"Küresel Güney" adını, gücünü ve bağımsızlığını nasıl kazandı?

Washington’ın politikasının değişmesi, karar sahiplerinin Güney ülkelerinin bakış açılarına maruz kalmasını gerektiriyor

"Küresel Güney" terimi, tümü Güney Yarım Küre'de yer almayıp Afrika, Asya ve Latin Amerika'ya yayılmış farklı ülkeleri ifade ediyor / Fotoğraf: AFP
"Küresel Güney" terimi, tümü Güney Yarım Küre'de yer almayıp Afrika, Asya ve Latin Amerika'ya yayılmış farklı ülkeleri ifade ediyor / Fotoğraf: AFP
TT

"Küresel Güney" adını, gücünü ve bağımsızlığını nasıl kazandı?

"Küresel Güney" terimi, tümü Güney Yarım Küre'de yer almayıp Afrika, Asya ve Latin Amerika'ya yayılmış farklı ülkeleri ifade ediyor / Fotoğraf: AFP
"Küresel Güney" terimi, tümü Güney Yarım Küre'de yer almayıp Afrika, Asya ve Latin Amerika'ya yayılmış farklı ülkeleri ifade ediyor / Fotoğraf: AFP

Tarık eş-Şami 

ABD'nin "Küresel Güney"deki ortaklarına, büyük güçlerin politikalarındaki piyonlar muamelesi yapma eğiliminde olduğu ve Amerika'nın dünya liderliğine boyun eğmeleri için baskı yaptığı bir zamanda Afrika, Asya ve Latin Amerika'daki öncü birçok ülkenin Ukrayna'daki savaşta NATO'yu destekleme konusundaki isteksizliği, Küresel Güney teriminin bir kez daha, ama yeni özellikler barındıran farklı şekillerde ortaya çıkmasına yol açtı.

Güney ülkeleri, dünya sahnesinde varlığını pekiştiriyor ve herhangi bir büyük gücün tarafını tutmamayı tercih ediyor.

"Küresel Güney" ile kastedilen ne ve bu ad nereden geliyor?

"Üçüncü Dünya" ve "gelişmekte olan ülkeler" terimleri neden ortadan kayboldu?

"Küresel Güney", günümüz dünyasında kendisinden söz ettiren ve etkili bir güç kaynağı haline nasıl geldi ve ABD'yi ona karşı yaklaşım biçimini gözden geçirmeye sevk eden ne oldu? 

Dönüşüm alametleri

ABD, onlarca yıldır kendi dünya liderliğine boyun eğmeleri için Küresel Güney ülkelerine baskı uyguladı.

Bunu çoğu Güney Yarım Küre'de yer alan bu ülkeler için uygun tek ortağın kendisi olduğu gibi eski varsayımlara dayanarak ve bağımlılık teorisyenlerinin tanımladığı şekliyle küresel siyasi ekonomide merkez-çevre ilişkisine odaklanan bakış açısına bağlı kalarak yaptı.

Bununla birlikte Ukrayna'da patlak veren savaş ve krize yönelik farklı tepkiler, Küresel Güney ülkelerinin uluslararası karar alım sürecinde temsil edilmemesi nedeniyle dünyadaki mevcut durumun had safhasına ulaştığını gösterdi. 

Bu gelişmenin ışığında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nden Uluslararası Para Fonu'na kadar küresel yönetimin odak noktasını oluşturan uluslararası kurumların eksikliklerini telafi etmek için sesler yükselmeye başladı.

Nitekim güçlü ülkelerden oluşan bir azınlığın küresel sistem içindeki egemenliğini kendi çıkarlarını pekiştirmek ve büyük ölçüde Güney Yarım Küre ülkelerine yansıyan olumsuz sonuçlara sahip güvenlik çözümleri veya ekonomik kurallar için gündem oluşturmak üzere kullanmaları artık ne mümkün ne de kabul edilebilir.

Bundan hareketle zorluğu olsa da ortak gündem belirlemek için reform çağrıları yükseldi. Yetmedi, böyle bir reforma bağlı kalacağını göstermesi ve bu gündemi ilerletmek için önceden verdiği sözlerin arkasında durarak adım atması için Biden yönetimine yönelik baskılar arttı. 

Peki, bu "Küresel Güney" terimi ile ne kastediliyor?

Küresel Güney nedir?

Boston Üniversitesi'ndeki The Frederick Pardee Gelecek Araştırma Merkezi Müdürü Georgie Hein'e göre "Küresel Güney" terimi, tümü Güney Yarım Küre'de yer almayıp Afrika, Asya ve Latin Amerika'ya yayılmış farklı ülkelere işaret ediyor.

Bununla birlikte bu ülkeler, genel olarak daha fakir oldukları için gelişmekte olan, az gelişmiş ya da geri kalmış ülkeler olarak tanımlanır.

Bu ülkelerde gelir eşitsizliği seviyeleri daha yüksektir ve "Küresel Güney" ülkelerine, yani Okyanusya ve Avustralya ile Yeni Zelanda gibi başka yerlerle birlikte ağırlıklı olarak Kuzey Amerika ve Avrupa'da yer alan daha zengin ülkelere göre ortalama yaşam süresi daha düşük ve yaşam koşulları daha zorlu.  

Siyasi aktivist Carl Oglesby, "Küresel Güney" terimini ilk kez 1969 yılında kullandı. Oglesby, liberal Katolik dergisi Commonweal'de Vietnam'daki savaşın, kuzey ülkelerinin Küresel Güney üzerindeki egemenlik tarihinin doruk noktası olduğunu yazmıştı.

Bununla birlikte bu terim, ancak 1991 yılında İkinci Dünya'nın sonuna dair bir işaret taşıyan Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra hız kazandı.

O zamana kadar gelişmekte olan ülkeler, yani henüz tam olarak sanayileşmemiş ülkeler için en yaygın terim "Üçüncü Dünya" idi. 

"Üçüncü Dünya"nın ortadan kayboluşu

"Üçüncü Dünya" terimini 1952 yılında Fransız demograf Alfred Sauvy, Observateur gazetesinde "Üç Dünya, Tek Gezegen" başlığıyla yayınlanan bir makalesinde ortaya attı.

Sauvy, "Birinci Dünya" terimini gelişmiş kapitalist ülkelere, "İkinci Dünya" terimini Sovyetler Birliği liderliğindeki sosyalist ülkelere ve "Üçüncü Dünya" terimini de gelişmekte olan ülkelere işaret etmek için kullanmıştı.

O dönemde bunlardan birçoğu hâlâ sömürgeciliğin boyunduruğu altındaydı. Terimi daha da popüler hale getiren şey ise, sosyolog Peter Worsley'nin 1964 tarihinde yayımladığı "Üçüncü Dünya: Uluslararası İlişkilerde Yeni Bir Hayati Güç" adlı kitabı oldu.

Kitapta "Üçüncü Dünya"nın, Soğuk Savaş dönemindeki iki kutup taraftarlığına bir tepki olarak sadece üç yıl önce kurulmuş olan Bağlantısızlar Hareketi'nin belkemiğini oluşturduğu vurgulanıyordu. 

Worsley'nin bu Üçüncü Dünya'ya bakışı olumlu olsa da terim daha sonra yoksulluk ve istikrarsızlıkla boğuşan ülkelerle ilişkilendirilmeye başladı ve böylece "Üçüncü Dünya" terimi, demokratik olmayan rejimler tarafından yönetilen "Muz Cumhuriyetleri" ile eşanlamlı hale geldi.

Bununla birlikte 1990'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin dağılması ve beraberinde İkinci Dünya'nın da sona ermesiyle "Üçüncü Dünya" terimi ortadan kalktı.

Ancak aynı zamanda dünyanın gelişmiş, gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkeler gibi adlandırmalara bölünmesi yaygın eleştirilere maruz kaldı.

Zira bu taksim, Batı ülkelerini ideal, bu kulübün dışındakileri ise geri kalmış olarak tasvir ediyordu. Bunun için kullanılan alternatif ve tarafsız terim "Küresel Güney" oldu. 

Coğrafi değil, jeopolitik

"Küresel Güney" terimi, coğrafi bir taksime işaret etmez. Nitekim Küresel Güney'in en büyük iki ülkesi olan Çin ve Hindistan, tamamen Kuzey Yarım Küre'de yer alıyor.

Bu terim, devletler arasındaki siyasi, jeopolitik ve ekonomik ortak paydaların bir karışımını ifade eder. Küresel Güney ülkeleri, genellikle emperyalizmin ve sömürgeci yönetimin hedefi oldu; bunun belki de en bariz örneği Afrika ülkeleri.

Bununla beraber bu terim şu an, bağımlılık teorisyenlerinin küresel siyasi ekonomide merkez ile çevre arasındaki ya da "Batı ve diğerleri" arasındaki ilişki olarak tanımladığı şeyden tamamen farklı bir bakış açısı sunuyor.  

Gerek imparatorluklar çağında gerekse Soğuk Savaş döneminde Küresel Güney ile Küresel Kuzey ülkelerinin birçoğu arasındaki eski dengesiz ilişkiye bakıldığında Küresel Güney'deki pek çok ülkenin, "Üçüncü Dünya" ya da "Küresel Güney" için geçerli olmayan 'geri kalmış dünya' adı altında peşini bırakmayan ekonomik zayıflık imajından kurtulduktan sonra şimdi herhangi bir süper gücün tarafında olmamayı tercih etmesi şaşırtıcı değil.  

Dünya servetlerinin mekânı

21'inci yüzyılın başından beri dünyadaki servet merkezlerinin Atlantik Okyanusu'nun iki kuzey kıyısından Asya'ya ve Pasifik Okyanusu'na kayması, dünyadaki zenginliğin üretildiği mekâna dair geleneksel görüşü büyük oranda alt üst etti.

Dünya Bankası'na göre 2030 yılına kadar dünyanın en büyük dört ekonomisinden üçünün Küresel Güney'den olması bekleniyor ki bu dört ülke sırasıyla Çin, Hindistan, ABD ve Endonezya'dır. 

Ayrıca Güney'in egemen olduğu ve Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika'nın içinde bulunduğu BRICS ülkelerinin alım gücü bakımından GSYİH, Kuzey Yarım Küre'deki benzeri G7'yi geride bırakıyor.

BRICS ülkelerinin genişleyerek farkı Güney ülkeleri lehine artıracak şekilde başka ülkeleri içermesi de cabası.

Küresel servet üretimin mekânlarının değiştiğine dair bir başka gösterge de Çin'in Pekin kentindeki milyarder sayısının ABD'nin New York kentindeki milyarder sayısını geçmesidir. 

Güneyin siyasi vizyonunun güçlenmesi

Üstelik bu ekonomik dönüşüm, gerek Çin'in Suudi Arabistan ile İran arasındaki arabuluculuğu gerekse Brezilya'nın Ukrayna'daki savaşı sona erdirmek için bir barış planını harekete geçirme girişimi üzerinden dünya sahnesinde giderek daha fazla boy gösteren Küresel Güney ülkelerinin siyasi vizyonunun gelişmesiyle omuz omuza gidiyor. 

Bu ekonomik ve siyasi güç dönüşümü, Parag Khanna ve Kishore Mahbubani gibi jeopolitik uzmanlarını "Asya Yüzyılı" olarak tarif ettikleri şeyin gelişine dair yazılar yazmaya yönlendirdi.

Bu esnada siyaset bilimci Oliver Stuenkel gibi başka isimler de Güney Yarım Küre'deki ülkelerin, 'gelişmekte olan ülkelerin' ya da 'Üçüncü Dünya'nın sahip olmadığı siyasi ve ekonomik kaslarını gösterdiği bir zamanda "Batı sonrası bir dünya" hakkında öngörülerde bulunuyor. 

Washington'daki siyaset yapıcılar

Küresel Güney ülkelerinin uzun bir süredir güçlerini küresel sahnede uygulamaya çalıştığı bir ortamda Washington'daki siyaset yapıcıların da yeni bir çerçeveye ihtiyacı var.

Nitekim Ukrayna savaşı, gıda krizi, Batılı güçlerle yaşanan gerilimler ve Küresel Güney'deki birçok ismin eşitsizliği kınayarak uluslararası kurumlarda iyileştirme talep etmesi ile birlikte ABD'nin Afrika ülkelerine kur yaptığı ve Küresel Güney ülkelerinin bakış açılarını daha iyi bir şekilde kendisine aktaran daha fazla çalışma ve araştırma merkezi açmaya ilgi duymaya başladığı ortaya çıktı. 

Stimson Odd Darnell (?) Center'daki bir araştırmacıya göre bu, Güney ülkelerinin önemli ortaklar olduğunun kabul edildiği ve ABD'nin bu ülkelere baskı uygulamaktan veya siyasi bağımsızlık isteklerini görmezden gelmekten kaçınması gerektiği anlamına geliyor.

ABD dış politikasının yön değiştirmesi için Kongre'deki yasa yapıcıların, ilk adım olarak Küresel Güney'in küresel sistemdeki rolüne ayrılmış yeni siyaset alanlarını güçlendirmek adına, yanlış anlayışlara dayalı politikalar geliştirmek yerine Küresel Güney'den daha fazla bakış açısına maruz kalması lazım.  

Ancak bu sürecin gerektirdiği reform, yeni uluslararası kurumların inşa edilmesini gerektiriyor.

Bu da ilkeler, temsil ve çalışma yöntemleri üzerinde bir fikir birliğine varma ihtiyacına bakılacak olursa karmaşık bir zorluğu temsil ediyor.

Nitekim henüz çözülmemiş BM Güvenlik Konseyi reformu meselesi, böyle bir sürecin en az beş reform önerisiyle karmaşık hale gelebileceğini gösteriyor. 

Merkezi Çin'de olan Asya Altyapı Yatırım Bankası ve BRICS ülkelerinin kurduğu Yeni Kalkınma Bankası gibi Batılı olmayan çok taraflı kurumlar gelişmekle birlikte bunların yaygınlığı, geleneksel uluslararası kuruluşlarla karşılaştırıldığında hâlâ sınırlı.

Bunun için belki de reformun ilk adımı, Küresel Güney'in bakış açılarını uluslararası siyasete daha iyi bir şekilde entegre ediyor.

Böylece bu ülkelerin kalkınma, yönetim, güvenlik, ticaret ve iklim değişikliği gibi konulardaki seslerini yükseltecek alanlar oluşturulabilir.

Bu, ABD içinde ve dışındaki siyaset yapıcılar arasında Küresel Güney'i oluşturan ülkelerin değerlerine dair farkındalığın artmasına vesile olur.

Bu yolla ABD için barış, güvenlik ve insani ilerleme konusunda karşılıklı menfaat sağlamaya dönük bir dış politika şekillendirilir. 

 

 

Independent Arabia - Independent Türkçe



Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
TT

Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’li müzakerecilerle gerçekleştirdiği görüşmelerin ilk turunun sonuçları hakkında meclis üyelerini bilgilendirdi. Diğer yandan Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, Tahran ile Washington arasında nükleer müzakerelerde arabuluculuk rolü üstlenen Umman’a yarın bir heyetin başında gitmeyi planladığını açıkladı.

Laricani’nin ziyareti, geçen hafta sonu Umman’da yaklaşık dokuz aylık aranın ardından yapılan dolaylı görüşmelerin ilk turunu izleyen ve İran-ABD hattında ikinci bir müzakere turuna ilişkin beklentilerin arttığı bir döneme denk geliyor.

Söz konusu görüşmeler, ABD’nin İran yakınlarında deniz kuvvetlerini artırdığı ve Tahran’ın olası bir saldırıya sert karşılık vereceğini duyurduğu bir ortamda, diplomasiye yeni bir fırsat açmayı amaçlıyor.

Laricani, Telegram hesabından yaptığı açıklamada, Umman’da üst düzey yetkililerle bir araya gelerek son bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele alacağını, bunun yanı sıra ikili iş birliğini farklı düzeylerde değerlendireceğini belirtti.

Müzakerelerin bir sonraki turunun tarih ve yerinin ise henüz açıklanmadığı kaydedildi. Nükleer görüşmelere, İran’da Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin nezaret ettiği ve nihai kararların, Dini Lider Ali Hamaney’in onayının ardından alındığı ifade edildi.

scdvfgth
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, 18 Ocak’ta Tahran’da Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin için düzenlenen resepsiyonun ardından ofisinden ayrılırken görülüyor. (Laricani’nin internet sitesi)

Laricani’nin Umman’a yapacağı ziyaretin duyurulması, Arakçi’nin bugün parlamentoyu, kapalı kapılar ardında yapılan bir oturumda görüşmelerin sonuçları hakkında bilgilendirmesiyle eş zamanlı gerçekleşti.

Parlamentonun Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkan Yardımcısı Abbas Muktedayi, oturumun yapıldığını doğrulayarak, İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin de Arakçi ile birlikte toplantıya katıldığını bildirdi.

Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise “İran sıfır zenginleştirmeyi kabul etmeyecektir” diyerek, ‘ülkenin ulusal gücünün unsurlarından biri olan füze kapasitesinin hiçbir şekilde müzakere konusu yapılamayacağını’ vurguladı.

Parlamento Başkanlık Divanı Sözcüsü Abbas Guderzi de Dışişleri Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın toplantı sırasında İran’ın uranyum zenginleştirmeden vazgeçmesine karşı olduklarını açıkça ifade ettiklerini söyledi.

Guderzi, ‘müzakerelerin yeri ve çerçevesinin tamamen İslam Cumhuriyeti tarafından belirlendiğinin’ teyit edildiğini belirterek, bunun ‘İran’ın diplomasi sahasındaki gücünü yansıttığını’ dile getirdi. Ancak bu tutumun hangi tarafça ilan edildiğine dair ayrıntı vermedi.

Öte yandan Arakçi dün düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin ‘gerçek müzakereler yürütme’ konusundaki ciddiyetine dair şüphelerini dile getirdi. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Arakçi, İran’ın ‘tüm işaretleri değerlendirdikten sonra müzakerelere devam edip etmeme konusunda karar vereceğini’ söyledi ve bu kapsamda Çin ve Rusya ile istişareler yürütüldüğünü ifade etti.

frvfr
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte uçak gemisi “Abraham Lincoln” üzerinde (ABD Donanması – AFP).

İran, kırmızı çizgileri olarak gördüğü tutumunda ısrarcı davranıyor. Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer programıyla sınırlı kalmasını kabul ediyor ve barışçıl bir nükleer programa sahip olma hakkını vurguluyor. Buna karşılık, Körfez’de geniş bir deniz gücü konuşlandıran ve bölgedeki üslerde askeri varlığını artıran ABD, iki ek başlığı da içeren daha kapsamlı bir anlaşma talep ediyor. Washington’un gündemindeki bu başlıklar, İran’ın füze kapasitesinin sınırlandırılması ve Tahran’ın İsrail’e düşman silahlı gruplara verdiği desteğin sona erdirilmesi olarak öne çıkıyor.

İsrail ise bu iki başlıkta herhangi bir taviz verilmemesi gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çarşamba günü Washington’a gitmesi bekleniyor.


Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
TT

Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)

Amerikalı, Hint kökenli ruhani öğretmen ve çok satan sağlık kitaplarının yazarı Deepak Chopra, İsrail’e övgüler yağdırırken, Jeffrey Epstein’ın kendisine Tel Aviv’de katılması fikrine de büyük bir heyecan duyuyordu.

İngiliz The Times gazetesinin haberine göre, 2019’daki tutuklanmasından iki yıl önce Epstein, Chopra’nın Tel Aviv’deki Menora Salonu’nda vereceği konferans sırasında onunla görüşmeye davet edildi. Epstein dosyaları kapsamında yayımlanan milyonlarca belgeden birinde Chopra’nın şu ifadeleri yer aldı:
“Bizimle İsrail’e gel. Rahatla, ilginç insanlarla vakit geçir. İstersen takma isim kullan. Kızlarını da getir. Burada olman çok eğlenceli olur. Sevgiler.”

Ancak Epstein bu davete mesafeli yaklaştı ve şu yanıtı verdi:
“Başka bir yer. İsrail’i hiç sevmiyorum.”

Epstein’ın Mart 2017’de daveti reddetmesinin nedenleri, ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı dosyalardaki gizemlerden biri olmayı sürdürüyor. Belgeler, Epstein’ın özellikle İsrail ve eski Başbakan Ehud Barak ile ilişkisine dair çelişkili ve kafa karıştırıcı bir tablo ortaya koyuyor.

“Epstein casusluk eğitimi aldı” iddiası

ABD’de, Epstein’ın yabancı bir istihbarat servisi adına çalışmış olabileceğine dair iddialar yeniden gündeme geldi. Bu iddialar özellikle sağcı yorumcu Tucker Carlson ve benzer isimler tarafından dillendirildi. Dosyalar arasında, FBI’a bilgi veren gizli bir kaynağın, Epstein’ın gerçekte İsrail istihbarat servisi Mossad için çalıştığını öne sürdüğü iddialar da yer aldı.

FBI’ın Los Angeles ofisinin Ekim 2020 tarihli bir raporunda, söz konusu kaynağın “Epstein’ın Mossad tarafından devşirilmiş bir ajan olduğuna ikna olduğu” ifade edildi. Raporda ayrıca Epstein’ın Mossad adına “casusluk eğitimi aldığı”, uzun yıllar kişisel avukatlığını yapan Harvard Hukuk Fakültesi profesörü Alan Dershowitz aracılığıyla Amerikan ve müttefik istihbarat operasyonlarıyla bağlantılar kurduğu iddia edildi. Raporda, Jared Kushner ile kardeşi Josh Kushner’ın da Dershowitz’in öğrencileri arasında olduğu ifade edildi.

Ancak Dershowitz bu iddiaları alaya alarak, “Herhangi bir istihbarat servisinin ona gerçekten güveneceğini sanmıyorum. Ayrıca böyle bir şeyi benden saklayamazdı” dedi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise hafta sonunda yaptığı açıklamada, Epstein’ın Ehud Barak ile olan yakın ilişkisinin onun İsrail adına casusluk yapmadığının kanıtı olduğunu savundu. Netanyahu, X platformunda, “Jeffrey Epstein ile Ehud Barak arasında alışılmadık derecedeki yakın ilişki, onun İsrail için çalıştığını değil, tam tersini gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Belgeler, Barak ve eşi Nili’nin defalarca Epstein’ın New York’taki dairesinde kaldığını ve Epstein’ın 2019’daki son tutuklanmasından kısa süre önce yeniden ziyaret planladıklarını ortaya koyuyor. Epstein’ın, 2006’da çocuk istismarı ve insan ticareti suçlamalarıyla ilk kez tutuklanmasından sonra da ilişkilerinin devam ettiği görülüyor. Barak daha sonra Epstein ile ilişkisi nedeniyle pişmanlık duyduğunu söyledi.

2018’de Epstein, Barak’tan bir e-postada “Mossad için çalışmadığımı netleştirmesini” istedi. Bir yıl önce ise Barak’a, kendisinden “eski Mossad ajanlarını kirli soruşturmalar için bulmasının istenip istenmediğini” sormuştu.

Belgelere göre Epstein, “Carbyne” adlı (eski adıyla Reporty Homeland Security) İsrailli bir girişime 1,5 milyon dolarlık yatırım yapılmasına katkıda bulundu. Barak, “Vergiden kaçınmak için Kıbrıs’ı kullanma yönündeki İsrail numarası eski ve tehlikelidir” uyarısında bulunurken, iş insanı Nicole Junkermann, Kıbrıs yerine Lüksemburg’un tercih edilmesini önerdi.

“Kesin kanıt yok”

Epstein’ın servetinin kaynağı da uzun süredir soru işaretleri yaratıyor. Eski İngiliz askeri istihbarat subayı Lynette Nusbacher, teorik olarak Epstein’ın bir istihbarat varlığı olmasının mümkün olduğunu, ancak “suçlarıyla mahkûm olmuş biri olmanın ötesine geçtiğini kanıtlayan hiçbir delil bulunmadığını” ifade etti.

2003 yılında Epstein, partneri Ghislaine Maxwell için “çelişkili vize damgalarından kaçınmak” gerekçesiyle ikinci bir pasaport başvurusunda bulundu. Başvuruda Maxwell’in İsrail, Ürdün ve Suudi Arabistan’a seyahat etmeyi planladığı belirtiliyordu. Maxwell’in babası, eski medya patronu Robert Maxwell’in Mossad ile bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyordu.

Epstein, Yahudi bir ailede dünyaya geldi ve New York’ta, çoğunluğu Yahudilerden oluşan Sea Gate adlı kapalı sitede büyüdü. 1985 yılında ailesiyle birlikte İsrail’i ziyaret etti, Tel Aviv’de Plaza Oteli’nde ve Kudüs’te King David Oteli’nde kaldı. Ailesini gezdirmek için limuzin kiraladığı da aktarılan bilgiler arasında.

Resmî kayıtlara geçmeyen başka ziyaretler de söz konusu. 20 Mayıs 2012 tarihli bir e-postada sekreterinden Paris’ten Tel Aviv’e, oradan New York’a ya da Tel Aviv’den Yalta’ya uçuşlar araştırmasını istedi. Bir gün sonra ise “24’ünde Tel Aviv, 27’sinde New York’a birinci sınıf” diye yazdı.

Epstein ayrıca, İsrail’deki en lüks mülklerin açık artırmalarını takip eden pahalı bir emlak sitesine üyeydi.

2017 itibarıyla İsrail’e seyahat etmeye hevesli görünmese de İsrailli kadınlara ilgisini gizlemedi. Chopra’dan “çekici sarışın bir İsrailli… zihin maddenin üstündedir” diye bir istekte bulundu. Chopra ise İsrailli kadınların “savaşçı, agresif ve son derece çekici” olduğu uyarısında bulundu.

Chopra geçen hafta yaptığı açıklamada, “Hiçbir zaman suç teşkil eden ya da sömürücü bir davranışın parçası olmadım. İstismar ve suistimalin her türlüsünü kesin bir dille kınıyorum” ifadesini kullandı.

Epstein ile halen çocuklara yönelik cinsel insan ticareti ağındaki rolü nedeniyle 20 yıl hapis cezası çeken Ghislaine Maxwell arasındaki derin ve uzun süreli ilişki de Epstein’ın İsrail ile bağlantılı olduğu yönündeki komplo teorilerini destekliyor.

Maxwell’in babası Robert Maxwell’in İsrail istihbaratıyla bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyor. Maxwell’in İsrail ekonomisine milyonlar aktardığı ve dönemin Başbakanı Yitzhak Shamir’e “en az 250 milyon dolar yatırım” sözü verdiği biliniyor.

Robert Maxwell, 1991 yılında “Lady Ghislaine” adlı yatından düşerek Kanarya Adaları açıklarında ölü bulundu. Cenazesi İsrail’e götürülerek, Kudüs’te devlet elitlerine ayrılan Zeytin Dağı Mezarlığı’na defnedildi.

“Mossad mı öldürdü?”

Epstein’ın bazı e-postalarında, Robert Maxwell’in Mossad tarafından öldürüldüğüne inandığına dair ifadeler yer aldı. 15 Mart 2018 tarihli bir e-postada Epstein, başlığı “İş bitirildi” olan mesajında Maxwell’in kaderine dair spekülasyonlarda bulundu.

Bu iddialar, Gordon Thomas ve Martin Dillon’un yazdığı “Robert Maxwell’in Suikastı: İsrail’in Süper Casusu” adlı kitapta ortaya atılan teoriyle örtüşüyor. Kitapta, Maxwell’in Mossad için çalıştığı, ancak 3 milyar doları aşan borçlarının faizi olarak talep ettiği 600 milyon dolar ödenmezse her şeyi ifşa etmekle tehdit ettiği ve bunun üzerine öldürüldüğü öne sürülüyor.

The Times’ın görüştüğü pek çok uzman, Maxwell’in Mossad ile bağlantılarını ya da Epstein’ın İsrail istihbaratıyla ilişkisini doğrulayan somut bir bilgiye rastlamadıklarını belirtiyor. Ancak İsrail istihbaratıyla bağlantıları olan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir İsrailli yazar, “Mossad’ın kimi işe alacağını asla bilemezsiniz. Herkes ajan olabilir” değerlendirmesinde bulundu.


İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
TT

İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, dün yaptığı açıklamada, Yahudilerin "bu kötülüğün üstesinden geleceğini" belirterek, Sidney'deki Bondi Plajı'nda Yahudi bayramını kutlayan 15 kişinin ölümüne yol açan silahlı saldırının kurbanlarına başsağlığı diledi.

Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşan Herzog, "Terör, şiddet ve nefret karşısında, tüm inançlardan ve tüm milletlerden iyi insanlar arasındaki bağlar güçlü kalacaktır" dedi.

Bu arada, Filistin yanlısı göstericiler, İsrail Cumhurbaşkanı'nın ziyaretini protesto etmek için Sidney'de toplanmayı planlıyordu. Yetkililer ziyareti büyük bir olay olarak nitelendirmiş ve kalabalığı kontrol etmek için binlerce polis memuru görevlendirmişti. Polis, kamu güvenliği gerekçesiyle göstericileri Sidney'in merkezindeki bir parkta toplanmaya çağırmıştı, ancak protesto organizatörleri bunun yerine şehrin tarihi Belediye Binası'nda toplanmayı planladıklarını söylemişti.

Yetkililer, ziyaret sırasında polise nadiren kullanılan yetkiler verdi; bunlar arasında kalabalıkları dağıtma ve yer değiştirme, belirli alanlara erişimi kısıtlama, insanları ayrılmaya yönlendirme ve araçları arama yetkisi de bulunuyordu.

Yeni Güney Galler Emniyet Müdür Yardımcısı Peter McKenna, Channel Nine News'e yaptığı açıklamada, "Protesto organizatörleriyle yakın temas halinde olduğumuz için bu yetkilerden herhangi birini kullanmak zorunda kalmayacağımızı umuyoruz" dedi. "Genel olarak, tüm toplumu güvende tutmak istiyoruz... Toplum güvenliğini sağlamak için ancak bu amaçla, büyük sayıda polis memuru görevlendireceğiz" dedi. Avustralya'nın en büyük şehri olan Sidney'de yaklaşık 3 bin polis memuru görevlendirilecek.

Herzog, Bondi Plajı'ndaki ölümcül silahlı saldırının ardından Avustralya Başbakanı Anthony Albanese'nin daveti üzerine Avustralya'yı ziyaret ediyor.

Herzog'un ziyareti, Filistin yanlısı grupların muhalefetiyle karşılandı ve Avustralya'nın büyük şehirlerinde protestolar planlandı. Filistin Eylem Grubu da beklenen protestolara getirilen kısıtlamalara karşı Sidney'deki bir mahkemede dava açtı.

Filistin Eylem Grubu yaptığı açıklamada, "BM Soruşturma Komisyonu'nun Gazze'de soykırımı kışkırttığı sonucuna varmasının ardından, bugün Isaac Herzog'un tutuklanmasını ve soruşturulmasını talep etmek için ulusal bir protesto günü olacak" ifadeleri yer aldı.

İsrail hükümetinin sert eleştirmeni olan Avustralya Yahudi Konseyi, pazartesi günü 1000'den fazla önde gelen Avustralyalı Yahudi akademisyen ve toplum figürünün imzaladığı açık bir mektup yayınlayarak Albanese'yi Herzog'a yaptığı daveti geri çekmeye çağırdı.