Suriye’nin dönüşünün bölgesel ve uluslararası sonuçları

2011’de gösterilerin başlamasından Arap Devletleri Ligi’nin (Arap Birliği) Şam’ın üyeliğini etkinleştirmeye karar vermesine kadar geçen zaman aralığında Arap tutumunun gelişim aşamaları ve sebepleri

Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru
TT

Suriye’nin dönüşünün bölgesel ve uluslararası sonuçları

Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru

Remzi İzzeddin Remzi

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in Riyad’daki Arap Zirvesi’ne katılması, Suriye’nin doğal Arap ortamına dönüşünün bir ifadesiydi. Suriye’deki istikrarı sağlamak için zorlu çalışma şimdi başlıyor. Bu, çatışan bölgesel ve uluslararası çıkarlar sebebiyle karmaşık bir mesele.

Suriye’nin Arap Birliği’nden çıkış ve sonra geri dönüş yolculuğu, 12 yıl sürdü. Bu, maalesef ki Arap Birliği’nin, üyelerinden birinin karşı karşıya kaldığı bir krizle başa çıkmadaki başarısızlığını temsil eden bir dönemdir. Bundan dolayı Suriye’nin üyeliğinin askıya alınıp daha sonra tekrar etkinleştirilmesinin koşulları ile sebeplerini araştırmak uygun olabilir. Bunu yaparken Arap tutumunun nasıl geliştiğine ışık tutmak da önemlidir.

Arap tutumunun üç aşaması

İlk aşamada (Mart 2011-Şubat 2012) Arap ülkeleri, çatışmayı sonlandırıp siyasi bir çözüme varmak için gösterilen çabalara öncülük etti.

İkinci aşama (Mart 2012-2018) eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Mart 2012’de hem BM hem de Arap Birliği adına bir ortak elçi atamasıyla başladı. Bu aşamada Araplar, girişimden vazgeçerek meseleyi BM, Suriye Dostları Grubu (FSG), Uluslararası Suriye Destek Grubu (ISSG) ve Astana Platformu’na bıraktı.

Üçüncü aşama ise görünürde 2018 yılında, merhum Suriye Dışişleri Bakanı Velid el-Muallim’in Umman Sultanlığı’nı ziyaretiyle başladı. Ancak bunun öncesinde, 2015’ten itibaren Arap başkentlerinde Suriye hükümetiyle ilişkilerin yeniden değerlendirildiğine dair işaretler vardı.

“Suriye’nin Arap Birliği’nden çıkış ve sonra geri dönüş yolculuğu, 12 yıl sürdü. Bu, maalesef ki Arap Birliği’nin, üyelerinden birinin karşı karşıya kaldığı bir krizle başa çıkmadaki başarısızlığını temsil eden bir dönemdir.”

Arap Baharı’nın doruğa çıktığı bir zamana denk gelen ilk aşamada Arap ülkeleri, ateşkes ve siyasi çözüm için baskı yapmaya başladı. Arap Birliği’nin ilk müdahalesi, Ağustos 2011’de, yani krizin patlak vermesinden yaklaşık 6 ay sonra “Arap Girişimi” başlatıp bunu yürütmek için bir eylem planı ortaya koyduğunda başladı. Girişim, diğer meselelerin yanı sıra Arap Birliği Genel Sekreteri’nin Şam’a gönderilmesi, ateşkesin sağlanması, hükümet ile muhalefet arasında temas kurulması, Baas Partisi’nden lider rolünden vazgeçmesinin talep edilmesi ve seçimlere hazırlık için geçici bir ulusal birlik hükümeti oluşturulması için çağrıda bulundu.

Ekim ayında bir bakanlar heyeti, eylem planının uygulanmasını takip etmek için Şam’ı ziyaret etti. Suriye hükümetinin Arap Birliği’nin çabalarına olumlu bir tepki vermemesi üzerine 12 Kasım’da “Suriye’nin Arap Birliği’nin toplantılarına katılımının askıya alınması” yönünde bir karar benimsendi. Askıya alma kararına rağmen çeşitli Arap başkentleri ile Şam arasındaki temaslar devam etti ve nihayetinde Şam, eylem planının uygulanmasını takip edecek Arap gözlemcileri kabul etmeye ikna edildi.

FOTO: Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru

24 Kasım’da Arap Birliği Konseyi, Arap Birliği Genel Sekreteri’nden “imzalandıktan sonra Arap ülkelerinden ve Arap insan hakları kuruluşlarından sivil ve asker uzmanları içeren bir heyet kurulup Suriye’de konuşlandırılmasına ilişkin protokol gereği İzleme Heyeti’ni görevini yerine getirmek üzere Suriye’de konuşlandırmasını” talep etti. Birkaç gün sonra 27 Kasım’da Birlik, Suriye’ye yaptırımlar uyguladı. Bu karara rağmen Suriye hükümeti, 19 Aralık’ta protokolü imzaladı. 20 Aralık’ta İzleme Heyeti’nin başkanı olarak tayin edilen Sudanlı Tümgeneral Muhammed ed-Dabi, 24 Aralık’ta Şam’a gitti ve birkaç gün sonra heyetin diğer üyeleri de ona katıldı. Bununla birlikte gözlemciler, Suriye’de beş haftadan fazla kalmadı ve ansızın geri çekildi. Bu daha sonra Arap Birliği Konseyi’nin 12 Şubat 2012 tarihli kararıyla da doğrulandı. Böylece Arap Birliği’nin bağımsız herhangi bir rolü sona erdi ve Suriye krizinin idaresi BM’ye devredildi. Gelişmelerin sırası ve hızı, özellikle de gözlemcilerin aniden geri çekilmesi kararını çevreleyen güdüler ve koşullar, hiç kuşkusuz tartışmalı bir mesele ve hâlâ da farklı yorumlanıyor. Bu yüzden işin aslını anlamak için bir gözden geçirme ve inceleme şart. Ama gözlemcilerin görevine son verilmesini Tümgeneral ed-Dabi’nin önermediği kesin.

Bu dönemde Arap ülkeleri, Suriye’deki gelişmelere karşı farklı tutumlar benimsedi. Bazıları siyasi değişim için “Arap Baharı” akıntısına kapılmak istiyordu. Bazıları da Suriye’yi İran’ın Arap dünyasına yönelik hırslarına karşı koymak için temel bir savaş alanı olarak görüyordu. Bununla birlikte çatışmanın devam etmesinin tam tersi bir sonuca yol açacağını, yani İran’ın Suriye’deki nüfuzunun daha da derinleşeceğini düşünen başka ülkeler de vardı. Hiç şüphesiz daha zayıf kalan bu son görüş, 2018 yılında bir ağırlık kazanarak baskın yönelimi oluşturmaya başladı.

Özetle Arap Birliği kararlarının Arap ülkelerinin tutumunu yansıtması gerekirken gerçekte Suriye meselesinde birleşik bir Arap tutumu yoktu. Bu karışıklığın tezahürleri, Şam’daki Arap diplomatik temsilinin çeşitli biçimlerinde görüldü. Nitekim bazı ülkeler büyükelçiliklerini kapatmayıp farklı düzeylerde temsilciliklerini sürdürdü. Mesela Cezayir, Irak, Sudan ve Filistin, temsilciliğini büyükelçilik düzeyinde sürdürdü. Mısır, temsilciliği maslahatgüzarlık seviyesine indirirken Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleriyle Fas ve Tunus da büyükelçiliklerini kapattı. Ortak bir Arap tutumunun olmaması, Suriye’deki siyasi sürece yönelik Arap çabalarını felce uğrattı.

“12 Kasım’da “Suriye’nin Arap Birliği toplantılarına katılımının askıya alınmasına” karar verildi. Askıya alma kararına rağmen çeşitli Arap başkentleriyle Şam arasındaki temaslar sürdü ve nihayetinde Şam, eylem planının uygulanmasını takip edecek Arap gözlemcileri kabul etmeye ikna edildi”

Ortak bir elçi

Mart 2012’de BM Genel Kurulu’nun Suriye için BM ve Arap Birliği ortak elçilik makamı oluşturmasıyla ikinci aşama (2012-2018) başladı. Bu, Suriye’de bağımsız bir Arap rolünün fiilen sona ermesine yol açtı ve Arap ülkeleri, faaliyetlerini BM, Suriye Dostları Grubu ve Uluslararası Suriye Destek Grubu’nun çabalarına ortak olarak yürütmekle yetindi. Nihayetinde de siyasi bir çözüm için bireysel veya toplu olarak herhangi bir öneride bulunmaktan kaçındı.

Bu aşamada Araplar gerek ikili gerek BM aracılığıyla insani yardımlar yapmaya, (Suriye Ulusal Konseyi, Devrimci ve Muhalif Güçler Ulusal Koalisyonu, Suriye Müzakere Heyeti gibi) farklı tezahürleriyle siyasi muhalefeti desteklemeye ve 2012 yılında Cenevre Bildirisi ile 2015 yılında BM Güvenlik Konseyi 2254 sayılı kararının çağırdığı şekliyle siyasi bir geçiş başlatmaya odaklandı. Bu esnada bazı Arap ülkeleri de Güvenlik Konseyi’nin daha sonra içlerinden birkaçını terör örgütü olarak sınıflandırdığı bazı silahlı muhalif grupları destekledi.

Bu çerçevede eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan, ortak bir elçi atadığında onunla beraber -Arap Birliği tarafından aday gösterilmesine binaen- eski Filistin Dışişleri Bakanı olan yardımcısı Nasır el-Kudve’nin de atandığını hatırlatalım. Ancak Suriye’nin Arap Birliği üyeliğinin askıya alınmasıyla Şam, el-Kudve ile çalışmak istemedi. El-Kudve ayrıca, Fetih Hareketi’nin bir üyesi ve Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat’ın da yeğeni olup ikisinin de Şam ile ilişkileri yoktu. Bu da Şam’ın el-Kudve ile çalışmaya yönelik itirazını güçlendirdi. El-Kudve’nin Şubat 2014’te sona eren görevi boyunca Suriye hükümeti tarafından hoş karşılanmaması, talihsiz bir durumdu ve Arap Birliği’nin rolünü daha da azalttı.

Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru

 Şubat 2014’te el-Kudve’nin ve birkaç ay sonra da (Annan’ın halefi) Lahdar İbrahimi’nin istifa etmesiyle Şam, BM ile Arap Birliği’nin ortak elçisini kabul etmeyeceğini, elçinin adının “BM Suriye Özel Temsilcisi” olmasını, ancak yardımcısı Arap Birliği tarafından aday gösterilirse Şam tarafından kabul edileceğini ısrarla belirtti. Bu düzenlemeye dayalı olarak Eylül 2014’te Özel Elçi Yardımcısı olarak ben atandım.

Mart 2019’a kadar devam eden görevim süresince Şam’da bana kapılar iyi bir şekilde açıldı. Nitekim Dışişleri Bakanı Velid el-Muallim’le birkaç kez ikili görüşme gerçekleştirdim. Bununla birlikte o zamanda Devlet Başkanı ile aramda iletişim kuran kişi Dışişleri Bakan Yardımcısı (mevcut Dışişleri Bakanı) Faysal el-Mikdad’dı. Resmi ve gayri resmi düzeyde de geniş bir ilişkiler ağı oluşturmayı başardım.

Bu, Şam’la yeniden iletişim kurmakla ilgilenen Arap ülkeleri için bir fırsat olabilirdi, ancak ne yazık ki Şam, hiç ilgi göstermedi. Şam, BM’nin arabuluculuk sürecine de gerçek anlamda yardımcı olmadı, zira sürecin hedefinin rejimi değiştirmek olduğuna kanaat getirmişti. Arap ülkeleri, benim gördüğüm hoş karşılamadan ve arabuluculuğun ortak karakterini teyit etmek için Şam’da dokumayı başardığım ilişkilerden istifade etmiş olsaydı elçilik ofisine siyasi çözüm hakkında fikirler sunabilirlerdi. Ancak -bir kez daha- bunu yapmamayı tercih ettiler.

Ben Mart 2019’da ayrılınca ve Arap ülkeleri BM’nin arabuluculuğuna pek ilgi göstermeyince Arap Birliği, benim yerime geçecek bir aday önermedi. Hal böyle olunca BM, elçi yardımcılığı makamına genel sekreterlikten Arap uyruklu üyeler atadı. Bu durum, bu makamdan siyasi herhangi bir rengi kaldırdı ve böylece Özel Elçi Ofisi, Arap Birliği’yle doğrudan bir bağlantıyı kaybetti.

“Şam, BM’nin arabuluculuk sürecine gerçek anlamda yardımcı olmadı, zira sürecin hedefinin rejimi değiştirmek olduğuna inanıyordu”

Üçüncü aşamada ise uluslararası ve bölgesel gelişmelerden ve daha az ölçüde sahadaki gelişmeden etkilenen aşamalı bir süreç yoluyla Suriye’nin Arap sahasına dönüşünün yolu döşendi. Bu dönemde Suriye hükümeti, toprakların çoğunun hâkimiyetini yavaş yavaş ele geçirmeye başladı. Aynı zamanda bölgesel durumların yeniden düzenlenmesi süreci devam ediyordu. Nitekim Katar’ın boykotu sona ermiş ve bir yandan İran ve Türkiye, diğer yandan BAE ve Suudi Arabistan’la yakınlaşma peyda olmuştu. Bunun arka planında ABD’nin bölgeye yönelik ilgisinin azalması vardı.

Aşamalı bir süreç

Ocak 2015’te Suudi Arabistan’ın tutumu değişmeye başladı. Temel hedef hâlâ İran’a karşı koymak iken Şam’daki rejim değişikliği gündemi, arkalara düşmeye başladı. Moskova’nın Suriye Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Ali Memlük için Temmuz 2015’te Suudi Arabistan’a bir ziyaret ayarlamayı başardığına dair haberler yayılıyordu. Aynı şekilde Memlük’ün birkaç defa Kahire’yi ziyaret ettiği de söyleniyordu.

Suudi Arabistan, -o zamana kadar- Suriye Ulusal Konseyi ve ardından Katar ve Türkiye’nin nüfuzu altındaki Devrimci ve Muhalif Güçler Koalisyonu tarafından temsil edilen Suriye siyasi muhalefetine de daha fazla ilgi göstermeye başladı. Riyad’ın bu bağlamda attığı ilk adım 2254 sayılı kararda çağrısı yapılan Suriye siyasi görüşmelerine katılmak üzere birleşik bir heyet oluşturmak amacıyla Aralık 2015’te bir muhalefet konferansına ev sahipliği yapmak oldu. Konferansta Cenevre görüşmelerinde muhalefeti temsil etmek üzere Riyad merkezli bir Yüksek Müzakereler Heyeti kurulması onaylandı. Ancak muhalefetin etkinliği zamanla azaldıkça Riyad da muhalefeti desteklemeye yönelik ilgisini kaybetmeye başladı.

2018 yılında Arap ülkeleriyle temaslar hızlandı. Merhum Suriye Dışişleri Bakanı Velid el-Muallim, mart ayında Umman Sultanlığı’nı ziyaret etti ki bu, 2011’den bu yana ziyaret edilen ilk Arap ülkesiydi.

FOTO: BAE Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayid en-Nehyan, Abu Dabi’de Esed’i ağırlarken (Reuters)
BAE Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayid en-Nehyan, Abu Dabi’de Esed’i ağırlarken (Reuters)

Bu ziyareti, BAE Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayid’in Kasım 2019’daki Şam ziyareti izledi. Bu dönemde resmi ve gayri resmi Suriyeli heyetler, çeşitli Arap ülkelerindeki Arap görüşmelerine katıldı. Aynı şekilde Suriye ve Arap güvenlik teşkilatları arasındaki temaslar da kesilmedi. 2022 Arap Zirvesi’ne ev sahipliği yapan ülke sıfatıyla Cezayir de Suriye’nin Arap Birliği’ne dönmesi için çaba gösterdi, ancak çabaları meyve vermedi.

Bu arada Devlet Başkanı Esed, 2011’den beri ilk defa bir Arap ülkesi ziyareti yapmak üzere Mart 2022’de Abu Dabi’ye gitti. Bunu bir yıl sonra resmi bir ziyaret takip etti.

Bununla birlikte Arap tutumundaki dönüm noktası, Şubat 2023’te yaşanan yıkıcı depremden sonra görüldü. BAE Dışişleri Bakanı, Şam’ı ziyaret eden ilk Arap yetkiliydi. Onun ardından Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es-Safedi ile Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükrü bir ziyaret gerçekleştirdi. Suriye Dışişleri Bakanı Faysal el-Mikdad da daha sonra Kahire, Amman ve Cidde’ye birer ziyarette bulundu.

FOTO: Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükrü, Suriyeli mevkidaşı Faysal el-Mikdad’la Kahire’de görüşürken (Getty Images)
Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükrü, Suriyeli mevkidaşı Faysal el-Mikdad’la Kahire’de görüşürken (Getty Images)

Bu ziyaretlerin yanı sıra ikisi nisan ayında Cidde’de ve biri mayıs ayında Amman’da olmak üzere peş peşe üç toplantı yapıldı ve bu toplantılarda Suriye Dışişleri Bakanı, birkaç Arap dışişleri bakanıyla bir araya geldi. Suriye Dışişleri Bakanı ile Suudi Dışişleri Bakanı’nın 12 Nisan’da Cidde’de gerçekleştirdiği toplantı, üzerinde anlaşmaya varılan öncelikleri belirleyen ortak bir Suudi Arabistan-Suriye açıklamasıyla sonuçlandı. Söz konusu öncelikler ise şunlar: mültecilerin ve yerinden edilmişlerin geri dönüşü, insani yardımların tüm Suriyelilere ulaşmasının sağlanması, terör ve uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele, Suriye topraklarının birlik ve selametinin güvence altına alınması ve iki ülke arasındaki konsolosluk ilişkilerinin yeniden tesis edilmesi.

Bundan kısa bir süre sonra 1 Mayıs’ta Amman’da bir toplantı düzenlendi. Toplantıda özellikle mülteciler ve yerinden edilmişlere ilişkin insani meseleler, sınır güvenliği, terörle mücadele, tüm toprakları üzerinde egemen olması için Suriye hükümetine destek verme ve 2254 sayılı kararın uygulanması doğrultusunda Ürdün’ün önerdiği “adıma karşılık adım” önerisine dayalı olarak siyasi süreci ve yeniden yapılanma faaliyetini başlatma konusundaki öncelikler belirlenerek, Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşü için yol haritası içeren bir açıklama yapıldı.

“2018 yılında Arap ülkeleriyle temaslar hızlanmaya başladı. Merhum Suriye Dışişleri Bakanı Velid el-Muallim, mart ayında Umman Sultanlığı’nı ziyaret etti ki bu, 2011’den bu yana ziyaret edilen ilk Arap ülkesi oldu”

Üyeliği dondurmanın iptalinden sonra

Bu toplantının ardından, geçen 7 Mayıs’ta Cidde’de Arap Birliği bakanlar düzeyinde istisnai bir toplantı düzenledi. Toplantıda, Amman Bildirgesi’ni teyit eden ve Suriye’nin Arap Birliği toplantılarına katılımını askıya alma kararını iptal eden bir karar benimsendi. Bu, fiilen Suriye’nin Arap Birliği’ne ve Arap kucağına dönüşü anlamına geliyor. Arapların çabaları, Cidde Zirvesi’nde alınan ve Suriye’de çözümün gerçekleşmesinde Arap rolünün etkinleştirilmesini onaylayan bir kararla taçlandırıldı.

FOTO: Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru

Kararda ayrıca, krizin Suriye’nin birliğini, dayanışmasını ve egemenliğini muhafaza edecek, halkının beklentilerine karşılık verecek, Suriye’yi terörden kurtaracak, mültecilerin dönüşü için uygun koşulları sağlamasına katkıda bulunacak ve yasadışı yabancı güçlerin ülkeden çıkmasının, insani yardımların ulaşmasına imkân sağlayan adımların devam etmesinin ve ulusal uzlaşmayı hedefleyen siyasi adımlar bağlamında anayasa komisyonu çalışmalarının yeniden başlamasına destek olunmasının yolunu açacak şekilde çözülmesine yönelik pratik ve kademeli adımların atılması için çağrı yapıldı. Aynı şekilde karar, Arap İrtibat Komitesi’ne de Amman Bildirgesi’nin “adıma karşılık adım” yaklaşımına göre ve 2254 sayılı karar uyarınca uygulanmasını takip etmesi için çağrıda bulundu.

Suriye, Arap kucağına döndükten, Arap rolü etkinleştirildikten ve siyasi çözüm bulmak için girişim dizginleri ele alındıktan sonra şimdi Arapların karşılaşacağı zorluk, ABD ile Avrupa Birliği’ni Suriye’de siyasi çözüm bulmak için seçtikleri yola girmeye nasıl ikna edecekleridir. Bununla birlikte asıl engel, yeniden yapılanma sürecinin başlamasının nasıl hızlandırılacağı olacaktır. Buna, istikrarı, erken toparlanmayı ve yeniden iş görür hale getirmeyi sağlamak ve bunları Suriye hükümetinin yapacağı siyasi ve ekonomik reformlarla ilişkilendirmekle başlayarak yeniden yapılanma faaliyetleri yelpazesini belirlemekle başlanabilir.

Andrei Cojocaru
Andrei Cojocaru

Yeniden yapılanma olmadan Suriye’de ne istikrar imkânı ne de yabancı askerî müdahaleyi bitirme fırsatı olacaktır. Başta Körfez ülkeleri olmak üzere Arap ülkelerinin, bu durumu ABD ve AB tarafından dayatılan yaptırımların gölgesinde idare etmesi gerekecek. Hele de bu yaptırımlar arasında ABD Kongresi tarafından onaylanan ve Suriye hükümetine doğrudan ve onunla iş tutanlara ikincil yaptırımlar uygulamayı öngören Sezar Yasası da varken… Ancak işin aslı şu ki Washington’ı ve önemli Avrupa başkentlerini Suriye’nin yeniden yapılanması sürecine başlamak için gerekli esnekliği göstermeye ikna etme konusunda oldukça nüfuzlu Arap ülkeleri de var.

“Suriye’nin Arap kucağına dönmesinden sonra şimdi Arapların yüzleşeceği zorluk, ABD ile AB’yi Suriye’de siyasi çözüm bulmak için seçtikleri yola girmeye nasıl ikna edecekleridir”

Son olarak halkın şikayetlerinin dış müdahalelerle kesiştiği ve bölgesel ve uluslararası çıkarların çatıştığı Suriye krizinin iç yüzü dikkate alınacak olursa bir siyasi çözüm bulmak üzere aktif bir Arap rolünü etkinleştirmede hızlı davranmak önemlidir. Bu, tüm bölgesel tarafların çıkar dengesine dayalı kapsamlı ve birleşik bir bölgesel güvenlik sistemi için ortak bir Arap vizyonunun netleşmesine doğru bir başlangıç noktası olacaktır. Karmaşık ve uzun vadeli bu süreçte mesele, Arap hükümetlerinin ortak tehditleri ve çıkarlarını koruyacak güvenlik yapısı türünü belirleme konusunda istişarelere başlamasını gerektiriyor. Ayrıca nihayetinde bölgesel güvenlik yapısının bir parçası olacak diğer bölgesel ülkelere karşı müzakereci tutumlarını güçlendirecek bir mekanizma ortaya koymada nasıl iş birliği yapılacağı konusunda da anlaşmaya varmak lazım.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD, Şam’ın Süveyda’yı kontrol altına alma çabalarına destek veriyor

Ordu ve güvenlik güçleri Suriye’nin güneyindeki Süveyda kentinde konuşlandırıldı (SANA – AFP)
Ordu ve güvenlik güçleri Suriye’nin güneyindeki Süveyda kentinde konuşlandırıldı (SANA – AFP)
TT

ABD, Şam’ın Süveyda’yı kontrol altına alma çabalarına destek veriyor

Ordu ve güvenlik güçleri Suriye’nin güneyindeki Süveyda kentinde konuşlandırıldı (SANA – AFP)
Ordu ve güvenlik güçleri Suriye’nin güneyindeki Süveyda kentinde konuşlandırıldı (SANA – AFP)

İsrail Kamu Yayın Kurumu Kan 11, Suriyeli bir yetkiliye dayandırdığı haberinde, Şam yönetiminin güney Suriye’de çoğunluğu Dürzi olan Süveyda (Cebel el-Arab) üzerinde kontrol sağlamak için ABD desteğiyle hareket ettiğini bildirdi. Haberde, bu sürecin daha önce kuzeydoğuda Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde izlenen yaklaşıma benzediği ifade edildi.

Söz konusu yetkili, ABD desteğinin “İsrail’in ulusal güvenliğine zarar verilmemesi” şartına bağlı olduğunu belirtirken, Tel Aviv’in bu gelişmeden tam anlamıyla memnun olmadığı ifade edildi.

Şarku’l Avsat’ın Kan 11’den aktardığı habere göre, askeri konularla ilgilenen Suriyeli yetkili, hükümetin son dönemde ABD ile koordinasyon ve destek bulunduğunu gösteren bir özgüvenle hareket ettiğini söyledi. Bu çerçevede, ABD’nin, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın Süveyda üzerindeki kontrolü yeniden tesis etme yönündeki adımlarını desteklediği değerlendirmesi yapıldı.

sdcfgt
Süveyda kırsalındaki Şehba kentinde düzenlenen bir gösteriden arşiv fotoğrafı; gösteri sırasında İsrail bayrakları taşındı (el-Râsıd sitesi)

Yetkili, Şam yönetiminin Süveyda’ya yeniden giriş konusunda henüz nihai karar almadığını, ancak bunun “er ya da geç gerçekleşeceğini ve tercihen diyalog ve uzlaşı yoluyla olmasını umduklarını” ifade etti.

Öte yandan Kan 11, İsrail’in Suriye ile yürütülen müzakerelerde, Süveyda’daki Dürzilere doğrudan destek sağlayabilmesine imkân tanıyan açık bir güvenlik maddesinin anlaşmalara eklenmesini şart koştuğunu bildirdi. İsrail’in bu koşulu stratejik çıkarlarının korunması açısından temel gördüğü belirtildi. ABD’nin de desteğinin İsrail’in ulusal güvenliğine zarar verilmemesi şartına bağlanırken bu maddeyi dikkate aldığı kaydedildi. Ancak Tel Aviv’deki izlenim, Washington’un İsrail’in tutumunu olduğu gibi kabul etmediği ve kapsamını asgari düzeye indirdiği yönünde. Fiilen ABD’nin, İsrail’in yalnızca Dürzilerin doğrudan saldırıya uğraması hâlinde müdahaleye hazır olmasını istediği ifade edildi.

dfgthy
İsrail’e ait bir uçağın, geçen temmuz ayında Güney Suriye’deki Süveyda üzerinde uçuşu sırasında termal aldatma balonları (flare) bırakması (AFP)

Kan 11 ayrıca, ABD’nin Ekim 2025’te Süveyda’da yaşananlar gibi Dürzilere yönelik yeni katliamların önlenmesi yönündeki İsrail talebini desteklediğini aktardı.

Öte yandan Jerusalem Post, Süveyda sakinleri arasında ordunun kente girmesine yönelik ciddi endişeler bulunduğunu yazdı. Gazete, halkın Temmuz ayında devlet destekli grupların saldırılarında 2 bin 500 kişinin hayatını kaybettiğini unutmadığını vurguladı.

Öte yandan Kan 11, İsrailli bir güvenlik kaynağına dayandırdığı haberinde, Dürzilere yönelik saldırıların sürmesi hâlinde İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonlarını genişletmeye hazır olduğunu, “Tırmanmaya tırmanmayla karşılık verilir” mesajı verdiğini aktardı. Bu açıklamanın, Süveyda’da son haftalarda görece bir sükûnet yaşanmasına rağmen yapıldığına dikkat çekildi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu daha önce yaptığı açıklamada, Suriye’nin güneybatısının silahsızlandırılmış bir bölge olarak kalmasına kararlı olduklarını söylemiş, “Buranın ikinci bir Lübnan’a dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Dürzi nüfusu koruma konusunda taahhüdümüz var” demişti. Netanyahu, “Şu anda yoğun operasyonlar yürütüyoruz. Daha fazlasına mecbur kalmamayı umuyorum; bu Şam’ın tutumuna bağlı” ifadelerini kullanmıştı.

rgt
İsrail ordusuna ait askeri araçların Güney Suriye’deki bazı bölgelere girmesi (İsrail ordusu)

Bu gelişmelerin yanı sıra İsrail merkezli i24NEWS, Cumartesi günü Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’ya yakın bir kaynağa dayanarak, ABD arabuluculuğunda Paris’te Suriyeli ve İsrailli yetkililer arasında yakında bir görüşme yapılmasının beklendiğini ileri sürdü. Habere göre, görüşmede iki ülke arasında bir güvenlik anlaşmasının son detaylarının ele alınması öngörülüyor.

Aynı kaynak, toplantıda Suriye-İsrail arasındaki tampon bölgede olası ortak stratejik ve ekonomik projelerin de gündeme geleceğini belirtti.

Ancak Reuters, daha önce ABD arabuluculuğunda yapılan görüşmelerin, sınır hattında istikrarı sağlamayı hedefleyen bir güvenlik anlaşmasıyla sonuçlanmadığını hatırlattı.


Refah Sınır Kapısı yaklaşık 20 aydır süren kısıtlamaların ardından bir atılım bekliyor

Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafı (Reuters)
Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafı (Reuters)
TT

Refah Sınır Kapısı yaklaşık 20 aydır süren kısıtlamaların ardından bir atılım bekliyor

Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafı (Reuters)
Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafı (Reuters)

Yaklaşık 20 aydır İsrail ordusu tarafından kapalı tutulan Refah Sınır Kapısı’nın açılmasına ilişkin beklenti sürüyor. Gazze Yönetim Komitesi Başkanı Ali Şaas’ın kapının bu hafta açılacağını açıklamasının ardından gözler, konuyu ele almak üzere toplanacak olan Binyamin Netanyahu hükümetine çevrildi.

Söz konusu sınır kapısının, 7 Ekim 2023’te başlayan savaş öncesinde olduğu gibi Filistinlilerin düzenli şekilde giriş ve çıkış yapabildiği bir noktaya dönüşmesi bekleniyor. Şarku’l Avsat’a konuşan bir uzmana göre, yaklaşık 20 ay süren İsrail kısıtlamalarının ardından açılış kararının duyurulması, Gazze krizinin çözüm sürecindeki en büyük engel ve tıkanıklığın aşılması anlamına geliyor. Uzman, Refah Sınır Kapısı’nın ABD’nin İsrail üzerindeki baskılarıyla açılmasının muhtemel olduğunu, bunun ABD Başkanı Donald Trump’ın güvenilirliğinin zedelenmemesi açısından da önem taşıdığını ifade etti. Öte yandan Netanyahu’nun, paralel bir geçiş noktası oluşturulması, girişlerin tamamen engellenmesi ya da yeni kısıtlamalar getirilmesi gibi adımlarla süreci zorlaştırabileceği ihtimali de göz ardı edilmiyor.

Refah Sınır Kapısı’nın açılması maddesi, 10 Ekim’de yürürlüğe giren ateşkes anlaşmasının ilk aşamasında yer alıyor. Ancak Netanyahu, kapının açılmasına defalarca karşı çıktı; son olarak 6 Ocak’ta bu tutumunu yineleyerek, açılışı Hamas’ın elindeki son İsrailliye ait cesedin teslim edilmesi şartına bağladı. Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Macid el-Ensari ise o dönemde Doha’da düzenlenen basın toplantısında, “Siyasi şantajı reddediyoruz. Refah Sınır Kapısı’nın açılması için ortaklarla temaslar sürüyor” açıklamasında bulundu.

ABD, ocak ayı ortasında Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff tarafından yapılan açıklamada, planın ikinci aşamasına geçildiğini duyurdu. Bu aşamada, İsrail’in Gazze Şeridi’nden askerlerini çekmesinin ve Hamas’ın bölgenin yönetiminden çekilmesinin öngörüldüğü belirtildi.

Ancak perşembe günü Davos’ta Barış Konseyi’nin ilan edilmesinden bu yana Refah Sınır Kapısı dosyasında yeni gelişmeler yaşanıyor. Yedioth Ahronoth gazetesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın, İsrail’de Başbakan Binyamin Netanyahu ile bir araya gelerek Refah Sınır Kapısı’nın açılmasını ve Gazze Şeridi’nin yeniden imar sürecinin başlatılmasını ele alacağını yazdı. Haberde, ABD tarafının, Washington’ın Ran Gvili’nin cesedini bulmak için azami çaba göstereceği taahhüdü karşılığında, İsrail’den kapıyı bu cesedin teslim edilmesinden önce açmasını talep ettiği kaydedildi.

İsrail Kanal 12 televizyonu da dün İsrailli yetkililere dayandırdığı haberinde, bugün yapılması planlanan Güvenlik Kabinesi toplantısında gündemin Gazze olacağını ve Refah Sınır Kapısı’nın açılmasının ele alınacağını aktardı.

Gazze Yönetim Komitesi Başkanı Ali Şaas, perşembe günü ABD Başkanı’nın himayesinde Barış Konseyi’nin ilanı sırasında yaptığı açıklamada, Mısır ile Gazze arasındaki Refah Sınır Kapısı’nın bu hafta içinde iki yönlü olarak yeniden açılacağını duyurmuştu. İsrail medyası ise cuma günü, kapının her iki yönde açılacağını açıklama görevinin, ABD tarafından Komite Başkanı Ali Şaas’a verildiğini bildirdi.

efrgtyu
Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafında insani yardım malzemesi yüklü tırlar (AFP)

Mısır Dış İlişkiler Konseyi üyesi ve eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Reha Ahmed Hasan, Washington’ın, Barış Konseyi’nin ilanının ardından Başkan Donald Trump’ın güvenilirliğini korumak ve bir başarı elde etmek amacıyla Refah Sınır Kapısı’na ilişkin çıkmazı aşmak için baskı yapmasını beklediğini söyledi. Hasan, bunun Witkoff’un ziyareti ve bugün yapılacak toplantıyla da net biçimde görüldüğünü ifade etti.

Refah Sınır Kapısı’nın açılma ihtimali artarken, Arap basınında yer alan sızıntılar olası yeni engellere işaret ediyor. İsrail Yayın Kurumu, perşembe günü yayımladığı haberde, İsrail’in Mısır ile Gazze arasındaki Refah Sınır Kapısı’nın işletilmesine ilişkin dosyayı netleştirdiğini ve mevcut kapının bitişiğinde, bizzat kendisinin işleteceği ‘Refah 2’ adlı ek bir geçiş noktası kuracağını bildirdi. Haberde, yeni kapının Şin-Bet tarafından denetleneceği, yüz tanıma sistemi ve kimlik kontrolünü içeren uzaktan İsrail güvenlik taramasına tabi olacağı belirtildi.

Hasan, İsrail’in her zamanki gibi sürecin başında engeller koyduğunu ve paralel bir kapı, sıkı aramalar ya da giriş-çıkış sayılarını kontrol etme gibi yöntemlerle her türlü girişimi sekteye uğratmak istediğini savundu. Hasan’a göre, Binyamin Netanyahu hükümeti, iktidarını sürdürmek amacıyla bu tür manevralara devam edecek.

Söz konusu engellerin, İsrail’in Mayıs 2024’te Refah Sınır Kapısı’nın Filistin tarafının kontrolünü ele geçirmesinden bu yana yaşananlardan çok da farklı olmadığı belirtiliyor. İsrail’in i24 News kanalı, geçtiğimiz aralık ayında, İsrail’in Refah Sınır Kapısı’nı Gazze’den Filistinlilerin Mısır’a çıkarılması için açma niyetini açıklamasının ardından, İsrail ile Mısır arasında sert bir diplomatik krizin patlak verdiğini aktarmıştı. Kahire bu adıma karşı çıkarak, ‘Refah Sınır Kapısı’nın tek yönlü açılmasının Filistinlilerin zorla yerinden edilmesini kalıcı hale getireceği’ uyarısında bulunmuştu.

Ocak 2025’te varılan ateşkes anlaşmasının ardından, sınır kapısının açılmasına karar verilmesiyle Refah Sınır Kapısı üzerinden Gazze’den yaralı ve hastaların çıkışına izin verilmişti. Ancak söz konusu anlaşmanın Mart 2025’te İsrail kararıyla çökmesinin ardından kapı yeniden kapatıldı.

Refah Sınır Kapısı, Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki sınırda yer alan, insani yardımların bölgeye girişini ve yaralıların çıkışını kolaylaştıran hayati bir güvenlik hattı olarak değerlendiriliyor. İsrail’in 7 Mayıs 2024’te kapının Filistin tarafının kontrolünü ele geçirmesinin ardından Mısır, bu konuda İsrail ile herhangi bir koordinasyon yürütmeyeceğini açıkladı. Kahire, bu tutumunu ‘işgalin meşrulaştırılmaması’ gerekçesine ve 2005 yılında Tel Aviv ile Ramallah arasında imzalanan, Refah Sınır Kapısı’nın Filistin Yönetimi tarafından işletilmesini öngören sınır kapıları anlaşmasına dayandırdı.

Hasan, söz konusu engellerin, İsrail’in Filistin tarafını kapatmasından bu yana izlediği politikanın bir devamı niteliğinde olduğunu belirterek, İsrail’in ekim ayında imzalanan Gazze anlaşmasının ilk aşamasında Refah Sınır Kapısı’nı açma taahhüdüne uymadığını ve bunu ‘asılsız gerekçelerle’ geciktirdiğini ifade etti. Hasan, Washington’ın baskılarının, arabulucuların çabalarına yanıt olarak İsrail kaynaklı tüm engellerin aşılmasında belirleyici olacağı öngörüsünde bulundu.


Trump'ın girişimi ve Rönesans Barajı: Son derece istikrarsız bir jeopolitik ortamda Mısır'ı desteklemek

ABD Başkanı Donald Trump, Dünya Ekonomik Forumu sırasında Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Dünya Ekonomik Forumu sırasında Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü (Reuters)
TT

Trump'ın girişimi ve Rönesans Barajı: Son derece istikrarsız bir jeopolitik ortamda Mısır'ı desteklemek

ABD Başkanı Donald Trump, Dünya Ekonomik Forumu sırasında Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Dünya Ekonomik Forumu sırasında Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü (Reuters)

Amr İmam

ABD Başkanı Donald Trump, Mısır ve Etiyopya arasında Nil sularının paylaşımı konusunda uzun süredir devam eden anlaşmazlık konusunda arabuluculuk teklifinde bulundu; bu, ilk bakışta Kahire'ye yönelik olumlu bir jest gibi görünebilir. Nitekim Mısır, İsrail ile imzaladığı barışı onlarca yıldır korudu, hayati önem taşıyan Süveyş Kanalı'nı güvence altına aldı, güvenlik, istihbarat ve askeri iş birliği alanlarında Washington için önemli bir ortak olmaya devam etti ve kırılgan ancak devam eden Gazze ateşkesine ulaşılmasında önemli bir rol oynadı.

Ayrıca, dünya liderlerinin Barış Konseyi’nin yetkilerinin genişlemesi ve karar alma mekanizmalarının şeffaf olmaması konusunda endişelerini dile getirdiği bir dönemde, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin, etrafında dönen tartışmalara rağmen, yeni kurulan Barış Konseyi'ne katılma konusunda Trump'ın davetini kabul etmesi, bu oluşuma çok ihtiyaç duyduğu uluslararası meşruiyeti kazandırdı

Bununla birlikte, ABD'nin arabuluculuk teklifi, bölgede, Kızıldeniz kıyısında ve Afrika Boynuzu'nda jeopolitik dönüşümlerin hızlandığı, ittifakların değiştiği ve güç dengesinin yeniden şekillendiği bir anda geldi. Bu zamanlama, girişimin gerçekten on yıldan fazla süren bir anlaşmazlığı çözmeyi mi amaçladığı yoksa başka stratejik çıkarlara mı hizmet ettiğini sorgulamayı gerektiriyor.

Mısır-Etiyopya anlaşmazlığının merkezinde, Mısır'ın tatlı su kaynağı olan Nil Nehri'nin ana kolu olan Mavi Nil üzerinde inşa edilen Etiyopya’nın Büyük Rönesans Barajı yer alıyor. İnşaatına on yıldan fazla bir süre önce başlanmasından bu yana, milyarlarca dolarlık bu hidroelektrik projesi, bölgesel bir altyapı girişiminden Kahire'deki karar vericiler için sürekli bir endişe kaynağına ve zaten ciddi bir su kriziyle karşı karşıya olan 110 milyon Mısırlı için ufukta duran bir tehdide dönüştü.

Ağustos 2025'te tam kapasite faaliyete geçen baraj, Mısır'ın su güvenliğine doğrudan ve uzun vadeli bir tehdit oluşturuyor. Mısır, tatlı su ihtiyacı için neredeyse tamamen Nil Nehri'ne bağımlı ve mevcut uluslararası anlaşmalara göre uluslararası alanda kabul gören  55,5 milyar metreküp su payına sahip.

Ancak, barajın devasa rezervuarı, su akışında önemli aksamalara neden olabiliyor. Yıllar boyunca yapılan dolum sırasında Etiyopya, Mısır'a akacak olan muazzam miktarda suyu tuttu. Elektrik üretimine başlandıktan sonra bile, baraj Mısır'ın yıllık su payının önemli bir bölümünün akışını engellemeye veya kontrol etmeye devam ediyor.

Şarku’k Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Mısır Su Kaynakları ve Sulama Bakanı, mecliste yaptığı son konuşmada, devletin, su akışındaki azalmanın doğrudan etkilerinden vatandaşlarını korumak amacıyla, atık su arıtma tesislerinin genişletilmesinden deniz suyu arıtma kapasitesinin artırılmasına ve su tasarrufu projelerine yatırım yapılmasına kadar, krizi hafifletecek önlemler için on milyarlarca Mısır lirası harcadığını açıkladı.

Bu maliyetli önlemler şimdiye kadar şoku hafifletmeye yardımcı oldu, ancak Mısır uzun vadede çok daha büyük kayıplar ile yüzleşmeye hazırlanıyor. Normal hidrolojik koşullar altında, baraj mevcut su akışının azalmasına yol açtı. Kuraklık veya uzun süreli kıtlık dönemlerindeyse, ekonomide geniş çaplı bir aksama, tarım sektörünün çöküşü ve zaten dünyanın en çok su sıkıntısı çeken ülkelerinden biri olan Mısır'da ciddi su kıtlığı gibi yıkıcı sonuçları olabilir.

fgthy
Rönesans Barajı'nın açılış töreninde barajın önünde dalgalanan Etiyopya bayrağı, 9 Eylül 2025 (AFP)

Mısır, Eylül ve Ekim 2025'te, yağmur mevsiminde büyük miktarda suyun planlanmamış bir şekilde serbest bırakılması sonucu Nil Vadisi'nin geniş alanlarının, tarım arazilerinin ve köylerin sular altında kalması ile birlikte barajın kötü yönetiminin tehlikelerine dair erken bir uyarı almış oldu. Bundan kaynaklanan zarar ve kayıplar, devam eden iç savaşın devletin bu tür ani sellere hazırlanma veya bunları kontrol altına alma kapasitesini engellediği Sudan'da daha da şiddetliydi.

Değişen jeopolitik

Yıllardır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Rönesans Barajı üzerindeki anlaşmazlığı Mısır devleti için varoluşsal bir tehdit olarak tanımladı. Kahire'nin krizi çözmek için harcadığı yoğun diplomatik çabalara rağmen, ABD Başkanı Donald Trump'ın arabuluculuk teklifi, bölgesel jeopolitik sahnede derin dönüşümlerin yaşandığı bir anda geldi; bu dönüşümler, Mısır'ın dizginleri ele geçirme eğiliminin giderek arttığını yansıtıyor.

Son on yılda Mısır, Addis Ababa'ya barajın işletilmesi konusunda bağlayıcı bir anlaşmaya varılması için baskı yapmak da dahil olmak üzere, mevcut tüm siyasi ve diplomatik yolları denedi. Bu yollar tükendiğinde, Kahire, Nil sularındaki hayati payını korumak ve Etiyopya'nın barajı siyasi bir şantaj aracı olarak kullanmasını önlemek için proaktif önlemler almaya başladı.

Etiyopya bu tür niyetlere sahip olmadığını defalarca belirtmesine rağmen, ülkenin elektrik ihtiyacını veya komşularına elektrik ihracatı kapasitesini çok aşan baraj, Afrika Boynuzu'nda ve belki de ötesinde su gücü politikasında yeni bir dönemi başlatmak üzere tasarlanmış gibi görünüyor.

Bu meydan okumaya karşılık olarak Mısır, Eritre ve Somali'den Cibuti, Kenya ve Uganda'ya kadar Etiyopya'ya komşu ülkelerle askeri iş birliği ve ortak savunma anlaşmaları ağı kurdu. Haritalar, Kahire'nin benimsediği bir çevreleme stratejisini açıkça gösteriyor ve bu Addis Ababa'ya, Mısır'ın can damarı olan Nil'in akışına herhangi bir müdahalenin Etiyopya'yı Kahire'nin askeri ve stratejik eylem alanına dahil edeceği mesajını veriyor.

Bu hamleler ayrıca Etiyopya'nın denizcilik emellerini dizginlemeyi ve tek taraflı deklare edilen Somaliland Cumhuriyeti'nde bir deniz üssü kurarak Kızıldeniz'e erişme girişimini engellemeyi de amaçlıyor. Buna paralel olarak Somali, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu'ndaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için Suudi Arabistan ile bir ittifak kurmak istiyor.

Bu ittifak eğer kurulursa, Mogadişu'daki merkezi hükümeti destekleyerek Somali devletinin dağılmasını önleyecek, federasyonun tüm toprakları üzerindeki otoritesini güçlendirecek, bölgesel güçlerin Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ne açılan güney kapısında stratejik kazanımlar elde etmek için Somali kıyılarını kullanma girişimlerine karşı koyacaktır. Sonuç olarak, daha güçlü bir Somali, Etiyopya'nın denize yönelik emellerini sınırlayacak ve jeopolitik istikrarsızlıkla dolu bir arenada Mısır'ın konumunu güçlendirecektir.