İran, neden Afrika'ya yöneliyor?

Tahran, Kara Kıta (Afrika) ile ilişkilerinin ilk aşamasında yayılma mekanizması olarak Şiiliğe dayandı

Reisi, 12 Temmuz'da Kenyalı mevkidaşı William Ruto ile Kenya'nın başkenti Nairobi'de bir araya geldi / Fotoğraf: AFP
Reisi, 12 Temmuz'da Kenyalı mevkidaşı William Ruto ile Kenya'nın başkenti Nairobi'de bir araya geldi / Fotoğraf: AFP
TT

İran, neden Afrika'ya yöneliyor?

Reisi, 12 Temmuz'da Kenyalı mevkidaşı William Ruto ile Kenya'nın başkenti Nairobi'de bir araya geldi / Fotoğraf: AFP
Reisi, 12 Temmuz'da Kenyalı mevkidaşı William Ruto ile Kenya'nın başkenti Nairobi'de bir araya geldi / Fotoğraf: AFP

Emani Tavil 

30 yıldır Afrika'yla ilgilenen İran, Afrika kıtasını İran'ın en önemli ilgi odaklarından biri olarak gören bir strateji geliştirdi.

Bu stratejinin iki belirleyicisi var. Bunlardan ilki, nükleer projesinin arka planındaki uluslararası kuşatmaya karşı koymak, diğeri ise yine aynı proje için ihtiyaç duyduğu uranyumu elde etmek.

Bu bağlamda İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'nin Afrika'nın doğusunda ve güneyinde yer alan üç ülkeye yaptığı ziyaret, türünün ilk örneği değil.

Daha önce de Mahmud Ahmedinejad, yoğun bir faaliyet göstermiş ve bunu İran'ın Afrika'yla etkileşiminde tam on yıl süren bir belirsizlik dönemi izlemişti.

Bununla birlikte Tahran, özellikle Afrika'ya İran ekonomisini canlandıran ve canlandırmaya devam eden küçük taksi ihracatı alanında ekonomik iş birliğini sürdürdü.   

Denebilir ki Tahran gerek mekanizmaları gerekse kendisiyle etkileşim halindeki tarafları değiştirmek bakımından stratejisini uygulamada büyük bir esnekliği muhafaza etti.

Buna bakarak İran'ın Afrika'ya yönelik stratejisinin birkaç aşamadan geçtiğini ve her bir aşamada izlenen politikalar açısından İran'ın Afrika konusunda dönüşümler geçirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. 

İran-Afrika ilişkilerinin ilk aşamasında Tahran, Afrika'da yayılma mekanizması olarak Şiilik mezhebine dayandı. Hedefi, kıtada mezhep birliği temelinde Arap Körfezi'ne bağlı gördüğü Sünni yayılımın doğasını etkilemekti.

İran gerçekten de Afrika'nın batısında, özellikle de farklı zamanlarda hükümete karşı savaşan bir Şii ordusunun olduğu Nijerya'da kendisi için birçok dayanak noktası inşa etmeyi başardı.

Komorlar Devlet Başkanı'nın başmuhafızının 2008 yılında Şii olduğunu duyurmasının yanı sıra Sudan'da resmî olarak ilan edilmeyen yaygın Şiileşmeye dair sızıntılar, bu bağlamda dikkat çekici olabilir.

Bu, Sudan'ın Eylül 2014'te bilhassa halktan gelen talepler doğrultusunda Sudan'daki tüm İran hüseyniyelerini (Şii toplanma yerlerini) kapatma kararını anlaşılır kılabilir. 

Jeopolitik düzeyde İran, 1991'deki Sudan sahasını hareket noktası olarak belirleyerek kuzey ve güney arasında patlak veren ve İslami Kurtuluş Hükümeti'nin o dönemde askerî olarak bitirmeye çalıştığı Sudan iç savaşının gerekliliklerinden faydalandı. 

İran'ın Afrika ile etkileşiminin ikinci aşaması, 2006'daki Lübnan savaşının sonuçlarıyla hazır hale geldi. Bu dönemde İran'ın Afrika Boynuzu bölgesindeki varlığı, bu savaşın sonuçlarına bölgesel ve uluslararası tepkiler hesaba katılarak güçlendi. 

Bu bağlamda Tahran'da, İran'ın alışıldık dairesinin dışına çıkması ve Arap (Basra) Körfezi suları ile Hint Okyanusu sularının ötesindeki deniz etkinliği için yeni bir harita çizmeye çalışılması yönünde karar kılındı. Bu karar, çeşitli değerlendirmelere dayanıyordu. 

Bu değerlendirmelerden ilki de Afrika Boynuzu'nun Ortadoğu harekât sahasına ve Husi milislerin İran Devrim Muhafızları tarafından eğitildiği Yemen yakınlarındaki Babü'l-Mendeb Boğazı'na yakınlığıdır. 

İkincisi ise İran'a herhangi bir abluka dayatma girişimini kırmak ve deniz kuvvetlerinin etkinliğini Basra Körfezi ile Arap (Umman) Denizi'nin ötesine yaymak.

Bu stratejiyi uygulamak için ilk resmî adım 2009 yılında, başkent Cibuti'de Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulle ile o zamanki İranlı mevkidaşı Mahmud Ahmedinejad arasında yapılan İran-Cibuti zirvesinden sonra atıldı.

Bu zirvenin sonucunda iş birliği için bir mutabakat zaptı imzalanmıştı. Bu mutabakat zaptında iki ülke vatandaşlarına giriş vizesi muafiyeti tanınması, eğitim merkezleri inşa edilmesi, İran Bankası tarafından Cibuti Merkez Bankası'na kredi verilmesi, ortak bir komite kurulup Cibuti'deki kalkınma sürecine katkı sağlanması, Cibutili öğrencilere Tahran üniversitelerinde eğitim bursu verilip bazı mali yardımlar sunulması gibi maddeleri yer alıyordu.

Tüm bu adımlar, İran'ın Afrika Boynuzu bölgesindeki etkinliğinin artmasını sonuç verdi. O kadar ki Somali'de Afrika Devrim Muhafızları adında bir oluşum ortaya çıktı. 

İran'ın uranyum ihtiyacının karşılanması meselesine gelince; mesela İran'ın Batı Afrika ülkeleriyle ilişkiler kurmaya hevesli olduğunu görüyoruz.

Gine de bu ülkelerden biri. 2007'de burada uranyum çıktı ve Tahran'la arasındaki ticaret sadece üç yıl zarfında yüzde 147 arttı.

İran, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'nin son turunda ziyaret ettiği Zimbabve ve Uganda gibi uranyum üreten ülkelerle ilişkilerini sağlamlaştırma konusunda da etkili faaliyet yürütüyor. 

İran-Afrika ilişkilerinin üçüncü aşaması, yakın zamanda Çin'in gözetiminde gerçekleşen İran-Suudi Arabistan yakınlaşmasının ve Kahire ile Tahran arasındaki ilişkilerin yeni bir bölgesel durumda birden fazla düzeyde normalleşmesinin sonucudur.

Söz konusu yeni bölgesel durum, genel olarak Arap-İran ilişkilerini güçlendirebilir ve İran'ın Afrika'da yüzleştiği zorlukların sınırlandırılmasına katkı sağlayabilir.

Bu zorluklar, İran'ın bilhassa eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani döneminde Kara Kıta'dan (Afrika) çekilmesinde etkili pay sahibidir.

Ruhani yönetiminde Yemen savaşı ve Polisario Cephesi krizi zemininde hem Körfez'de hem de Fas'ta bir İran gerilimine tanık olunmuştu.

İlk kriz için bir çözüm yolu bulunduysa da İran-Fas ilişkileri hâlâ ufukta görünüyor ve İran diplomasisinin özel ilgisini gerektiriyor. 

İran-Afrika ilişkilerine dair gelecek senaryoları, Tahran'ın bu aşamada ekonomik etkileşim mekanizmalarına odaklanıp mezhepsel sızma mekanizmalarından ya da Afrika Boynuzu çevresinde Devrim Muhafızları yoluyla askerileştirme teşebbüslerinden uzak durmasını gerektiriyor.

Zira başarısızlığı kanıtlanan bu mekanizmalar, İran'ın son on yılda Afrika'da gerilemesinin işaretlerinden biri sayılıyor.

Nitekim İran-Afrika Tacirler Kulübü'nün göstergelerine göre İran'ın Afrika ile Mart 2022'den Şubat 2023'e kadarki ticaret hacmi, 1,2 milyar doları geçmedi. 

İbrahim Reisi'nin ziyaretinin İran ilişkilerini ileri taşıması beklenebilir, zira ziyaret ettiği ülkelerde memnuniyetle karşılandı.

Bu belki de İran'ın Afrika'da uzun bir süredir dillendirdiği ‘Batı'nın Afrika kaynaklarını sömürmesine karşı koymak için güney ülkelerinin iş birliği kurması' gerektiği yönündeki söyleme dayanıyordur. Bu, Afrika'da özellikle genç kesimler arasında büyük bir yankı uyandırıyor.

Bununla birlikte bu, İran'ın halihazırda bu ilişkileri hızlandırmak için yeterli altyapıya sahip olmadığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Mesela Türkiye'nin 30 ülkede büyükelçiliği varken İran'ın sadece 20 Afrika ülkesinde büyükelçiliği var. Üstelik Türkiye, 45 Afrika ülkesiyle iş konseyi oluşturduktan sonra Ankara ile Afrika arasındaki ticaret hacmi 2021 yılında 34 milyar dolara ulaştı. Halbuki İran, Afrika'da geniş ölçekte böyle bir mekanizmadan yoksun. 

Bizce İran, Afrika'yı yalnızca maden kaynaklarına ihtiyaç duyduğu bir ticari ortak olarak görmeyip iki konuda büyük bir çaba sarf etmeli.

Birincisi, güney ülkelerinin kendi aralarında iş birliği hedefinin, Afrika'nın stratejik ihtiyaçlarının karşılanmasıyla bağlantılı olmasıdır ki bu, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'nin son ziyaretinde açıkça ifade edemediği bir şey.

Reisi, İran'ın, Şiiliği yayma çabasına ilişkin önceki uygulamalarının doğal bir sonucu olarak Afrika düzeyindeki niyetlerinin mahiyetine dair şüphelerle boğuştuğu bir zamanda yalnızca İran'ın ihtiyaçlarına odaklandı.  

Bu bağlamda kıtaya tarımda yardımcı olmak ve gıda güvenliğini sağlamak, İran ve Mısır gibi tüm orta güçteki ülkelerin katkıda bulunması gereken bir konudur.

Zira kıtanın doğusunda ve batısında, Sudan ve Ukrayna'daki savaşın şiddetlendirdiği bir kıtlık mevcut. 

Bu aşamada ekonomisi zorlu koşullardan geçen İran'dan Afrika'ya bir miktar yatırım pompalaması da beklenebilir. Çünkü bu yatırımların getirisi büyük ve olumlu bir etkiye sahip olacaktır. 

Özetle denebilir ki İran'ın Afrika'ya doğru yeni yönelimi, İran'ın ekonomik yeteneklerini destekleyecek Afrika kaynaklarına ihtiyaç duyan kötü ekonomik durumdan kaynaklandı.

Bunu mümkün ve gerçekçi kılansa İran'ın Arap bağlamında normalleşmesidir. Nitekim İran, büyük yüklerden ve önemli zorluklardan kurtuluyor ve bu da onu geçmiş dönemde Araplarla ilişkisini kuşatan bir çatışma haline alternatif olarak, Afrika'daki çıkarlarını karşılama ve bundan kazanç elde etme konusunda daha yetenekli ve özenli kılıyor.

 

Independent Arabia - Independent Türkçe



ABD'deki on binlerce göçmene kötü haber

Donald Trump'ın "sınır çarı" diye tanımladığı Tom Homan, 2025'te 580 bine yakın kişiyi sınır dışı ettiklerini duyurmuştu (Reuters)
Donald Trump'ın "sınır çarı" diye tanımladığı Tom Homan, 2025'te 580 bine yakın kişiyi sınır dışı ettiklerini duyurmuştu (Reuters)
TT

ABD'deki on binlerce göçmene kötü haber

Donald Trump'ın "sınır çarı" diye tanımladığı Tom Homan, 2025'te 580 bine yakın kişiyi sınır dışı ettiklerini duyurmuştu (Reuters)
Donald Trump'ın "sınır çarı" diye tanımladığı Tom Homan, 2025'te 580 bine yakın kişiyi sınır dışı ettiklerini duyurmuştu (Reuters)

ABD'deki bir federal temyiz mahkemesi, 60 bin göçmenin daha sınır dışı edilebilmesini sağlayacak bir karar verdi.

ABD 9. Temyiz Mahkemesi'nin pazartesi duyurduğu kararla, Kaliforniya eyaletindeki bir federal yargıcın Honduras, Nepal ve Nikaragua'dan gelen göçmenler için aralık ayında aldığı sınır dışına karşı koruma hükmü geçici olarak kaldırıldı. 

Mahkeme, Donald Trump yönetiminin bu üç ülkenin yurttaşları için Geçici Koruma Statüsü'nü (Temporary Protected Status/TPS) uygulamama kararının meşru sebepleri olabileceğini kanıtlayabileceğini belirtti. 

ABD 9. Temyiz Mahkemesi, geçen sene görülen benzer bir davada Yüksek Mahkeme'nin TPS'den faydalanan yüz binlerce Venezuelalı göçmenin bu korumalardan mahrum bırakılmasına izin verdiğini hatırlattı. 

Son kararı oybirliğiyle veren mahkemenin üç yargıcı Trump, Cumhuriyetçi George W. Bush ve Demokrat Partili Bill Clinton tarafından atanmıştı. 

ABD İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem, kararı X hesabında şöyle yorumladı:

TPS hiçbir zaman kalıcı olacak şekilde tasarlanmamıştı ama önceki yönetimler onu on yıllardır fiili olarak bir af programı gibi kullandı. Bu ülkelerin her birinde durumun iyileştiği göz önünde bulundurulduğunda onun geçici olduğuna hükmediyoruz.

Reuters, 89 bin kişinin bu karardan etkilenebileceğini bildirirken New York Times; 50 bini Honduraslı, 7 bini Nepalli, 3 bini de Honduraslı olmak üzere 60 bin civarında kişinin Geçici Koruma Statüsü kapsamında olduğunu aktarıyor. 

TPS; doğal afet, silahlı çatışma ve diğer olağanüstü durumlar yaşayan ülkelerin yurttaşlarına sınır dışı edilmeme istisnası tanıyor ve çalışma izni sağlıyor. 

Trump yönetimi, TPS kapsamındaki kişilerin sayısını çok azaltmayı hedefliyor.

San Francisco'daki ABD Bölge Yargıcı Trina Thompson aralıkta aldığı kararda Trump yönetiminin bu üç ülkenin yurttaşlarının memleketlerine geri dönmelerini sağlayacak koşulların oluştuğuna dair yeterli kanıtları sunmadığını ifade etmişti.  

Thompson, Noem ve Trump'ın göçmenleri suçlu gibi lanse eden ve komplo teorilerini destekleyen açıklamalarını hatırlatarak TPS uygulamalarından vazgeçilmesinde ırkçılığın etkili olabileceğini öne sürmüştü.

Independent Türkçe, New York Times, Reuters

 


Pentagon'dan savunma şirketlerine gözdağı

Savaş Bakanlığı olarak da bilinen Pentagon, "İyi performans gösterenlerle ortaklığa devam edeceğiz, göstermeyenlerse sonuçlarıyla yüzleşecek" mesajı veriyor (AP)
Savaş Bakanlığı olarak da bilinen Pentagon, "İyi performans gösterenlerle ortaklığa devam edeceğiz, göstermeyenlerse sonuçlarıyla yüzleşecek" mesajı veriyor (AP)
TT

Pentagon'dan savunma şirketlerine gözdağı

Savaş Bakanlığı olarak da bilinen Pentagon, "İyi performans gösterenlerle ortaklığa devam edeceğiz, göstermeyenlerse sonuçlarıyla yüzleşecek" mesajı veriyor (AP)
Savaş Bakanlığı olarak da bilinen Pentagon, "İyi performans gösterenlerle ortaklığa devam edeceğiz, göstermeyenlerse sonuçlarıyla yüzleşecek" mesajı veriyor (AP)

Wall Street Journal'ın (WSJ) bugün yayımladığı özel habere göre ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) birlikte çalıştığı savunma şirketlerine yönelik baskısını artırdı.

Bu endüstrideki şirketlere önceki günlerde gönderilen mesajda, kontratlarındaki hükümleri yerine getirip getirmediklerinin dikkatli bir şekilde inceleneceği ve detaylı performans değerlendirmelerinin yapılacağı bildirildi. 

Donald Trump ocak ayında yayımladığı başkanlık emrinde, beklenenden daha düşük performans sergileyen savunma şirketlerinin kontratlarını iptal edebileceği tehdidini savurmuştu. 

Pentagon'un belirleyeceği şirketlere üretimdeki gecikmelere dair düzeltme planlarını göndermek için 15 gün tanınacağı da başkanlık emrinde belirtilmişti. 

Silah alımından sorumlu Pentagon müsteşarı Michael Duffey'nin 6 Şubat'ta gönderdiği e-postada şu ifadeler kullanıldı:

Bu başkanlık emri gereğince şirket performansını değerlendirmeye yönelik ilk incelemeleri tamamladık ve uyumsuzluk belirlemeleri yapacağımız kapsamlı soruşturma dönemine giriyoruz. Önümüzdeki karar döneminde belirlenen şirketlerle düzeltme planlarını başlatmak için temasa geçeceğiz.

Pentagon Sözcüsü Sean Parnell da The Hill'e yaptığı açıklamada bu şirketlerin üretim kapasitelerine yatırım yapıp yapmadıklarının denetlendiğini duyurdu. Trump yönetiminin bu hamlesi sonrasında şirketlerin performanslarını geliştirmeye başladığını öne sürdü. 

WSJ, savunma şirketlerinin Pentagon'un silah üretimini hızlandırma talebiyle, yatırımcıların temettü beklentisini aynı anda karşılamaya çalıştığını vurguladı.

Independent Türkçe, WSJ, The Hill


Tarihi zafer kazanan Japonya lideri Takaiçi’nin Çin stratejisi ne olacak?

"Japonya'nın Demir Leydisi" diye de anılan Takaiçi'nin Çin politikası, ABD'nin de etkisiyle şekillenebilir (Reuters)
"Japonya'nın Demir Leydisi" diye de anılan Takaiçi'nin Çin politikası, ABD'nin de etkisiyle şekillenebilir (Reuters)
TT

Tarihi zafer kazanan Japonya lideri Takaiçi’nin Çin stratejisi ne olacak?

"Japonya'nın Demir Leydisi" diye de anılan Takaiçi'nin Çin politikası, ABD'nin de etkisiyle şekillenebilir (Reuters)
"Japonya'nın Demir Leydisi" diye de anılan Takaiçi'nin Çin politikası, ABD'nin de etkisiyle şekillenebilir (Reuters)

Japonya'da düzenlenen erken genel seçimde Başbakan Takaiçi Sanae'nin zafer elde etmesi Çin'le ilişkilerde gerginliği artırabilir. 

Sanae liderliğindeki Liberal Demokrat Parti (LDP), 8 Ocak'ta düzenlen seçimde Parlamento'nun alt kanadı Temsilciler Meclisi'ndeki 465 sandalyeden 352'sini kazanarak büyük bir başarıya imza attı.

Seçim öncesi 198 olan sandalye sayısını ciddi oranda artıran iktidar partisi, "nitelikli çoğunluk" kabul edilen 310 sandalye eşiğini de aşmış oldu. LDP, böylelikle II. Dünya Savaşı sonrası dönemde Parlamento'da bu oranda bir temsil gücüne ulaşan ilk siyasi parti unvanını elde etti. 

Ancak ABD Başkanı Donald Trump'ın seçim zaferini kutladığı Takaiçi'nin, özellikle Tayvan meselesi nedeniyle Çin'le yaşanan gerginliği tırmandırmasından endişeleniliyor. 

Tayvan'ın fiili Japonya Büyükelçisi Lee Yi-yang, Facebook'taki paylaşımında Takaiçi'yi tebrik ederek, zaferinin Japonya'nın Çin'in "tehdit ve baskılarından" korkmadığını gösterdiğini savundu.

Japonya merkezli düşünce kuruluşu Sasakawa Barış Vakfı'ndan Shingo Yamagami de X'teki paylaşımında seçimin "gizli gündeminin" Çin olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

Saldırgan eylemler ve ekonomik baskı karşısında Japonya boyun mu eğmeli yoksa dik mi durmalı? Japon halkı açıkça ikincisini seçti.

Reuters'ın analizinde, Japonya'nın ilk kadın başbakanının savunma harcamalarını daha da artırabileceğine dikkat çekiliyor. Takaiçi, bu harcamaları hızlandırıp mart sonuna kadar gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYH) yüzde 2'sine çıkarmayı düşünüyor. 

Tokyo yönetimi, muhtemelen yıl sonuna kadar askeri harcamaları daha da artıracak yeni bir ulusal güvenlik stratejisi oluşturmayı hedefliyor. Böylelikle sözkonusu harcamalar GSYH'nin yüzde 3'üne ulaşabilir. 

Analizde, Takaiçi hükümetinin Anayasa'da değişikliğe giderek Japon Öz Savunma Kuvvetleri'ni resmi ordu olarak kabul edebileceğine de dikkat çekiliyor. Japonya Anayasası'nın 9. maddesi gereğince ülke hukuki olarak resmi bir silahlı kuvvetlere sahip değil. 

Takaiçi, ülkesinin II. Dünya Savaşı'ndaki mağlubiyetinin ardından ABD'nin kontrolü altında hazırlanan maddeyle ilgili değişikliğe gitmesi halinde, Parlamento'nun üst kanadı Senato'nun üçte ikisinin oyunu ve referandumla halkın onayını alması gerekiyor. LDP, Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu elinde tutsa da Senato'da durum böyle değil. 

Tokyo-Pekin çekişmesi

Pekin ve Tokyo'yu karşı karşıya getiren gerginlik, Takaiçi'nin Parlamento'da 7 Kasım'da düzenlenen oturumda yaptığı açıklamayla patlak vermişti. 

Takaiçi, Tayvan Boğazı'na yönelik muhtemel müdahaleyi "ülkesini tehdit eden bir hareket" olarak göreceğini, böyle bir durumda askeri güç kullanılabileceğini belirtmişti. Böylelikle ilk kez bir Japon başbakanı, Tayvan'ın işgali halinde ülkenin askeri müdahalede bulunacağını açıkça söylemişti. 

Pekin yönetimiyse Takaiçi'den sözlerini geri almasını istemiş, başbakan bunu reddedince Japonya'nın Pekin Büyükelçisi Kenji Kanasugi'yi çağırarak Tokyo'ya protesto notası vermişti.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Jian, pazartesi günü yayımladığı açıklamada, Takaiçi'ye tekrar sözlerini geri alması çağrısı yaptı. 

Açıklamada, Japonya'yı "militarizmin hatalarını tekrarlamak yerine barışçıl kalkınma yolunu izlemeye çağırıyoruz" dendi.

Independent Türkçe, Reuters, Global Times