış sürecini engellediklerini’ öne sürdü.

Yaptırım uygulanan subayların, Lübnan Genel Güvenlik Müdürlüğü Ulusal Güvenlik Dairesi Başkanı Tuğgeneral Hattar Nasıruddin ile Askerî İstihbarat Müdürlüğü Dahiye Şubesi Başkanı Albay Samir Hamade olduğu belirtildi. ABD, iki ismi devam eden çatışmalar sırasında Hizbullah’a ‘önemli istihbarat bilgileri aktarmakla’ suçladı.

Hizbullah ise dün yaptığı açıklamada ABD yaptırımlarını kınayarak, bunların ‘Lübnan halkını sindirme ve ülkeye yönelik İsrail saldırganlığını destekleme girişimi’ olduğunu savundu. Örgüt ayrıca, yaptırımların Lübnanlı subayları da kapsamasını ‘resmi güvenlik kurumlarını korkutmaya ve devleti Amerikan vesayetinin şartlarına boyun eğdirmeye yönelik açık bir girişim’ olarak değerlendirdi.