Rusya konusunda birleşen Avrupa, Çin konusunda ayrışıyor mu?

Rusya söz konusu olduğunda Avrupa’da görülen tam dayanışma yine bu ülkelerin Çin’e karşı farklı tutumlarıyla bariz bir zıtlık oluşturuyor

Xinhua: Al Majalla
Xinhua: Al Majalla
TT

Rusya konusunda birleşen Avrupa, Çin konusunda ayrışıyor mu?

Xinhua: Al Majalla
Xinhua: Al Majalla

Christopher Phillips*

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı açtığı savaş, Avrupalı liderler için bir uyarı ziliydi. Liderler, Vladimir Putin’in on yıldan fazla bir süredir Gürcistan’da, Kırım’da, Suriye’de ve hatta Salisbury sokaklarında giderek daha güçlü taktikler kullanmasına şüphe nazarıyla bakıyorlardı. Ama bu, onların Moskova ile güçlü bağları, özellikle de ticaret bağlarını korumalarına engel olmuyordu. Bunda belirleyici an, 2022 yılındaki Ukrayna işgaliydi. Bu işgal, çoğu Avrupa başkentini Putin ve yandaşlarıyla ilişkilerini gözden geçirip değiştirmeye sevk etti. Bunun neticesinde yaptırımlar dayatıldı, alternatif enerji kaynakları temin etmek için yoğun çabalar gösterildi ve Chelsea kulübünün eski sahibi Roman Abramoviç gibi Putin ile yakın ilişki içinde olan kişilerin mal varlıklarına el kondu.

Dikkate değer olan şey, zihinlerindeki Rus tehdidine karşı Avrupalı hükümetlerin davranışlarında öne çıkan duruş ve eylem birliğidir. Son on yılda Avrupa Birliği (AB) içinde ve dışındaki Avrupalı liderlerin Yunanistan’ın borç krizi ya da Birleşik Krallık’ın AB’den çıkışına ilişkin olarak Londra ve Brüksel arasında görülen şiddetli çatışmalar gibi pek çok mesele etrafında genel olarak ayrışma yaşadığına şahit olundu. Ama Ukrayna konusundaki tepki, neredeyse görüş birliğine dayanarak gösterildi. Kiev’i desteklemek ve Moskova’yı cezalandırmak için bir araya gelen yalnızca AB ülkeleri değildi; bu bloğun dışındaki Avrupa ülkeleri de Rusya karşıtı uygulamalara katıldı.  

2022 yılında Avrupa Siyasi Topluluğu’nun AB üyesi 27 ülkeden oluşan dar grubun dışında 47 ülkeyi içine alan daha geniş bir Avrupa forumu oluşturması, Ukrayna savaşının -paradoksal bir şekilde- nasıl bir tür kıtasal birliği gözler önüne serdiğinin bir işaretiydi.

Gelgelelim Rusya’nın Ukrayna’yı işgali karşısındaki bu birleşik tutum, Çin’e karşı mevcut yaklaşımla keskin bir tezat oluşturuyor. Avrupalı liderler, Moskova’nın oluşturduğu tehdit konusunda hemfikirken Pekin konusunda daha farklı tutumlara sahip. Sözgelimi Londra, Washington’ın Çin’e karşı sert duruşunu yansıtma konusunda giderek daha fazla tereddüt gösteriyor. Nitekim Başbakan Rishi Sunak, yakın zamanda Çin’i küresel güvenlik için “en büyük meydan okuma” olarak niteledi. Onun gibi Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de Çin’e yönelik eleştirilerini yoğunlaştırdı. Buna karşılık AB üyesi ülkelerin yarıdan fazlasının, ki bunların çoğu Doğu ve Güney Avrupa’da yer alıyor, Çin’in Kuşak ve Yol girişimine katıldığını görüyoruz. Macaristan ve Yunanistan gibi bazı ülkeler de Çin’i şeytanlaştırma girişimlerinden geri adım attılar ve çok gerekli gördükleri yatırımları kısıtlamayı reddediyorlar. Bu noktada ciddi bir soru işareti beliriyor: Çin’e ilişkin yaklaşan tartışmalar, Ukrayna savaşının birleştirdiği Avrupa ülkelerini ayırır mı?

Son on yılda Avrupa Birliği (AB) içinde ve dışındaki Avrupalı liderlerin Yunanistan’ın borç krizi ya da Birleşik Krallık’ın AB’den çıkışına ilişkin olarak Londra ve Brüksel arasında görülen şiddetli çatışmalar gibi pek çok mesele etrafında genel olarak ayrışma yaşadığına şahit olundu. Bununla birlikte Ukrayna konusundaki tepki, neredeyse görüş birliğine dayalı olarak gösterildi

Rusya konusunda birlik

Rusya’nın 2022’deki işgaline Avrupa’nın tepkisi bir bütün olarak belirgin değildi. Zira başta Almanya, Polonya, İtalya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan gibi pek çok ülke, enerji tedarikinde esas olarak Rusya’ya bağımlıydı. Buna ek olarak artık AB üyesi olmamakla birlikte önemli bir Avrupalı oyuncu olmaya devam eden Birleşik Krallık da Abramoviç gibi Rus oligarklardan gelen büyük yatırımlara ev sahipliği yapıyordu. Benzer şekilde Kıbrıs da Rus parası için bir sığınaktı. Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın da siyasi açıdan Kremlin’le sıkı ilişkileri vardı. Aslında pek çok kişiye göre Vladimir Putin, işgali planlarken Avrupalıların kendi çıkarları peşinde koşup bu konuda ayrışacaklarına güveniyordu.

Ancak bu varsayımların doğru olmadığı ortaya çıktı. Nitekim Avrupa ülkeleri, yaptırım uygulamak ve Ukrayna’ya yardım sunmak için birleşti. AB, Avrupa barış mekanizması oluşturdu ve bunun üzerinden Kiev’e şu ana kadar 30 milyar dolara varan yardımlar tahsis edildi. Birleşik Krallık gibi AB dışındaki ülkeler de 10 milyar dolar ek askerî ve mali yardım sunarak katkıda bulundu. Avrupalı hükümetler, Ukraynalı sığınmacılara karşı yaklaşımlarında da birleşik bir tutum sergileyerek kıta genelinde milyonlarcasına kucak açtı. Mart 2022’de, yani işgalden sadece bir ay sonra AB liderleri, Rus gazına olan bağımlılıklarını azaltma konusunda anlaştı. Avrupa’da Rus enerjisinin en büyük ithalatçısı olan Almanya, bir yıldan az bir süre zarfında bağımlılığını büyük oranda azaltmayı başardı.

axss
Çekya Cumhurbaşkanı Petr Pavel, 6 Temmuz 2023’te Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenski’yi Prag’da ağırladı (Reuters)

Gelgelelim işler, tam anlamıyla yolunda gitmedi; Macaristan, AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarını çokça eleştirdi ve Orban, birleşik Avrupa cephesinde bir istisna olduğunu gösterdi. Hatta birkaç kez Ukrayna’ya yönelik yardım paketlerini engelledi ve bu durum, Brüksel’i alternatif çözümler aramaya mecbur etti. Orban’ın AB ile ilişkisi bütün olarak dibe vurdu. O kadar ki yakın zamanda AB’yi Hitler ve Napolyon Bonapart ile kıyasladı. Ancak tüm söylemlerine rağmen Orban, safları yıkmadı ve Avrupa’nın birliğini rayından çıkarmadı. Aynı şey, AB’deki başka ülkeler için de geçerli. Örneğin Kıbrıs, işgalden önce Rusya’ya yakın ilişkilere sahipti, ancak Putin’e karşı Brüksel çizgisini takip etmeyi kabul etti. Financial Times’a konuşan Kıbrıs Dışişleri Bakanı Yoannis Kasulidis şunları söyledi: “Başka bir seçeneğimiz yoktu. Kararımız, AB’yi desteklemek ve onunla dayanışma halinde olmaktı.” Kıbrıs bu tavrı, sürgündeki Rusların değerli yatırımlarını kaybetmenin Kıbrıs ekonomisi için sebep olduğu maliyete rağmen benimsedi.

2022 yılında Avrupa Siyasi Topluluğu’nun AB üyesi 27 ülkeden oluşan dar grubun dışında 47 ülkeyi içine alan daha geniş bir Avrupa forumu oluşturması, Ukrayna savaşının -paradoksal bir şekilde- nasıl bir tür kıtasal birliği gözler önüne serdiğinin bir işaretiydi

AB dışındaki Avrupa ülkelerinden Rusya’yla çatışmaya başka bir muhalefet daha vardı: Türkiye, ısrarla tarafsızlık yaklaşımını benimsedi. Bu durum, Türkiye’nin NATO’daki müttefiklerini büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Belarus ve tanınmamış ayrılıkçı Transdinyester Cumhuriyeti ise Rusya’nın güçlü iki müttefiki olup, görüşmelerin bir parçası değildir.  

Tarihî ve kültürel açıdan Rusya’ya yakın bir ülke olan Sırbistan da tarafsız kaldı ve yaptırımlara katılmadı. Hükümetinin nihayetinde katılmayı umduğu AB’ye sakince yaklaşmakla birlikte AB yaptırımıyla uyumlu olarak Rus petrolüne olan bağımlılığını sona erdirdi ve onun yerine Irak petrolünü ithal etti. Sonuç olarak Avrupa’nın birleşik tutumuna uyum sağlamayan ülkelerin sayısı, hâlâ çok az. Birleşik Krallık, Norveç, İzlanda, Arnavutluk, Kuzey Makedonya ve Moldova gibi AB üyesi olmayan hükümetlerin Rusya’ya yaptırım uygulamada AB’ye iştirak etmesiyle birlikte Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunun işgale yoğun bir şekilde itiraz etme konusunda birleştiği görülüyor. Kafkasya gibi uzak ülkelerin yeni Avrupa siyasi topluluğuna katılmaya hazırlanması da yaptırımlara katılmak istemeyenlerin bile genel birlik hali göstermeye hevesli olduklarına delalet ediyor. Bu noktada Rusya ve Belarus’un üyeliği olmayan yegâne iki Avrupa ülkesi olması kayda değer.

Pekin’in Avrupa’daki ekonomik nüfuzu son yıllarda genişledi. Nitekim AB’ye üye ülkelerin üçte ikisi Kuşak ve Yol girişimine katılmak için mutabakat zaptı imzaladı

Çin konusundaki farklılık

Rusya söz konusu olduğunda Avrupa’da görülen benzersiz birlik düzeyi, aynı ülkelerin Çin konusundaki farklı tutumlarıyla bariz bir tezat oluşturuyor. Pekin’in Avrupa’daki ekonomik nüfuzu, son yıllarda genişledi. Nitekim AB üyesi ülkelerin üçte ikisi, Kuşak ve Yol girişimine katılmak üzere mutabakat zaptı imzaladı. Böylece Yunanistan’da Pire Limanı’nın yenilenmesi ve Macaristan’da Budapeşte-Belgrad demiryolunun inşa edilmesi gibi önemli altyapı yatırımları başladı bile. Çin; Türkiye, Sırbistan ve Karadağ gibi daha küçük Batı Balkanlar ülkeleri dahil olmak üzere AB dışındaki ülkelerde de büyük yatırımlarda bulundu.

ABD; Brüksel ve Avrupa hükümetlerinin bununla ilgilenmesi gerektiğinde ısrar ediyor. Peş peşe gelen ABD başkanlarının son yıllarda Pekin’e karşı söylemlerinin tonunu yükseltmesi ve müttefiklerini Çin’e yönelik algılarını ekonomik bir ortaktan stratejik bir tehdit olacak şekilde değiştirmeye çağırması dikkat çekici. Bazı Avrupa hükümetleri, bu bakış açısını benimserken birçoğu hâlâ gizli veya alenen bunu reddediyor, Çin’in yatırımlarını genel olarak hoş karşılıyor ve Washington’ın endişelerine rağmen özellikle Kuşak ve Yol girişimine desteklerini dile getiriyorlar.

ABD’nin 2017 yılında Donald Trump’ın başkanlığı döneminde Çin’e karşı nasıl alenen saldırgan bir tavır benimsediği aşikardı. Avrupa ülkeleri ise daha temkinli ve yavaş tepkiler gösterdi. AB ve diğer Avrupa hükümetleri, uzun bir süredir Washington ile Pekin arasındaki artan gerilimlerde herhangi bir tarafı tutmamaya özen gösteriyordu. Ancak yakın zamanda bu yaklaşımda bir kayma yaşandı. Nitekim 2010’da Çin ile ilişkilerde ‘altın çağ’ ilan eden Birleşik Krallık, Japonya’daki G7 zirvesinden önce Çin’i artık ‘bir meydan okuma’ olarak gördüğünü açıkladı. Daha sonra Almanya, Fransa ve İtalya da Çin ekonomisindeki hassas sektörlerden yatırımları çekmek suretiyle Çin ile ticari ilişkilerde ‘riskin azaltılması’ için diğer G7 ülkeleriyle anlaşma konusunda Birleşik Krallık’a katıldı. Bu, Ursula von der Leyen’in nisan ayında başkent Pekin’de yaptığı bir konuşmada kullandığı şaşırtıcı eleştirel dilde kendini açıkça gösterdi. Leyen, Çin liderliğinin giderek artan otoriter eğilimini eleştiriyor gibiydi.

Çin’e dair belirsizlik, ekonomik açıdan daha zayıf Avrupa ülkelerine özgü değil. Zira Fransa da Pekin’e karşı sert bir tavır benimsemekten çekiniyor. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, G7’de ‘risk almama’ stratejisini onaylamakla beraber daha önce Pekin’i ziyaret etmiş ve Avrupa’nın Çin ile ABD arasındaki çatışmaya çekilmemesi gerektiği konusunda ısrarcı olmuştu

Avrupa ülkeleri, Çin’e karşı ek önlemler aldı. 2021 yılında AB, Kuşak ve Yol girişimine karşı koyma hedefiyle ‘Küresel Ağ Geçidi’ fonu oluşturulduğunu duyurdu. Çin’in adı açıkça zikredilmese de birçok kişi tarafından fonun tanıtımı, gelişmekte olan ülkelere altyapı yatırımı için alternatif bir kaynak sağlamak ve muhtemelen Pekin’in etkisi altına girmelerini engellemek suretiyle Çin’in ‘kalkınma diplomasisine’ karşı koymanın bir yolu olarak yorumlandı. Yakın zamanda İtalya, Kuşak ve Yol girişiminden ayrılmayı düşündüğüne işaret etti. Girişime katılan tek G7 ülkesi olan İtalya, görünüşe bakılırsa diğer G7 ülkelerinin baskısı altında.

Çin’i destekleyen sesler

Bununla birlikte Çin yatırımına daha az bağımlı olan daha büyük Avrupa ekonomileri tutumlarını değiştirirken diğer ülkeler daha tereddütlü olmayı sürdürüyor. Örnek olarak Yunanistan’ı alalım. AB düzeyinde Çin’e karşı birleşik bir politika geliştirmek için gösterilen çabaları açıkça eleştiren Yunanistan, bilindiği üzere Çin’den büyük yatırımlar aldı. Hem Avusturya hem de Macaristan da bu eğilime karşı olduklarını ifade etti. Bu üç ülkenin şiddetle karşı çıktığı şeyler arasında örneğin Huawei’in AB düzeyinde yasaklanması da vardı. Bilhassa Macaristan, elbette Rusya’ya verdiği desteğin yanı sıra AB içinde Çin’i destekleyen belki de en yüksek sestir. Ağustos 2022’de Çinli CATL şirketi, Avrupa’daki ikinci pil fabrikasını Macaristan’da açmayı planladığını duyurdu ki bu, Budapeşte’nin Pekin’e artan yakınlığını artıracak gibi görünen 7,3 milyar euro değerinde büyük bir yatırım. AB dışında Sırbistan da Çin’den önemli ölçüde yatırım aldı ve Rusya’ya yaklaşımına benzer şekilde Brüksel ile Pekin arasında da ince bir çizgide ilerliyor.

Çin’e dair belirsizlik, ekonomik açıdan daha zayıf Avrupa ülkelerine özgü değil. Zira Fransa da Pekin’e karşı sert bir tavır benimsemekten çekiniyor. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, G7’de ‘risk almama’ stratejisini onaylamakla beraber daha önce Pekin’i ziyaret etmiş ve Avrupa’nın Çin ile ABD arasındaki çatışmaya çekilmemesi gerektiği konusunda ısrarcı olmuştu.

zas
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (solda) ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (sağda) 8 Nisan 2023’teki resmî Pekin ziyareti münasebetiyle yaptıkları bir görüşmede konuşuyor (EPA)

Fransa, Çin’in oluşturduğu potansiyel askerî tehdidi kabul etse ve savunma stratejisini buna göre planlasa da görünüşe göre Paris, Washington’ın tercih ettiği çatışmacı söylemi reddediyor. Nitekim Macron, Ursula von der Leyen’e kıyasla daha çekimser bir tutum benimsiyor. Benzer şekilde Birleşik Krallık’ta bir sonraki seçimi kazanması muhtemel olan muhalefetteki İşçi Partisi, Başbakan Rishi Sunak’ın son yaklaşımına kıyasla Çin’e karşı daha incelikli bir yaklaşım çağrısında bulundu. Gölge Dışişleri Bakanı David Lammy, bir yandan Pekin’in insan hakları ihlallerini ve saldırgan davranışlarını kınarken diğer yandan iklim değişikliği gibi konularda Pekin ile iş birliği çağrısı yaptı.

Bununla birlikte Çin’in Avrupa’daki etkisinin Ukrayna savaşındaki tarafsız konumundan etkilendiğini düşünenler de var. Daha önce Çin’in yatırımı ile Kuşak ve Yol girişimini kabul eden Doğu Avrupa ülkeleri, Pekin’in Moskova yanlısı politikası nedeniyle tutumlarını yeniden değerlendirdi. The Atlantic Council Araştırma Merkezi’nden araştırmacı Sona Muzikarova bunun, geçen yıl Baltık ülkelerinin Çin’e ve Kuşak ve Yol girişiminin Avrupalı üyelerine ait 17+1 iş birliği mekanizmasından çıkma kararına katkıda bulunduğunu savunuyor. Aynı şekilde yeni Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Petr Pavel’in Tayvan’a Pekin’i öfkelendiren ilk diplomatik davet kararı, Prag’ın Çin yatırımına hevesli olmamasından kaynaklanıyor olabilir. Bu hamleler, Washington’ın daha çatışmacı yaklaşımının benimsendiğini temsil etmese de tablonun, Batı Avrupa’nın Pekin’e karşıt, Doğu Avrupa’nınsa daha uyumlu olduğu yönündeki yargıdan daha karmaşık olduğuna işaret ediyor.

Uzun bir süredir, ilgili 27 ya da 47 ülkenin farklı menfaatleri göz önüne alındığında, bırakın daha geniş Avrupa kıtasını, AB’nin dahi dış politika tutumları üzerine anlaşmaya varmasının zor olduğu kanıtlandı

Belirsiz bir gelecek

Öyleyse AB içinde ve dışındaki Avrupalı hükümetler tamamen Çin’e karşı önyargılı olmamakla beraber Macaristan’ın coşkusundan Birleşik Krallık’ın (mevcut) düşmanlığına kadarki yelpazede farklı tutumlar sergiliyorlar. Bazıları, Çin’e karşı Washington’ın çizgisine yaklaşmaya açık görünürken diğer bazıları aynı yolu izlemiyor. Beyaz Saray, yavaş da olsa meselenin kendi lehine dönmesini umarken Washington, zamanla daha fazla ülkenin Pekin’in kötü niyetli olduğuna kanaat getireceğini düşünüyor. Bu, nihayetinde 2022’den sonra Rusya’ya karşı tanık olduğumuza benzer şekilde Çin’e karşı (bir ölçüde) birleşik bir Avrupa cephesine alan açabilir.

Lakin ABD’nin bir hayal kırıklığına uğraması mümkün. Belki de Avrupa’nın Rusya’ya karşı birleşik tepkisi, kaide değil istisnadır. Uzun bir süredir, ilgili 27 ya da 47 ülkenin farklı menfaatleri göz önüne alındığında, bırakın daha geniş Avrupa kıtasını, AB’nin dahi dış politika tutumları üzerine anlaşmaya varmasının zor olduğu kanıtlandı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Avrupalı hükümetlerin çoğunun apaçık bir tehdit olarak görebileceği ve nadir rastlanan bir yakın tehlike oluşturdu. Ancak Çin, şu an böyle bir tehdit oluşturmuyor. Dolayısıyla da aynı kararlı birliği gerçekleştirmek zor. Pekin ile Washington arasında büyük bir çatışma ya da Çin’in Tayvan’ı işgali gibi dramatik bir tırmanış, bu kitlesel hesapları değiştirebilir. Ama bu olmadan Rusya’daki ile aynı düzeyde bir birliğin ortaya çıktığını görmek zor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat okurları için Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



İran, nükleer bomba seçeneğini yeniden gündeme getiriyor... Neden şimdi?

1 Şubat 2026’da çekilen uydu görüntüsü, İran’ın İsfahan Nükleer Tesisi’nde daha önce yıkılan bir binanın üzerine yeni bir çatı yapıldığını gösteriyor. (Reuters)
1 Şubat 2026’da çekilen uydu görüntüsü, İran’ın İsfahan Nükleer Tesisi’nde daha önce yıkılan bir binanın üzerine yeni bir çatı yapıldığını gösteriyor. (Reuters)
TT

İran, nükleer bomba seçeneğini yeniden gündeme getiriyor... Neden şimdi?

1 Şubat 2026’da çekilen uydu görüntüsü, İran’ın İsfahan Nükleer Tesisi’nde daha önce yıkılan bir binanın üzerine yeni bir çatı yapıldığını gösteriyor. (Reuters)
1 Şubat 2026’da çekilen uydu görüntüsü, İran’ın İsfahan Nükleer Tesisi’nde daha önce yıkılan bir binanın üzerine yeni bir çatı yapıldığını gösteriyor. (Reuters)

Hanan Azizi 

Cevad Laricani’nin İran’ın nükleer bomba üretme kapasitesine ilişkin açıklamaları, mevcut gerilim ortamında nükleer silah edinmenin ne ölçüde gerekli olduğu konusundaki tartışmaları yeniden alevlendirdi.

İran Dini Lideri’nin danışmanı Laricani, 30 Ekim’de televizyonda yayımlanan açıklamalarında, “Nükleer bomba üretmek İran için çocuk oyuncağı. İran bu alanda İsrail, Pakistan ve Hindistan’dan daha üstün” ifadelerini kullandı. Laricani ayrıca, “İran nükleer bomba üretmek için ABD Başkanı Donald Trump’tan izin almayacak” dedi.

Bu açıklamalar, İran’da nükleer doktrinin değiştirilmesi konusunun gündeme gelmesinin ardından geldi. Ancak şu ana kadar Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekilmeye ilişkin resmî bir karar alınmış değil.

İran Dini Lideri’nin danışmanı Cevad Laricani, Haziran 2019’da İran’daki yabancı büyükelçilerle yaptığı toplantıda… Arkasında İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Humeyni’nin resmi görülüyor. (Reuters)
İran Dini Lideri’nin danışmanı Cevad Laricani, Haziran 2019’da İran’daki yabancı büyükelçilerle yaptığı toplantıda… Arkasında İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Humeyni’nin resmi görülüyor. (Reuters)

Tartışmalar yalnızca Laricani’nin açıklamalarıyla sınırlı kalmadı. İran’da bu günlerde nükleer bomba üretmenin gerekliliğine ilişkin yeni bir açıklama ve tutum dalgası yaşanırken, ‘nükleer doktrinin’ değiştirilmesine yönelik somut adımlar atılması çağrıları da artıyor. Bu gelişmeler, ülkeye yönelik savaşın yeniden başlaması ihtimalinin yükseldiği bir döneme denk geliyor. Söz konusu açıklama dalgasına milletvekilleri, cuma hutbesi veren din adamları ve sertlik yanlısı medya kuruluşları da katıldı.

Radikallerin eski hayali mi, yoksa İran’ın geleceği için bir kâbus mu?

“Nükleer bomba caydırıcılık ve güvenliği garanti etmez, aksine gelecekte daha fazla ve daha şiddetli saldırıların önünü açar.” Haber-analiz sitesi Rouydad24’te yayımlanan bir haberin özeti bu şekilde. Haberde, parlamentodaki bazı çevrelerden, cuma hutbesi veren din adamlarından, sertlik yanlısı olarak bilinen medya kuruluşlarından ve hatta akademik çevrelerden gelen bu açıklamaların, nükleer doktrinin değiştirilmesi ve eski Dini Lider’in nükleer bomba üretiminin ‘haram’ olduğuna ilişkin fetvasının aşılması fikrini toplum nezdinde sıradanlaştırma girişimi olduğu değerlendirildi.

Sertlik yanlısı milletvekili Mahmud Nebeviyan, nükleer bomba üretimine onay verilmesini istedi. Tahran Cuma İmamı Muhammed Cevad Hac Ali Ekberi, İran halkının yüzde 70’inin nükleer bomba üretilmesini talep ettiğini öne sürerken, İran Meclisi Ulusal Güvenlik Komisyonu üyesi Ahmed Bahşayiş Erdestani, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekilmeden önce nükleer bomba üretilmesi çağrısında bulundu. İran Meclisi Ulusal Güvenlik Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai ise “Tam anlamıyla nükleer bir devlet olsaydık saldırıya uğramazdık” değerlendirmesinde bulundu.

Nükleer silahlar, saldırılardan mutlaka muafiyet anlamına gelmez. Zira nükleer güçler sınırlı saldırılara, sabotaj operasyonlarına, siber savaşa, suikastlara ve ekonomik baskıya maruz kalabilirler.

Tahran Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü İbrahim Mütteki de televizyonda katıldığı bir söyleşide bu görüşü destekleyerek, İran’ın askeri saldırıya uğradığı sırada nükleer bir güç olması halinde Trump’ın ülkeye yönelik tutumunun farklı olacağını söyledi.

Sertlik yanlısı Keyhan gazetesi, ‘nükleer şeffaflığın’ sona erdirilmesini ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekilmeyi talep ederken, Şii mezhebinin sekizinci imamının Meşhed kentindeki türbesini yöneten Astan Quds Rezevi Vakfı’na bağlı muhafazakâr Kuds gazetesi ise “Nükleer bomba üretme düşüncesi artık bir fantezi olmaktan çıktı” değerlendirmesinde bulundu.

Rouydad24, son dönemde belirgin biçimde artan bu açıklamaların, ülkenin temel dış ve güvenlik politikalarından birinde köklü bir değişikliğe gidilmesi için kamuoyunu siyasi açıdan hazırlama girişimi olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.

1 Nisan 2007’de düzenlenen bir protesto sırasında, Tahran’daki İngiliz Büyükelçiliği önünde toplanan İranlı radikal öğrenciler, nükleer programı destekleyen sloganlar attılar ve mart ayında İran sularına izinsiz girdikleri iddiasıyla gözaltına alınan 15 İngiliz denizcinin yargılanmasını talep ettiler. (AFP)
1 Nisan 2007’de düzenlenen bir protesto sırasında, Tahran’daki İngiliz Büyükelçiliği önünde toplanan İranlı radikal öğrenciler, nükleer programı destekleyen sloganlar attılar ve mart ayında İran sularına izinsiz girdikleri iddiasıyla gözaltına alınan 15 İngiliz denizcinin yargılanmasını talep ettiler. (AFP)

Nükleer bomba üretimini destekleyenler, bu silaha sahip bir ülkeye düşmanlarının saldırmaya cesaret edemeyeceğini, çünkü bunun bedelinin Kuzey Kore örneğinde olduğu gibi son derece ağır olacağını savunuyor. Ancak diğer taraftan, yalnızca nükleer bombaya sahip olmanın caydırıcılık sağlamayacağına dikkat çekerek şu değerlendirmede bulunuyorlar: “İran’ın ilk saldırıyı caydırması, karşılıklı misilleme kapasitesini koruması, güvenilir komuta ve denetim sistemlerine sahip olması ve saldırıya uğraması halinde saldırgana ağır kayıplar verebilecek kapasitede olduğu mesajını iletmesi gerekiyor. Aksi takdirde nükleer silaha sahip olmak, düşmanı saldırıdan caydırmak yerine, ülkenin nükleer kapasitesi geliştirilip istikrara kavuşmadan önce bu kapasiteyi yok etmeye teşvik edecektir.”

İran’da yürütülen bu tartışmanın ortaya çıkardığı sonuçlardan biri de nükleer silahın saldırılara karşı mutlak dokunulmazlık sağlamadığı. Nükleer güçler de sınırlı saldırılara, sabotaj eylemlerine, siber savaşlara, suikastlara ve ekonomik baskılara maruz kalabiliyor. Nitekim son savaşta nükleer bombalarına rağmen İran füzelerinin hedef almasını engelleyemeyen İsrail örneğinde de bu durum görüldü. Bu hususun dikkate alınması gerekiyor. Zira İran’ın ulusal güvenliğini tehdit eden unsurlar, ülkenin bazı bölgelerinin işgal edilmesi veya kara saldırısıyla sınırlı değil. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre askerî ve nükleer tesisler ile enerji, ulaşım ve ekonomi altyapıları da hedef alınma riskiyle karşı karşıya. Ayrıca nükleer bomba tüm tehditleri ortadan kaldırmıyor, yalnızca olası bir nükleer savaşın maliyetini artırıyor.

İran’ın nükleer bombaya sahip olması, nükleer silahlanma yarışı, nükleer silahların yayılması ve yeni uluslararası yaptırımların uygulanması risklerini beraberinde getiriyor.

Haber-analiz sitesi Fararu, 31 Ekim’de yayımladığı ‘Nükleer bomba... Nasıl ulusal bir talebe dönüştü?’ başlıklı haberinde, ‘nükleer doktrinin’ değiştirilmesinin ve nükleer bomba üretimine yönelmenin son dönemde ulusal bir talep haline geldiğini değerlendirdi. Nükleer silaha sahip olmayı destekleyenlerin, iki yıldan kısa bir süre içinde ülkenin iki savaş yaşamasına dikkat çekerek atom bombası üretmenin, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekilmenin ve nükleer belirsizlik politikasını benimsemenin İran’ın caydırıcılık kapasitesini güçlendireceğini savunduğu belirtildi. Böylece bu talebin ulusal bir mesele haline geldiği ve yankısının cuma namazı hutbelerine kadar ulaştığı ifade edildi.

Tahran Cuma İmamı Muhammed Cevad Hac Ali Ekberi, Kovid-19 nedeniyle yaklaşık iki yıl süren aradan sonra Tahran’daki ilk cuma namazı sırasında konuşuyor, 22 Ekim 2021. (Reuters)
Tahran Cuma İmamı Muhammed Cevad Hac Ali Ekberi, Kovid-19 nedeniyle yaklaşık iki yıl süren aradan sonra Tahran’daki ilk cuma namazı sırasında konuşuyor, 22 Ekim 2021. (Reuters)

Tahran Cuma İmamı Muhammed Cevad Hac Ali Ekberi, 30 Ekim’de yaptığı açıklamada, “Nükleer bombaya sahip olma meselesi, aceleyle alınmış ve üzerinde düşünülmemiş bir politika değil; İran halkının bilincinden, tarihsel deneyimlerinden ve ABD’nin verdiği sözleri yerine getirmemesinden kaynaklanıyor” dedi.

Karşı çıkan var mı?

Reformistler, Tahran Cuma İmamı’nın açıklamalarını eleştirdi. Bu isimler arasında Reform Cephesi Sözcüsü Cevad İmam da yer aldı. İmam, ‘nükleer doktrinin’ değiştirilmesinin ve nükleer bomba üretmenin gerekliliğine ilişkin tartışmaların sloganvari söylemlerle alınabilecek basit kararlar olmadığını belirterek, bu meselenin İran’ın güvenliği, ekonomisi, ulusal çıkarları ve geleceğiyle doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi.

Reformist Şark gazetesi de 31 Ekim’de Keyumers Eşteryan imzasıyla yayımladığı başyazıda, bu bilimsel meselenin siyasallaştırılarak siyasi kanatlar arasında bir çatışmaya dönüştürülmesi ve konuyla ilgili araştırmacıların ve bilim insanlarının görüşlerine başvurulmaması konusunda uyarıda bulundu. Gazete, İran’ın nükleer bombaya sahip olmasının nükleer silahlanma yarışına, nükleer silahların yayılmasına ve yeni uluslararası yaptırım dalgalarının uygulanmasına yol açabileceğini değerlendirdi. Gazeteye göre nükleer silah edinmek yalnızca askerî bir karar değil; güven inşa etmek, taahhütleri yönetmek ve bu konudaki ulusal diyaloğu ve ülkenin uzmanlık birikimini sürdürmek için nükleer diplomasiyi de gerektiriyor.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Jeopolitik gerilimler ekonomik krizleri nasıl derinleştiriyor?

Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
TT

Jeopolitik gerilimler ekonomik krizleri nasıl derinleştiriyor?

Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)

Antoine el Hac

Küresel ekonomiyi tehdit eden riskler artık yalnızca büyümenin yavaşlaması, fiyatların yükselmesi veya borçların birikmesiyle sınırlı değil. Asıl tehlike, bu krizlerin birbirini beslemesinde yatıyor. Bunların en önemlisi olan borç krizi ise uluslararası çatışmaların arttığı, ittifakların değiştiği, enerji, kaynaklar ve sermaye üzerindeki rekabetin yoğunlaştığı bir ortamda giderek daha karmaşık bir hâl alıyor.

Öncelikle vurgulamak gerekir ki, borç krizi savaşlarla başlamıyor. Ancak savaşlar bu süreci hızlandırabiliyor. Krizin kökleri, yıllar boyunca artan borçlanmaya, finansman maliyetlerinin yükselmesine ve kamu yükümlülüklerinin büyümesine dayanıyor. Mevcut dönemi daha tehlikeli kılan ise ülkelerin krizlerin sonuçlarıyla mücadele etmek için borçlanmaya ihtiyaç duyması, buna karşılık aynı şokların borçlanma maliyetlerini artırarak geri ödeme kapasitelerini zayıflatması.

Venezuela'da bakımsız durumdaki bir petrol tesisinin önünde balıkçı teknesi. (Reuters)
Venezuela'da bakımsız durumdaki bir petrol tesisinin önünde balıkçı teknesi. (Reuters)

Borçlar ve ekonomik egemenlik

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) verilerine göre gelişmekte olan ülkelerin iç ve dış borçlarının toplamı 2025 yılında yaklaşık 35 trilyon dolara ulaştı. Aynı dönemde faiz yükü de kaygı verici seviyelere yükseldi. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'na (UNDP) göre ortalama bir gelişmekte olan ülke, kamu gelirlerinin yaklaşık yüzde 9,5'ini faiz ödemelerine ayırıyor. Bu, son 25 yılın en yüksek oranı.

Ancak sorun yalnızca borcun büyüklüğünden ibaret değil. Borcun çevrilme maliyeti ve yeniden finansman koşulları da büyük önem taşıyor. Faiz oranlarının düşük olduğu dönemlerde borçlanan ülkeler, bugün daha ağır koşullarda yeni borç yükümlülükleriyle karşı karşıya kalıyor. Üstelik kamu gelirleri, artan yükümlülükleri karşılayacak hızda büyümüyor. Uzun vadede borcunu ödeme kapasitesine sahip bir ülke bile borçlarını yenileyememesi veya yeniden yapılandıramaması durumunda ciddi bir likidite krizi yaşayabiliyor.

Finansman ihtiyacının ülkelerin dış politika tercihlerini etkileyen bir unsura dönüşmesiyle birlikte, mesele jeopolitik bir boyut kazanıyor. Finansal seçenekler daraldıkça alacaklılarla, uluslararası kuruluşlarla ve kredi ya da yatırım sağlayabilecek ülkelerle ilişkiler daha fazla önem kazanıyor. Böylece borçlar yalnızca mali bir yükümlülük olmaktan çıkıyor; özellikle dış finansman kaynakları sınırlı olan ülkelerin siyasi ve ekonomik hareket alanını daraltan bir faktöre dönüşebiliyor. Buna karşılık mali açıdan güçlü ülkelerin siyasi nüfuzu da artıyor.

Mali açıdan yeterli güce sahip olmayan ülkelerin, özellikle gerilimli bölgelerde bulunmaları veya çatışmalara sahne olmaları hâlinde ciddi risklerle karşı karşıya kaldıkları açık. Özel sektör alacaklılarıyla borçların yeniden yapılandırılması yıllar sürebiliyor. Bu durum belirsizlik dönemini uzatırken, yatırımların ve ekonomik büyümenin yeniden canlanmasını da geciktiriyor.

Enerji, savaşlar ve silahlanma yarışı

Finansman krizlerinin küresel ekonominin can damarı olan enerji piyasalarındaki dalgalanmalarla aynı dönemde gerçekleşmesi riskleri katlıyor. Enerji fiyatlarında yaşanan kalıcı artışlar üretim, ulaşım ve gıda maliyetlerini yükseltiyor. Enerji ithalatçısı ülkeler ise daha yüksek dış ödeme faturaları, para birimleri üzerindeki baskı ve ilave finansman ihtiyacıyla karşı karşıya kalıyor.

Enerji ticareti açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nda ticari gemiler. (Reuters)
Enerji ticareti açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nda ticari gemiler. (Reuters)

Merkez bankaları ise son derece zor bir denklemle karşı karşıya. Enflasyonla mücadele etmek için faiz oranlarını yüksek tutmaları durumunda hükümetlerin, şirketlerin ve hane halklarının borçlanma maliyetleri artıyor. Faizleri hızlı biçimde düşürmeleri hâlinde ise arz ve talep arasındaki dengesizliklerden kaynaklanan yeni enflasyon baskılarıyla karşılaşabiliyorlar. Bunun yanı sıra para birimlerinin değer kaybetmesi riski de ortaya çıkıyor.

Böylece herhangi bir jeopolitik şok, enerji piyasalarından para politikasına, oradan da tahvil piyasalarına ve kamu bütçelerine yayılıyor.

Bu finansal açmaz yalnızca gelişmekte olan ülkelerle sınırlı değil. Büyük ekonomilerin artan finansman ihtiyaçları ve savunma harcamalarındaki yükseliş, hükümetleri küresel tasarruf kaynakları için rekabete itiyor. Örneğin, savaşın sürdüğü Ukrayna'nın kamu borcu 212 milyar doları aşarken, rakibi Rusya'nın borcu 491 milyar doların üzerine çıkıyor. Avrupa Savunma Ajansı verilerine göre Avrupa Birliği'nin 27 üyesi 2026 yılında yaklaşık 454 milyar avro, yani gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2,4'ü oranında savunma harcaması yapacak.

Bunlara, özellikle yapay zekâ alanında faaliyet gösteren büyük teknoloji şirketlerinin veri merkezleri ve dijital altyapıya yönelik dev yatırımlarını finanse etmek için borç piyasalarına yönelmesi de eklenirse, daha küçük ve kırılgan borçlular açısından finansman maliyetleri yükselebilir.

Böylece stratejik gücü artırmanın araçları olarak görülen silahlanma yarışı ve teknolojik yatırımlar, kalkınma, temel kamu hizmetleri ve altyapı için finansmana ihtiyaç duyan ülkelerin mali hareket alanını daraltabilir.

Uluslararası reformlar uygulama sınavında

Uluslararası toplumun bu sorunlarla mücadeleye sıfırdan başlamadığını belirtmek gerekir. İspanya'nın Sevilla kentinde 2025 yılında düzenlenen Dördüncü Uluslararası Kalkınma Finansmanı Konferansı, borç yönetiminin iyileştirilmesini ve borçlu ülkelerin şoklarla mücadele kapasitesinin artırılmasını amaçlayan girişimlere ivme kazandırdı.

Bu girişimler arasında doğal afetler veya krizler sırasında borç ödemelerinin askıya alınması, borçların kalkınma finansmanı karşılığında takas edilmesi ve borçların yeniden yapılandırılmasının kolaylaştırılması bulunuyor.

Mumbai Borsası'nda bir aracı. Uluslararası çatışmalar hisse senedi fiyatlarını da etkiliyor. (Reuters)
Mumbai Borsası'nda bir aracı. Uluslararası çatışmalar hisse senedi fiyatlarını da etkiliyor. (Reuters)

İklim kaynaklı, askerî ve finansal risklerin iç içe geçtiği bir dünyada bu araçlar büyük önem taşıyor. Borç ödemelerinin askıya alınması, olağanüstü bir şoktan etkilenen ülkelere kaynaklarını borç servisine harcamak yerine acil ihtiyaçlara yönlendirme fırsatı sağlayabilir. Borç takası uygulamaları ise mali yükün hafifletilmesini, yenilenebilir enerji yatırımları, eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ve altyapının modernleştirilmesi gibi kalkınma projelerinin finansmanına bağlayabilir.

Ancak bu girişimlerin etkili olabilmesi, ne kadar hızlı uygulandıklarına ve alacaklıların sürece katılmaya ne ölçüde istekli olduklarına bağlı. Ağır baskı altındaki ülkeler, reformların somut mekanizmalara dönüşmesi için yıllarca bekleyemez. Bu nedenle kalkınma bankalarının sağladığı uygun koşullu finansmanın genişletilmesi, mali garantilerin güçlendirilmesi ve krizlere hızlı müdahale mekanizmalarının oluşturulması gerekiyor.

Bu çerçevede Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, Eylül 2026'da yoksul ülkelerde borç sürdürülebilirliğinin değerlendirilmesine ilişkin reformları onayladı. Reformlar, ülke içi ve uzun vadeli risk analizlerinin iyileştirilmesini de kapsıyor. Revize edilen çerçevenin 2027'nin ikinci yarısında uygulanmaya başlanması bekleniyor.

Tasarruf politikaları krizden çıkış stratejisi değil

Hükümetler bütçe açığını kontrol altına almak amacıyla harcamaları kısmaya yönelebilir. Ancak tasarruf politikaları tek başına borç sürdürülebilirliğini garanti etmiyor. Altyapı, eğitim ve sağlık yatırımlarının azaltılması kısa vadede mali baskıyı hafifletebilir; ancak uzun vadede verimliliği, ekonomik büyümeyi ve gelecekteki kamu gelirlerini zayıflatır. Kamu hizmetlerinin gerilemesi ve istihdam olanaklarının daralması da toplumsal gerilimleri artırabilir ve artık seçimlerin bile sona erdiremediği siyasi istikrarsızlığı derinleştirebilir.

Dolayısıyla mali disiplin ile üretken yatırımların bir arada yürütülmesi, iç ve dış borç yönetiminin iyileştirilmesi, döviz kuru dalgalanmalarından ve ülkeleri sürekli borçlanma döngüsünde tutabilecek yeniden finansman risklerinden kaynaklanan tehlikelerin azaltılması gerekiyor. Arjantin bunun açık örneklerinden biri. Uluslararası düzeyde ise en kırılgan ülkelerin yeniden borç batağına sürüklenmeden kalkınmayı finanse edebilmeleri sağlanmalı.

Ukrayna cephesinde görev yapan askerler. Rusya-Ukrayna savaşı büyük mali kaynakları tüketiyor. (Arşiv – Reuters)
Ukrayna cephesinde görev yapan askerler. Rusya-Ukrayna savaşı büyük mali kaynakları tüketiyor. (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak küresel borç krizini, uluslararası çıkarlar haritasını yeniden şekillendiren jeopolitik dönüşümlerden ayrı değerlendirmek mümkün değil. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre savaşlar enerji maliyetlerini yükseltiyor, stratejik rekabet askerî harcamaları artırıyor, yüksek faiz oranları mali seçenekleri daraltıyor; hükümetler ve şirketler ise finansman kaynakları için giderek daha fazla rekabet ediyor.

Asıl tehlike tek bir ülkenin borçlarını ödeyemez hâle gelmesi değil; çok sayıda ülkede finansman krizlerinin aynı anda yaşanması ve mali baskıların bir kalkınma ve istikrar krizine dönüşmesi. Borç servisinin maliyeti yatırımları engelleyecek seviyelere ulaştığında mesele bütçelerin ve rakamların ötesine geçiyor. Bu durum, küresel ekonomik sistemin büyük güçlerin çıkarları ile daha az zengin ülkelerin büyüme, istikrar ve barış içinde yaşama hakkı arasında denge kurabilme kapasitesini sınayan bir teste dönüşüyor.


Trump, İran konusunda karar aşamasında... Seçim yenilgisi seçeneklerini daraltıyor

24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)
24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)
TT

Trump, İran konusunda karar aşamasında... Seçim yenilgisi seçeneklerini daraltıyor

24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)
24 Ekim'de İran'ın Bender Abbas kenti açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş yük gemilerinin yanından geçen küçük bir tekne (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, perşembe günü ulusal güvenlik ekibiyle gerçekleştirdiği toplantının ardından geniş çaplı savaşın yeniden başlatılması konusunda “yakında” karar vereceğini açıklayarak, İran'la yaşanan gerilimi yeniden askerî tırmanma ihtimaliyle karşı karşıya bıraktı. Ülkenin geri kalanını da yok etmeyi tercih etmediğini ancak bunu yapmak zorunda kalabileceğini söyleyen Trump, olası saldırıları İran'ın nükleer programının yeniden kapasite kazanmasının engellenmesi şartına bağladı.

Trump'ın açıklamaları, Cumhuriyetçilerin ara seçimlerdeki yenilgisinin ardından yapıldı. Seçim sonuçları, başkanın karar alacağı siyasi ortamı değiştirse de elindeki güç araçlarını ortadan kaldırmadı.

Tahran, seçim sonuçlarını kendi zaferi olarak sunmaya çalışırken, Amerikan seçmeninin başkanın partisini cezalandırması ABD'nin askerî açıdan yenilgiye uğradığı anlamına gelmiyor. Ancak bu sonuç Trump'ı daha zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor: İç politikada kendisini zayıflatan bir çatışmayı, rakibi karşısında geri adım atmış görünmeden nasıl sona erdirebilir?

Şarku'l Avsat’a konuşan uzmanlar, seçim sonuçlarının çatışmayı birbirine zıt iki yönde etkileyebileceğini değerlendiriyor. Buna göre sonuçlar, yıpranmış iki taraf arasında bir uzlaşma için fırsat yaratabileceği gibi, İran'ın zafer ilan etmesini önlemek isteyen Trump'ı gerilimi daha fazla artımaya da yöneltebilir.

Üç seçenek

Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ile birlikte (Reuters).
Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ile birlikte (Reuters).

Axios'un haberine göre Trump üç seçeneği değerlendiriyor: Yeni saldırılar düzenlemek, İran yönetimini ekonomik açıdan daha fazla sıkıştırmayı sürdürmek veya önemli Amerikan tavizlerini içeren bir anlaşmaya ulaşmak.

Ancak bu seçeneklerin hepsi aynı sorunda düğümleniyor: İran'a zarar verme kapasitesine sahip olmak, Beyaz Saray'ın istediği siyasi sonucu elde etmeyi garanti etmiyor.

Yeni saldırılar İran'ın askerî kapasitesine daha fazla zarar verebilir ancak yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbetini tek başına belirleyemez veya Tahran'ın müfettişlerle iş birliği yapmasını garanti altına alamaz.

Ekonomik ablukanın sürdürülmesi baskıyı devam ettirebilir, ancak İran'ın misilleme riskini ve deniz ulaşımındaki aksama ihtimalini de uzatır. Bir anlaşmaya varılması ise her iki tarafın da kendi kamuoylarına kabul ettirebileceği adımlar atmasını gerektiriyor. Zira taraflar hem taleplerinin hem de söylemlerinin dozunu yükseltmiş durumda.

Axios, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın (CENTCOM) büyük çaplı askerî operasyonların yeniden başlatılması ihtimaline karşı hazırlıklarını sürdürdüğünü ancak henüz yeni bir talimat almadığını bildiriyor.

Üçüncü bir uçak gemisi grubunun bölgeye ulaşması da ilave işaret olabilir. Ancak Singapur'u ziyaret eden USS Theodore Roosevelt uçak gemisinin bölgeye kasım ayının ortasından önce ulaşması beklenmiyor. Bu durum askerî hazırlığın göstergesi olmakla birlikte, saldırının kesin tarihi veya gerçekleşmesi için zorunlu bir koşul anlamına gelmiyor.

Ortadoğu Forumu araştırmacısı Michael Rubin, askerî operasyonların devam etmesini bekliyor. Şarku'l Avsat’a konuşan Rubin, Trump'ın aldığı herhangi bir karara bağlı kalacağına inanmanın “aptallık” olduğunu belirtiyor. Bununla birlikte, İran'ın zafer kazanmış gibi görünmesi hâlinde Trump'ın siyasi mirasının son derece olumsuz etkileneceğini ve bu nedenle saldırganlığını artıracağını değerlendiriyor.

Rubin, Trump'ın yeniden seçimlere katılmak zorunda olmadığını belirterek, Kongre'nin başkanın hamlelerini yasa dışı bulması durumunda bile fiilen ne yapabileceğini sorguluyor.

Rubin'in değerlendirmesi önemli bir motivasyona işaret ediyor: Seçim yenilgisi, başkanı iç siyasete çekilmek yerine kaybını telafi edecek bir dış politika başarısı aramaya yöneltebilir. Ancak bu, Trump'ın davranışlarına ilişkin bir öngörüden ibaret; kararın kesinleştiğini gösteren bir kanıt değil.

Felce uğratmayan kısıtlamalar

Enerji ticareti açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemiler (Reuters)
Enerji ticareti açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemiler (Reuters)

Seçim sonuçları başkanı otomatik olarak yetkisiz veya etkisiz bir konuma getirmiyor. Ayrıca yeni seçilen Kongre, sonuçların açıklanmasıyla birlikte yetkilerini hemen devralmıyor. Yeni Kongre'nin görev süresi 3 Ocak'ta başlayacak. Dolayısıyla seçim yenilgisinin doğrudan siyasi etkisi ile yeni çoğunluğun denetim ve yasama araçlarını kullanmaya başlaması arasında bir zaman farkı bulunuyor.

Bununla birlikte Kongre'nin rolünü yalnızca sözlü itirazlarla sınırlamak doğru değil. Kongre; bütçe ödenekleri, denetim ve hesap verebilirlik mekanizmaları ile askerî güç kullanımına ilişkin yasama yetkilerine sahip. Ancak bu araçların bağlayıcı kısıtlamalara dönüşmesi için siyasi uzlaşma ve belirli prosedürlerin tamamlanması gerekiyor. Ayrıca başkanlık vetosuyla da karşılaşılabilir.

Bu nedenle seçim sonuçları tek başına yeni bir saldırıyı engellemiyor ancak uzun süreli bir askerî operasyonun finansmanını sağlamayı ve buna siyasi destek oluşturmayı zorlaştırabilir.

Trump üzerindeki en yakın kısıtlamalardan biri de siyasi nitelik taşıyor. Başkan Yardımcısı JD Vance, seçim yenilgisinin nedenlerine ilişkin değerlendirmesinde savaşın kamuoyunda yeterli desteğe sahip olmamasının göz ardı edilmesine dikkat çekmişti.

Yeni bir gerilim artışı enerji maliyetlerini yükseltir veya kayıpları büyütürse, Cumhuriyetçi Parti içindeki ayrışmayı derinleştirebilir ve yönetimin diğer önceliklerini hayata geçirme kapasitesini zayıflatabilir.

Bu nedenle Trump'ın savunulabilir bir sonuç olarak sunabileceği hedefleri belirlemesi gerekiyor. Bunlar doğrulanabilir nükleer kısıtlamalar, deniz ulaşımının yeniden güvence altına alınması veya daha iyi şartlarda savaşın sona erdirilmesi olabilir.

Aksi hâlde yalnızca daha fazla yıkıma odaklanılması, seçimlerden önce de gündeme gelen temel soruyu yeniden ortaya çıkarabilir: Askerî kazanımlar nasıl kalıcı bir siyasi uzlaşmaya dönüştürülebilir?

Müzakere penceresi

Muhsin Rızai ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in Tahran'daki görüşmesinden, (Arşiv-İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi)
Muhsin Rızai ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in Tahran'daki görüşmesinden, (Arşiv-İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi)

Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Alex Vatanka, bu tablonun daha önce de yaşandığını belirterek, Trump'ın çatışmayı sona erdirme konusunda defalarca başarısız olduğunu ve zaferin nasıl tanımlanacağına henüz karar vermediğini söylüyor.

Şarku'l Avsat’a konuşan Vatanka, Trump'ın yarın ABD adına zafer ilan ederek savaşı sona erdirebileceğini, ancak “İran'ın da söyleyecek sözü olduğunu” belirtiyor. Ona göre belirsizliğin temel kaynağı da bu.

Bununla birlikte Vatanka, seçim sonuçlarının diplomasiye kapı aralayabileceği görüşünde. Trump siyasi açıdan zayıflamış durumda, Demokratlar savaşın yönetimi konusunda kendisine hesap soracak ve İran da ciddi sıkıntılar yaşıyor. Bu nedenle Vatanka, “Her iki tarafın da siyasi anlaşmaya varmak için geçerli nedenleri bulunuyor” değerlendirmesinde bulundu.

Tahran'ın Katar aracılığıyla Washington'a nükleer programına ilişkin bir öneri iletmesi ve müzakereler öncesinde kendi taleplerinin karşılanmasında ısrar etmesi, diplomatik hareketliliği destekleyen gelişmeler arasında yer alıyor. Bu bilgi Reuters tarafından aktarıldı.

Axios'a göre arabulucular, iki aşamalı bir düzenlemeyi ele alıyor. Buna göre ilk aşamada ablukanın kaldırılması ve dondurulmuş fonların serbest bırakılması karşılığında müfettişlerin saldırıya uğrayan tesislere erişimine izin verilmesi, ardından Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması ve nükleer müzakerelerin başlatılması öngörülüyor.

Ancak bu, üzerinde çalışılan öneri niteliğinde; henüz sonuçlandırılmış bir anlaşma değil.

Burada Trump'ın seçim yenilgisi ile İran'ın zaferi arasındaki fark ortaya çıkıyor. Seçim sonuçları Tahran'a propaganda açısından kullanabileceği bir zemin sağlıyor ancak ablukayı kaldırmıyor veya İran'ın askerî kapasitesini yeniden inşa etmiyor.

Trump'ın siyasi zayıflığının abartılı biçimde öne çıkarılması, Rubin'in öngördüğü gibi daha fazla gerilime yol açabilir. Buna karşılık bu durumun müzakere sürecinde değerlendirilmesi, Vatanka'nın işaret ettiği çıkış yolunu açabilir.

Seçimler, seçeneklerin siyasi maliyetini değiştirdi, ancak Trump'ın hangi yolu seçeceğini ve iki tarafın da yaşadığı yıpranmayı savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya dönüştürüp dönüştüremeyeceğini henüz belirlemedi.