Büyük İskender: Küreselleşmenin ilk kıvılcımı

Genç imparator bir savaşçı mıydı yoksa kâinat, insanlık, medeniyet ve kültürler konusunda kuşatıcı bir felsefi vizyon sahibi mi?

Büyük İskender’in hükümranlık süresi otuz yılı aşmadı (Getty)
Büyük İskender’in hükümranlık süresi otuz yılı aşmadı (Getty)
TT

Büyük İskender: Küreselleşmenin ilk kıvılcımı

Büyük İskender’in hükümranlık süresi otuz yılı aşmadı (Getty)
Büyük İskender’in hükümranlık süresi otuz yılı aşmadı (Getty)

Hükümranlık süresi otuz yılı aşmadı ama bu yıllar, insanı derin bir tefekküre sevk eden bir insanlık tarihinin temsilcisi olarak dünyanın doğusundan batısına göz açıp kapayıncaya kadar geçen kozmik bir ışın gibiydi. Britanya’daki Cambridge Üniversitesi’nde Yunan Medeniyeti Profesörü Paul Cartledge’a göre o, ellerinin değdiği her şeyi değiştirdi.

Kimden bahsediyoruz?
Tabi ki Makedonyalı İskender’den, nam-ı diğer Büyük İskender. Unvanı çok. Günümüzde tarihçiler onunla daha yakından ilgileniyor ve hayat hikâyesine eşlik eden fetihleriyle, imparatorluğunun doğasına dair o soruyu gündeme getiriyor: O, vahşet ve kan dolu savaşlarla karakterize edilen savaşçı biri miydi yoksa onu kadim dünyayı birleştirme, coğrafi bağlamları fikrî ve manevi bir çerçeveye dahil etme ve çağdaşları arasında daha uzlaşmacı bir insan ruhunu yaymanın yolunu aramaya sevk eden insani bir medeniyet vizyonuna sahip biri mi?
Büyük İskender’in küreselliği meselesi, çağımızda gündeme gelen bir soru. Nitekim son on yıllarda pek çoklarının müjdelediği küreselleşme modeli çökmeye yüz tuttu, tecrübesi başarısız oldu ve rüzgârı kesildi. Ayrıca medeni ve ahlaki görüşlerin baskın gelmediği, insani kimliklere dair felsefi bir bilinç ve milletlerle halkların mahremiyetine saygının olmadığı bir durumda kaba kuvvet bir yol ve silahlı güç bir yörünge olarak benimsendi.

İskender’in doğum efsanesi: Kimin oğlu?
Burada Büyük İskender’in kökenlerini araştıracak değiliz elbet, ancak doğumuna ve büyüdüğü koşullara hızlı şekilde bir göz atmanın zararı yok. Bu bakış bize, bu etkileyici genç imparatorun içine doğduğu coğrafi ve tarihî bağlamlar hakkında bir fikir verecek.
Uluslararası ansiklopedilere göre MÖ 26 Haziran 356 tarihinde, muhtemelen Makedonya Krallığı’nın başkenti Pella şehrinde doğdu.

İskender’in babası kim?
Bu konuda üç rivayet var:
Bir iddiaya göre babası Makedonya Kralı Philip, annesi de Olympias’tır. Olympias, Philip’in dördüncü karısı olmakla birlikte özellikle kendisine varis olacak bir erkek çocuğu doğurduğu için onun en sevdiği karısıydı.
Yunan rahiplerinden biri olan Callisthenes’in MÖ 300’de yazdığı İskender biyografisi “Sözde Kallisthenes (Pseudo-Callisthenes)” bize etkileyici bir anlatı sunuyor. Buna göre Makedonyalı Philip, İskender’i çok seviyordu, ancak bir keresinde ona, kendisine benzemediğini söyledi. Bu da İskender’i, gerçek babasını aramaya sevk etti ve onun saray falcısı olduğunu öğrendi.
Kadim Grek yazar Plutarkhos’un (MÖ 120-64) aktardığı üçüncü efsanevi rivayete göre ise annesi Olympias, Philip ile evlendiği gece rüyasında, rahmine bir yıldırım isabet ettiğini ve ondan sönmeden önce “her yere” yayılan bir ateş doğduğunu gördü.
Plutarkhos, yazılarında bu rüyaları, Olympias’ın hamile olduğu ve İskender’in gerçek babasının Yunan tanrılarının kralı Zeus olduğu gibi çeşitli şekillerde yorumlarda bulundu.
Bu hikâyelerin aslı ne olursa olsun şurası kesin ki İskender iki şeyle dolu bir dünyaya doğdu: bir yanda askerî bir hayat ve siyasi çekişmeler, diğer yanda felsefi görüşler ve ahlaki bağlamlar. O özellikle filozof Diogenes el-Kelbî’ye (Köpek Diyojen- MÖ 400-323) yakınlığının getirdiği kozmopolit izlenime sempati duydu ve doğrudan hocası olan en ünlü Yunan filozofu Aristoteles’ten etkilendi.
aresto.png
I. İskender’in öğretmeni Aristoteles (Getty)

İskender’in eğitimi ve erken yaşları
İskender eğitim çağına geldiğinde mürebbiyesi, yemeklerinden sorumlu Melas Leondes’in kız kardeşi Lanike idi. Polineks, müzik eğitiminden sorumluyken Peloponnesos ekolünün bir üyesi olan allame Mineliks’ten de geometri dersleri aldı.
Felsefe derslerini Aristo’dan, hitabet derslerini Anaksimenes’ten öğrendi. Daha sonra Sinoplu ya da Köpek Diyojen, İskender’in zihnini şekillendirmede ve küresel ya da o zamanki kozmopolit düşünceyi billurlaştırmada en önemli ve büyük rolü oynayacaktı.
İskender, astronomi de dahil olmak üzere tüm teorik konularda ders görüyordu. Derslerini bitirdiğinde okul arkadaşlarını yakınına toplar ve onlara bir ders anlatır ya da onlarla askerî oyunlar oynardı; onlara birbirleriyle savaşmalarını emreder, bir takımın diğerine yenildiğini görürse mağlup takımın yanında savaşa katılır ve galip gelene kadar ona yardımcı olurdu. Gerçi zaferi getirenin o olduğu tamamen ortada olurdu.
İskender, piyade eğitimlerine katılır, sırt üstü ya da doğrudan yerden atlayarak at binerken işte böyle büyüyüp olgunlaştı.

İskender’in küreselliği ve Diyojen’in etkisi
Uzman tarihçi yazar Susan Abernethy’nin ifadesine göre İskender’in farklı ve benzeri görülmemiş bir karizmatik kişiliği vardı ve uzak yakın herkesin konuştuğu güçlü bir şahsiyet halesiyle çevriliydi.
Bu yüzden bu soru, İskender hakkında birçok tarihçi arasındaki tartışmanın odak noktası olmuştur. Bazıları, onun kaba kuvvete dayanan bir savaşçı olduğunu kabul etmiyor. Onlara göre İskender, bilgisini Aristoteles’ten aldığı ve Diyojen’le karşılaştığından beri hayallerini süsleyen bir rüyayı, fetihleri üzerinden hayata geçirmek istedi.
Bu rüya, medeniyetleri birbirine katma ve tüm kültürleri barındıran bir insani oluşum arayışında temsil edildi. Bu, iki yakasında ahlaki ölçütler ile evrensel siyasi değer ve ilkeleri taşıyan kozmopolit model olarak biliniyor.  
Ebu’l-Feth eş-Şehristanî, meşhur “el-Milel ve’n-Nihal” (Dinler, Mezhepler ve Felsefi Sistemler) adlı kitabında Köpek Diyojen’i “hiçbir şeye sahip olmayan ve bir evde yaşamayan sert ve erdemli bir bilge” olarak tarif eder.
Kozmopolit kavramının kökleri, bu kinik filozofa kadar uzanır. Bir defasında kendisine ülkesi veya milleti sorulduğunda genel anlamıyla “dünya” cevabını verdi ve ekledi: “Ben dünya vatandaşıyım.” Bununla ırk, renk, din veya başka herhangi bir kriter bakımından bir kişi ile diğeri arasında hiçbir fark olmadığına dair ahlaki bir mesaj vermek istiyordu.
İskender, Diyojen’den baskı veya silahlı güç ile değil de ahlak ve felsefe yoluyla birleşik bir dünya kurma fikrini benimseyecek şekilde mi etkilendi?
Antik Yunan mirasında İskender ile Diyojen’in buluşmasını anlatan bir hikâye vardır. Buna göre Diyojen bir gün sabah güneşinin ışığında dinlenirken İskender onun yanından geçiyordu. En meşhur imparator, büyük filozofla karşılaştığı için büyük mutluluk duyduğunu dile getirdi ve kendisi için yapabileceği bir şey olup olmadığını sordu. Diyojen buna yanıtı: “Gölge etme başka ihsan istemem.” oldu.
Diyojen’in bu cevabı, İskender’de bariz bir etki uyandırdı ve şöyle dedi: “İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim.”
Başka bir rivayet, felsefi ve manevi bir boyut taşır ve şüphesiz ki İskender’in imparatorluk geleceğine damgasını vurmuştur. Buna göre İskender, Diyojen’i bir insan kemiği yığınını incelerken buldu. Ne yaptığını sorunca filozof şöyle yanıt verdi: “Babanın kemiklerini arıyorum ama onları bir kölenin kemiklerinden ayırt edemiyorum.”
Alexander_the_Great_mosaic111.jpg
Büyük İskender’i atının üzerinde gösteren bir mozaik (Tarih Müzesi)

İskender’in düşünce dünyasında Aristoteles’in etkisi
İskender on üç yaşına geldiğinde, babası onun için felsefe ve çeşitli beşerî ilimleri öğretecek bir hoca aramaya başladı. Kendisine sunulan büyük bir alim grubu arasından Aristoteles’i seçti.
Yunan felsefesinin babası, İskender’in ders mekânı olarak denizler tanrısı Poseidon’un kızları olan perilerin tapınağını seçti. İskender, bu eğitim binasında yalnız değildi. Ona daha sonra, yakın arkadaşlarına ve gelecekteki ordusunun komutanlarına dönüşecek ve genellikle İskender’in ders arkadaşları ve yoldaşları olarak anılan Ptolemaios, Hephaestion ve Cassander gibi Makedon soylusu birçok genç de katıldı.  
Bu gençler, Aristoteles’ten tıp, felsefe, ahlak, din, mantık ve sanat ilkelerini öğrendi. İskender, Homeros’un eserlerine, özellikle de İlyada destanına büyük bir ilgi gösterince Aristoteles ona, eserin açıklamalı bir nüshasını verdi ve İskender, tüm askerî seferlerinde onu beraberinde götürdü.
Aristoteles, İskender’in zihninde siyasi ve felsefi boyutu bir araya getirdi ve bu onu, başarılı bir komutan ve akıl hocası bir düşünür haline mi getirdi?
Şurası kesin ki bu iki boyut esasında kozmopolit hayatın omurgasını temsil ediyor. Nitekim önce klasik Yunan, ardından Roma düşüncesinde siyaset, ahlakla yakından bağlantılıydı.
Hiç şüphe yok ki Aristoteles, çocukluğundan beri İskender’in zihnine askerî fetihlerin ötesine geçen bir vizyon yerleştirdi. Bu, sayesinde insanlığın durumunun düzeltilebileceği tek bir dünya veya tek bir vatan ve tek bir siyasi örgütlenme çağrısına bağlanan bir vizyondu.
Daha sonra Mısır baş tanrısı Amon’un İskender’in siyasi ve ahlaki inancında Olimpos Dağı’ndaki Yunan baş tanrısı Zeus’un yerini nasıl işgal ettiğini göreceğiz. Babil tanrısı Belos da aynı ölçüde yer etmişti. Tyre kentinin tanrısı Melkart da İskender’in nazarında Hint tanrısı Krishna ile aynı saygı ve takdire sahipti.
İskender, ilahlar arasında herhangi bir ayrım yapmadı. Sanki dünyayı, tek bir kaynaktan çıkmış ve insanlığı tek bir aile gibi görüyordu. Siyasi projesini bu anlam üzerine bina etti ve dünyayı birleştirmeye, medeniyetleri tek bir insanlık medeniyeti potasında birleştirmeye çalıştı. Bu anlayış çağımızda küreselleşme adıyla anılıyor.

İskender ve gölgede kalmış tarih görüşü
Mısırlı araştırmacı yazar Velid Fikri, “Gölgede Bir Tarih: Karanlık Bölgelerde Bir Hakikat Arayışı” başlıklı kitabında İskender’in dâhi kişiliğinden bahsediyor. Bu deha, onun askerî dehasının ya da kadim dünyanın fatihi olma başarısının ötesine geçerek, Doğu ve Batı medeniyetlerinin tek bir dünya medeniyeti içinde kaynaştığı tek bir dünya devleti kurma vizyonuna sahip bilge dehasına kadar uzanıyor. Söz konusu bu küresel medeniyet ise Yunan (Helen) medeniyetinin Doğu, Mısır, Irak, Suriye, Fars ve Hint medeniyetleriyle olan evliliğinden doğan meşru kızı Helenizm’dir.
Velid Fikri, İskender’in çağdaşı olan fatihler gibi esaret, açgözlülükle ganimet toplama veya miras yeme gibi tavırlar sergilemediğini belirtiyor. Ayrıca fethedilen bölgelere Makedon sömürgesi gibi muamele etmeyip buraları, yeni küresel dünyanın toprakları olarak kabul ediyordu. Buraların halkları da “ezilen halklar” değil, kozmopolit ulus devletin tebaasıydı. O bölgelerin medeni ve insani unsurlarını “yeni doğan bu oluşumun” bileşenleri olarak ele alması da bunun kanıtı.
İskender, fethettiği toprakların sahipleriyle, İran ve Irak’ta onlarla evlenmek, İskenderiye’de Mısırlılarla yaptığı gibi küreselleşmiş şehirlerini kurmak gibi çeşitli yollarla bağlantı kurmaya çalıştı.
İskender, bayrağını diktiği her ülkenin “insan dilini” okumuş ve her birine dili ve kültürü ile yaklaşmıştır. O kadar ki komutanlarına, bir ülkeye girdiklerinde oranın geleneklerine saygı duymalarını, âdetlerini takip etmelerini ve kıyafetlerini giymelerini emretmişti.
Peki bu, Yunan kimliğinden vazgeçtiği anlamına mı geliyordu?
Çok ilginçtir ki İskender, iki bin yıldan daha uzun bir süre önce medeniyetlerde viskozite kavramına, yani farklı durumlara göre şekillenme haline dikkat etmiş görünüyor.
Gelişmekte olan medeniyetlerle kültürlendikten sonra köklerini unutup yok saymadı. Aksine, ötekiyle bütünleşme ve kimliğe tutunma arasındaki o zor denklemi başarıyla kurdu. Takipçilerine, içlerine girdikleri halkların âdetlerine uymalarını emretti ama Yunan köklerini ve kimliklerini unutmadan, unutturmadan…
İskender’in küresel tecrübesinin tarihî örnekleri var mı?
portre.jpg
Büyük İskender, siyasi ve askerî düşünceyi ahlakla birleştirdi (Getty)

Mısır’daki İskender ve tanrılara saygı
İskender hocasından, bir medeniyet ve o dönemde büyük bir ekonomik güç olarak Mısır’ın ne kadar değerli olduğunu öğrenmişti.
Irak kökenli Romalı tarihçi Nicomedialı Arrianus (MS 86-160), İskender’in Mısırlılara karşı muamelesinin güzel olduğundan, başkent Memphis’teki Tanrı Ptah tapınağını ziyaret ettiğinden ve tanrılara adak adadığından bahsediyor.
İskender’in, Mısır’ın dinî geleneklerine göre kendini firavun olarak konumlandırdığı söylenir.
Aslında İskender’in seferlerini takip eden biri, onun fetihleri esnasında benimsediği bu âdet üzerinde Mısır dışında başka herhangi bir mekânda da sürekli duracaktır.
İskender batıya, kuzey batıya doğru yöneldi ve Siva Vahası’nda Tanrı Amon’un tapınağını ziyaret etti. İskender ve adamları, batı sahile doğru giderken Pharosma adlı bir adaya bakan ve güneyinde Mariout Gölü’nün bulunduğu Rakude adlı bir köye vardı.
Bu noktada İskender, İskenderiye şehrinin kurulmasına karar verdi ve bu şehrin, Mısır’ın başkenti olmasını emretti. Tabi buranın, İskender’in ölümünden (MÖ 323) sonrasına tarihlenen Helenistik dünyanın başkenti olacağını bilmiyordu. Nitekim İskenderiye o zamandan itibaren kadim küresel model olmuştur.
İskender Mısır’a girdiğinde, Mısırlı kahinlerden Perslerin kralı Darius’a ödedikleri vergileri kendisine ödemelerini talep etti. Ancak bu parayı işgalci imparator olarak istemedi. Mısırlılara şöyle demişti: “Bana ana hazineme koymak için değil, sizin şehriniz, tüm dünyanın başkenti İskenderiye’nin inşasında harcamam için cizye verin.”
Mısırlılar bu sözü duyduklarında tam bir gönül rızasıyla ona yüklü miktarda para verdiler ve onu onurlandırdılar…
İskender’in Mısır’da yaptığı şey, dünyanın başka yerlerinde de tekrarlandı mı?

İskender’in Pers kralı Darius’a karşı tutumu
Perslerin kralı Darius, İskender’le savaşmaya karar verdiğinde Pers eyaletlerinin valileri, özellikle İskender’in kendilerine yaklaştığını öğrendikten sonra kötü niyetli düşündüler. Bu kötü niyetlilerin başında, İskender’in kendilerini ödüllendirmesini umarak Dara’yı öldürmeyi ve ondan kurtulmayı planlayan Bessus ve Ariobarzanes vardı.  
Dara, onlarla tek tek yüzleşti, ancak onlar hançerleriyle onu yaralamayı başardılar. Çok kan akmaya başlamıştı. İskender oraya vardığında gördüklerinden ötürü acıyla bağırdı ve hatta ölümle savaşan düşmanı için gözlerinden yaş geldi. Peleriniyle onu sardı, şefkat gösterdi ve katillerinden onun için intikam alacağını söyledi.
İskender, Darius’un ölümüne gerçek duygularla ağladı. Ardından Pers kralının cesediyle ilgilenip onu Pers yasalarına göre bir kral sıfatıyla gömmelerini emretti. Sonra da silahsız Pers askerlerinden oluşan bir alay ve arabanın cenazeye eşlik etmesi için emir verdi.
İskender de Kral Darius’un naaşını Pers valileriyle birlikte omuzunda taşıyordu. Kral Darius’un cenaze alayını takip eden herkesin merhumun yasını tuttuğu gibi bizzat İskender’e de acıması dikkat çekicidir.
Kral Darius gömüldükten sonra İskender ona adaklar adadı, boğalar kesti ve onun için bir anıt dikti. Her bir bölge ve tüm Pers ülkesi için kararlar aldı. Bunlara örnek vermek gerekirse;
**Hayat, Darius döneminde olduğu gibi Pers âdet ve geleneklerine göre devam edecek.
**Her insanın kendi topraklarında ve memleketinde yaşama hakkı vardır.
**Her birey, herhangi bir şeyi mülk edinme hakkına sahiptir.
İskender, Perslerin başkentine barışı yaydı. Halk ondan, başlarına ölen kralın amcası Adulets’i atamasını istedi, o da kabul etti.
İskender, Kral Darius’un annesine büyük bir saygı ve ikramda bulundu. Onun, oğlunun Babil’de ani şekilde ölmesinden sonra duyduğu aşırı üzüntüden intihar ettiği söyleniyor.
Ölüm döşeğindeki Darius’un vasiyetine uyan İskender, kızı Roksana ile evlendi ve Pers ordusunun geri kalanını kendi güçlerine kattı. Böylece Perslerin Makedonlarla sulh yaptığı benzersiz bir küresel tarih yazdı.
Benzer hadiseler Hindistan için de geçerliydi. İskender, Hindistan’a gittiğinde Brahmanlarla hepsi de ahlaki nitelikte olan felsefi ve siyasi diyaloglara girdi. Sonunda da askerî işgalle bağdaşmayacak bir şekilde onlara hediyeler takdim etti.
O halde İskender, halkların kültürlerine saygı duyan ve köprüler kuran, ilk küreselleşme vizyonunun sahibi olarak, çağını geride bırakan bir adamdı. Yani, onun iktidarını miras alan Romalılar gibi sadece yıkıcı bir savaşçı değildi.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME