Rusya konusunda birleşen Avrupa, Çin konusunda ayrışıyor mu?

Rusya söz konusu olduğunda Avrupa’da görülen tam dayanışma yine bu ülkelerin Çin’e karşı farklı tutumlarıyla bariz bir zıtlık oluşturuyor

Xinhua: Al Majalla
Xinhua: Al Majalla
TT

Rusya konusunda birleşen Avrupa, Çin konusunda ayrışıyor mu?

Xinhua: Al Majalla
Xinhua: Al Majalla

Christopher Phillips*

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı açtığı savaş, Avrupalı liderler için bir uyarı ziliydi. Liderler, Vladimir Putin’in on yıldan fazla bir süredir Gürcistan’da, Kırım’da, Suriye’de ve hatta Salisbury sokaklarında giderek daha güçlü taktikler kullanmasına şüphe nazarıyla bakıyorlardı. Ama bu, onların Moskova ile güçlü bağları, özellikle de ticaret bağlarını korumalarına engel olmuyordu. Bunda belirleyici an, 2022 yılındaki Ukrayna işgaliydi. Bu işgal, çoğu Avrupa başkentini Putin ve yandaşlarıyla ilişkilerini gözden geçirip değiştirmeye sevk etti. Bunun neticesinde yaptırımlar dayatıldı, alternatif enerji kaynakları temin etmek için yoğun çabalar gösterildi ve Chelsea kulübünün eski sahibi Roman Abramoviç gibi Putin ile yakın ilişki içinde olan kişilerin mal varlıklarına el kondu.

Dikkate değer olan şey, zihinlerindeki Rus tehdidine karşı Avrupalı hükümetlerin davranışlarında öne çıkan duruş ve eylem birliğidir. Son on yılda Avrupa Birliği (AB) içinde ve dışındaki Avrupalı liderlerin Yunanistan’ın borç krizi ya da Birleşik Krallık’ın AB’den çıkışına ilişkin olarak Londra ve Brüksel arasında görülen şiddetli çatışmalar gibi pek çok mesele etrafında genel olarak ayrışma yaşadığına şahit olundu. Ama Ukrayna konusundaki tepki, neredeyse görüş birliğine dayanarak gösterildi. Kiev’i desteklemek ve Moskova’yı cezalandırmak için bir araya gelen yalnızca AB ülkeleri değildi; bu bloğun dışındaki Avrupa ülkeleri de Rusya karşıtı uygulamalara katıldı.  

2022 yılında Avrupa Siyasi Topluluğu’nun AB üyesi 27 ülkeden oluşan dar grubun dışında 47 ülkeyi içine alan daha geniş bir Avrupa forumu oluşturması, Ukrayna savaşının -paradoksal bir şekilde- nasıl bir tür kıtasal birliği gözler önüne serdiğinin bir işaretiydi.

Gelgelelim Rusya’nın Ukrayna’yı işgali karşısındaki bu birleşik tutum, Çin’e karşı mevcut yaklaşımla keskin bir tezat oluşturuyor. Avrupalı liderler, Moskova’nın oluşturduğu tehdit konusunda hemfikirken Pekin konusunda daha farklı tutumlara sahip. Sözgelimi Londra, Washington’ın Çin’e karşı sert duruşunu yansıtma konusunda giderek daha fazla tereddüt gösteriyor. Nitekim Başbakan Rishi Sunak, yakın zamanda Çin’i küresel güvenlik için “en büyük meydan okuma” olarak niteledi. Onun gibi Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de Çin’e yönelik eleştirilerini yoğunlaştırdı. Buna karşılık AB üyesi ülkelerin yarıdan fazlasının, ki bunların çoğu Doğu ve Güney Avrupa’da yer alıyor, Çin’in Kuşak ve Yol girişimine katıldığını görüyoruz. Macaristan ve Yunanistan gibi bazı ülkeler de Çin’i şeytanlaştırma girişimlerinden geri adım attılar ve çok gerekli gördükleri yatırımları kısıtlamayı reddediyorlar. Bu noktada ciddi bir soru işareti beliriyor: Çin’e ilişkin yaklaşan tartışmalar, Ukrayna savaşının birleştirdiği Avrupa ülkelerini ayırır mı?

Son on yılda Avrupa Birliği (AB) içinde ve dışındaki Avrupalı liderlerin Yunanistan’ın borç krizi ya da Birleşik Krallık’ın AB’den çıkışına ilişkin olarak Londra ve Brüksel arasında görülen şiddetli çatışmalar gibi pek çok mesele etrafında genel olarak ayrışma yaşadığına şahit olundu. Bununla birlikte Ukrayna konusundaki tepki, neredeyse görüş birliğine dayalı olarak gösterildi

Rusya konusunda birlik

Rusya’nın 2022’deki işgaline Avrupa’nın tepkisi bir bütün olarak belirgin değildi. Zira başta Almanya, Polonya, İtalya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan gibi pek çok ülke, enerji tedarikinde esas olarak Rusya’ya bağımlıydı. Buna ek olarak artık AB üyesi olmamakla birlikte önemli bir Avrupalı oyuncu olmaya devam eden Birleşik Krallık da Abramoviç gibi Rus oligarklardan gelen büyük yatırımlara ev sahipliği yapıyordu. Benzer şekilde Kıbrıs da Rus parası için bir sığınaktı. Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın da siyasi açıdan Kremlin’le sıkı ilişkileri vardı. Aslında pek çok kişiye göre Vladimir Putin, işgali planlarken Avrupalıların kendi çıkarları peşinde koşup bu konuda ayrışacaklarına güveniyordu.

Ancak bu varsayımların doğru olmadığı ortaya çıktı. Nitekim Avrupa ülkeleri, yaptırım uygulamak ve Ukrayna’ya yardım sunmak için birleşti. AB, Avrupa barış mekanizması oluşturdu ve bunun üzerinden Kiev’e şu ana kadar 30 milyar dolara varan yardımlar tahsis edildi. Birleşik Krallık gibi AB dışındaki ülkeler de 10 milyar dolar ek askerî ve mali yardım sunarak katkıda bulundu. Avrupalı hükümetler, Ukraynalı sığınmacılara karşı yaklaşımlarında da birleşik bir tutum sergileyerek kıta genelinde milyonlarcasına kucak açtı. Mart 2022’de, yani işgalden sadece bir ay sonra AB liderleri, Rus gazına olan bağımlılıklarını azaltma konusunda anlaştı. Avrupa’da Rus enerjisinin en büyük ithalatçısı olan Almanya, bir yıldan az bir süre zarfında bağımlılığını büyük oranda azaltmayı başardı.

axss
Çekya Cumhurbaşkanı Petr Pavel, 6 Temmuz 2023’te Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenski’yi Prag’da ağırladı (Reuters)

Gelgelelim işler, tam anlamıyla yolunda gitmedi; Macaristan, AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarını çokça eleştirdi ve Orban, birleşik Avrupa cephesinde bir istisna olduğunu gösterdi. Hatta birkaç kez Ukrayna’ya yönelik yardım paketlerini engelledi ve bu durum, Brüksel’i alternatif çözümler aramaya mecbur etti. Orban’ın AB ile ilişkisi bütün olarak dibe vurdu. O kadar ki yakın zamanda AB’yi Hitler ve Napolyon Bonapart ile kıyasladı. Ancak tüm söylemlerine rağmen Orban, safları yıkmadı ve Avrupa’nın birliğini rayından çıkarmadı. Aynı şey, AB’deki başka ülkeler için de geçerli. Örneğin Kıbrıs, işgalden önce Rusya’ya yakın ilişkilere sahipti, ancak Putin’e karşı Brüksel çizgisini takip etmeyi kabul etti. Financial Times’a konuşan Kıbrıs Dışişleri Bakanı Yoannis Kasulidis şunları söyledi: “Başka bir seçeneğimiz yoktu. Kararımız, AB’yi desteklemek ve onunla dayanışma halinde olmaktı.” Kıbrıs bu tavrı, sürgündeki Rusların değerli yatırımlarını kaybetmenin Kıbrıs ekonomisi için sebep olduğu maliyete rağmen benimsedi.

2022 yılında Avrupa Siyasi Topluluğu’nun AB üyesi 27 ülkeden oluşan dar grubun dışında 47 ülkeyi içine alan daha geniş bir Avrupa forumu oluşturması, Ukrayna savaşının -paradoksal bir şekilde- nasıl bir tür kıtasal birliği gözler önüne serdiğinin bir işaretiydi

AB dışındaki Avrupa ülkelerinden Rusya’yla çatışmaya başka bir muhalefet daha vardı: Türkiye, ısrarla tarafsızlık yaklaşımını benimsedi. Bu durum, Türkiye’nin NATO’daki müttefiklerini büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Belarus ve tanınmamış ayrılıkçı Transdinyester Cumhuriyeti ise Rusya’nın güçlü iki müttefiki olup, görüşmelerin bir parçası değildir.  

Tarihî ve kültürel açıdan Rusya’ya yakın bir ülke olan Sırbistan da tarafsız kaldı ve yaptırımlara katılmadı. Hükümetinin nihayetinde katılmayı umduğu AB’ye sakince yaklaşmakla birlikte AB yaptırımıyla uyumlu olarak Rus petrolüne olan bağımlılığını sona erdirdi ve onun yerine Irak petrolünü ithal etti. Sonuç olarak Avrupa’nın birleşik tutumuna uyum sağlamayan ülkelerin sayısı, hâlâ çok az. Birleşik Krallık, Norveç, İzlanda, Arnavutluk, Kuzey Makedonya ve Moldova gibi AB üyesi olmayan hükümetlerin Rusya’ya yaptırım uygulamada AB’ye iştirak etmesiyle birlikte Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunun işgale yoğun bir şekilde itiraz etme konusunda birleştiği görülüyor. Kafkasya gibi uzak ülkelerin yeni Avrupa siyasi topluluğuna katılmaya hazırlanması da yaptırımlara katılmak istemeyenlerin bile genel birlik hali göstermeye hevesli olduklarına delalet ediyor. Bu noktada Rusya ve Belarus’un üyeliği olmayan yegâne iki Avrupa ülkesi olması kayda değer.

Pekin’in Avrupa’daki ekonomik nüfuzu son yıllarda genişledi. Nitekim AB’ye üye ülkelerin üçte ikisi Kuşak ve Yol girişimine katılmak için mutabakat zaptı imzaladı

Çin konusundaki farklılık

Rusya söz konusu olduğunda Avrupa’da görülen benzersiz birlik düzeyi, aynı ülkelerin Çin konusundaki farklı tutumlarıyla bariz bir tezat oluşturuyor. Pekin’in Avrupa’daki ekonomik nüfuzu, son yıllarda genişledi. Nitekim AB üyesi ülkelerin üçte ikisi, Kuşak ve Yol girişimine katılmak üzere mutabakat zaptı imzaladı. Böylece Yunanistan’da Pire Limanı’nın yenilenmesi ve Macaristan’da Budapeşte-Belgrad demiryolunun inşa edilmesi gibi önemli altyapı yatırımları başladı bile. Çin; Türkiye, Sırbistan ve Karadağ gibi daha küçük Batı Balkanlar ülkeleri dahil olmak üzere AB dışındaki ülkelerde de büyük yatırımlarda bulundu.

ABD; Brüksel ve Avrupa hükümetlerinin bununla ilgilenmesi gerektiğinde ısrar ediyor. Peş peşe gelen ABD başkanlarının son yıllarda Pekin’e karşı söylemlerinin tonunu yükseltmesi ve müttefiklerini Çin’e yönelik algılarını ekonomik bir ortaktan stratejik bir tehdit olacak şekilde değiştirmeye çağırması dikkat çekici. Bazı Avrupa hükümetleri, bu bakış açısını benimserken birçoğu hâlâ gizli veya alenen bunu reddediyor, Çin’in yatırımlarını genel olarak hoş karşılıyor ve Washington’ın endişelerine rağmen özellikle Kuşak ve Yol girişimine desteklerini dile getiriyorlar.

ABD’nin 2017 yılında Donald Trump’ın başkanlığı döneminde Çin’e karşı nasıl alenen saldırgan bir tavır benimsediği aşikardı. Avrupa ülkeleri ise daha temkinli ve yavaş tepkiler gösterdi. AB ve diğer Avrupa hükümetleri, uzun bir süredir Washington ile Pekin arasındaki artan gerilimlerde herhangi bir tarafı tutmamaya özen gösteriyordu. Ancak yakın zamanda bu yaklaşımda bir kayma yaşandı. Nitekim 2010’da Çin ile ilişkilerde ‘altın çağ’ ilan eden Birleşik Krallık, Japonya’daki G7 zirvesinden önce Çin’i artık ‘bir meydan okuma’ olarak gördüğünü açıkladı. Daha sonra Almanya, Fransa ve İtalya da Çin ekonomisindeki hassas sektörlerden yatırımları çekmek suretiyle Çin ile ticari ilişkilerde ‘riskin azaltılması’ için diğer G7 ülkeleriyle anlaşma konusunda Birleşik Krallık’a katıldı. Bu, Ursula von der Leyen’in nisan ayında başkent Pekin’de yaptığı bir konuşmada kullandığı şaşırtıcı eleştirel dilde kendini açıkça gösterdi. Leyen, Çin liderliğinin giderek artan otoriter eğilimini eleştiriyor gibiydi.

Çin’e dair belirsizlik, ekonomik açıdan daha zayıf Avrupa ülkelerine özgü değil. Zira Fransa da Pekin’e karşı sert bir tavır benimsemekten çekiniyor. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, G7’de ‘risk almama’ stratejisini onaylamakla beraber daha önce Pekin’i ziyaret etmiş ve Avrupa’nın Çin ile ABD arasındaki çatışmaya çekilmemesi gerektiği konusunda ısrarcı olmuştu

Avrupa ülkeleri, Çin’e karşı ek önlemler aldı. 2021 yılında AB, Kuşak ve Yol girişimine karşı koyma hedefiyle ‘Küresel Ağ Geçidi’ fonu oluşturulduğunu duyurdu. Çin’in adı açıkça zikredilmese de birçok kişi tarafından fonun tanıtımı, gelişmekte olan ülkelere altyapı yatırımı için alternatif bir kaynak sağlamak ve muhtemelen Pekin’in etkisi altına girmelerini engellemek suretiyle Çin’in ‘kalkınma diplomasisine’ karşı koymanın bir yolu olarak yorumlandı. Yakın zamanda İtalya, Kuşak ve Yol girişiminden ayrılmayı düşündüğüne işaret etti. Girişime katılan tek G7 ülkesi olan İtalya, görünüşe bakılırsa diğer G7 ülkelerinin baskısı altında.

Çin’i destekleyen sesler

Bununla birlikte Çin yatırımına daha az bağımlı olan daha büyük Avrupa ekonomileri tutumlarını değiştirirken diğer ülkeler daha tereddütlü olmayı sürdürüyor. Örnek olarak Yunanistan’ı alalım. AB düzeyinde Çin’e karşı birleşik bir politika geliştirmek için gösterilen çabaları açıkça eleştiren Yunanistan, bilindiği üzere Çin’den büyük yatırımlar aldı. Hem Avusturya hem de Macaristan da bu eğilime karşı olduklarını ifade etti. Bu üç ülkenin şiddetle karşı çıktığı şeyler arasında örneğin Huawei’in AB düzeyinde yasaklanması da vardı. Bilhassa Macaristan, elbette Rusya’ya verdiği desteğin yanı sıra AB içinde Çin’i destekleyen belki de en yüksek sestir. Ağustos 2022’de Çinli CATL şirketi, Avrupa’daki ikinci pil fabrikasını Macaristan’da açmayı planladığını duyurdu ki bu, Budapeşte’nin Pekin’e artan yakınlığını artıracak gibi görünen 7,3 milyar euro değerinde büyük bir yatırım. AB dışında Sırbistan da Çin’den önemli ölçüde yatırım aldı ve Rusya’ya yaklaşımına benzer şekilde Brüksel ile Pekin arasında da ince bir çizgide ilerliyor.

Çin’e dair belirsizlik, ekonomik açıdan daha zayıf Avrupa ülkelerine özgü değil. Zira Fransa da Pekin’e karşı sert bir tavır benimsemekten çekiniyor. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, G7’de ‘risk almama’ stratejisini onaylamakla beraber daha önce Pekin’i ziyaret etmiş ve Avrupa’nın Çin ile ABD arasındaki çatışmaya çekilmemesi gerektiği konusunda ısrarcı olmuştu.

zas
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (solda) ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (sağda) 8 Nisan 2023’teki resmî Pekin ziyareti münasebetiyle yaptıkları bir görüşmede konuşuyor (EPA)

Fransa, Çin’in oluşturduğu potansiyel askerî tehdidi kabul etse ve savunma stratejisini buna göre planlasa da görünüşe göre Paris, Washington’ın tercih ettiği çatışmacı söylemi reddediyor. Nitekim Macron, Ursula von der Leyen’e kıyasla daha çekimser bir tutum benimsiyor. Benzer şekilde Birleşik Krallık’ta bir sonraki seçimi kazanması muhtemel olan muhalefetteki İşçi Partisi, Başbakan Rishi Sunak’ın son yaklaşımına kıyasla Çin’e karşı daha incelikli bir yaklaşım çağrısında bulundu. Gölge Dışişleri Bakanı David Lammy, bir yandan Pekin’in insan hakları ihlallerini ve saldırgan davranışlarını kınarken diğer yandan iklim değişikliği gibi konularda Pekin ile iş birliği çağrısı yaptı.

Bununla birlikte Çin’in Avrupa’daki etkisinin Ukrayna savaşındaki tarafsız konumundan etkilendiğini düşünenler de var. Daha önce Çin’in yatırımı ile Kuşak ve Yol girişimini kabul eden Doğu Avrupa ülkeleri, Pekin’in Moskova yanlısı politikası nedeniyle tutumlarını yeniden değerlendirdi. The Atlantic Council Araştırma Merkezi’nden araştırmacı Sona Muzikarova bunun, geçen yıl Baltık ülkelerinin Çin’e ve Kuşak ve Yol girişiminin Avrupalı üyelerine ait 17+1 iş birliği mekanizmasından çıkma kararına katkıda bulunduğunu savunuyor. Aynı şekilde yeni Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Petr Pavel’in Tayvan’a Pekin’i öfkelendiren ilk diplomatik davet kararı, Prag’ın Çin yatırımına hevesli olmamasından kaynaklanıyor olabilir. Bu hamleler, Washington’ın daha çatışmacı yaklaşımının benimsendiğini temsil etmese de tablonun, Batı Avrupa’nın Pekin’e karşıt, Doğu Avrupa’nınsa daha uyumlu olduğu yönündeki yargıdan daha karmaşık olduğuna işaret ediyor.

Uzun bir süredir, ilgili 27 ya da 47 ülkenin farklı menfaatleri göz önüne alındığında, bırakın daha geniş Avrupa kıtasını, AB’nin dahi dış politika tutumları üzerine anlaşmaya varmasının zor olduğu kanıtlandı

Belirsiz bir gelecek

Öyleyse AB içinde ve dışındaki Avrupalı hükümetler tamamen Çin’e karşı önyargılı olmamakla beraber Macaristan’ın coşkusundan Birleşik Krallık’ın (mevcut) düşmanlığına kadarki yelpazede farklı tutumlar sergiliyorlar. Bazıları, Çin’e karşı Washington’ın çizgisine yaklaşmaya açık görünürken diğer bazıları aynı yolu izlemiyor. Beyaz Saray, yavaş da olsa meselenin kendi lehine dönmesini umarken Washington, zamanla daha fazla ülkenin Pekin’in kötü niyetli olduğuna kanaat getireceğini düşünüyor. Bu, nihayetinde 2022’den sonra Rusya’ya karşı tanık olduğumuza benzer şekilde Çin’e karşı (bir ölçüde) birleşik bir Avrupa cephesine alan açabilir.

Lakin ABD’nin bir hayal kırıklığına uğraması mümkün. Belki de Avrupa’nın Rusya’ya karşı birleşik tepkisi, kaide değil istisnadır. Uzun bir süredir, ilgili 27 ya da 47 ülkenin farklı menfaatleri göz önüne alındığında, bırakın daha geniş Avrupa kıtasını, AB’nin dahi dış politika tutumları üzerine anlaşmaya varmasının zor olduğu kanıtlandı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Avrupalı hükümetlerin çoğunun apaçık bir tehdit olarak görebileceği ve nadir rastlanan bir yakın tehlike oluşturdu. Ancak Çin, şu an böyle bir tehdit oluşturmuyor. Dolayısıyla da aynı kararlı birliği gerçekleştirmek zor. Pekin ile Washington arasında büyük bir çatışma ya da Çin’in Tayvan’ı işgali gibi dramatik bir tırmanış, bu kitlesel hesapları değiştirebilir. Ama bu olmadan Rusya’daki ile aynı düzeyde bir birliğin ortaya çıktığını görmek zor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat okurları için Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
TT

Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’li müzakerecilerle gerçekleştirdiği görüşmelerin ilk turunun sonuçları hakkında meclis üyelerini bilgilendirdi. Diğer yandan Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, Tahran ile Washington arasında nükleer müzakerelerde arabuluculuk rolü üstlenen Umman’a yarın bir heyetin başında gitmeyi planladığını açıkladı.

Laricani’nin ziyareti, geçen hafta sonu Umman’da yaklaşık dokuz aylık aranın ardından yapılan dolaylı görüşmelerin ilk turunu izleyen ve İran-ABD hattında ikinci bir müzakere turuna ilişkin beklentilerin arttığı bir döneme denk geliyor.

Söz konusu görüşmeler, ABD’nin İran yakınlarında deniz kuvvetlerini artırdığı ve Tahran’ın olası bir saldırıya sert karşılık vereceğini duyurduğu bir ortamda, diplomasiye yeni bir fırsat açmayı amaçlıyor.

Laricani, Telegram hesabından yaptığı açıklamada, Umman’da üst düzey yetkililerle bir araya gelerek son bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele alacağını, bunun yanı sıra ikili iş birliğini farklı düzeylerde değerlendireceğini belirtti.

Müzakerelerin bir sonraki turunun tarih ve yerinin ise henüz açıklanmadığı kaydedildi. Nükleer görüşmelere, İran’da Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin nezaret ettiği ve nihai kararların, Dini Lider Ali Hamaney’in onayının ardından alındığı ifade edildi.

scdvfgth
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, 18 Ocak’ta Tahran’da Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin için düzenlenen resepsiyonun ardından ofisinden ayrılırken görülüyor. (Laricani’nin internet sitesi)

Laricani’nin Umman’a yapacağı ziyaretin duyurulması, Arakçi’nin bugün parlamentoyu, kapalı kapılar ardında yapılan bir oturumda görüşmelerin sonuçları hakkında bilgilendirmesiyle eş zamanlı gerçekleşti.

Parlamentonun Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkan Yardımcısı Abbas Muktedayi, oturumun yapıldığını doğrulayarak, İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin de Arakçi ile birlikte toplantıya katıldığını bildirdi.

Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise “İran sıfır zenginleştirmeyi kabul etmeyecektir” diyerek, ‘ülkenin ulusal gücünün unsurlarından biri olan füze kapasitesinin hiçbir şekilde müzakere konusu yapılamayacağını’ vurguladı.

Parlamento Başkanlık Divanı Sözcüsü Abbas Guderzi de Dışişleri Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın toplantı sırasında İran’ın uranyum zenginleştirmeden vazgeçmesine karşı olduklarını açıkça ifade ettiklerini söyledi.

Guderzi, ‘müzakerelerin yeri ve çerçevesinin tamamen İslam Cumhuriyeti tarafından belirlendiğinin’ teyit edildiğini belirterek, bunun ‘İran’ın diplomasi sahasındaki gücünü yansıttığını’ dile getirdi. Ancak bu tutumun hangi tarafça ilan edildiğine dair ayrıntı vermedi.

Öte yandan Arakçi dün düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin ‘gerçek müzakereler yürütme’ konusundaki ciddiyetine dair şüphelerini dile getirdi. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Arakçi, İran’ın ‘tüm işaretleri değerlendirdikten sonra müzakerelere devam edip etmeme konusunda karar vereceğini’ söyledi ve bu kapsamda Çin ve Rusya ile istişareler yürütüldüğünü ifade etti.

frvfr
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte uçak gemisi “Abraham Lincoln” üzerinde (ABD Donanması – AFP).

İran, kırmızı çizgileri olarak gördüğü tutumunda ısrarcı davranıyor. Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer programıyla sınırlı kalmasını kabul ediyor ve barışçıl bir nükleer programa sahip olma hakkını vurguluyor. Buna karşılık, Körfez’de geniş bir deniz gücü konuşlandıran ve bölgedeki üslerde askeri varlığını artıran ABD, iki ek başlığı da içeren daha kapsamlı bir anlaşma talep ediyor. Washington’un gündemindeki bu başlıklar, İran’ın füze kapasitesinin sınırlandırılması ve Tahran’ın İsrail’e düşman silahlı gruplara verdiği desteğin sona erdirilmesi olarak öne çıkıyor.

İsrail ise bu iki başlıkta herhangi bir taviz verilmemesi gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çarşamba günü Washington’a gitmesi bekleniyor.


Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
TT

Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)

Amerikalı, Hint kökenli ruhani öğretmen ve çok satan sağlık kitaplarının yazarı Deepak Chopra, İsrail’e övgüler yağdırırken, Jeffrey Epstein’ın kendisine Tel Aviv’de katılması fikrine de büyük bir heyecan duyuyordu.

İngiliz The Times gazetesinin haberine göre, 2019’daki tutuklanmasından iki yıl önce Epstein, Chopra’nın Tel Aviv’deki Menora Salonu’nda vereceği konferans sırasında onunla görüşmeye davet edildi. Epstein dosyaları kapsamında yayımlanan milyonlarca belgeden birinde Chopra’nın şu ifadeleri yer aldı:
“Bizimle İsrail’e gel. Rahatla, ilginç insanlarla vakit geçir. İstersen takma isim kullan. Kızlarını da getir. Burada olman çok eğlenceli olur. Sevgiler.”

Ancak Epstein bu davete mesafeli yaklaştı ve şu yanıtı verdi:
“Başka bir yer. İsrail’i hiç sevmiyorum.”

Epstein’ın Mart 2017’de daveti reddetmesinin nedenleri, ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı dosyalardaki gizemlerden biri olmayı sürdürüyor. Belgeler, Epstein’ın özellikle İsrail ve eski Başbakan Ehud Barak ile ilişkisine dair çelişkili ve kafa karıştırıcı bir tablo ortaya koyuyor.

“Epstein casusluk eğitimi aldı” iddiası

ABD’de, Epstein’ın yabancı bir istihbarat servisi adına çalışmış olabileceğine dair iddialar yeniden gündeme geldi. Bu iddialar özellikle sağcı yorumcu Tucker Carlson ve benzer isimler tarafından dillendirildi. Dosyalar arasında, FBI’a bilgi veren gizli bir kaynağın, Epstein’ın gerçekte İsrail istihbarat servisi Mossad için çalıştığını öne sürdüğü iddialar da yer aldı.

FBI’ın Los Angeles ofisinin Ekim 2020 tarihli bir raporunda, söz konusu kaynağın “Epstein’ın Mossad tarafından devşirilmiş bir ajan olduğuna ikna olduğu” ifade edildi. Raporda ayrıca Epstein’ın Mossad adına “casusluk eğitimi aldığı”, uzun yıllar kişisel avukatlığını yapan Harvard Hukuk Fakültesi profesörü Alan Dershowitz aracılığıyla Amerikan ve müttefik istihbarat operasyonlarıyla bağlantılar kurduğu iddia edildi. Raporda, Jared Kushner ile kardeşi Josh Kushner’ın da Dershowitz’in öğrencileri arasında olduğu ifade edildi.

Ancak Dershowitz bu iddiaları alaya alarak, “Herhangi bir istihbarat servisinin ona gerçekten güveneceğini sanmıyorum. Ayrıca böyle bir şeyi benden saklayamazdı” dedi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise hafta sonunda yaptığı açıklamada, Epstein’ın Ehud Barak ile olan yakın ilişkisinin onun İsrail adına casusluk yapmadığının kanıtı olduğunu savundu. Netanyahu, X platformunda, “Jeffrey Epstein ile Ehud Barak arasında alışılmadık derecedeki yakın ilişki, onun İsrail için çalıştığını değil, tam tersini gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Belgeler, Barak ve eşi Nili’nin defalarca Epstein’ın New York’taki dairesinde kaldığını ve Epstein’ın 2019’daki son tutuklanmasından kısa süre önce yeniden ziyaret planladıklarını ortaya koyuyor. Epstein’ın, 2006’da çocuk istismarı ve insan ticareti suçlamalarıyla ilk kez tutuklanmasından sonra da ilişkilerinin devam ettiği görülüyor. Barak daha sonra Epstein ile ilişkisi nedeniyle pişmanlık duyduğunu söyledi.

2018’de Epstein, Barak’tan bir e-postada “Mossad için çalışmadığımı netleştirmesini” istedi. Bir yıl önce ise Barak’a, kendisinden “eski Mossad ajanlarını kirli soruşturmalar için bulmasının istenip istenmediğini” sormuştu.

Belgelere göre Epstein, “Carbyne” adlı (eski adıyla Reporty Homeland Security) İsrailli bir girişime 1,5 milyon dolarlık yatırım yapılmasına katkıda bulundu. Barak, “Vergiden kaçınmak için Kıbrıs’ı kullanma yönündeki İsrail numarası eski ve tehlikelidir” uyarısında bulunurken, iş insanı Nicole Junkermann, Kıbrıs yerine Lüksemburg’un tercih edilmesini önerdi.

“Kesin kanıt yok”

Epstein’ın servetinin kaynağı da uzun süredir soru işaretleri yaratıyor. Eski İngiliz askeri istihbarat subayı Lynette Nusbacher, teorik olarak Epstein’ın bir istihbarat varlığı olmasının mümkün olduğunu, ancak “suçlarıyla mahkûm olmuş biri olmanın ötesine geçtiğini kanıtlayan hiçbir delil bulunmadığını” ifade etti.

2003 yılında Epstein, partneri Ghislaine Maxwell için “çelişkili vize damgalarından kaçınmak” gerekçesiyle ikinci bir pasaport başvurusunda bulundu. Başvuruda Maxwell’in İsrail, Ürdün ve Suudi Arabistan’a seyahat etmeyi planladığı belirtiliyordu. Maxwell’in babası, eski medya patronu Robert Maxwell’in Mossad ile bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyordu.

Epstein, Yahudi bir ailede dünyaya geldi ve New York’ta, çoğunluğu Yahudilerden oluşan Sea Gate adlı kapalı sitede büyüdü. 1985 yılında ailesiyle birlikte İsrail’i ziyaret etti, Tel Aviv’de Plaza Oteli’nde ve Kudüs’te King David Oteli’nde kaldı. Ailesini gezdirmek için limuzin kiraladığı da aktarılan bilgiler arasında.

Resmî kayıtlara geçmeyen başka ziyaretler de söz konusu. 20 Mayıs 2012 tarihli bir e-postada sekreterinden Paris’ten Tel Aviv’e, oradan New York’a ya da Tel Aviv’den Yalta’ya uçuşlar araştırmasını istedi. Bir gün sonra ise “24’ünde Tel Aviv, 27’sinde New York’a birinci sınıf” diye yazdı.

Epstein ayrıca, İsrail’deki en lüks mülklerin açık artırmalarını takip eden pahalı bir emlak sitesine üyeydi.

2017 itibarıyla İsrail’e seyahat etmeye hevesli görünmese de İsrailli kadınlara ilgisini gizlemedi. Chopra’dan “çekici sarışın bir İsrailli… zihin maddenin üstündedir” diye bir istekte bulundu. Chopra ise İsrailli kadınların “savaşçı, agresif ve son derece çekici” olduğu uyarısında bulundu.

Chopra geçen hafta yaptığı açıklamada, “Hiçbir zaman suç teşkil eden ya da sömürücü bir davranışın parçası olmadım. İstismar ve suistimalin her türlüsünü kesin bir dille kınıyorum” ifadesini kullandı.

Epstein ile halen çocuklara yönelik cinsel insan ticareti ağındaki rolü nedeniyle 20 yıl hapis cezası çeken Ghislaine Maxwell arasındaki derin ve uzun süreli ilişki de Epstein’ın İsrail ile bağlantılı olduğu yönündeki komplo teorilerini destekliyor.

Maxwell’in babası Robert Maxwell’in İsrail istihbaratıyla bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyor. Maxwell’in İsrail ekonomisine milyonlar aktardığı ve dönemin Başbakanı Yitzhak Shamir’e “en az 250 milyon dolar yatırım” sözü verdiği biliniyor.

Robert Maxwell, 1991 yılında “Lady Ghislaine” adlı yatından düşerek Kanarya Adaları açıklarında ölü bulundu. Cenazesi İsrail’e götürülerek, Kudüs’te devlet elitlerine ayrılan Zeytin Dağı Mezarlığı’na defnedildi.

“Mossad mı öldürdü?”

Epstein’ın bazı e-postalarında, Robert Maxwell’in Mossad tarafından öldürüldüğüne inandığına dair ifadeler yer aldı. 15 Mart 2018 tarihli bir e-postada Epstein, başlığı “İş bitirildi” olan mesajında Maxwell’in kaderine dair spekülasyonlarda bulundu.

Bu iddialar, Gordon Thomas ve Martin Dillon’un yazdığı “Robert Maxwell’in Suikastı: İsrail’in Süper Casusu” adlı kitapta ortaya atılan teoriyle örtüşüyor. Kitapta, Maxwell’in Mossad için çalıştığı, ancak 3 milyar doları aşan borçlarının faizi olarak talep ettiği 600 milyon dolar ödenmezse her şeyi ifşa etmekle tehdit ettiği ve bunun üzerine öldürüldüğü öne sürülüyor.

The Times’ın görüştüğü pek çok uzman, Maxwell’in Mossad ile bağlantılarını ya da Epstein’ın İsrail istihbaratıyla ilişkisini doğrulayan somut bir bilgiye rastlamadıklarını belirtiyor. Ancak İsrail istihbaratıyla bağlantıları olan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir İsrailli yazar, “Mossad’ın kimi işe alacağını asla bilemezsiniz. Herkes ajan olabilir” değerlendirmesinde bulundu.


İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
TT

İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, dün yaptığı açıklamada, Yahudilerin "bu kötülüğün üstesinden geleceğini" belirterek, Sidney'deki Bondi Plajı'nda Yahudi bayramını kutlayan 15 kişinin ölümüne yol açan silahlı saldırının kurbanlarına başsağlığı diledi.

Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşan Herzog, "Terör, şiddet ve nefret karşısında, tüm inançlardan ve tüm milletlerden iyi insanlar arasındaki bağlar güçlü kalacaktır" dedi.

Bu arada, Filistin yanlısı göstericiler, İsrail Cumhurbaşkanı'nın ziyaretini protesto etmek için Sidney'de toplanmayı planlıyordu. Yetkililer ziyareti büyük bir olay olarak nitelendirmiş ve kalabalığı kontrol etmek için binlerce polis memuru görevlendirmişti. Polis, kamu güvenliği gerekçesiyle göstericileri Sidney'in merkezindeki bir parkta toplanmaya çağırmıştı, ancak protesto organizatörleri bunun yerine şehrin tarihi Belediye Binası'nda toplanmayı planladıklarını söylemişti.

Yetkililer, ziyaret sırasında polise nadiren kullanılan yetkiler verdi; bunlar arasında kalabalıkları dağıtma ve yer değiştirme, belirli alanlara erişimi kısıtlama, insanları ayrılmaya yönlendirme ve araçları arama yetkisi de bulunuyordu.

Yeni Güney Galler Emniyet Müdür Yardımcısı Peter McKenna, Channel Nine News'e yaptığı açıklamada, "Protesto organizatörleriyle yakın temas halinde olduğumuz için bu yetkilerden herhangi birini kullanmak zorunda kalmayacağımızı umuyoruz" dedi. "Genel olarak, tüm toplumu güvende tutmak istiyoruz... Toplum güvenliğini sağlamak için ancak bu amaçla, büyük sayıda polis memuru görevlendireceğiz" dedi. Avustralya'nın en büyük şehri olan Sidney'de yaklaşık 3 bin polis memuru görevlendirilecek.

Herzog, Bondi Plajı'ndaki ölümcül silahlı saldırının ardından Avustralya Başbakanı Anthony Albanese'nin daveti üzerine Avustralya'yı ziyaret ediyor.

Herzog'un ziyareti, Filistin yanlısı grupların muhalefetiyle karşılandı ve Avustralya'nın büyük şehirlerinde protestolar planlandı. Filistin Eylem Grubu da beklenen protestolara getirilen kısıtlamalara karşı Sidney'deki bir mahkemede dava açtı.

Filistin Eylem Grubu yaptığı açıklamada, "BM Soruşturma Komisyonu'nun Gazze'de soykırımı kışkırttığı sonucuna varmasının ardından, bugün Isaac Herzog'un tutuklanmasını ve soruşturulmasını talep etmek için ulusal bir protesto günü olacak" ifadeleri yer aldı.

İsrail hükümetinin sert eleştirmeni olan Avustralya Yahudi Konseyi, pazartesi günü 1000'den fazla önde gelen Avustralyalı Yahudi akademisyen ve toplum figürünün imzaladığı açık bir mektup yayınlayarak Albanese'yi Herzog'a yaptığı daveti geri çekmeye çağırdı.