Lozan Antlaşması: Dünya için biraz düzen

Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Lozan Antlaşması'nın etkileri, yürürlüğe girmesinin üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen Türkiye ve çevresinde halen sürüyor

Getty Images/Majalla
Getty Images/Majalla
TT

Lozan Antlaşması: Dünya için biraz düzen

Getty Images/Majalla
Getty Images/Majalla

Husam İtani

Türkiye ile İtilaf (Müttefik) Devletleri arasında imzalanan Lozan Antlaşması'nın etkileri, yürürlüğe girmesinin üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen Türkiye ve çevresinde halen sürüyor. Antlaşmanın bugün dahi geçerliliğini korumasının nedeni, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından çökmeye başlayan dünyaya yeni bir düzen getirmeyi amaçlayan büyük bir proje olmasından kaynaklanıyor.

Kürtler, Lozan Antlaşması ile 1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşması geçersiz sayıldığından bu anlaşma çerçevesinde kendilerine verilenlerin bir kısmını kaybettiler. Yunanistan Anadolu'da işgal ettiği yerlerden geri çekilerek buraları yenilen Osmanlı İmparatorluğu’na bıraktı. İstanbul’un işgalinin yanı sıra Çanakkale Boğazı ve İstanbul Boğazı’ndaki askeri kontrole son verildi. Bunun yanında 1920 yılında Sovyet güçleri tarafından işgal edildikten sonra son nefesini veren bağımsız Ermeni devleti görmezden gelindi.

Lozan Antlaşması, bir başka deyişle, Osmanlı İmparatorluğu ile Müttefik Devletler arasındaki düşmanlıkları sona erdiren ve Kurtuluş Savaşı'nı Lozan Barış Antlaşması öncesinde fiilen sona erdiren 30 Ekim 1918 tarihinde Ateşkes Antlaşması’nın (Mondros Mütarekesi) imzalanmasından sonra köklü bir şekilde değişen koşulların yeniden okunmasıydı.

Mondros Mütarekesi'ni imzalayan Osmanlı İmparatorluğu son günlerini yaşıyordu. Sultan Vahdettin, İttihat ve Terakki hükümetinin Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun aralarında bulunduğu İttifak Devletleri saflarına katılmayı seçmesinin ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa'daki tüm topraklarını kaybetmesine yol açan ve Birinci Dünya Savaşı’nın da geriye kalanı yok ettiği Balkan Savaşı'ndan yorgun çıktıktan sonra tüm cephelerde yenilen ordusunun eski ihtişamlı günlerinin yalnızca soluk bir gölgesi olarak kalmıştı.

Savaşın son günlerinde bazı Türk subayları ve siyasetçiler, Yıldırım Ordular Grubu eski komutanı Mustafa Kemal'in önderliğinde Kurtuluş Savaşı'nı başlatmak için (Avrupa'daki Türk toprakları) Anadolu ve Rumeli'yi Fransızlar, İngilizler, Yunanlar ve İtalyanlar arasında paylaştıran Sevr Antlaşması'nı reddettiler.

Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Lozan Antlaşması'nın etkileri, yürürlüğe girmesinin üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen Türkiye ve çevresinde halen sürerken bugün dahi geçerliliğini korumasının nedeni, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından çökmeye başlayan dünyaya yeni bir düzen getirmeyi amaçlayan büyük bir proje olmasından kaynaklanıyor.

Oldu bitti diplomasisi

Başta Yunanistan olmak üzere İtilaf Devletleri'ni peş peşe yenilgiye uğratan Mustafa Kemal komutasındaki ordu, Anadolu’yu, İstanbul’u ve güney kıyı şehirlerini geri aldığı, ardından Türkiye Cumhuriyeti'nin ilan edildiği, hilafetin kaldırıldığı ve Mustafa Kemal'in Türklerin atası anlamına gelen ‘Atatürk’ soyadını aldığı, bugüne kadar en çok bilinen anlatımdır.

Bu yeni dönemin istikrara kavuşturulması, Türklerin zaferinin pekiştirilmesi ve Sevr Antlaşması'nın feshedilmesi için Müttefik Devletlerle müzakere masasına oturulması gerekti. Ancak tablonun tamamına bakıldığında, o döneme ait birçok özelliği görülebilir olsa da bu geleneksel anlatı Lozan Antlaşması'nın imzalanmasına götüren süreçteki genel atmosferden göz ardı ediyordu. Antlaşmanın doğru anlaşılması için etkilerine ve sonuçlarına değinmeden önce hangi atmosferde imzalandığından bahsedilmeli.

Burada 1884 yılındaki Berlin Konferansı’nı, Lozan Antlaşması’na giden süreçteki mevcut atmosferin temel direklerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Berlin Konferansı bize, büyük ülkelerin etki alanlarını kendi aralarında paylaştıkları o dönemde dünyaya hakim olan bakış açısının nasıl olduğuyla ilgili bize bir özet sunuyor.

Berlin Konferansı, küçük ve fakir ülkelerin ve halklarının çıkarlarının açıkça hiçe sayıldığı tipik bir örnekti. Konferansın katılımcıları, müzakere masası üzerine haritalar yerleştirdiler ve güçlerine, askeri imkanlarına ve ekonomik çıkarlarına uygun haritalar çizme konusunda anlaştılar. Berlin Konferansı’nın Birinci Dünya Savaşı'na yol açan koşulları olgunlaştırdığından ise hiç bahsedilmedi.

zxsacd
18 Ekim 1912 tarihinde İtalya Krallığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında Trablusgarp Savaşı sonunda İsviçre'nin Lozan kentinin Uşi (Ouchy) kasabasında barış antlaşması imzalandı. Antlaşma, (Türk tarihinde) Uşi Antlaşması ya da (İtalyan tarihinde) Birinci Lozan Antlaşması olarak biliniyor (Getty Images)

Birinci Dünya Savaşı dört büyük imparatorluğun çöküşüne yol açtı. Bunlardan biri 1917 yılında Bolşevik İhtilali'ne tanık olan Rus İmparatorluğuydu. Rus İmparatorluğu o dönem savaştan çekilmiş ve kendi iç çatışmalarıyla ilgilenmek zorunda kalmıştı. Diğeri, Versay Barış Antlaşması'nın savaşın tüm yükleri için bir günah keçisi haline getirdiği Alman İmparatorluğuydu. Bir diğeri, topraklarında yaşayan halkların milli özlemlerine artık yanıt veremeyen Avusturya-Macaristan İmparatorluğuydu. Sonuncusu ise kendini modernleştirmeyi başaramayan ve bağımsızlık isteyen halkların önünde varlığını meşrulaştıramayan Osmanlı İmparatorluğuydu.

Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı başlıca iki savaş arenası olan Avrupa ve Ortadoğu'da düzenin yeniden sağlanması gerekiyordu. Savaşın galipleri, Versay ve Sevr antlaşmalarının ortaya çıktığı Berlin Konferansı yöntemine başvurdular. Versay Barış Antlaşması, (Alman) Weimar Cumhuriyeti’nin yaşadığı boğucu ekonomik kriz ve aşırı sağcı ve solcu akımlar arasındaki şiddetli çatışmalardan kaynaklanan istikrarlı bir demokratik yönetim kurulamaması gibi korkunç sonuçlar doğururken İkinci Dünya Savaşı’nın da zeminini hazırladı.

Birinci Dünya Savaşı dört büyük imparatorluğun çöküşüne yol açarken bunlardan biri 1917 yılında Bolşevik İhtilali'ne tanık olan Rus İmparatorluğu, diğer ise Versay Barıis Antlaşması'nın savaşın tüm yükleri için bir günah keçisi haline getirdiği Alman İmparatorluğuydu.

Fakat Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki atmosfer, Berlin Konferansı'nın yapıldığı atmosferden farklıydı. ABD, Avrupa arenasındaki savaşın son kısmına müdahale etmek için yüzbinlerce asker gönderdi ve ilk kez uluslararası bir güç olarak sahneye çıktı. Eski ABD Başkanı Woodrow Wilson, Paris'teki barış konferansına katıldığı sırada açıkladığı On Dört Madde ya da On Dört Nokta olarak da bilinen Wilson İlkeleri çerçevesinde Türklerin olmadığı bölgelerin kendi kaderini tayin hakkının garanti altına alınması karşılığında Osmanlı İmparatorluğu'nun Türklerin yaşadığı topraklarının bütünlüğünü korumaya çalıştı.

Wilson İlkeleri’nin özellikle Avrupa’nın hasta adamının (Osmanlı İmparatorluğu) önünde can çekiştiğini görünce eski yöntemlerinden ve sömürgeci projelerinden vazgeçmeyen büyük Avrupa güçlerinin çıkarlarıyla çeliştiği için ciddi şekilde hasar gördüğünü söylemeye gerek yok.

Düzene ihtiyacı olan bir dünya

Diğer taraftan Avrupa ve Ortadoğu haritasının yeniden çizilme süreci tüm hızıyla devam ediyordu. Dikkatler genellikle (Wilson'ın dünya barışı ile ilgili fikirlerine dayanan) Milletler Cemiyeti'nin kurulmasını öngören Versay Barış Antlaşması ile Sevr ve Lozan antlaşmaları üzerine yoğunlaşmıştı. Çünkü Kurtuluş Savaşı veren Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) zaferinden sonra Türk haritasının çizilmesiyle ve dolaylı olarak da Arap dünyasıyla bağlantılıydılar. Burada Paris Konferansı'nın, Avrupa’da ve Ortadoğu'da savaşın tüm etkilerini sürdürmeyi amaçlayan birçok yol açtığının altını çizmek gerekiyor.

Bu sırada Almanya’nın artık savaşmama sözü verdiği Locarno Antlaşması, Bulgaristan'ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan ele geçirdiği toprakları Yunanistan'a bıraktığı Neuilly Antlaşması, Avusturya'yı Macaristan'dan ayıran ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nu fiilen sona erdiren Saint-Germain Antlaşması ve Macaristan haritasının komşuları lehine yeniden çizildiği Trianon Antlaşması imzalandı.

Paris Konferansı ve ardından imzalanan anlaşmalar, dünyanın yeniden düzenlenmesi ve İngiliz yazar H.G. Wells’in ortaya attığı, daha sonra Müttefik Devletler tarafından benimsenen ‘bütün savaşları sona erdirecek savaş’ sloganını gerçeğe dönüştürmek için büyük bir girişimdi. Ancak işin ironik olan yanı ‘tüm savaşları bitirmenin’ gelecekteki savaşların tohumlarının ekilmesi anlamına gelmesiydi. Müttefik Devletlerin mağlup ülkelerle imzaladıkları anlaşmalar, Versay Barış Antlaşması'nda çok açık bir şekilde görüldüğü gibi, genellikle intikamcı bir dürtüye sahipti. Tarihçiler, bugün anlaşmayı hazırlayanların, hazırladıkları bu anlaşmaların geniş kapsamlı etkilerine dikkat etmediklerini, sadece savaşa neden olduğu için Almanya'yı küçük düşürmeyi ve cezalandırmayı amaçladıkları konusunda hemfikirler.

sxad
1922'de Konstantinopolis'i (şimdinin İstanbul’u) terk etmeye çalışan Yunan yerleşimciler (Getty Images)

Aynı durum, İstanbul'un işgalinin Anadolu'daki geniş toprakların geri iadesini ve Kurtuluş Savaşı'nın başlamasına yol açacağını hesaba katmayan Sevr Antlaşması için de geçerliydi. Lozan Antlaşması, Türkiye'nin itibarını bir nebze geri kazandırsa da Fransa ve İngiltere'nin Ortadoğu'yu kendi aralarında paylaştıran ve Rusya'nın Türkiye'nin doğusunu ilhak etmesini öngören Sykes-Picot Anlaşması’ndan habersizdi. Anlaşma, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu sırasında kaybettiği topraklar üzerinde hak iddia etmesini yasaklıyordu.

Lozan Antlaşması’nın on dokuzuncu yüzyıl boyunca ve yirminci yüzyılın başlarında hüküm süren aynı değerleri ve uygulamaları benimsemiş olması durumu daha da kötüleştiriyor. Lozan Antlaşması çerçevesinde, Türkiye ile Yunanistan arasında bir nüfus mübadelesi gerçekleşti. Yüzbinlerce Yunan Müslüman, Osmanlı İmparatorluğu'nun 1913 savaşında yenilgiye uğradığı Balkanlardan gelen seleflerine katılmak üzere Türkiye'ye sürülürken çok sayıda Rum ise Trabzon'dan ve Türkiye’nin güney kıyılarından Yunanistan'a sürüldü.

Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Antlaşması çerçevesinde bugün Irak sınırları içinde yer alan Musul üzerindeki hak iddiasından vazgeçmek zorunda kalırken İngiltere, sanayi ve ulaşımda temel bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan petrolün bol olduğunu bildiğinden Musul’u almak için can atıyordu.

Türklerden daha zayıf ve yıkılmakta olan bir imparatorluğun himayesinde yaşayan halkların haklarını hiçe sayan Lozan Antlaşması, ulusal ve kültürel haklarla ilgili yeni çatışmalara zemin hazırladı. Bunlardan belki de en önemlisi, yaklaşık bir asırdır silahlı isyanlardan Türkiye'deki siyasi sürece katılıma kadar uzanan bir yelpazede ifade biçimleri değişen Kürtlerle olan çatışma olduğu söylenebilir.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.