Gannuşi ailesi Afrika İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyor

Raşid Gannuşi'nin ailesi, tutukluluğun devamı nedeniyle Tunus'taki yetkililer hakkında Afrika İnsan ve Halkların Hakları Mahkemesi'ne şikayette bulunacak

Nahda hareketinin tutuklanan lideri Raşid Gannuşi (EPA)
Nahda hareketinin tutuklanan lideri Raşid Gannuşi (EPA)
TT

Gannuşi ailesi Afrika İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyor

Nahda hareketinin tutuklanan lideri Raşid Gannuşi (EPA)
Nahda hareketinin tutuklanan lideri Raşid Gannuşi (EPA)

İslamcı Nahda Hareketi lideri ve Tunus Parlamentosu’nun görevden alınan Başkanı Raşid Gannuşi'nin ailesi, Gannuşi’nin tutukluluğunun devam etmesi nedeniyle Tunus'taki yetkililer hakkında Afrika İnsan ve Halkların Hakları Mahkemesi'ne şikayette bulunacağını açıkladı.

Gannuşi'nin Basın Danışmanı Mahir el-Mezyub, DPA’ya verdiği demeçte Gannuşi ailesinin Tanzanya'nın Arusha kentindeki mahkeme merkezine sunmak üzere şikayetin usule ilişkin tüm yönlerini tamamladığını söyledi. DPA tarafından elde edilen bildiriye göre, dava ciddi suçlar ve Kays Said'in işlediği ciddi ihlaller, onunla ilişkisi olan herkesin Afrika İnsan Hakları Şartı'nı, Tunus Cumhuriyeti tarafından onaylanan tüm bölgesel ve uluslararası insan hakları sözleşmelerini ve anlaşmalarını ihlal etmesine karşı şikayet içeriyor.

Görsel kaldırıldı.
Cumhurbaşkanı tarafından muhaliflerin susturulmasını kınamak için düzenlenen önceki protestolardan bir kare (DPA)

Uluslararası Avukat Rodney Dixon, Gannuşi ailesinin talimatıyla davanın sunulmasından sorumlu olacak. Tunus, Afrika İnsan Hakları Mahkemesi üyesi. Cumhurbaşkanı Said'in 25 Temmuz 2021'deki olağanüstü tedbirlerini duyurmasının ardından Mahkeme bu tedbirleri iptal etmişti. Şarku’l Avsat’ın DPA’dan aktardığı habere göre Nahda lideri Raşid Gannuşi'nin kızı Sümeyye Gannuşi, ‘siyasi tutukluların’ ailelerinin serbest bırakılmalarını ve haklarının ihlal edilmesinin sonlandırılmasını talep ettiklerini belirtti. Ayrıca, Nahda Hareketi destekçilerinin, 2022 yılı Ocak ayında Cumhurbaşkanı Said'e karşı sokakta düzenlenen protestolar sırasında hayatını kaybeden aktivist Rida Bouziane'nin öldürülmesi hakkında bağımsız bir soruşturmayla ilgili talepleri olduğunu ifade etti. Yaklaşık 30 tutuklu, uydurma ve tuzak davalarla, insan hakları ve uluslararası hukukun temel prensiplerini ihlal eden prosedürlerle’ karşı karşıya olduklarını belirtti.

Gannuşi’nin kızı, Twitter hesabında Afrika Mahkemesi binası önünde çekilmiş bir fotoğrafını paylaşarak şu ifadelere yer verdi: “Bugün Kevser ve Avukat Rodney Dixon ile Tunus'ta siyasi tutukluların serbest bırakılması için acil geçici tedbir talebinde bulunmak üzere Arusha'dayım.” Aile, iki ayı aşkın süredir cezaevinde bulunan Gannuşi’nin sağlık sorunlarıyla karşı karşıya olduğunu söylüyor. 81 yaşındaki Gannuşi  ve diğer muhalif siyasetçiler, provokasyon, devlet güvenliğine karşı komplo, terör şüphesi ve şüpheli fon alma ile ilgili davalarda soruşturuluyor. Muhalefet suçlamaların ‘uydurma’ olduğunu söylüyor ve Başkan Said'i yargı yoluyla rakiplerini taciz etmekle suçluyor.

Görsel kaldırıldı.
Nahda destekçilerinin hükümet karşıtı eski bir gösterisinden (EPA)

Tunus'taki birçok siyasi taraf, Afrika Mahkemesi'nden lehlerine çıkacak herhangi bir kararın, özellikle ABD, Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık gibi uluslararası aktörleri, özellikle Cumhurbaşkanı Said'i ve bazı bakanları ‘insan hakları ihlallerine karışmakla’ suçlayarak yaptırımlar uygulamaya teşvik edeceğine güveniyor. Bu, Tunus yetkililerinin, geçtiğimiz Şubat ayından bu yana siyasi aktivistlere yönelik verilen hükümlere siyasi nitelik kazandırmayı reddetmesi ve suçlamaları ‘genel kamu davaları’ kategorisi altında değerlendirmesinden sonra gerçekleşti.

Devlet güvenliğine karşı komplo suçlamasıyla verilen hükümler, aralarında eski bakanların da bulunduğu Eski Adalet Bakanı Nurredin Bhayr, Eski Başbakan ve İçişleri Bakanı Ali el-Arid, Eski Tarım Bakanı Muhammed bin Salim ve Eski Demokratik Akım Partisi Başkanı Gazi eş-Şavuşi gibi muhalif siyasi figürleri kapsıyor. Ayrıca, siyasi aktivistler ve Ulusal Kurtuluş Cephesi'ne bağlı muhalefet figürlerinden bir grup da bu davalar kapsamına giriyor.

Nahda Hareketi'nden kaynaklar, Tunus yargısının Gannuşi'yi çoğu terörizm, devlet güvenliğine karşı komplo ve iç savaşa kışkırtma ile ilgili dokuz davada soruşturduğunu belirtti.

Gannuşi ve diğer beş mahkumun avukatı Rodney Dixon AFP'ye yaptığı açıklamada, “Tunus'ta davalarını savunmaya çalışıyorlar ama bütün kapılar kapalı” dedi. Ailelerin cezaevi operasyonlarının Afrika İnsan Hakları Şartı'na aykırı olduğunu kanıtlamak için yargıya başvurmak ve yakınlarının tahliye edilmesini istediklerini sözlerine ekledi.

Dixon, "Orada (Tunus) sistemde adalet yok ve bu yüzden Afrika Mahkemesi'ne gitmek zorundalar. Tutuklular avukatlara düzenli erişime sahip değil ve yeterli tıbbi bakım almakta zorlanıyor. Bir tutukluya yönelik ‘işkence suçlamaları’ da mahkemede gündeme getirilecek” dedi.



Hürmüz Boğazı: İran’ın ekonomik bombası nasıl etkisiz hale getirilebilir?

ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)
ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)
TT

Hürmüz Boğazı: İran’ın ekonomik bombası nasıl etkisiz hale getirilebilir?

ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)
ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)

Prusyalı strateji düşünürü Karl von Clausewitz, savaşı bir “bukalemuna” benzetmişti. Ona göre savaşı siz başlatırsınız, ancak ilk kurşundan sonra süreç sizi yönetmeye başlar. Savaşın dinamikleri, siyasi ve askeri liderlerin karar alma süreçlerinden daha hızlı işler. Eski İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in de ifade ettiği gibi, savaş başladığında devlet adamları ve siyasetçiler lider olmaktan çıkar, savaşın ürettiği ve çoğu zaman öngörülemeyen olayların esiri haline gelir.

Almanya, Birinci Dünya Savaşı’nın kısa süreceğini ve Paris’in kolayca işgal edileceğini düşünüyordu. Ancak savaş dört yıldan uzun sürdü; Almanya yaklaşık 2,1 milyon asker kaybetti ve sonunda Versay (Versailles) Antlaşması’nın ağır şartlarıyla karşı karşıya kaldı.

1905’te Çarlık Rusyası, sıcak denizlere ulaşmak amacıyla doğuya doğru genişleyebileceğine inanıyordu. Ancak Japonya karşısında ağır bir deniz yenilgisi aldı. Bu yenilgi, daha sonra Çar II. Nikolay rejiminin çöküşüne ve 1917’deki Bolşevik Devrimi’ne giden sürecin önemli etkenlerinden biri oldu.

Japonya ise Batılı bir gücü mağlup eden ilk Asya ülkesi olmanın verdiği özgüvenle bölgesel nüfuzunu genişletmeye çalıştı. 1941’de Pearl Harbor saldırısını gerçekleştirdi, ancak bu hamle ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na doğrudan katılmasına ve nihayetinde Japonya’ya karşı nükleer silah kullanmasına yol açtı.

dbfbvf
Hürmüz Boğazı'nda bekleyen gemiler. (Reuters)

Günümüzde de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2022’de Ukrayna’ya yönelik “özel askeri operasyonun” birkaç gün içinde sonuçlanacağını ve Ukrayna halkının Rus ordusunu destekleyeceğini hesaplamıştı. Ancak savaş hâlâ sürüyor. Rusya hem askeri kapasitesinde ciddi kayıplar verdi hem de yaklaşık bir milyon askerini ölü veya yaralı olarak kaybetti. Ayrıca geleneksel nüfuz alanı olarak gördüğü yakın çevresindeki etkisini zayıflattı ve giderek yükselen Çin’in yanında daha ikincil bir konuma sürüklendi. Uzmanlar, savaşın toplam ekonomik maliyetini 2,4 ila 2,5 trilyon dolar arasında hesaplıyor.

İsrail, 1982’de Lübnan’ı işgal ederek Filistin Kurtuluş Örgütü’nü askeri açıdan etkisiz hale getirdi. Ancak daha sonra Hizbullah’ın yükselişiyle karşı karşıya kaldı. İran, “cephelerin birliği” stratejisi çerçevesinde bölgesel vekil ağları oluşturarak İsrail’i çevrelemeye ve caydırıcılık mekanizması kurmaya çalıştı. Bu stratejinin bir parçası olarak Gazze’deki müttefiklerini de çatışma sürecine dahil etti. 7 Ekim 2023’te başlayan savaşın etkileri bugün de sürüyor.

Şubat ayında ise ABD ve İsrail, İran’a yönelik hızlı bir hava operasyonunun hem ülke içindeki hem de bölgesel güç dengelerini değiştireceğini düşündü. Ancak savaşın “istenmeyen sonuçlar yasası” devreye girdi. Asıl hedef İran’ın nükleer programını sınırlamaktı. Fakat süreç, Hürmüz Boğazı’nın dünya ekonomisi açısından adeta bir “ekonomik atom bombası” niteliği taşıdığını yeniden ortaya koydu.

Dünyanın en kritik deniz geçitleri

Dünyada 100’den fazla deniz boğazı bulunuyor. Ancak bazıları küresel ekonomi ve enerji güvenliği açısından özel önem taşıyor:

Hürmüz Boğazı: Dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si, yani günde 20 milyon varil petrol bu geçitten taşınıyor. Ayrıca Katar’ın ihraç ettiği petrokimya ürünleri ve yapay zekâ teknolojileri için kritik öneme sahip helyum da bu rotadan geçiyor. Körfez’den çıkış için deniz yolunda gerçek anlamda bir alternatif bulunmuyor.

Babülmendep Boğazı: Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlıyor. Günlük yaklaşık 8 milyon varil petrol ile dünya ticaretinin yüzde 12’si bu geçidi kullanıyor.

Süveyş Kanalı: Avrupa ile Asya arasındaki en kısa deniz yolu. Babülmendep ile doğrudan bağlantılı olması nedeniyle birindeki aksama diğerini de etkiliyor. Kanal, Mısır’a yılda yaklaşık 4 milyar dolar gelir sağlıyor.

Malakka Boğazı: Çin’in ticaretinin yüzde 60’tan fazlası ve enerji ithalatının büyük bölümü bu boğazdan geçiyor. ABD’nin deniz üstünlüğü nedeniyle Pekin açısından “Malakka ikilemi” olarak adlandırılan stratejik bir sorun oluşturuyor.

cvfdvbdf
Hürmüz Boğazı yakınlarında, Körfez sularında seyreden yük gemileri. (Reuters)

Panama Kanalı: Atlantik ve Pasifik okyanuslarını birbirine bağlayan kanal, ABD’nin doğu ve batı kıyıları arasındaki deniz ulaşımında kritik rol oynuyor.

İstanbul ve Çanakkale Boğazları: Karadeniz’e açılan tek deniz geçidi konumundaki bu boğazlardan dünya petrolünün yaklaşık yüzde 5’i taşınıyor. Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Kazakistan açısından yaşamsal öneme sahipler.

Bu geçitler, dünya ticaretinin ve enerji akışının ana damarlarını oluşturuyor. Aynı zamanda, onları kontrol eden ülkelere önemli bir jeopolitik avantaj sağlıyor.

Fransa’nın perspektifi

Fransa, kendisini hem kara hem de deniz gücü olarak tanımlıyor. Atlantik Okyanusu ve Akdeniz’e doğrudan kıyısı bulunurken, denizaşırı toprakları sayesinde Pasifik, Hint Okyanusu ve Karayipler’de de varlık gösteriyor.

Bu nedenle Paris yönetimi, küresel deniz geçitlerinin güvenliğine özel önem veriyor. Uçak gemisi Charles de Gaulle’ün Hürmüz Boğazı çevresindeki faaliyetleri ve Fransa’nın Körfez’deki deniz varlığı, bu stratejinin somut örnekleri olarak değerlendiriliyor.

Hürmüz Boğazı ve yeni arayışlar

Son çatışmalar, Hürmüz Boğazı’nın Körfez ülkeleri için hayati önemini bir kez daha ortaya koydu. Jeopolitik uzman Saul Bernard Cohen’in tanımladığı şekliyle bölge, büyük güçlerin çıkarlarının kesiştiği bir “parçalanma kuşağı” niteliği taşıyor.

1979 İran Devrimi, İran-Irak Savaşı, Körfez Savaşı, Irak’ın işgali ve son olarak ABD-İsrail ile İran arasındaki gerilimler, bu bölgenin sürekli çatışma üreten yapısını gözler önüne serdi.

Bölge ülkeleri son yıllarda kendilerini bir “jeopolitik kırılma alanı” olmaktan çıkarıp Doğu ile Batı arasında bir lojistik ve ticaret merkezi haline getirmeyi hedefliyordu. Ancak son savaşlar bu planları zora soktu. Bu nedenle, Hürmüz Boğazı’na alternatif enerji ve ulaşım koridorları oluşturma fikri yeniden gündeme geldi.

Olası alternatifler

Enerji ihracatında deniz geçitlerine bağımlılığı azaltmak amacıyla kara temelli ulaşım projeleri ön plana çıkıyor.

Bunların başında, Körfez, Hazar Denizi, Karadeniz ve Akdeniz’i birbirine bağlamayı hedefleyen “Dört Deniz” vizyonu geliyor. Amaç, enerji kaynaklarını Avrupa başta olmak üzere küresel pazarlara daha güvenli şekilde ulaştırmak.

Irak da ihracat seçeneklerini çeşitlendirmeye çalışıyor. Güneydeki petrol sahalarını Suudi Arabistan üzerinden uluslararası hatlara bağlayacak projeler ile Kerkük-Banyas ve Kerkük-Ceyhan hatlarının yeniden canlandırılması seçenekler arasında bulunuyor.

Birleşik Arap Emirlikleri, Füceyre’ye ulaşan petrol boru hatlarının kapasitesini günlük 3 milyon varile çıkarmayı hedefliyor.

Öte yandan Suudi Arabistan ve Türkiye, Ürdün ve Suriye üzerinden uzanan tarihi Hicaz Demiryolu güzergâhını yeniden canlandırmayı değerlendiriyor. Bu proje, Arap Yarımadası’nı Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlamayı amaçlıyor.

Sonuç

Dünya, güç dengelerinin hızla değiştiği ve belirsizliklerin arttığı bir dönemden geçiyor. Devlet dışı aktörlerin etkisinin arttığı, küçük güçlerin bile büyük stratejileri sekteye uğratabildiği yeni bir uluslararası ortam şekilleniyor.

Bu yeni dönemde Hürmüz Boğazı yalnızca bir enerji geçiş noktası değil; aynı zamanda küresel ekonominin kırılganlığını ortaya koyan stratejik bir kaldıraç olarak öne çıkıyor. Bu nedenle bölge ülkeleri, boğaza bağımlılığı azaltacak alternatif koridorlar geliştirmeye çalışırken, aynı zamanda güvenlik mimarilerini de yeniden şekillendirmek zorunda kalacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat için bir askeri analist tarafından kaleme alındı.


Washington, Lübnan’da İsrail’in elini mi bağlıyor?

Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)
Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)
TT

Washington, Lübnan’da İsrail’in elini mi bağlıyor?

Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)
Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti arasındaki görüş ayrılıkları artık Washington’ın İsrail yerine İran’ın yanında yer aldığı ya da Tahran’a Lübnan’ın geleceğini belirleme hakkı tanıdığı şeklindeki basit bir çerçeveye sığmıyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıklamaları, daha karmaşık bir denkleme işaret etti. Buna göre Lübnan-İsrail hattındaki süreç, İran ile imzalanan mutabakat zaptından resmî olarak ayrı tutulurken, Lübnan’ın geleceğinin de kendi hükümeti tarafından belirlenmesi öngörülüyor. Ancak İran’ın Hizbullah’a verdiği destek, ABD ile İran arasındaki görüşmelerin gündem maddelerinden biri olmaya devam edecek. Bu çerçevede Washington, ateşkesi tehlikeye atabilecek İsrail operasyonlarını sınırlandırmaya çalışırken, aynı zamanda müttefiklerinin tutumundan İran’ı sorumlu tutmayı hedefliyor. Ancak ABD, Hizbullah’ın saldırılarını yeniden başlatması durumunda Tahran’a yönelik nasıl bir yaptırım uygulanacağı konusunda açık bir taahhütte bulunmuyor. Bu durum İsrail’deki kaygıları ortadan kaldırmasa da niteliğini değiştiriyor. Endişe artık ABD’nin İsrail’den uzaklaşması değil, İsrail’in askerî hareket alanının Trump yönetiminin bölgesel ve iç siyasi önceliklerine tabi kılınması ihtimali üzerinde yoğunlaşıyor.

Endişe gerçek

Rubio, Washington’ın Lübnan’la doğrudan, ülkenin meşru hükümeti üzerinden muhatap olacağını belirterek, Lübnan’ın ‘egemen bir devlet’ olduğunu ve ülkenin geleceğinin Lübnan halkı tarafından, kendi hükümeti aracılığıyla belirleneceğini söyledi. Bununla birlikte Rubio, Lübnan’a ilişkin ‘İran boyutunun’ da bulunduğunu vurgulayarak, bunun Tahran’ın Hizbullah’a verdiği destek ve örgüt üzerindeki etkisiyle bağlantılı olduğunu ifade etti. Rubio, bu konunun ABD ile İran arasında yürütülen görüşmelerde ele alınacağını kaydetti. Rubio ayrıca, İran destekli grupların füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) saldırılar düzenlemeyi sürdürdüğü bir ortamda bölgedeki çatışmaların tamamen sona erdirilmesinin mümkün olmadığını söyledi.

sdfrvg
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bölge ülkelerini kapsayan gezisi kapsamında Abu Dabi’ye varışının hemen ardından (AP)

Bu açıklamalar, Washington’ın İran’ı sorumlu tutmaya yönelik resmî bir mekanizma ilan ettiği anlamına gelmiyor. Ancak tartışmanın çerçevesini değiştirerek, Lübnan’ı doğrudan Tahran’ın kontrol ettiği bir dosya olarak görmek yerine, Hizbullah’ın faaliyetlerini İran’ın sorumluluğu kapsamında değerlendirip daha geniş kapsamlı anlaşmanın bir unsuru olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, İsrail’in yeni kurulan çatışmayı önleme koordinasyon mekanizmasına ilişkin kaygılarına da kısmen yanıt niteliği taşıyor. ABD, İran ve Lübnan’ın yanı sıra çeşitli arabulucuların yer aldığı, ancak İsrail’in dahil edilmediği bu yapının Tahran’a Lübnan üzerinde karar verici bir aktör olarak meşruiyet kazandırabileceği yönündeki endişeler, İsrail tarafında dile getiriliyordu.

Bununla birlikte, iki sürecin siyasi açıdan birbirinden ayrılması, sahadaki fiilî bağlantıyı ortadan kaldırmıyor. İran, Hizbullah üzerinden etkide bulunma kapasitesini korurken; Washington da anlaşmayı tehlikeye atabilecek askerî operasyonları engellemek amacıyla İsrail üzerinde baskı kurabiliyor. Trump, Lübnan’daki konutların hedef alınmasını eleştirerek, Hizbullah mensubu bir kişinin takip edilmesinin tüm bir binanın yıkılmasını haklı göstermeyeceğini söyledi. Trump ayrıca Netanyahu’ya daha ‘sorumlu’ davranması çağrısında bulundu. Öte yandan ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) da gerilimin düşürülmesi, tarafların sahada taktik düzeyde ayrıştırılması ve çatışmaların durdurulmasına yönelik mutabakatın uygulanmasının doğrulanması yönündeki çalışmalarını sürdürüyor.

dfrtbghh
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre’nin Bürgenstock kentinde Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Katar Başbakanı Muhammed Abdurrahman bin Casim Al Sani ile birlikte (AFP)

Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Brian Katulis, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, İsrail’in duyduğu endişenin ‘gerçek ve anlaşılabilir’ olduğunu söyledi. Katulis’e göre Netanyahu, anlaşmanın ardından İsrail’in zayıf bir görüntü verdiği yönündeki iç eleştirilerle karşı karşıya bulunuyor. Ayrıca, Hizbullah’ın yeniden İsrail’i tehdit edebilecek kapasite kazanmasından duyulan kaygı da sürüyor. Katulis, en geç ekim ayı sonunda yapılması öngörülen İsrail seçimlerinin yaklaşmasının, geri çekilme ya da ordunun hareket serbestisine ilişkin her türlü tavizi siyasi açıdan daha hassas hale getirdiğini belirtti.

Öte yandan Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD) araştırmacısı David Daoud, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada daha ileri bir değerlendirmede bulundu. Daoud, Trump yönetiminin tutumundaki değişimin gerçek olduğunu savunarak, Trump’ın ara seçimler öncesinde savaşı sonlandırmak istediğini öne sürdü. Daoud’a göre Trump, kasım ayında Cumhuriyetçilerin seçim kaybı yaşaması durumunda iç politika gündeminin sekteye uğramasından endişe ediyor. Bu nedenle yönetim, bölgesel gerilimleri azaltmaya öncelik veriyor. Daoud, İran’ın ABD ile yaşanan çatışmanın sona erdirilmesini Lübnan’daki savaşın durdurulmasına bağladığını, bunun da İsrail’in faaliyetlerinin sınırlandırılması yönündeki taleplerin tekrarlanmasına yol açtığını savundu. Daoud’a göre süreç, İsrail’in dizginlenmesi çağrıları, ardından Washington’ın baskısı sonucu İsrail operasyonlarının azaltılması ve sonrasında yeniden tırmanan gerilimlerden oluşan döngüsel bir yapıya dönüşebilir. Bununla birlikte, Rubio’nun açıklamaları bu değerlendirmeyi tamamen doğrulamaktan ziyade kısmen revize ediyor. Rubio, Lübnan’ın geleceğinin Tahran’la yapılacak bir pazarlığın parçası olmasını reddederken, İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzunun ABD ile İran arasındaki müzakerelerde ele alınacak konulardan biri olduğunu kabul ediyor.

Dış politika konusunda anlaşmazlık

Washington’daki bölünme yalnızca İsrail’in güvenliği etrafında değil, aynı zamanda ‘Önce Amerika’ sloganının ne anlama geldiği konusunda da şekilleniyor. Trump ve yardımcısı JD Vance, mevcut anlaşmayı popüler olmayan bir savaştan çıkış yolu ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte enerji fiyatlarının düşmesini sağlayacak bir adım olarak sunuyor. Buna karşılık Cumhuriyetçi Parti içindeki şahin kanat, yönetimin İran’a yaptırımlarda gevşeme sağladığını, ancak füze programı ve silahlı gruplar üzerindeki etkisi gibi konularda yeterli kısıtlamalar getirmediğini savunuyor.

Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, İsrail’in çatışmayı önleme mekanizmasının dışında bırakılmasını ‘büyük bir hata’ olarak nitelendirdi. Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker ise İsrail’in Hizbullah’a karşı operasyonlarının sınırlandırılmasının elde edilen askerî kazanımları zayıflattığını söyledi. Senatör Bill Cassidy de anlaşmayı, onlarca yılın en kötü dış politika hatalarından biri olarak değerlendirdi. Trump ise Cumhuriyetçi eleştirmenlere sert yanıt vererek onları ‘aptallar’ olarak nitelendirdi ve petrol fiyatlarındaki düşüş ile piyasaların yükselişini politikalarının başarısı olarak gösterdi.

Demokratlar ise İsrail’e koşulsuz destek hattında değil. Eleştirileri daha çok Kongre yetkisinin devre dışı bırakılması, anlaşmanın belirsizliği, savaşın maliyeti ve yaptırımların kaldırılmasına ilişkin herhangi bir mutabakatın yasama denetimine tabi olması gerektiği noktasında yoğunlaşıyor. Bu tablo, bir yanda İsrail’e daha güçlü güvenlik garantileri isteyen şahin Cumhuriyetçileri, diğer yanda ise savaşın sonlandırılmasını ve Kongre’nin rolünün yeniden güçlendirilmesini savunan Demokratlar ile müdahaleci olmayan Cumhuriyetçileri aynı denklemde buluşturuyor.

Koşulları iyileştirmek için tehlikeyi abartmak

Bununla birlikte İsrail’in duyduğu endişe, aynı zamanda belirgin bir müzakere boyutu da taşıyor. ‘İran’ın güçlenmesi’ yönündeki uyarıların öne çıkarılması, Netanyahu’nun Kongre’deki müttefiklerini harekete geçirmesine, ABD’den daha güçlü güvenlik garantileri elde etmesine ve İsrail’in güç kullanımını meşrulaştıran tehdit tanımını genişletmesine imkân sağlıyor. Bu yaklaşım aynı zamanda olası bir geri çekilmenin, Lübnan ordusunun konuşlanması ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması şartına bağlanmasını da içeriyor. Ayrıca Netanyahu’nun iç politikadaki tepkileri, Washington ile güvenlik kısıtlamaları üzerinden bir çatışma görüntüsüne dönüştürerek dış politikaya taşımasına da olanak tanıyor.

Axios’un aktardığına göre, Netanyahu’ya yakın isimlerden Ron Dermer’in acil şekilde devreye alınması, Tel Aviv’in bu değişimi nihai bir kopuş olarak görmediğini; bunun yerine ilişkiler içinde kuralları yeniden şekillendirmeye çalıştığını gösteriyor. ABD’li yetkililer ise Washington’ın yer aldığı çatışmayı önleme mekanizmasının, iki taraf arasındaki yoğun koordinasyon sayesinde İsrail’in güvenlik kaygılarını da sürece taşıyacağını belirtiyor. Reuters’a konuşan İsrailli yetkililer, Netanyahu’nun ABD’nin silah sevkiyatlarını yavaşlatması gibi ani bir değişiklik beklemediğini, Trump’ın bazı açıklamalarının ise daha çok yaklaşan ara seçimler öncesi Amerikan seçmenine yönelik olduğunu ifade ediyor.

Genel tabloya göre Rubio’nun açıklamaları İsrail’in kaygılarını ortadan kaldırmıyor, ancak ‘Washington’un Lübnan’ı İran’a bıraktığı’ yönündeki basit anlatıyı da geçersiz kılıyor. Böylece ilişkiler fiilen bir yeniden ayarlama sürecine giriyor: İsrail hâlâ temel bir müttefik olarak kalırken, askerî hareket alanı artık sınırsız bir ‘çek’ niteliğinde değil. İran ise Lübnan’ın geleceğini tek başına belirleyen bir aktör haline gelmiyor; ancak Hizbullah üzerinden yürüttüğü faaliyetler nedeniyle daha ağır siyasi ve müzakereci bir sorumluluk çerçevesine dahil ediliyor.


Suudi Arabistan, dünyanın çeşitli ülkelerinden 1000 umreciyi ağırlayacak

İki Kutsal Caminin Koruyucusu Kral Salman bin Abdulaziz (Şarku’l Avsat)
İki Kutsal Caminin Koruyucusu Kral Salman bin Abdulaziz (Şarku’l Avsat)
TT

Suudi Arabistan, dünyanın çeşitli ülkelerinden 1000 umreciyi ağırlayacak

İki Kutsal Caminin Koruyucusu Kral Salman bin Abdulaziz (Şarku’l Avsat)
İki Kutsal Caminin Koruyucusu Kral Salman bin Abdulaziz (Şarku’l Avsat)

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz, dünyanın çeşitli ülkelerinden 1000 kadın ve erkek umrecinin kendi özel himayesinde ağırlanmasını onayladı. Söz konusu program, Suudi Arabistan İslami İşler, Davet ve İrşad Bakanlığı tarafından yürütülen “Haremeyn-i Şerifeyn Hizmetkârı Hac, Umre ve Ziyaret Misafirleri Programı” kapsamında gerçekleştirilecek.

Programın 1448 Hicri yılı boyunca dört aşamada uygulanacak ilk etabında, 16 Asya ülkesini temsilen 250 kadın ve erkek umreci yer alacak. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre katılımcılar; Endonezya, Doğu Timor, Filipinler, Malezya, Kamboçya, Tayland, Vietnam, Myanmar, Laos, Singapur, Çin, Japonya, Güney Kore, Hong Kong, Tayvan ve Moğolistan’dan gelecek.

Programa genel koordinatör olarak nezaret eden İslami İşler Bakanı Şeyh Dr. Abdüllatif Al eş-Şeyh, Kral Selman bin Abdülaziz ile Veliaht Prens ve Başbakan Muhammed bin Selman’a teşekkür ederek, Suudi yönetiminin İslam’a ve Müslümanlara hizmet konusundaki kararlılığını takdir etti. Al eş-Şeyh, dünyanın farklı ülkelerindeki Müslümanların umre ve ziyaret ibadetlerini kolaylık ve huzur içinde yerine getirebilmeleri için gösterilen sürekli çabanın önemine vurgu yaptı.

Bakan Al eş-Şeyh, söz konusu davetin Suudi Arabistan liderliğinin İslam dünyasındaki kardeşlik bağlarını güçlendirme vizyonunu yansıttığını, ayrıca Krallığın âlimler, din adamları ve İslam toplumlarında etkili şahsiyetlerle iletişim köprüleri kurmaya yönelik insani ve dini misyonunun bir göstergesi olduğunu ifade etti.

Programın başlangıcından bu yana önemli başarılara imza attığını belirten Al eş-Şeyh, 140’tan fazla ülkeden misafirin bu girişimden yararlandığını, gelişmiş bir operasyonel sistem çerçevesinde sunulan kapsamlı hizmetlerin programın hedeflerine ve Suudi Arabistan’ın İslam’a ve Müslümanlara hizmet etme vizyonuna katkı sağladığını kaydetti.