3 SORUDA - Atlantik Deklarasyonu: Yeni küresel sistem içinde arayış

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA
TT

3 SORUDA - Atlantik Deklarasyonu: Yeni küresel sistem içinde arayış

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA

Deklarasyon, İngiltere’nin 2020’de Avrupa Birliği'nden (AB) çıkışıyla noktalanan çalkantılı bir 10 yılın ardından İngiltere ile ABD arasında yenilenen ortaklığın bir sembolü olarak görülüyor.
Dr. Tolga Sakman, geçtiğimiz hafta İngiltere ve ABD başkanları arasında görüşülen, iki ülke arası ekonomik işbirliğini öngören Atlantik Deklarasyonu'nu AA Analiz için 3 soruda kaleme aldı.

Atlantik Deklarasyonu nedir?
Deklarasyon, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Birleşik Krallık (İngiltere) arasında imzalanan, ekonomi, teknoloji, enerji ve savunma gibi alanlarda işbirliğini artırmaya yönelik bir eylem planıdır. Franklin Roosevelt ve Winston Churchill'in İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki hedeflerinin çerçevesini belirledikleri 1941 tarihli Atlantik Bildirgesi ve Anglo-Sakson dünyasının küresel sistem içerisinde yeniden oyun kurucu rol alması gerekliliği inancıyla mutabakata varılan 2021 tarihli Yeni Atlantik Şartı ardından iki ülkenin ortak değerler, hedefler ve vizyona sahip olduklarını beyan ettikleri en son ve kritik anlaşma Atlantik Deklarasyonu’dur. Taraflar, bu Deklarasyon doğrultusunda “türünün ilk örneği, daha önce hiç denenmemiş” bir ortaklık modeli inşa ettiklerini belirterek küresel anlamda da yeni bir dönem başlattıklarını vurgulamışlardır.

Deklarasyon, İngiltere’nin 2020’de Avrupa Birliği'nden (AB) çıkışıyla noktalanan çalkantılı bir 10 yılın ardından İngiltere ile ABD arasında yenilenen ortaklığın bir sembolü olarak görülüyor. Ancak anlaşma, Londra'nın Brexit’ten bu yana İngiliz Muhafazakar Parti'nin AB'den ayrılmanın etkisini telafi etmenin bir yolu olarak Washington’u ikna etmeye çalıştığı serbest ticaret anlaşmasından çok uzak. Deklarasyon metninde gündeme getirilen birçok konunun yalnızca “gerçek anlaşmadan ziyade niyet beyanı” olduğuna dair ciddi uyarılar mevcut.

Halihazırda ABD-İngiltere ikili yatırım ilişkisi, her iki ülkede de 2,7 milyondan fazla işi destekleyen 1,5 trilyon doları aşan hacim ile dünyanın en büyük ticaret partnerliğidir. Bununla birlikte Amerikan ve İngiliz hükümetlerinin dünya tarihindeki en güçlü yatırım ilişkisini kurma çalışmalarının bir çıktısı olan Atlantik Deklarasyonu, iki ülke arasında ticaret prosedürlerini hafifletme, savunma sanayi bağlarını iyileştirme ve veri koruma işbirliği gibi sadece büyük değil orta ve hatta küçük işletmeleri de etkileyecek taahhütleri içeriyor.

Anlaşmanın küresel güvenliğe etkileri nedelerdir?
Atlantik Deklarasyonu, ABD’nin küresel ekonomi ve siyaset sisteminin tek mühendisi ve hamisi rolünü kaybettiğine dair isnadı besleyecek bir adım olarak görülebilir. Yeni dünya düzeni tartışmalarında öne çıkan asimetrik çok kutuplulukta ABD kendi kutup başı rolünü konsolide etmeye çalışıyor. Bu Deklarasyon ile iki ülkenin güvenlik vizyonlarının da yeni konvansiyonel tehditleri dikkate aldığı görülüyor. Bu şekilde iki devlet de “hızla değişen bir dünyanın en ileri noktasında kalmasına” fayda sağlayacağına inanıyor.

Avrupa topraklarının ve temsil ettiği demokrasi ile özgürlük idealinin bir saldırıdan korunması gibi konvansiyonel tehditler yanında bunlarla ilişkilendirilen konularda da bazı niyet ve vizyonlardan bahsediliyor. Yeni Atlantik Şartı'nı temel alarak, biyolojik güvenlik konusunda iki ülke arasındaki ikili işbirliğinin güçlendirmesi taahhüt ediliyor.

Deklarasyon, batılı müttefikler arasında “ekonomik güvenlik” oluşturmaya çalışırken, savunma, nükleer malzemeler ve elektrikli araba akülerinde kullanılan kritik mineraller gibi alanlarda ABD-İngiltere ticaretini artırmayı amaçlıyor. Ayrıca Washington ve Londra, dayanıklı, çeşitlendirilmiş ve güvenli tedarik zincirleri oluşturmak ve stratejik bağımlılıkları azaltmak için de birlikte çalışmaya karar verdi. Taraflar, önemli ticari bağımlılıklardan biri olan Rus enerjisine bağımlılığı azaltmak ve yeşil enerji işbirliğini desteklemek yanında yeni bir sivil nükleer ortaklık için de anlaştı. Yeni tedarik zinciri girişimlerindeki diğer önemli hedef ise tabii ki Çin.

Anlaşmadaki ekonomik güvenlik meselesinin konvansiyonel güvenlik alanı ile ilişkilendirildiği diğer bir alan ise savunma sanayi. Amerikan yönetiminin, İngiltere’deki yeni askeri teknolojilerin üzerinde daha hızlı ve etkili işbirliği yapılabilmesi için ABD savunma tedarik yasaları uyarınca İngiltere’yi “iç kaynak” olarak onaylaması gündemde. Ayrıca şirketlerinin sermaye ve uzmanlıklarının rakip ülkelerin askeri ve istihbari yeteneklerini artıracak teknolojik ilerlemeleri körüklemesini önleme konusu da taraflarca önemli görülüyor.

Yeni teknolojiler ve yapay zeka neden bu anlaşmanın önemli bir parçası?
Yeni dünya düzeni tartışmalarında ABD’nin kendi kutup başı rolünü konsolide etmeye çalışırken yeni gelişmelere uyum stratejisi sadece tehditlerin bertaraf edilmesini değil, aynı zamanda bu gelişmeleri yönlendirebilme kapasitesini de içeriyor. Bu bağlamda Washington’un sahip olduğu özellikle stratejik alanlardaki teknolojik ilerlemeye liderlik etme kapasitesi, rekabetin hasımlar lehine ivme kazandığı bu süreçte daha aktif olmayı gerektiriyor.

Bu doğrultuda Atlantik Deklarasyonu çerçevesinde Amerikan ve İngiliz yönetimleri gelişen teknolojilerin iki ülkenin liderliğinde Batı demokrasisi ve her türlü güvenliği lehine çalışması için mümkün olan en yakın koordinasyonu ilerletme konusunda mutabık kaldı. Her iki ülkenin yarı iletkenler, kuantum teknolojileri, yapay zeka, 5G ve 6G dahil olmak üzere son teknoloji telekomünikasyon ve sentetik biyoloji gibi alanlarda dünyanın önde gelen şirketlerine ve akademik kurumlarına ev sahipliği yaptığı, ikili görüşmelerde defalarca vurgulandı.

Anlaşmayla özellikle İngiltere, yapay zeka güvenliği ve düzenlenmesi konusunda ortak bir yaklaşıma öncülük etme sorumluluğunu aldı. Bunun nedeni, İngiltere’nin yapay zeka alanında gittikçe artan uzmanlığı ve bu teknolojinin sorumlu bir şekilde geliştirilmesini ve kullanılmasını sağlamaya yönelik düzenleyici girişimleridir.

İngiltere Başbakanı Rishi Sunak, İngiltere’yi yapay zeka alanında lider yapma arzusunu kamuoyu önünde sürekli olarak dile getiriyor. Bu anlaşma sürecinde de İngiltere'nin cazip bir yatırım hedefi olmaya devam ettiğini ve yapay zeka gibi gelişen teknolojiler için yeni kurallar oluşturmak üzere artık “daha hızlı ve esnek” hareket edebileceklerini belirtti. Zira Başbakan’a göre hiçbir ülke bunun için gerekli paradigmatik değişimleri tek başına gerçekleştiremez. ABD Başkanı Joe Biden ise İngiltere'nin bu konudaki liderliğini memnuniyetle karşıladığını ve Atlantik Deklarasyonu'nun yapay zeka gibi gelişmekte olan teknolojilere yatırıma odaklanmasının her iki ülkenin de küresel ekonomideki değişikliklere uyum sağlamasına yardımcı olacağını belirtti.

[Dr. Tolga Sakman, Diplomatik İlişkiler ve Politik Araştırmalar Merkezi (DİPAM) Başkanıdır.]



Baskı ve caydırıcılık arasında: Tahran, Washington ile açık çatışmasını nasıl değerlendiriyor?

Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
TT

Baskı ve caydırıcılık arasında: Tahran, Washington ile açık çatışmasını nasıl değerlendiriyor?

Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)

Hüda Rauf

Son derece karmaşık bir bölgesel dönemde, İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişki ne topyekun bir savaşa meyleden ne de kalıcı bir çözüme ulaşmayı başaran; gri bir alanda sıkışmış görünüyor. Siyasi, askeri ve ekonomik göstergeler, iki tarafın karşılıklı baskı, dolaylı müzakereler ve hesaplı gerilimi artırma kombinasyonuna dayalı uzun süreli bir çatışmayı yönettiğini gösteriyor.

Eski ABD’li yetkililer ve uzmanların değerlendirmeleri bu gerçeği açıkça yansıtıyor; ne ufukta kapsamlı bir anlaşma görünüyor ne de yeni bir çatışma yaşanması olasılığı tamamen dışlanıyor. Bu iki uç nokta arasında en olası senaryo şekilleniyor; patlamayı erteleyen ancak çözmeyen kısmi ve geçici uzlaşılar.

Öte yandan, İran, sınırlı bir güvenle de olsa diplomasiyi sürdürüyor. İran Dışişleri Bakanı'nın Pakistan, Umman ve Rusya'ya yaptığı ziyaretleri içeren son diplomatik hareketlilik, İran'ın gerilimi azaltmakla ilgilendiğini göstermek için çok kanallı bir müzakere süreci oluşturmayı amaçlıyor. İran'ın bölgesel arabulucular ile kanallar açma gayretinde olduğunu vurguluyor. Ancak bu diplomasi, özellikle Amerikan temsilcilerinin ziyaretlerinin aniden iptal edilmesi ve askeri ve ekonomik baskının devam etmesinin ardından, Washington'un niyetlerine dair derin bir şüphenin gölgesi altında yürütülüyor.

Tahran'ın bakış açısına göre, baskı altında müzakere bir seçenek değil; aksine, özellikle ideolojik olarak kendisine bağlı destekçileri karşısında rejimin meşruiyetini tehdit eden siyasi bir teslimiyet olarak görülüyor. Bu nedenle, herhangi bir diplomatik girişim, deniz ablukasının kaldırılmasına bağlı ve bu koşul şimdiye kadar yerine getirilmemiş görünüyor.

Dahası talepler arasında var olan uçurum, her iki tarafın pozisyonlarının öncelikleri arasında derin bir farklılığı ortaya koyması nedeniyle kapsamlı bir anlaşmanın imkansızlığını gösteriyor. Nitekim İran, yaptırımların kaldırılmasını, deniz ablukasının sona erdirilmesini ve uranyum zenginleştirme hakkının korunmasını talep ediyor. Buna karşılık Washington, nükleer programın kilit unsurlarının ortadan kaldırılmasını, füze geliştirme programının kısıtlanmasını ve İran'ın bölgesel etkisinin sınırlandırılmasını şart koşuyor.

Bu uçurum, asgari taleplerle sınırlı olmayıp, karşılıklı koşulların daha geniş bir listesini de kapsıyor ve kapsamlı bir anlaşmaya varmayı imkansız kılıyor. Bunun yerine, en fazla, krizi çözmekten ziyade yönetmeye odaklanan sınırlı ve belirsiz bir anlaşmaya varılabilir görünüyor.

Buna rağmen İran, Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne karşılık, ablukanın kaldırılmasını ve savaşın sona erdirilmesini (ve belki de gelecekteki saldırılara karşı garantiler) talep eden revize edilmiş, aşamalı bir teklif sundu. Buna göre nükleer mesele daha sonraki bir aşamada ele alınacak. İran'ın revize edilmiş teklifine bakıldığında çelişkili ve mantıksız görünüyor. Zira Tahran, Boğaz'da seyrüsefer özgürlüğü karşılığında ateşkes ve ablukanın kaldırılması garantisi alarak üzerindeki güvenlik, askeri ve ekonomik baskıyı hafifletmek istiyor. Ama burada seyrüsefer özgürlüğünden ne kastedildiği belirsiz; Boğaz'ın savaş öncesi durumuna geri dönmesi mi, yoksa İran'ın ücret karşılığında geçiş izni verdiği mevcut düzenlemenin artık Amerikan gemilerinin de geçmesine izin vererek sürdürülmesi mi kastediliyor? Bu çelişki, Tahran'ın Boğaz'ın mevcut durumunu yasallaştırmayı ve meşrulaştırmayı amaçlayan mevcut iç icraatları ile daha da öne çıkıyor. Zira İran parlamentosu ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi, Boğaz'dan mevcut koşullar altında geçişi düzenleyen bir yasa taslağını görüşüyor. Ayrıca İran Merkez Bankası, Boğaz'dan geçiş ücretleri için dört özel hesap açtı. Dolayısıyla Tahran, karşılığında hiçbir şey sunmadan Washington'dan tavizler istiyor. Bu teklif, İranlı karar vericilerin aşırı özgüvenini yansıtıyor gibi görünüyor; ama bu özgüven, her iki taraf için de çıkmaza girmiş durumun yanlış değerlendirilmesiyle gölgeleniyor. İran, Hürmüz Boğazı'nı en önemli pazarlık kozu, Donald Trump ve dünya üzerinde baskı kurma aracı olarak görüyor.

İran, Hürmüz Boğazı'nı sadece bir enerji koridoru olarak değil, bu denklemin merkezinde yer alan ve en önemli stratejik varlığı olarak öne çıkan bir etki aracı olarak görüyor. Boğaz artık sadece petrol geçişi için bir su yolu değil; ekonomik, güvenlik ve siyasi boyutları kapsayan çok boyutlu bir baskı aracına dönüştü.

İran, boğazı kapatarak değil, etki edebilme ve geçiş trafiğini düzenleyebilme gücüyle rolünü yeniden tanımlamaya çalışıyor. Bu yaklaşımın, doğrudan çatışmaya girmeden küresel tedarik zincirlerini tehdit etmeye dayalı alışılmadık bir caydırıcı güç sağladığını düşünüyor.

Tahran ayrıca Hürmüz Boğazı'nı herhangi bir anlaşmada kendi şartlarını dayatmasını ve büyük enerji ithal eden güçlerle diyalog kanalları açabilmesini sağlayacak bir pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışıyor.

Öte yandan Trump, İran'ın teklifini reddetti ve İran'a yönelik ablukayı uzatacağını açıkladı. Trump, ablukanın askeri güçten daha az maliyetli olduğuna ve rejimin uzlaşmaz tavrını sürdürme gücünü zayıflatacağına inanıyor.

Son zamanlarda, ablukanın İran petrol kuyuları ve rezervleri üzerindeki etkisine ilişkin birçok analiz yapıldı. İran'ın söylemine göre abluka petrol kuyularını etkiliyor, ancak kayıplar yönetilebilir durumda.

İranlı petrol uzmanları, petrol ambargosunun Amerikan ekonomik baskısının en önemli araçlarından biri olduğunu belirtiyor. Ancak Tahran, yüksek iç tüketim, sınırlı ulaşım alternatifleri ve petrol sahalarının işletilmesi için esnek politikalar yoluyla bu baskıyı kısa vadede yönetebileceğini söylüyor.

Bazı İran ekonomik raporları, mali kayıpların önemli olduğunu ve yıllık on milyarlarca dolara ulaşabileceğini, ancak petrol sektörünün teknik altyapısının, kısıtlamaların kaldırılmasının ardından üretimin kademeli olarak yeniden başlamasına olanak tanıyarak, tam bir çöküş olasılığını azalttığını belirtiyorlar.

Diplomatik süreç devam etmesine rağmen, askeri hazırlıklar da sürüyor. Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor.

Tahran, herhangi bir gerilimin karşılıksız bırakılmayacağını ve ABD güçleri ile bölge devletlerine ağır bir bedel ödetmeye hazır olduğunu iletmek istiyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ancak bu hazırlık, savaşmak arzusunda olduğunu değil, savaşı tamamen önlemeyi amaçlayan caydırıcı bir stratejiyi ifade ediyor.

Buna karşılık, ABD, müzakerelerdeki pozisyonunu güçlendirmek için bir askeri ve ekonomik baskı kombinasyonunu benimsiyor. Ancak bu yaklaşım, özellikle kamuoyundaki yeni bir savaşa karşı muhalefet ve yönetimin uzun süreli bir çatışmaya girmesini kısıtlayan yasal sınırlamalar gibi iç kısıtlamalarla karşı karşıya bulunuyor.

Dahası, baskının İran'ı taviz vermeye zorlayacağı varsayımı, rejimin doğasına dair yanlış bir okumaya dayanıyor olabilir; zira İran, kırılmaktan ziyade baskıya direnmeye meyillidir.

Çatışan tarafların birbirine tamamen zıt iki vizyonuyla karşı karşıyayız. Diplomatik düzeyde, her iki tarafın talepleri tamamen zıt olup, bir orta yol görünmüyor. Baskı düzeyine gelince, Trump deniz ablukasını uzatmayı savaştan daha az maliyetli görürken, İran altı ay içinde kendisine zarar verecek bir deniz ablukasından ziyade savaşı daha az maliyetli bulabilir.

En olası senaryo, statükonun yani yaptırımların, sınırlı askeri gerilimlerin, aralıklı müzakerelerin ve gerektiğinde kısmi anlaşmaların devam edeceğidir. Bu, “ne savaş ne de anlaşma yok” denklemi olup, dengeyi kırılgan, gerilimde tırmanmaları olası ve barışı ertelenmiş bir halde bırakmaktadır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
TT

Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)

Ukrayna, silah ihracatı kısıtlamalarını gevşeten Japonya'yla anlaşma yapmak istiyor.

Kiev'in Japonya Büyükelçisi Yuriy Lutovinov, Reuters'a açıklamasında Tokyo yönetiminin silah ihracatı kısıtlamalarını büyük ölçüde kaldırmasını memnuniyetle karşıladıklarını söylüyor. Rus işgaline karşı direnişte Japonya yönetimiyle işbirliği yapmak istediklerini yeni yayımlanan röportajda belirtiyor:

Bu gelişme ileride yapılabilecek görüşmelerin önünü açtı. Teorik olarak bu çok büyük bir adım.

Sanae Takaiçi hükümeti, ölümcül silah ve savunma ekipmanlarının yabancı ülkelere satışı üzerindeki kısıtlamaları 21 Nisan'da gevşetmişti.

Yeni düzenleme kapsamında savunma teçhizatı "silah" ve "silah dışı" şeklinde sınıflandırılmıştı. Radar sistemleri gibi "silah dışı" ekipmanın ihracatına yönelik sınırlama kaldırılırken, füze gibi "silah" kategorisindeki ekipmanın sadece Japonya'yla savunma anlaşması yapan ülkelere satışına izin verilmişti.

Öte yandan çatışma halindeki ülkelere silah ihracatı yasağının devam edeceği bildirilmişti. Fakat yönetimin ulusal güvenliğin tehlikede olduğunu düşündüğü "istisnai durumlarda" bu satışların gerçekleştirilmesinin de önü açılmıştı.

Rusya'nın 2022'deki saldırılarıyla başlayan Ukrayna savaşında dönemin Japonya Başbakanı Fumio Kişida, "Bugünün Ukrayna'sı, yarının Doğu Asya'sı olabilir" uyarısı yaparak Kiev'in işgalinin Tokyo'nun ulusal güvenliğini de riske attığını vurgulamıştı.

Lutovinov, bu riskin hâlâ geçerli olduğunu savunuyor:

Ukrayna düşerse bu, büyük bir domino etkisi yaratacaktır. Bu yüzden Hint-Pasifik ve Avrupa kıtası güvenlik açısından birbirinden ayrı düşünülemez.

Sanae Takaiçi, Ukrayna'ya silah satışını destekleyeceğine dair herhangi bir işaret vermedi. Ancak kasımda Ukrayna lideri Volodimir Zelenski'yle yaptığı telefon görüşmesinde Moskova'ya karşı Kiev'i desteklediklerini söylemiş, en kısa zamanda savaşın sonlandırılmasını istediklerini belirtmişti.

Japonya, ulusal güvenliğinin tehdit altında olduğunu söyleyerek "istisnai durum" kapsamında Ukrayna'ya silah gönderebilir. Ya da Kiev yönetimi, silah tedariki için Tokyo'yla savunma paktı imzalayabilir. Japon yönetimi, Almanya, Avustralya, Filipinler ve Vietnam dahil 18 ülkeyle böyle bir anlaşmaya sahip.

Ukrayna'nın ABD menşeli Patriot füzelerine bağımlılığını azaltmak için kendi hava savunma sistemini geliştirmeye çalıştığını belirten Lutovinov, Tokyo'nun bu programa finansal destek sağlayabileceğini de söylüyor.

Japon drone üreticisi Terra Drone'dan 28 Nisan'da yapılan açıklamada, Ukraynalı WinnyLab şirketiyle uzun menzilli insansız hava aracı üretimi için işbirliği yapılacağı duyurulmuştu. Terra Drone CEO'su Toru Tokuşige, Japonya'nın silah ihracatı düzenlemesinin süreci kolaylaştırdığını belirtmişti.

Diğer yandan Pekin yönetimi, Tokyo'nun hamlesine tepki göstermişti. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun, Japonya'nın II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu barışçıl Anayasa'yı terk etmeye başlayarak "somut adımlarla yeniden silahlanma sürecini hızlandırdığını" söylemişti.

Independent Türkçe, Reuters, Kyiv Independent, Global Times


İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
TT

İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)

Lübnan'da Hizbullah, İsrail birliklerine karşı FVP (First person view/birinci şahıs görüşlü) drone'ları gittikçe daha yoğun şekilde kullanıyor.

Wall Street Journal'ın (WSJ) haberinde Hizbullah militanlarının, pilotun insansız hava aracı (İHA) üzerindeki kameradan gelen görüntüyü anlık olarak izleyebildiği bu drone'larla etkili saldırılar düzenlediği belirtiliyor.

Hizbullah, Haziran 2024'te FPV'leri denemeye başlamış ancak İsrail'in Şii örgüte ait çağrı cihazlarını patlatması üzerine bu operasyonlar askıya alınmıştı.

Örgütün son dönemde düzenlediği saldırılarla FPV drone'lar yeniden gündeme geldi.

Düşük maliyetli drone'larla düzenlenen bu saldırıların, "İsrail ordusu için Gazze ve Lübnan'daki önceki çatışmalarda karşılaşmadığı ciddi bir tehdit oluşturduğu" vurgulanıyor.

Rusya-Ukrayna savaşında sıkça kullanılan yüksek manevra kabiliyetine sahip FPV drone'lar, son dönemde Irak'taki İran destekli Şii milislerin ABD varlıklarına yönelik saldırılarında da görülmüştü.  

Hizbullah, İHA'larla İsrail birliklerine düzenlediği operasyonların propaganda videolarını da yayımlıyor. Uzmanlara göre görüntüler, drone'ların yetenekli pilotlar tarafından kullanıldığını ve örgütün İHA operatörlerinin özel eğitim aldığını ortaya koyuyor.

Analizde, Lübnanlı Şii örgütün fiber optik sisteme sahip FPV'leri kullandığına dikkat çekiliyor. Bunların elektronik saldırılara karşı dayanıklı olduğu ve İsrail ordusunun İHA'lara uzaktan müdahale etmesini zorlaştırdığı vurgulanıyor.

İsrail hükümeti ve ordusu, Ukrayna'daki emsale rağmen FPV drone saldırılarına karşı gerekli önlemleri almadığı için giderek artan eleştirilerle karşı karşıya.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da salı günkü açıklamasında bu tehlikeyle ilgili adım attıklarını duyurmuştu:

İHA tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik özel bir proje için birkaç hafta önce talimat verdim. Zaman alacak ama bunları da havaya uçuracağız.

Lübnan'ın güneyinde görev yapan İsrailli bir asker, günde en az 10 drone uyarısı aldıklarını ve Hizbullah'ın bölgede sürekli İHA uçurduğunu söylüyor.

Analist Yigal Levin ise "İsrail, bu operatörleri ortadan kaldırmazsa daha da gelişecekler. Deneyim kazanıyorlar. İHA'ları arızalansa bile bu da bir deneyimdir" diyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan'la İsrail arasında 17 Nisan'da yürürlüğe giren 10 günlük geçici ateşkesin 3 hafta daha uzatıldığını 23 Nisan'da duyurmuştu.

Ateşkese rağmen İsrail ordusu Lübnan'ın güneyindeki operasyonlarını sürdürürken, Hizbullah ise anlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail birliklerine saldırılar düzenliyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Ynet