“Kırmızı çizgi” ve Obama’nın askerî operasyondan geri çekilmesi hikâyesinin tamamı

ABD’nin kriz için bir çözümü yok

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon
TT

“Kırmızı çizgi” ve Obama’nın askerî operasyondan geri çekilmesi hikâyesinin tamamı

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Robert Ford / ABD’nin son Şam Büyükelçisi*

Hiçbir şey, ABD’nin Suriye’de Esed rejimine baskı yapma ve iç savaşta işlenen suçlara son verme konusundaki acizliğini, Başkan Barack Obama ve 2013 yılındaki kimyasal silah kullanımını şiddetle eleştiren kırmızı çizgi hikâyesinden daha iyi açıklayamaz. 2012 yılının ortalarından itibaren Suriye hükümetinin kimyasal silah cephaneliğinde hareketlilik başlattığına dair istihbarat raporları almaya başladık. Washington, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda hezimete uğrayan Suriye ordusunun dünya genelinde yasaklanmış bu silahları kullanabileceğinden yana oldukça endişeliydi. Nusra Cephesi gibi radikal eğilime sahip grupların bunların bir kısmını ele geçirebileceğinden de endişe ediliyordu.

O zaman NBC kanalı muhabiri Chuck Todd, 20 Ağustos 2012’de Beyaz Saray’da Başkan Obama’ya bir soru yönelterek, Başkan’ın Suriye rejiminin kimyasal silah cephaneliğini kontrol altına almak için ABD ordusunu kullanmayı düşünüp düşünmediğini sordu. Obama bu soruya cevaben, ABD tarafından Suriye’ye askerî müdahale emri vermediğini belirtti.

Obama ayrıca ABD’nin kimyasal silah kullanımını yakından takip ettiğini ve “bu silahların yanlış ellere düşmesinden” yana endişeli olduğunu dile getirdi. Washington dilinde yanlış ellerden kasıt, İslamcı radikallerdi. Obama, bu silahların sevk edilmesi veya kullanılması durumunda bunun kırmızı çizgi oluşturabileceğini ve belki ABD’nin hesaplarını değiştireceğini iki kez tekrarladı.

O gün Başkan Obama’nın “kırmızı çizgi” ibaresini kullanmasıyla şoke oldum, çünkü Suriye’ye müdahale etmek için askerî güç kullanmak istemediğini biliyordum ve güvenilirliğimizi sürdürmek adına Dışişleri Bakanlığı’nda hiçbirimiz Suriye’de kırmızı çizgiler çizmemiştik.

Washington, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda hezimete uğrayan Suriye ordusunun dünya genelinde yasaklanmış bu silahları kullanma ihtimalinden ötürü son derece endişeliydi. Aynı şekilde Nusra Cephesi gibi aşırılık eğilimine sahip grupların bu silahların bir kısmını ele geçirmesinden de endişe ediliyordu.

“Kimyasal” hakkında raporlar

Obama’nın konuşmasından aylar sonra tam olarak 2013 baharında Halep yakınlarındaki Han el-Asel’de ve aynı şekilde İdlib vilayetindeki Serakıb’da kimyasal silah saldırılarının yaşandığına dair elimize güvenilir raporlar ulaştı. Washington’da Ulusal Güvenlik Konseyi ile yapılan toplantılara katıldım. Konsey üyeleri, bu saldırıların sınırlı olduğunu ve sonucunda sadece birkaç kişinin kurban olduğunu açıkladı. Bu demek oluyordu ki Obama’nın çizdiği kırmızı çizgi aşılmamıştı. Ancak çizilen kırmızı çizginin aşılmış olması için kaç kurbanın gerekli olduğunu kimse bilmiyordu. Amerikalı uzmanlar da muhalefetin bu saldırıların kurbanlarının kan örnekleriyle oynamış olabilecekleri konusunda uyardı. Uzmanlar, kimyasal silah kullanılan noktalara doğrudan girişin yanı sıra, kurbanların doğrudan incelenmesini sağlayacak uluslararası bir soruşturmaya acil bir ihtiyaç doğduğu konusunda ısrar etti. ABD ve diğer ülkeler, 2013 yılı başlarında bu noktayı Güvenlik Konseyi’nde gündeme getirdi, ancak Suriye hükümeti bu noktanın tartışılmasını kabul etmedi, Rusya da bu konuda ona destek oldu.

Nisan ayında ABD istihbaratı, Suriye hükümetinin gerçekten kimyasal silahlar ve özellikle de sarin maddesi kullandığı sonucuna vardı. Bununla birlikte istihbarat raporu, nihayetinde Obama’nın Suriye’yle mücadele konusundaki politikasını değiştirmesine yol açsa bile, ABD’yi askerî bir tepkiye sevk etmedi. 13 Haziran 2013’te Obama’ya çok yakın ve Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilisi olan Ben Rhodes bir açıklamada bulundu. Bu açıklamada ABD yönetiminin, Esed’in kimyasal silah kullanımına karşılık olarak General Selim İdris’i ve muhalif Suriye Askerî Konseyi’ni daha fazla destekleyeceği bildirildi. Bu, muhalif Özgür Suriye Ordusu’na güçlü ve etkili yardımlar programının başlangıcıydı. (Gerçi öldürücü yardım programı işe yaramadı, ama bu başka bir hikâye.)

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) yönelik artan bu yardımlar, Esed’i caydırmadı. 21 Ağustos 2013 Çarşamba günü ofisime gittiğimde bilgisayarımdaki posta kutum, Suriyeli muhalifler arasındaki kaynaklarımdan gelen anlatılarla doluydu. Bu anlatılara göre görünüşte Şam’ın Guta kentinde meydana gelen kimyasal bir saldırıda binden fazla kişi hayatını kaybetmişti. Beyaz kefenlere sarılmış onlarca cesede ve çok sayıda çocuğa dair birçok video kesiti de vardı. Manzara korkunçtu ve Halep ile İdlib vilayetlerinde daha önce gördüğümüz şeylere benzemiyordu. Bu kez Beyaz Saray’ın kırmızı çizgi tehdidini uygulamaktan başka çaresi yoktu. Gazeteciler, Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki günlük basın açıklamalarında Başkan’ın Esed’i dizginlemek için askerî güç kullanıp kullanmayacağını soruyordu. Beyaz Saray’ın ilk cevabı, Esed hükümetinin BM’ye bağlı soruşturma ekibinin Suriye’nin Guta kentine giriş izni vermesi gerektiği oldu. Şam’ın BM ekibinin ilgili bölgelere girmesine izin vermeye isteksiz olmasında şaşılacak bir şey yok.

"Nisan ayında ABD istihbaratı, Suriye hükümetinin kimyasal silah ve özellikle de sarin maddesi kullandığı sonucuna vardı. Ancak bu istihbarat raporu, ABD’yi askerî karşılığa sevk etmedi."

Kapalı kapılar ardında

Bu esnada kapalı kapılar ardında ABD yönetimi, Başkan’ın Esed hükümetini caydırmak ve onu kimyasal silah kullanımından bir kez daha menetmek için askerî saldırı emri vermesi gerekip gerekmediğini tartışıyordu. İstihbarat raporları, Esed’e yakın karar sahipleri çevresinin gergin olduğuna işaret etti. Dışişleri Bakanı John Kerry’yi önerilen askerî saldırıları şu üç sebeple desteklemeye çağırdım. Öncelikle Esed, bu saldırılar olmazsa kimyasal silah kullanımına devam edecekti. Sonra güçlü bir askerî darbe Esed’in ordusunu zarara uğratabilir ve Esed hükümetindeki unsurları, Kerry ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un yeniden başlaması konusunda hemfikir olduğu Cenevre’deki BM barış görüşmelerini kabul etmek zorunda bırakabilirdi. Son olarak da Kerry’yi, ABD’nin bu hava saldırılarını gerçekleştirmemesi durumunda, Nusra Cephesi gibi radikal muhaliflerin bizim Guta meselesini görmezden gelmemizden istifade ederek asker sayısını Selim İdris gibi ılımlı muhaliflerin aleyhine olarak artırabileceği konusunda uyardım. John Kerry, bu öneriyi hemen kabul etti.

Guta’ya yönelik 21 Ağustos saldırısından sonraki hafta Beyaz Saray’da Esed’i caydırmak ve kimyasal silah kullanımına karşı koymak için daha fazla tartışma toplantısı düzenlendi. Moskova ile Şam’ın muhalefetin kendisine bağlı bölgelerdeki sivillere saldırdığı yönündeki suçlamalarına yanıt olarak Ben Rhodes, 30 Ağustos’ta bir açıklama yayınladı. Açıklamaya göre ABD istihbaratı, söz konusu saldırılarda Suriye ordusunun sorumlu olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğrulamıştı. Bu açıklama dikkat çekiciydi, çünkü Suriye liderliği içindeki telefon konuşmalarını takip ettiğimizi ortaya çıkarmıştı. Washington’ın bu tür yetenekleri resmen kabul etmesi istisnai bir durumdu, zira düşman istihbaratının, onların telefon konuşmalarını takip edebileceğimizi bilmesini istemezdi.

Bu arada Beyaz Saray, Pentagon’un yayınladığı ölüm listelerini gözden geçiriyordu. Başkan, üst düzey bakanlar ve komutanlar ile son toplantının 30 Ağustos Cuma günü yapılacağından haberdardık. Aynı şekilde bakanlar ile üst düzey generallerin Esed rejimine karşı önerilen saldırıları desteklediğini de biliyorduk. O haftanın sonu, Amerika’da uzun bir tatildi ve genelde memurlar sahillere ya da dağlara gitmek üzere Washington’dan ayrılırdı. Ancak biz tatillerimizi iptal edip cumartesi sabahı idarede bulunma emri aldık.

ABD saldırılarının mahiyetini açıklamak için dünyanın dört bir yanındaki büyükelçiliklerimize göndermek üzere mektuplar hazırlamakla görevlendirileceğimizi düşünmüştüm. Ancak cumartesi sabahı bilgisayarımdaki posta kutuma ABD’nin askerî harekâtına dair herhangi bir rapor gelmedi. Sonra öğrendik ki Başkan, saat tam 1’de konuşma yapabilir. İş yerindeki yöneticim Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones ile onun ofisinde bir araya geldim. Obama’nın hava saldırılarının başladığını ilan etmesini bekliyorduk. 2009 yılında Nobel Barış Ödülü almış olan Obama, Rusya veto hakkını kullanacağı için BM Güvenlik Konseyi kararına erişemese bile Suriye’ye saldırıda bulunmaya niyetli olduğunu söyledi. Obama, Kongre’nin onayı olmadan saldırı emri verme yetkisine sahip olduğunu, ancak bu işin tehlikesi sebebiyle bu yetkilerden feragat edip önce Kongre’nin bu saldırıları onaylamasını beklediğini iddia etti. Bu, kırmızı çizgi konusunda uğradığım ikinci şoktu ama şoka uğrayan tek ben değildim. Fransalı bir meslektaşım bana Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın Obama ile iş birliği içerisinde Suriye’ye saldırmaya tamamen hazır olduğunu, ancak ABD’nin kararının rahatsız edici bir sürpriz olduğunu bildirdi.

Ertesi hafta Kongre toplantılarında Kerry ile Savunma Bakanı Chuck Hagel ile görüştüm, lakin görevimiz imkânsızdı. Öte yandan Senato ve Temsilciler Meclisi üyelerine saldırıların Suriye hükümetini zarara uğratacağını ve kimyasal silah kullanımı senaryosunu tekrarlamasını engelleyeceğini bildirdik. Irak savaşı sonrası yaşanan genel gerilimin üzerine onların korkularını yatıştırmak için saldırıların küçük ve sınırlı olacağı konusunda teminat verdik. Kongre üyelerinin birçoğunun küçük ve sınırlı saldırıların Esed’i nasıl caydırabileceğini anlamaması şaşırtıcı değil. Bununla birlikte Kongre Üyesi Michael McCaul gibi diğerleri, saldırıların Esed’i düşürmesi ve Suriye’yi altın tepside cihatçılara teslim etmesi ihtimalinden endişe duyduklarını dile getirdi. McCaul, kimyasal silahlar üzerinde kontrol kurularak Esed’in iktidarda bırakılmasının cihatçıların Suriye’yi ele geçirmesine izin verilmesinden daha iyi olduğunu ifade etti (Bugüne dek McCaul’un, Suriye hükümeti çökerse, Saddam Hüseyin hükümeti 2003 yılında çöktüğünde olduğu gibi, cihatçıların Suriye’nin kontrolünü muhakkak ele geçireceği yönündeki kanaatinden epey şüphe duydum).

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Güney Carolina Temsilcisi Joe Wilson gibi başka Cumhuriyetçiler de Obama’nın saldırılara başlamak için istediği izni vermedi. Eylül ayının ikinci haftasında Beyaz Saray Yasama İşleri Ofisi, Temsilciler Meclisi’nin toplam 432 üyesinin dörtte birini aşmayacak kadarının askerî saldırı kararı lehinde oy kullanacağı sonucuna vardı. Senato’da ise Dış İlişkiler Konseyi neredeyse saldırıları onaylamıştı, ancak daha sonra tüm Senato’dan destek alamadı ve sonuç olarak hiçbir Senato üyesi, oy kullanmadı.

"ABD yönetimi, Başkan’ın Esed hükümetini caydırmak ve bir kez daha kimyasal silah kullanımını önlemek için askerî saldırı emri vermesi gerekip gerekmediğini tartıştı. İstihbarat raporları, Esed’e yakın karar sahipleri çevresinin gergin olduğuna işaret etti."

Çıkmaz yol

Guta saldırıları üzerinden daha bir ay geçmemişken çıkmaz bir yola girdik. Daha sonra Moskova, Suriye’nin tüm kimyasal silahlarından vazgeçmesini sağlayacağını iddia etti ve böylece Obama’nın itibarını korudu. Eylül ayı sonlarında Cenevre’de Ruslarla yapılacak anlaşmayı müzakere eden heyette Kerry’ye katıldım. Heyetteki teknik ekibimize eski bir arkadaşım olan Silahsızlanmadan Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Thomas Countryman liderlik etti. Görüşmeler sırasında ondan Amerikalıların Suriye’nin kimyasal silahları konusunda Rusların aslında siyasi olan heyetine göre daha fazla teknik bilgi sahibi olduğunu öğrendim. Ben Ruslara güvenmiyordum ve Kerry’ye, anlaşmayı ihlal etmesi halinde Rusların Esed’e karşı harekete geçmeyi kabul edeceğinden nasıl emin olabileceğimizi sordum. Kerry de cevap olarak Rusların, Güvenlik Konseyi’nin BM Sözleşmesi Yedinci Bölüm anlaşması uyarınca adım atacağı sinyalini açıkça kabul edebileceklerini söyledi. Kaynak olarak BM güvenlik Konseyi’nin Ekim 2013’te yayınlanan ve Suriye’nin kimyasal silah programını ortadan kaldırma şartlarını belirleyen 2118 sayılı kararının son paragrafına, 21’inci kısma bakabilirsiniz. Buna göre anlaşmayı ihlal etmesi halinde Suriye’nin cezalandırılması öngörülmektedir.

Obama daha sonra Suriye’ye saldırmama kararının, bir başkan olarak en büyük başarılarından biri olduğunu açıkladı. Bunun için üç gerekçesi vardı. Öncelikle Obama bize, ümitsiz vaziyetteki Esed’in kimyasal silah kullanımına devam etmeyeceğinden ve böylece bizi ona karşı yeniden gerilimi tırmandırmaya mecbur bırakmayacağından nasıl emin olabileceğimizi sordu. Esed’i caydırabilmek için ne kadar ileri gitmemiz gerekeceği konusunda Başkan’a sunacak bir tasavvurumuz yoktu. ABD’den istenen askerî operasyonun küçük ve sınırlı olmanın ötesinde daha büyük olma gibi tehlikeli bir ihtimal de vardı. Afganistan, Irak ve Libya’daki askerî operasyonlardan çıkarılacak ders, öngörülemeyen sorunların her zaman olduğu yönündeydi.

Elbette ABD siyaseti de Obama’nın düşüncelerinin şekillenmesinde büyük bir rol oynadı. Cumhuriyetçi Parti’nin Obama’nın iç ve dış politikalarına yönelik eleştirileri sertti. Obama, saldırıların sorumluluğunun bir kısmını Cumhuriyetçilerin üstlenmesini istedi. Nitekim oylama çağrısının Cumhuriyetçileri, gelecekte askerî operasyonun ağır bir yük haline gelmesi durumunda eleştirmekten alıkoymasını umuyordu. Gelgelelim siyasi gerçeklik oydu ki Cumhuriyetçiler, alacağı karar ne olursa olsun Obama’yı eleştirmekten geri durmayacaklardı. Kongre Üyesi Joseph Wilson gibi bazı Cumhuriyetçiler, Obama’nın Kongre’den yeşil ışık almadan askerî güç kullanması halinde görevden alınması için çabalayacağı konusunda uyardı. Cumhuriyetçiler, Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde ettiği ve Temsilciler Meclisi’nde ABD anayasasına göre güveni geri çekme süreci başladığı için Obama, bu tehdit duymazdan gelemedi.   

Bir avukat olarak Obama bile Temsilciler Meclisi’ne aldırış etmeyen ve kendi başına savaş başlatan bir başkan fikrinden rahatsızdı. Obama daha önce çok ileri gidip Kongre’de ciddi bir tartışma açmadan Irak’ta savaş başlattığı için Bush Jr.’ı eleştirmişti.

Obama, 1965-1966’da Vietnam’daki gerilim esnasında yaşanan aynı sorunu hatırına getirdi. Hele bir de daha fazla kimyasal silah kullanma ihtimali olan Suriye hükümetinden ötürü Suriye’deki askerî operasyon uzarsa… Obama Kongre’nin ABD’nin siyasi yöneliminde bir rol oynaması gerektiğine kanaat getirdi.

Böylece 2014’ün sonunda BM ile Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW), Güvenlik Konseyi’nin 2118 sayılı kararı uyarınca Suriye’nin kimyasal silah programının imhasını tamamladıklarını iddia ettiğinde Obama, isabetli bir karar verdiğini düşündü. Gelgelelim 2016 yılında OPCW, Suriye hükümetinin tüm kimyasal silahlarını ve tesislerini ortaya çıkarmadığını duyurdu. Daha da kötüsü OPCW’nin uzman ekipleri, daha sonra Suriye hükümetini, 2017’deki Han Şeyhun ve el-Latamina saldırıları ile 2018’deki Serakıb ve Duma saldırılarının arkasında olmakla suçladı. Bu saldırılar, en az 120 sivilin ölmesine sebep olmuştu.

Rusların Eylül 2013’te Cenevre’de BM Güvenlik Konseyi’nin 2118 sayılı kararının 21’inci maddesi ile ilgili Kerry’ye verdiği söze rağmen Rusya, bu ihlaller üzerine Batı’nın Esed’i cezalandırmaya yönelik her türlü çabasına karşı veto hakkını kullanmaktan çekinmedi. Bununla beraber Obama ve onun siyasi müttefikleri, Esed’in kimyasal silah yeteneklerinin çoğu 2014’te imha edilmemiş olsaydı, Esed’in kimyasal saldırılarının çok daha kötü olacağını söylüyorlar. Şimdi burada tarihi gözden geçirirken, bu görüşün sahipleriyle hemfikir olduğumu zannetmiyorum. Zira Esed, kimyasal silah kullanımını sadece 2013’teki kadar ihtiyaç duymadığı için azalttı, çünkü Rus Hava Kuvvetleri’nin müdahalesi, askerî dengeyi Esed lehine değiştirdi.

"Cumhuriyetçi Parti’nin Obama’nın iç ve dış politikalarına yönelik eleştirileri sertti. Obama, saldırıların sorumluluğunun bir kısmını Cumhuriyetçilerin üstlenmesini istedi."

Nusra ve DEAŞ

Yine biliyoruz ki Obama’nın çizdiği kırmızı çizgiyi savunmak adına askerî bir saldırı başlatma tehdidinden geri adım atmasının ardından Nusra Cephesi ile DEAŞ unsurlarının sayısı arttı. Bu iki örgütün başarısı, sadece Obama’nın kararıyla alakalı değil tabi. Guta saldırısının ardından yaptıkları propaganda da Suriyelileri, Batı’dan daha iyi savundukları iddiasına ışık tuttu. Ocak 2014’te Cenevre-2 barış müzakerelerine başladığımızda Esed, Amerikalıların savaşa doğrudan müdahil olmayacaklarından artık emindi. Suriye hükümeti, Rusya’dan aldığı destekle yine hızlı bir şekilde Cenevre-2 görüşmelerinin şartlarını ihlal ederek, bu şartların etkisiz olmasına sebep oldu.

Ama Obama, Esed’i kimyasal silah kullanımından caydırmak için saldırı seçeneğinin kullanılmasının zorluğu konusunda haklıydı. 2017 yılında Trump’ın emriyle Şayrat Hava Üssü’ne düzenlenen baskının, Esed’i 2018 yılında Duma’da yeniden kimyasal silah kullanmaktan alıkoymaması buna delil olarak sunulabilir. Duma’ya kimyasal silahlarla saldırılmasının ardından Fransa ve Birleşik Krallık’ın tepkisi, 2017’deki Amerikan saldırısından daha büyük oldu. Bununla beraber Trump’ın Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, ABD istihbaratının Mayıs 2019’da İdlib vilayetinde yaşanan çatışma esnasında Suriye hükümetinin Lazkiye’de bir kez daha klor gazı kullandığından haberdar olduğunu belirtti.   

Obama’nın kırmızı çizgi tecrübesinden alınacak iki büyük ders var. Bunlardan ilki, hükümetin söylemlerinin yapabildikleri ve gerekirse gerçekten yapabilecekleriyle uyumlu olmasının oldukça önemli olmasıdır.  Obama, 2013 yılında gösterdiği tereddütten ötürü, Ortadoğu’daki güvenilirliğini büyük oranda kaybetti. Özel olarak Suriye’ye ilişkin ikinci ders ise şu: Bizzat Obama 31 Ağustos’ta ABD ordusunun Suriye’deki iç savaş krizini çözemeyeceğini bizzat söyledi. Bunda haklıydı. Çünkü siyasi çözümü bulabilecek olanlar yalnızca Suriyelilerdir.

"Obama, Esed’i kimyasal silah kullanımından caydırmak için saldırı seçeneğini kullanmanın zorluğu konusunda haklıydı. 2017 yılında Trump’ın emriyle Şayrat Hava Üssü’ne düzenlenen saldırının Esed’i 2018 yılında Duma’da tekrar kimyasal silah kullanmaktan alıkoymaması buna delil olabilir."

Esed hükümetiyle normalleşmeye son vermek ve Suriye’ye yönelik yaptırımları artırmak için temsilciler McCaul ile Wilson liderliğinde Kongre’de gösterilen mevcut çabaya şöyle bir baktığımda, Eylül 2013’teki engelsiz rollerini hatırlıyorum. Bu iki isim ne o zaman sıradan Suriyelilerin refahıyla ilgileniyorlardı ne de şimdi. Bu iki adamın tek yaptığı, Biden’ın Suriye politikasında siyaseten zayıf noktaları kullanmaya çalışmaktı.  

Nihayetinde mesele Suriye’yle değil, Amerikan iç siyasetiyle ilgili. Biden’ın Suriye’ye yönelik politikasının Trump’ınkinden pek de farklı olmadığını hatırlayalım. Suriye krizine yönelik bir Amerikan çözümü 2013’te de yoktu şimdi de yok.

* ABD’nin son Şam Büyükelçisi (2011-2014) olan Robert Ford’un analizi Şarku'l Avsat tarafından Al-Majalla dergisinden  tercüme edildi



Hürmüz Boğazı: İran’ın ekonomik bombası nasıl etkisiz hale getirilebilir?

ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)
ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)
TT

Hürmüz Boğazı: İran’ın ekonomik bombası nasıl etkisiz hale getirilebilir?

ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)
ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)

Prusyalı strateji düşünürü Karl von Clausewitz, savaşı bir “bukalemuna” benzetmişti. Ona göre savaşı siz başlatırsınız, ancak ilk kurşundan sonra süreç sizi yönetmeye başlar. Savaşın dinamikleri, siyasi ve askeri liderlerin karar alma süreçlerinden daha hızlı işler. Eski İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in de ifade ettiği gibi, savaş başladığında devlet adamları ve siyasetçiler lider olmaktan çıkar, savaşın ürettiği ve çoğu zaman öngörülemeyen olayların esiri haline gelir.

Almanya, Birinci Dünya Savaşı’nın kısa süreceğini ve Paris’in kolayca işgal edileceğini düşünüyordu. Ancak savaş dört yıldan uzun sürdü; Almanya yaklaşık 2,1 milyon asker kaybetti ve sonunda Versay (Versailles) Antlaşması’nın ağır şartlarıyla karşı karşıya kaldı.

1905’te Çarlık Rusyası, sıcak denizlere ulaşmak amacıyla doğuya doğru genişleyebileceğine inanıyordu. Ancak Japonya karşısında ağır bir deniz yenilgisi aldı. Bu yenilgi, daha sonra Çar II. Nikolay rejiminin çöküşüne ve 1917’deki Bolşevik Devrimi’ne giden sürecin önemli etkenlerinden biri oldu.

Japonya ise Batılı bir gücü mağlup eden ilk Asya ülkesi olmanın verdiği özgüvenle bölgesel nüfuzunu genişletmeye çalıştı. 1941’de Pearl Harbor saldırısını gerçekleştirdi, ancak bu hamle ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na doğrudan katılmasına ve nihayetinde Japonya’ya karşı nükleer silah kullanmasına yol açtı.

dbfbvf
Hürmüz Boğazı'nda bekleyen gemiler. (Reuters)

Günümüzde de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2022’de Ukrayna’ya yönelik “özel askeri operasyonun” birkaç gün içinde sonuçlanacağını ve Ukrayna halkının Rus ordusunu destekleyeceğini hesaplamıştı. Ancak savaş hâlâ sürüyor. Rusya hem askeri kapasitesinde ciddi kayıplar verdi hem de yaklaşık bir milyon askerini ölü veya yaralı olarak kaybetti. Ayrıca geleneksel nüfuz alanı olarak gördüğü yakın çevresindeki etkisini zayıflattı ve giderek yükselen Çin’in yanında daha ikincil bir konuma sürüklendi. Uzmanlar, savaşın toplam ekonomik maliyetini 2,4 ila 2,5 trilyon dolar arasında hesaplıyor.

İsrail, 1982’de Lübnan’ı işgal ederek Filistin Kurtuluş Örgütü’nü askeri açıdan etkisiz hale getirdi. Ancak daha sonra Hizbullah’ın yükselişiyle karşı karşıya kaldı. İran, “cephelerin birliği” stratejisi çerçevesinde bölgesel vekil ağları oluşturarak İsrail’i çevrelemeye ve caydırıcılık mekanizması kurmaya çalıştı. Bu stratejinin bir parçası olarak Gazze’deki müttefiklerini de çatışma sürecine dahil etti. 7 Ekim 2023’te başlayan savaşın etkileri bugün de sürüyor.

Şubat ayında ise ABD ve İsrail, İran’a yönelik hızlı bir hava operasyonunun hem ülke içindeki hem de bölgesel güç dengelerini değiştireceğini düşündü. Ancak savaşın “istenmeyen sonuçlar yasası” devreye girdi. Asıl hedef İran’ın nükleer programını sınırlamaktı. Fakat süreç, Hürmüz Boğazı’nın dünya ekonomisi açısından adeta bir “ekonomik atom bombası” niteliği taşıdığını yeniden ortaya koydu.

Dünyanın en kritik deniz geçitleri

Dünyada 100’den fazla deniz boğazı bulunuyor. Ancak bazıları küresel ekonomi ve enerji güvenliği açısından özel önem taşıyor:

Hürmüz Boğazı: Dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si, yani günde 20 milyon varil petrol bu geçitten taşınıyor. Ayrıca Katar’ın ihraç ettiği petrokimya ürünleri ve yapay zekâ teknolojileri için kritik öneme sahip helyum da bu rotadan geçiyor. Körfez’den çıkış için deniz yolunda gerçek anlamda bir alternatif bulunmuyor.

Babülmendep Boğazı: Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlıyor. Günlük yaklaşık 8 milyon varil petrol ile dünya ticaretinin yüzde 12’si bu geçidi kullanıyor.

Süveyş Kanalı: Avrupa ile Asya arasındaki en kısa deniz yolu. Babülmendep ile doğrudan bağlantılı olması nedeniyle birindeki aksama diğerini de etkiliyor. Kanal, Mısır’a yılda yaklaşık 4 milyar dolar gelir sağlıyor.

Malakka Boğazı: Çin’in ticaretinin yüzde 60’tan fazlası ve enerji ithalatının büyük bölümü bu boğazdan geçiyor. ABD’nin deniz üstünlüğü nedeniyle Pekin açısından “Malakka ikilemi” olarak adlandırılan stratejik bir sorun oluşturuyor.

cvfdvbdf
Hürmüz Boğazı yakınlarında, Körfez sularında seyreden yük gemileri. (Reuters)

Panama Kanalı: Atlantik ve Pasifik okyanuslarını birbirine bağlayan kanal, ABD’nin doğu ve batı kıyıları arasındaki deniz ulaşımında kritik rol oynuyor.

İstanbul ve Çanakkale Boğazları: Karadeniz’e açılan tek deniz geçidi konumundaki bu boğazlardan dünya petrolünün yaklaşık yüzde 5’i taşınıyor. Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Kazakistan açısından yaşamsal öneme sahipler.

Bu geçitler, dünya ticaretinin ve enerji akışının ana damarlarını oluşturuyor. Aynı zamanda, onları kontrol eden ülkelere önemli bir jeopolitik avantaj sağlıyor.

Fransa’nın perspektifi

Fransa, kendisini hem kara hem de deniz gücü olarak tanımlıyor. Atlantik Okyanusu ve Akdeniz’e doğrudan kıyısı bulunurken, denizaşırı toprakları sayesinde Pasifik, Hint Okyanusu ve Karayipler’de de varlık gösteriyor.

Bu nedenle Paris yönetimi, küresel deniz geçitlerinin güvenliğine özel önem veriyor. Uçak gemisi Charles de Gaulle’ün Hürmüz Boğazı çevresindeki faaliyetleri ve Fransa’nın Körfez’deki deniz varlığı, bu stratejinin somut örnekleri olarak değerlendiriliyor.

Hürmüz Boğazı ve yeni arayışlar

Son çatışmalar, Hürmüz Boğazı’nın Körfez ülkeleri için hayati önemini bir kez daha ortaya koydu. Jeopolitik uzman Saul Bernard Cohen’in tanımladığı şekliyle bölge, büyük güçlerin çıkarlarının kesiştiği bir “parçalanma kuşağı” niteliği taşıyor.

1979 İran Devrimi, İran-Irak Savaşı, Körfez Savaşı, Irak’ın işgali ve son olarak ABD-İsrail ile İran arasındaki gerilimler, bu bölgenin sürekli çatışma üreten yapısını gözler önüne serdi.

Bölge ülkeleri son yıllarda kendilerini bir “jeopolitik kırılma alanı” olmaktan çıkarıp Doğu ile Batı arasında bir lojistik ve ticaret merkezi haline getirmeyi hedefliyordu. Ancak son savaşlar bu planları zora soktu. Bu nedenle, Hürmüz Boğazı’na alternatif enerji ve ulaşım koridorları oluşturma fikri yeniden gündeme geldi.

Olası alternatifler

Enerji ihracatında deniz geçitlerine bağımlılığı azaltmak amacıyla kara temelli ulaşım projeleri ön plana çıkıyor.

Bunların başında, Körfez, Hazar Denizi, Karadeniz ve Akdeniz’i birbirine bağlamayı hedefleyen “Dört Deniz” vizyonu geliyor. Amaç, enerji kaynaklarını Avrupa başta olmak üzere küresel pazarlara daha güvenli şekilde ulaştırmak.

Irak da ihracat seçeneklerini çeşitlendirmeye çalışıyor. Güneydeki petrol sahalarını Suudi Arabistan üzerinden uluslararası hatlara bağlayacak projeler ile Kerkük-Banyas ve Kerkük-Ceyhan hatlarının yeniden canlandırılması seçenekler arasında bulunuyor.

Birleşik Arap Emirlikleri, Füceyre’ye ulaşan petrol boru hatlarının kapasitesini günlük 3 milyon varile çıkarmayı hedefliyor.

Öte yandan Suudi Arabistan ve Türkiye, Ürdün ve Suriye üzerinden uzanan tarihi Hicaz Demiryolu güzergâhını yeniden canlandırmayı değerlendiriyor. Bu proje, Arap Yarımadası’nı Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlamayı amaçlıyor.

Sonuç

Dünya, güç dengelerinin hızla değiştiği ve belirsizliklerin arttığı bir dönemden geçiyor. Devlet dışı aktörlerin etkisinin arttığı, küçük güçlerin bile büyük stratejileri sekteye uğratabildiği yeni bir uluslararası ortam şekilleniyor.

Bu yeni dönemde Hürmüz Boğazı yalnızca bir enerji geçiş noktası değil; aynı zamanda küresel ekonominin kırılganlığını ortaya koyan stratejik bir kaldıraç olarak öne çıkıyor. Bu nedenle bölge ülkeleri, boğaza bağımlılığı azaltacak alternatif koridorlar geliştirmeye çalışırken, aynı zamanda güvenlik mimarilerini de yeniden şekillendirmek zorunda kalacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat için bir askeri analist tarafından kaleme alındı.


Washington, Lübnan’da İsrail’in elini mi bağlıyor?

Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)
Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)
TT

Washington, Lübnan’da İsrail’in elini mi bağlıyor?

Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)
Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti arasındaki görüş ayrılıkları artık Washington’ın İsrail yerine İran’ın yanında yer aldığı ya da Tahran’a Lübnan’ın geleceğini belirleme hakkı tanıdığı şeklindeki basit bir çerçeveye sığmıyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıklamaları, daha karmaşık bir denkleme işaret etti. Buna göre Lübnan-İsrail hattındaki süreç, İran ile imzalanan mutabakat zaptından resmî olarak ayrı tutulurken, Lübnan’ın geleceğinin de kendi hükümeti tarafından belirlenmesi öngörülüyor. Ancak İran’ın Hizbullah’a verdiği destek, ABD ile İran arasındaki görüşmelerin gündem maddelerinden biri olmaya devam edecek. Bu çerçevede Washington, ateşkesi tehlikeye atabilecek İsrail operasyonlarını sınırlandırmaya çalışırken, aynı zamanda müttefiklerinin tutumundan İran’ı sorumlu tutmayı hedefliyor. Ancak ABD, Hizbullah’ın saldırılarını yeniden başlatması durumunda Tahran’a yönelik nasıl bir yaptırım uygulanacağı konusunda açık bir taahhütte bulunmuyor. Bu durum İsrail’deki kaygıları ortadan kaldırmasa da niteliğini değiştiriyor. Endişe artık ABD’nin İsrail’den uzaklaşması değil, İsrail’in askerî hareket alanının Trump yönetiminin bölgesel ve iç siyasi önceliklerine tabi kılınması ihtimali üzerinde yoğunlaşıyor.

Endişe gerçek

Rubio, Washington’ın Lübnan’la doğrudan, ülkenin meşru hükümeti üzerinden muhatap olacağını belirterek, Lübnan’ın ‘egemen bir devlet’ olduğunu ve ülkenin geleceğinin Lübnan halkı tarafından, kendi hükümeti aracılığıyla belirleneceğini söyledi. Bununla birlikte Rubio, Lübnan’a ilişkin ‘İran boyutunun’ da bulunduğunu vurgulayarak, bunun Tahran’ın Hizbullah’a verdiği destek ve örgüt üzerindeki etkisiyle bağlantılı olduğunu ifade etti. Rubio, bu konunun ABD ile İran arasında yürütülen görüşmelerde ele alınacağını kaydetti. Rubio ayrıca, İran destekli grupların füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) saldırılar düzenlemeyi sürdürdüğü bir ortamda bölgedeki çatışmaların tamamen sona erdirilmesinin mümkün olmadığını söyledi.

sdfrvg
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bölge ülkelerini kapsayan gezisi kapsamında Abu Dabi’ye varışının hemen ardından (AP)

Bu açıklamalar, Washington’ın İran’ı sorumlu tutmaya yönelik resmî bir mekanizma ilan ettiği anlamına gelmiyor. Ancak tartışmanın çerçevesini değiştirerek, Lübnan’ı doğrudan Tahran’ın kontrol ettiği bir dosya olarak görmek yerine, Hizbullah’ın faaliyetlerini İran’ın sorumluluğu kapsamında değerlendirip daha geniş kapsamlı anlaşmanın bir unsuru olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, İsrail’in yeni kurulan çatışmayı önleme koordinasyon mekanizmasına ilişkin kaygılarına da kısmen yanıt niteliği taşıyor. ABD, İran ve Lübnan’ın yanı sıra çeşitli arabulucuların yer aldığı, ancak İsrail’in dahil edilmediği bu yapının Tahran’a Lübnan üzerinde karar verici bir aktör olarak meşruiyet kazandırabileceği yönündeki endişeler, İsrail tarafında dile getiriliyordu.

Bununla birlikte, iki sürecin siyasi açıdan birbirinden ayrılması, sahadaki fiilî bağlantıyı ortadan kaldırmıyor. İran, Hizbullah üzerinden etkide bulunma kapasitesini korurken; Washington da anlaşmayı tehlikeye atabilecek askerî operasyonları engellemek amacıyla İsrail üzerinde baskı kurabiliyor. Trump, Lübnan’daki konutların hedef alınmasını eleştirerek, Hizbullah mensubu bir kişinin takip edilmesinin tüm bir binanın yıkılmasını haklı göstermeyeceğini söyledi. Trump ayrıca Netanyahu’ya daha ‘sorumlu’ davranması çağrısında bulundu. Öte yandan ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) da gerilimin düşürülmesi, tarafların sahada taktik düzeyde ayrıştırılması ve çatışmaların durdurulmasına yönelik mutabakatın uygulanmasının doğrulanması yönündeki çalışmalarını sürdürüyor.

dfrtbghh
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre’nin Bürgenstock kentinde Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Katar Başbakanı Muhammed Abdurrahman bin Casim Al Sani ile birlikte (AFP)

Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Brian Katulis, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, İsrail’in duyduğu endişenin ‘gerçek ve anlaşılabilir’ olduğunu söyledi. Katulis’e göre Netanyahu, anlaşmanın ardından İsrail’in zayıf bir görüntü verdiği yönündeki iç eleştirilerle karşı karşıya bulunuyor. Ayrıca, Hizbullah’ın yeniden İsrail’i tehdit edebilecek kapasite kazanmasından duyulan kaygı da sürüyor. Katulis, en geç ekim ayı sonunda yapılması öngörülen İsrail seçimlerinin yaklaşmasının, geri çekilme ya da ordunun hareket serbestisine ilişkin her türlü tavizi siyasi açıdan daha hassas hale getirdiğini belirtti.

Öte yandan Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD) araştırmacısı David Daoud, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada daha ileri bir değerlendirmede bulundu. Daoud, Trump yönetiminin tutumundaki değişimin gerçek olduğunu savunarak, Trump’ın ara seçimler öncesinde savaşı sonlandırmak istediğini öne sürdü. Daoud’a göre Trump, kasım ayında Cumhuriyetçilerin seçim kaybı yaşaması durumunda iç politika gündeminin sekteye uğramasından endişe ediyor. Bu nedenle yönetim, bölgesel gerilimleri azaltmaya öncelik veriyor. Daoud, İran’ın ABD ile yaşanan çatışmanın sona erdirilmesini Lübnan’daki savaşın durdurulmasına bağladığını, bunun da İsrail’in faaliyetlerinin sınırlandırılması yönündeki taleplerin tekrarlanmasına yol açtığını savundu. Daoud’a göre süreç, İsrail’in dizginlenmesi çağrıları, ardından Washington’ın baskısı sonucu İsrail operasyonlarının azaltılması ve sonrasında yeniden tırmanan gerilimlerden oluşan döngüsel bir yapıya dönüşebilir. Bununla birlikte, Rubio’nun açıklamaları bu değerlendirmeyi tamamen doğrulamaktan ziyade kısmen revize ediyor. Rubio, Lübnan’ın geleceğinin Tahran’la yapılacak bir pazarlığın parçası olmasını reddederken, İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzunun ABD ile İran arasındaki müzakerelerde ele alınacak konulardan biri olduğunu kabul ediyor.

Dış politika konusunda anlaşmazlık

Washington’daki bölünme yalnızca İsrail’in güvenliği etrafında değil, aynı zamanda ‘Önce Amerika’ sloganının ne anlama geldiği konusunda da şekilleniyor. Trump ve yardımcısı JD Vance, mevcut anlaşmayı popüler olmayan bir savaştan çıkış yolu ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte enerji fiyatlarının düşmesini sağlayacak bir adım olarak sunuyor. Buna karşılık Cumhuriyetçi Parti içindeki şahin kanat, yönetimin İran’a yaptırımlarda gevşeme sağladığını, ancak füze programı ve silahlı gruplar üzerindeki etkisi gibi konularda yeterli kısıtlamalar getirmediğini savunuyor.

Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, İsrail’in çatışmayı önleme mekanizmasının dışında bırakılmasını ‘büyük bir hata’ olarak nitelendirdi. Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker ise İsrail’in Hizbullah’a karşı operasyonlarının sınırlandırılmasının elde edilen askerî kazanımları zayıflattığını söyledi. Senatör Bill Cassidy de anlaşmayı, onlarca yılın en kötü dış politika hatalarından biri olarak değerlendirdi. Trump ise Cumhuriyetçi eleştirmenlere sert yanıt vererek onları ‘aptallar’ olarak nitelendirdi ve petrol fiyatlarındaki düşüş ile piyasaların yükselişini politikalarının başarısı olarak gösterdi.

Demokratlar ise İsrail’e koşulsuz destek hattında değil. Eleştirileri daha çok Kongre yetkisinin devre dışı bırakılması, anlaşmanın belirsizliği, savaşın maliyeti ve yaptırımların kaldırılmasına ilişkin herhangi bir mutabakatın yasama denetimine tabi olması gerektiği noktasında yoğunlaşıyor. Bu tablo, bir yanda İsrail’e daha güçlü güvenlik garantileri isteyen şahin Cumhuriyetçileri, diğer yanda ise savaşın sonlandırılmasını ve Kongre’nin rolünün yeniden güçlendirilmesini savunan Demokratlar ile müdahaleci olmayan Cumhuriyetçileri aynı denklemde buluşturuyor.

Koşulları iyileştirmek için tehlikeyi abartmak

Bununla birlikte İsrail’in duyduğu endişe, aynı zamanda belirgin bir müzakere boyutu da taşıyor. ‘İran’ın güçlenmesi’ yönündeki uyarıların öne çıkarılması, Netanyahu’nun Kongre’deki müttefiklerini harekete geçirmesine, ABD’den daha güçlü güvenlik garantileri elde etmesine ve İsrail’in güç kullanımını meşrulaştıran tehdit tanımını genişletmesine imkân sağlıyor. Bu yaklaşım aynı zamanda olası bir geri çekilmenin, Lübnan ordusunun konuşlanması ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması şartına bağlanmasını da içeriyor. Ayrıca Netanyahu’nun iç politikadaki tepkileri, Washington ile güvenlik kısıtlamaları üzerinden bir çatışma görüntüsüne dönüştürerek dış politikaya taşımasına da olanak tanıyor.

Axios’un aktardığına göre, Netanyahu’ya yakın isimlerden Ron Dermer’in acil şekilde devreye alınması, Tel Aviv’in bu değişimi nihai bir kopuş olarak görmediğini; bunun yerine ilişkiler içinde kuralları yeniden şekillendirmeye çalıştığını gösteriyor. ABD’li yetkililer ise Washington’ın yer aldığı çatışmayı önleme mekanizmasının, iki taraf arasındaki yoğun koordinasyon sayesinde İsrail’in güvenlik kaygılarını da sürece taşıyacağını belirtiyor. Reuters’a konuşan İsrailli yetkililer, Netanyahu’nun ABD’nin silah sevkiyatlarını yavaşlatması gibi ani bir değişiklik beklemediğini, Trump’ın bazı açıklamalarının ise daha çok yaklaşan ara seçimler öncesi Amerikan seçmenine yönelik olduğunu ifade ediyor.

Genel tabloya göre Rubio’nun açıklamaları İsrail’in kaygılarını ortadan kaldırmıyor, ancak ‘Washington’un Lübnan’ı İran’a bıraktığı’ yönündeki basit anlatıyı da geçersiz kılıyor. Böylece ilişkiler fiilen bir yeniden ayarlama sürecine giriyor: İsrail hâlâ temel bir müttefik olarak kalırken, askerî hareket alanı artık sınırsız bir ‘çek’ niteliğinde değil. İran ise Lübnan’ın geleceğini tek başına belirleyen bir aktör haline gelmiyor; ancak Hizbullah üzerinden yürüttüğü faaliyetler nedeniyle daha ağır siyasi ve müzakereci bir sorumluluk çerçevesine dahil ediliyor.


Trump, İran Hürmüz’de geçiş ücreti uygularsa müzakereleri bitirmekle tehdit etti

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Trump, İran Hürmüz’de geçiş ücreti uygularsa müzakereleri bitirmekle tehdit etti

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD Başkanı Donald Trump, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, İran’ın ABD’ye Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden herhangi bir geçiş ücreti alınmadığını belirtti. Trump, “Eğer bu bilgi yanlış çıkarsa, müzakereler derhal sona erer” dedi.

Bu arada Pakistan, ABD ile İran arasındaki teknik görüşmelerin gelecek hafta yeniden başlayacağını duyurdu. Açıklama, Washington ile Tahran arasında İran’ın nükleer tesislerinin denetlenmesi konusunda görüş ayrılıklarının sürdüğü bir dönemde geldi.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi de Çarşamba günü yaptığı açıklamada, ajans müfettişlerinin İran’daki nükleer tesisleri ziyaret edeceğini doğruladı.

Trump, dün yaptığı açıklamada İran’ın süresiz nükleer denetimleri kabul ettiğini söylemişti. Ancak Tahran, müzakerelerde böyle bir taviz verdiğini reddetti. Bu durum, taraflar arasında varılan kırılgan anlaşmanın geleceğine ilişkin soru işaretlerini artırdı.