Suriye’deki deprem Arap ve Avrupa ülkeleri ile normalleşme kartlarını yeniden kardı

Türkiye’nin sınır kapılarının açık kalmaya devam etmesi ve ABD’nin uyguladığı yaptırımların dondurulması için görüşmeler yapılırken Esed’in yakında Umman’a gitmesi planlanıyor

Esad, 15 şubatta Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es-Safadi'yi kabul etti (AP)
Esad, 15 şubatta Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es-Safadi'yi kabul etti (AP)
TT

Suriye’deki deprem Arap ve Avrupa ülkeleri ile normalleşme kartlarını yeniden kardı

Esad, 15 şubatta Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es-Safadi'yi kabul etti (AP)
Esad, 15 şubatta Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es-Safadi'yi kabul etti (AP)

Bundan yaklaşık iki hafta önce Türkiye ve Suriye’yi vuran, on binlerce insanın hayatını kaybetmesine neden olan ve her iki ülkede de çok sayıda evin ve altyapının yıkılmasına yol açan deprem, Arap ve Batı ülkelerinin başkentlerinde felakete nasıl yanıt verileceği ve ‘Suriye’ ile ‘rejim’ arasında ayrım yapılıp yapılamayacağı konusunda soru işaretlerini ve temel sorunları gündeme getirirken Şam ile Arap ve Batı başkentleri arasında ‘normalleşme kartlarını’ yeniden kardı.
Çoğu ülkeden gelen ilk tepki, bu insani felaket karşısında Suriye ve Türkiye halklarının yanında olmak oldu. Herhangi bir ülkenin başkentinin, Ankara'nın yanında duyup Şam’a karşı farklı bir tutum sergilemesi son derece güçtü, çünkü felaket siyasi değil, insaniydi. Bu bir iç savaş değil, depremdi. Ancak sorun, Türk hükümetinin uluslararası siyasi tanınırlığına karşın Suriye hükümetinin aynı ölçüde tanınırlığa sahip olmamasıydı. Şam hükümetinin halen uluslararası kurumlarda ülkeyi temsil ettiği ve dış politika söyleminde artık ‘rejim’ yerine ‘hükümet’ kelimesinin kullanıldığı doğru olsa da halen Arap Birliği’nin (AL) dışında ve büyük Arap ve Batı ülkelerinin başkentleri ile ilişkileri kopuk durumda.
Suriyeli kişilere ve kurumlara karşı ekonomik yaptırımlar, hesap verebilirlikler, raporlar ve suçlamalarla ilgili uzun bir liste ve Şam'ın 2011'de protestoların başlamasını takip eden yıllarda krizle nasıl başa çıktığına dair büyük Arap ve bölge ülkelerinin başkent Şam’daki büyükelçiliklerinin kısa bir listesi söz konusu. Felaket Halep, Hama ve Lazkiye gibi Şam’ın kontrolündeki bölgeleri etkilese de depremden en çok etkilenen Suriye'nin kuzeyindeki Halep ve İdlib kırsalı Suriye hükümetinin kontrolünde değil.
Acı çeken ve unutulan Suriye
Suriye bundan bir yıl önce Ukrayna’da savaşın başlamasıyla unutuldu, terk edildi, yok oldu ve bölgesel ve uluslararası öncelikler listesinden çıktı. Ancak deprem felaketi, buna bir son verdi. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi gibi liderlerden son on yıl içinde hiç almadığı telefonlar aldı. Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es-Safadi, yıllar sonra ilk kez Şam’ı ziyaret etti.
Önce diplomatik bir bölünme yaşandı. Batı ülkeleri, Birleşmiş Milletlerin (BM) Türkiye’ye Suriye’nin kuzeyindeki muhalif bölgelere açılan sınır kapılarını açması çağrısında bulunan yeni bir karar çıkarması çağrıda bulundular. Rusya, başta, uluslararası yardım kararına çerçevesinde ‘erken kurtarma’ projelerinde Batı ülkelerinin finansman payının artırılması karşılığında bu öneriyi kabul etmeyi düşündü.
Fakat Şam ile Arap ve diğer ülkelerin başkentleri arasındaki görüşmelerde başka bir dolaylı takas için bir anlaşmaya varıldı. Esed, ‘Suriye devletinin ülkenin tüm toprakları üzerindeki egemenliği’ konusunda ısrar etti. Türkiye'den Suriye'nin kuzeyine iki sınır kapısının daha üç ay boyunca açık kalması ve Şam’ın kontrolündeki bölgelerden İdlib'e yardım taşınmasını kabul etti. Ardından Washington, Başkan Joe Biden yönetiminin önceliklerine göre banka havalelerine yönelik bazı yaptırımları insani yardımları engellememek amacıyla altı aylığına askıya aldı.
Suriyeli yetkililerin depremden zarar gören bölgelere hızla müdahale etmemesinin ardından Arap ülkelerinin ile Esed ile resmi temasları ve Şam’a yapılan ziyaretler ek esneklik sağladı. Bu esneklik, usule ilişkin adımlar, yardımların ve yardım uçaklarının kabul edilmesi, birçok ülkenin herhangi bir soruşturma ya da şüphecilik olmaksızın Şam ile temaslar kurması, deprem bölgelerine saha ziyaretleri ve resmi açıklamalarda şekil ve içerik olarak yeni bir söylemin gelişmesiyle belirgin hale geldi. Suriyeli yetkililer tarafından kameralar karşısında yapılan açıklamalarda Suriyeliler teselli edilirken diyalog kurmaktan bahsedildi, ‘kardeş ve dost Arap ülkelerine’ teşekkür edildi. Açıklamalarda İdlib, depremin vurduğu Hama, Halep ve Lazkiye ile birlikte depremden etkilenen iller listesinde yer almazken ‘müttefiklere’, yani İran’a ve Rusya'ya ya da ‘işgalci’ ABD’ye yahut Türkiye’ye herhangi bir atıfta da bulunulmadı.
Normalleşme
Deprem, durgun olan durumu hareketlendirdi. Suriye ile normalleşen ya da normalleşmek isteyen Arap ülkeleri, telefon görüşmeleri ve ziyaretlerle kendilerine deprem afeti için artacakları adımları hızlandırabilecekleri bir alan açtılar. Esed'in ilerleyen günlerde Umman ve başkenti Maskat'ı, ardından da Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ziyaret etmesi planlanıyor. Öte yandan Arap ülkeleri, insani yardımları, mültecilerin gönüllü olarak geri dönüşü için uygun koşulları sağlamaya ve Suriye krizine çözüm bulmaya yönelik çabalarla birleştiren tutumlarını sürdürüyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) yurtdışı kolu Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani'nin depremden sonra Suriyeli yetkililerden de önce Halep'i ziyaret etmesi, Şam ile ‘ittifakın’ devam ettiğine dair İran tarafından yapılan bir hatırlatma niteliğindeydi. Diğer taraftan Avrupa ve Avrupa Birliği (AB) ülkeleri ortak bir tutum sergilemekte zorlanıyorlar. Çünkü İtalya, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Avusturya gibi geçmiş yıllarda ‘oldubittilerin kabul edilmesi’ çağrısında bulunan ülkeler artık ‘siyasi süreçte ilerleme kaydedilmeden normalleşmeye, yeniden inşaya ve yaptırımların kaldırılmasına hayır’ şeklindeki ‘Avrupa’nın üç hayırının’ gözden geçirilmesi yönündeki talepleri için daha güçlü bir konumda olduklarına inanırken diğer Avrupa ülkeleri ve ABD, son günlerde bir karşı saldırı başlatmak için koordinasyon toplantıları gerçekleştirdiler. Her ne kadar yaşanan olay, Türkiye ve Suriye'ye insani yardım sağlayarak ve tıbbi tesislerin yeniden inşasına katkıda bulunarak yanıt verilmesi gereken bir insani felaket olsa da bu, ‘üç hayırdan’ ya da siyasi süreçten vazgeçileceği anlamına gelmiyor.
Avrupa ülkeleri arasındaki bu bölünme, AB’nin önümüzdeki ayın sonunda Suriye ve Türkiye için çağrıda bulunduğu yeniden yapılanma konferansına ilişkin tutumlarla ortaya çıktı. ‘Normalleşme’ taraftarı olan ülkeler, Suriye hükümetini konferansa davet etme, bunun için siyasi gündemi bırakma ve Suriye'de Avrupa ülkelerinin ortak tutumundan uzaklaşarak doğrudan Şam ile tek taraflı adımlar atmakla tehdit eden ‘gerçekçi adımlar’ atmak için önümüzdeki haziran ayında Brüksel'de yapılması planlanan bağışçılar konferansının iptal edilmesi çağrısında bulunuyorlar. İç dengeler ve ittifaklarla ilgili olarak bir Arap ülkesini diğerine, aynı şekilde bir Batı ülkesini diğerine tercih ettirecek birçok faktör söz konusu. Ancak bu faktörlerden biri, Şam ve diğer ülkelerin başkentlerinin ilerleyen süreçte özellikle önümüzdeki haftalarda ve aylarda depremin neden olduğu felaketin gerçek boyutu ortaya çıkacağı için insani yardımların ve yardım fonlarının ele alınması, yeniden inşaya ihtiyaç duyan diğer bölgelere nasıl ulaştırılacağı ve kapalı kapılar ardında verilen sözlerin ne kadarının tutulacağı konusundaki davranışları olacak.
Felaketin Türkiye'den sınır kapılarının açık kalmasının, temas hatlarından geçişlerin sağlanmasının, insani yardımların ABD yaptırımlardan muaf tutulmasının 180 günlük süre dolduktan sonra aylarca daha uzatılacağına, hatta Avrupa ülkelerini bazı yaptırımları kaldırmaya, Arap ülkelerini normalleşmeyi daha da ileri taşımaya iteceğine ve Ankara ile Şam arasındaki normalleşme sürecini güçlendireceğine şüphe yok. Ancak Batılı ülkeler halen Türkiye'den sınır kapılarının açılmasının, Suriye’nin egemen kararıyla değil, uluslararası bir kararla ‘meşrulaştırılması’ imasında bulunuyorlar. Şam, diğer tarafların tutumlarını izlerken diğerleri de Şam'ın ve açıktaki, molozların arasındaki ve karanlıktaki Suriyelilerin davranışlarını takip ediyorlar.



Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
TT

Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)

İsmail Derviş

Suriye toprakları, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden önceki yıllarda bölgedeki muhtelif orduların cirit attığı bir alana dönüşmüştü. Bu süreçte sahada dört ana güç konuşlanmıştı. Bunlar, Uluslararası Koalisyon Güçleri çatısı altında ABD, düşen rejime destek vermek için gelen Rusya, yine rejimi desteklemek amacıyla on binlerce unsurunu gönderen İran ve muhalefeti desteklemek, rejimin sınır bölgelerini istila etmesini engellemek ile milli güvenliğini korumak üzere Suriye'nin kuzeyine yerleşen Türkiye’ydi.

Ancak 8 Aralık 2024 tarihi Suriye tarihinin seyrini değiştirdi. Esed rejiminin düşmesinin hemen ardından İranlı milisler Suriye topraklarından kayboldu. Binlercesi kaçarken geride kalanlar ise ülkeden ayrılmak için fırsat kollayarak gözlerden uzaklaştı. Bundan aylar sonra, Şam ile Washington arasındaki ilişkilerin güçlenmesine paralel olarak Amerikan askerlerinin kademeli çekilme süreci başladı. Nitekim Suriye, ABD'ye düşman ülkeler arasında sınıflandırılırken, Ortadoğu'daki müttefiklerinden biri haline geldi.

Rusya'ya gelince; Şam ile siyasi ilişkilerini güçlendirmesiyle eş zamanlı olarak Suriye sahilindeki iki askeri üssünü muhafaza etti. Türkiye'nin nüfuzu ise çok daha büyük bir oranda arttı. Öyle ki ABD Başkanı Donald Trump, bunu birçok kez farklı mecralarda “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye'de kazandı” diyerek ilan etti.

Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleri ve akıbetlerinin netleşmesi

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmişken, Suriye'de İran'ın veya ABD'nin herhangi bir askeri varlığı kalmamış bulunuyor.Şarku’l Avsat’ın  Şam, Suriye'nin resmi haber ajansı SANA'dan aktardığı habere göre Moskova ile Rusya’nın ülkenin kıyı kesimlerindeki varlığının yeniden düzenlenmesi sürecini başlatacak bir mutabakat zaptına ulaştı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan aktarılan bilgilere göre başta Hmeymim Hava Üssü ve Tartus Limanı'ndaki dördüncü ticari rıhtım olmak üzere sivil nitelikteki tesislerin yönetimi Suriye devleti tarafından üstlenilecek ve böylece bu tesisler kademeli olarak sivil yönetim sistemine dahil edilecek.

Dışişleri Bakanlığı, “Askeri nitelikteki üsler ve tesislere gelince, Suriye ve Rus tarafları mutabakat uyarınca bunların işlevinin yeniden tanımlanması hususunda anlaştı. Buna göre söz konusu noktalar, karşılıklı çıkarları koruyan yeni düzenlemeler çerçevesinde askeri üs olmaktan çıkarak ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülüyor” ifadelerini kullandı. Mutabakat zaptı, dönüşüm sürecinin tamamlanması için üç ayı geçmeyen bir zaman sınırı belirliyor. Ardından bu yeni düzenlemeler yürürlüğe giriyor. Yaklaşık 18 ay önce başlayan müzakerelerden bu yana en göze çarpan adım sayılan bu hamle, Suriye-Rusya ilişkilerinde farklı bir dönemin kapısını aralıyor. Bu mutabakat, söz konusu ilişkileri dönemin şartlarına uygun şekilde Rusya’nın Suriye’deki varlığının niteliğini yeniden düzenleyen ve iki ülke arasındaki münasebetleri karşılıklı çıkarlar temelinde sürdüren yeni bir aşamaya taşıyor. Bu anlaşmayla birlikte Rusya’nın Suriye'deki varlığı resmi olarak düzen altına alınırken Şam’ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara’nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiren Türk askeri varlığı ise varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin Suriye'deki askeri varlığının sebebi

Askeri analist Nevvar Şaban, yaptığı değerlendirmede “Suriye'deki Türk üslerinin geleceğiyle ilgili olarak öncelikle bu üslerin kurulduğu bağlama bakmak gerekir. Söz konusu üsler, o dönemde Fırat Kalkanı Harekat Operasyon Odası ile iş birliği ve koordinasyon halinde, Türk milli güvenliğine yönelik tehditlerle mücadele etmeyi hedefleyen bir güvenlik harekatı kapsamında kuruldu. Daha sonra bu üslerin konuşlanması genişleyerek bölgenin istikrarı, ister hücre yapılanmaları ister başka şekillerde olsun bölgeden kaynaklanabilecek her türlü güvenlik tehdidinin önlenmesi ve kurtarma süreciyle eş zamanlı olarak Suriye tarafından Türkiye tarafına doğru sınırın denetim altına alınmasıyla bağdaşır hale geldi” ifadelerini kullandı.

Şaban sözlerine şöyle devam etti:

“Şu an sorulması gereken soru şu: Bu bölgeler üzerindeki tehdit ortadan kalktı mı? Bölge halen kırılganlığını koruyor. Suriye'deki güvenlik tehditleri ise çok boyutlu ve karmaşık. Nitekim sınır ötesi terör hücreleri var. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içerisinde anlaşmayı halen reddeden ve tehlike oluşturabilecek bir kesim bulunuyor, ayrıca uyuşturucu ticareti de mevcut. Dolayısıyla bölge halen güvenlik odaklı bir nitelik taşıyor. Bu bakımdan, Ankara'nın perspektifinden bakıldığında bölgede askeri üsler şeklinde varlık göstermek halen bir dereceye kadar gereklilik arz ediyor ve Suriye'nin bu bölgelerindeki istikrarın korunmasında fayda sağlıyor."

Güvenlik ortamı Türk çekilmesine izin veriyor mu?

Şaban açıklamalarını şöyle sürdürdü:

“Güvenlik ortamının henüz bir çekilme için elverişli hale gelmediğini düşünüyorum. Ancak güvenlik ortamı istikrara kavuşur, Türkiye'nin perspektifindeki koşullar ve kaygılar ortadan kalkar ve Suriye'nin güvenlik kapasitesi güçlenirse; işte o zaman bu askeri varlığa gerek kalmayacaktır. Zira bu varlık maliyetlidir ve dolayısıyla bir çekilme gerçekleşebilir. Şu an için, güvenlik durumunun çoğu unsurunda belirgin bir iyileşme olmasına rağmen, Türk tarafını bu askeri varlığı çekmeye sevk edecek ideal bir güvenlik ortamının oluştuğunu görmüyorum. Türk tarafının önümüzdeki aşamalarda bu varlığı azaltılabilir, ancak bu durum, Türk tarafının Suriye hükümetiyle koordinasyon sağladıktan sonra tamamen çekilmesine imkan tanıyacak eksiksiz bir güvenlik durumuna ve istikrarlı bir güvenlik ortamına ulaşılmasına bağlı kalmayı sürdürmektedir."

Adana Anlaşması ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının hukuki zemini

Siyaset araştırmacısı Yaser el-İyade ise konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Suriye hükümeti mevcut durumda; Suriye'de henüz tam bir istikrarın sağlanamamış olması nedeniyle ülkede yaşanan istikrarsızlıktan ötürü bu tür üslerin kaldırılmasını Türk tarafıyla konuşmak veya müzakere etmek için henüz erken olduğu görüşünü taşıyor. Zira her iki ülke de kendilerini halen gizlice faaliyet gösteren ve Suriye ya da Türk topraklarında her an terör eylemleriyle ortaya çıkabilecek terör örgütlerinin hedefinde görüyor. Aynı şekilde, projeleri Suriye, Türkiye ve diğer bazı ülkelerin topraklarını kapsayan ayrılıkçı örgütler şeklindeki ortak bir düşmanla karşı karşıya bulunuyorlar. Dolayısıyla iki tarafın da bu tür üslerin -en azından orta vadede- varlığını sürdürmesi gerektiği hususunda hemfikir olduğu söylenebilir. Bu noktada, Türk güvenlik varlığının Suriye topraklarındaki hukuki zeminini, iki taraf arasında 1998 yılında -yani 2011 Suriye Devrimi'nden ve ardından gelen güvenlik boşluğu ile Türkiye'ye komşu Suriye topraklarında muhtelif akımlardan askeri güçlerin belirmesinden önce- imzalanan Adana Anlaşması’nın oluşturduğunu belirtmek gerekir. Yaşanan bu süreç, Esad rejiminin çöküşünün ardından Türkiye'yi kendi milli güvenliğini ve gelecekteki çıkarlarını korumak adına üsler kurmaya mecbur bırakmıştır. Ankara da Suriye topraklarını kendi topraklarındaki güvenliğin anahtarı olan bir arka bahçe olarak değerlendiriyor.”

İyade, değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

“Ayrıca bu tür üslerin varlığının, bölgesel güvenlik ve istikrar durumuna bağlı olduğu gerçeğini de belirtmek gerekir. İsrail kaynaklı tehlikeler her iki ülkenin de ana gündem maddesini oluşturuyor. Özellikle Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut İsrail hükümetinin uygulamaları, Suriye'nin güneyine yönelik günlük ve tekrarlanan saldırıları ve askeri birliklerinin 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması uyarınca belirlenen ayrışma hatlarını ihlal etmesi, iki tarafın da bölgesel dengenin sütunu olarak görülen bu üslerin muhafaza edilmesi gerekliliği hususunda mutabık kalmasını sağlıyor. Netanyahu kampına yakın çevrelerden gelen ve 'İran'dan sonraki hedefin Türkiye olduğunu' iddia eden bazı açıklamalar ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Bu durum, Türk tarafının olası bir çatışma anında İsrail ile mücadelesinin ön cephesi olarak değerlendirdiği bu üslere daha da sıkı sarılmasına yol açıyor.”


Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
TT

Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın AFP muhabiri ve görgü tanıklarından aktardığına göre, Sudan’ın başkenti Hartum ve ülkenin kuzeyindeki iki kente bugün sabaha karşı insansız hava araçlarıyla (İHA) koordineli olduğu değerlendirilen bir saldırı düzenlendi. Saldırının, başkentte aylardır süren sakinliğin ardından gerçekleştiği bildirildi.

Hartum’u yerel saatle 05.00 sularında hedef alan İHA saldırısının ardından, Omdurman’ın kuzeyindeki bir askeri üsten uçaksavar atışlarının yapıldığı duyuldu. Görgü tanıkları, ordunun kontrolünde bulunan Atbara ve ed-Damir kentlerinde de İHA’ların görüldüğünü ve patlama seslerinin işitildiğini aktardı.


Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
TT

Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Bingazi'yi de kapsayan iki günlük ziyareti çerçevesinde, Libya'nın batısındaki geçici Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe'nin dün Libya'nın başkenti Tarablus'ta Fidan ile gerçekleştirdiği görüşmede, ülkenin resmi kurumlarının birleştirilmesi dosyası öne çıktı. Bu görüşmeler, ülkenin yıllardır süregelen siyasi ve askeri bölünme durumunu sona erdirmeye yönelik hızlanan siyasi ve diplomatik hareketliliğe tanık olduğu bir dönemde gerçekleşti.

UBH, ziyareti ‘iki ülke arasında ortak ilgi alanına giren bir dizi dosya üzerinde sürekli istişare ve koordinasyon’ çerçevesinde değerlendirdi. Görüşmeler, Libya krizine ilişkin, başında krizi çözmek için ortaya atılan Amerikan girişiminin geldiği hızlanan uluslararası ve bölgesel hareketlilik gölgesinde gerçekleşti.

Dibeybe-Fidan görüşmesi, bölgedeki durumdaki gelişmeleri ve bunların bölgesel güvenlik ile istikrar üzerindeki yansımaları üzerinde yoğunlaştı. Bunun yanı sıra Libya siyasi sürecindeki son gelişmeler ile ulusal kurumları birleştirme ve istikrarı güçlendirme çabalarını destekleme yolları da ele alındı.

UBH’nin açıklamasına göre görüşmede ayrıca, Libya ile Türkiye arasındaki iş birliği dosyaları ve bunları her iki ülkenin çıkarlarına hizmet edecek şekilde birçok alanda geliştirme yolları da ele alındı; ancak bu dosyaların niteliği veya görüşmelerin sonuçlarına ilişkin ek ayrıntı paylaşılmadı.

Fidan'ın ziyareti hem Tarablus'u hem de Bingazi'yi kapsaması nedeniyle özel bir önem taşıyor. Bu durum, Ankara'nın Libya’daki taraflarla temaslarının kapsamının genişlediğini yansıtıyor. Bu ziyaret, Ankara'nın ülkedeki siyasi ve kurumsal tabloyu yeniden düzenlemeye yönelik ortaya atılan girişimleri yakından takip ettiği bir dönemde gerçekleşti.

DERBTBH
Dibeybe ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ankara'da daha önce gerçekleştirdiği bir görüşmeden (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Fidan’ın Bingazi'de, Türkiye’nin Libya'nın doğusundaki farklı güç merkezleriyle iletişimi güçlendirmeye yönelik çabaları çerçevesinde, bazı yetkililer ve askeri liderle görüşmeler gerçekleştirmesi bekleniyor.

Türk Anadolu Ajansı'nın bir Türk diplomatik kaynağa dayandırdığı haberde, Fidan’ın gündeminin, Libya siyasi sürecindeki mevcut gelişmelere ve ülkedeki istikrarın önemine ilişkin görüş alışverişinde bulunmaya, bunun yanı sıra ABD’nin girişimlerini ve Birleşmiş Milletlerin (BM) siyasi sürecini takip etmeye odaklandığı belirtildi.

G
Massad Boulos (AFP)

Türkiye’nin hamleleri, Libya sahnesi açısından hassas bir dönemde gerçekleşiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Afrika'dan Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos'un öncülük ettiği ve sızdırılan bilgilere göre ülkedeki yürütme organının yeniden düzenlenmesini, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Saddam Hafter'in Başkanlık Konseyi başkanlığını üstlenmesini, Dibeybe’nin ise başbakan olarak kalmaya devam etmesini öngören ABD girişimine ilişkin temaslar sürüyor.

Ankara, yıllardır Libya'daki farklı güç merkezleriyle, özellikle ülkenin doğusuyla ilişkiler kurma konusunda giderek artan bir açılıma imza atıyor. Bu durum, Trablus Savaşı (2019-2020) sırasındaki desteğinin Libya'nın batısındaki eski Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yakın ilişkiler kurmasının ardından yaşanıyor.

Türkiye’nin temaslarının Trablus'tan Bingazi'ye kayması, Libya dosyasında hareket alanını genişletme ve ilişkileri tek bir tarafla sınırlamama yönünde bir eğilimi yansıtıyor. Özellikle siyasi ve askeri tablonun karmaşıklaşması ve ülkenin doğusu ile batısındaki etkin güçleri sürece dahil etmeden bir çözüme ulaşmanın zorlaşması bu eğilimi güçlendiriyor.

FD B
Saddam Hafter (AFP)

Anadolu Ajansı'nın (AA) haberine göre bir diplomatik kaynak, Ankara’nın Libyalı yetkililerle diyaloğu ‘ülkenin batısı, doğusu ve güneyi arasında ayrım gözetmeden’ güçlendirmeye çalıştığını söyledi. Kaynağa göre iki ülkenin Doğu Akdeniz'deki hak ve ortak çıkarlarının ‘kazan-kazan’ ilkesi temelinde korunmasının önemi vurgulanıyor.

Türkiye'nin tutumu ayrıca, BM’nin Libya'da ‘adil, güvenilir ve şeffaf’ seçimler yapılmasını amaçlayan çabalarına verilen desteği de kapsıyor. Libyalı çeşitli taraflarla ve uluslararası toplumla iş birliği yaparak siyasi süreci ileriye taşıma vurgusu yapılıyor.

Öte yandan ekonomi dosyası, Türkiye’nin hamlelerinin başlıca boyutlarından birini oluşturuyor. Ankara, Libya ile enerji sektöründe karşılıklı fayda temelinde sürdürdüğü iş birliğini geliştirmek, yeni projeler uygulamak, bunun yanı sıra Türk şirketlerinin Libya'daki faaliyetlerinin güvenli ve sürdürülebilir bir şekilde sürmesini garanti altına almak istiyor.

Müteahhitlik sektörü, özellikle Libya'da Türk şirketlerinin dikkat çekici bir varlığına sahne oluyor. Ankara, Doğu Akdeniz bölgesinde stratejik bir konuma sahip olan Libya’da siyasi ve güvenlik varlığını pekiştirmesiyle eş zamanlı olarak ekonomik çıkarlarını korumaya ve genişletmeye çalışıyor.

Son haftalarda Türkiye'nin, her iki kampa mensup Libyalı siyasi, güvenlik ve askeri liderlerle temaslarının temposu arttı. Bu durum, Ankara'nın Libya dosyasına yaklaşımında dikkat çekici bir dönüşümü yansıtıyor ve önümüzdeki dönemde bu açılımın sınırlarına ve hedeflerine ilişkin sorular gündeme getiriyor.

Diğer taraftan UBH Savunma Bakanlığı Müsteşarı Abdusselam ez-Zubi ve Ulusal Güvenlik Danışmanı İbrahim ed-Dibeybe, İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın temsil ettiği Türk tarafıyla görüşmeler gerçekleştirdi.

Bu temaslar, Saddam Hafter'in Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretin üzerinden iki haftadan kısa bir süre sonra gerçekleşti. Hafter bu ziyarette Fidan ile bir araya gelerek, Libya'daki son gelişmeler ile bölgesel ve uluslararası meseleleri görüştü, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirecek koordinasyonun sürdürülmesinin önemini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Nisan'da Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Dibeybe'yi kabul etmişti. Bu görüşme, iki taraf arasında gerçekleştirilen en son üst düzey görüşme niteliği taşıyordu.

Türkiye’nin Trablus ile Bingazi arasında eş zamanlı hareketliliği, ikili temasların ötesinde anlamlar taşıyor. Bu hareketlilik, uluslararası ve bölgesel güçlerin Libya'daki siyasi ve askeri düzenlemelerin geleceğine ilişkin hesaplarını yeniden yaptığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu sırada Ankara, nüfuzunu ve çıkarlarını korumaya, olası gelecekteki herhangi bir çözümde etkin farklı taraflarla iletişim kanalları açmaya çalışıyor.