Lozan Antlaşması: Dünya için biraz düzen

Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Lozan Antlaşması'nın etkileri, yürürlüğe girmesinin üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen Türkiye ve çevresinde halen sürüyor

Getty Images/Majalla
Getty Images/Majalla
TT

Lozan Antlaşması: Dünya için biraz düzen

Getty Images/Majalla
Getty Images/Majalla

Husam İtani

Türkiye ile İtilaf (Müttefik) Devletleri arasında imzalanan Lozan Antlaşması'nın etkileri, yürürlüğe girmesinin üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen Türkiye ve çevresinde halen sürüyor. Antlaşmanın bugün dahi geçerliliğini korumasının nedeni, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından çökmeye başlayan dünyaya yeni bir düzen getirmeyi amaçlayan büyük bir proje olmasından kaynaklanıyor.

Kürtler, Lozan Antlaşması ile 1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşması geçersiz sayıldığından bu anlaşma çerçevesinde kendilerine verilenlerin bir kısmını kaybettiler. Yunanistan Anadolu'da işgal ettiği yerlerden geri çekilerek buraları yenilen Osmanlı İmparatorluğu’na bıraktı. İstanbul’un işgalinin yanı sıra Çanakkale Boğazı ve İstanbul Boğazı’ndaki askeri kontrole son verildi. Bunun yanında 1920 yılında Sovyet güçleri tarafından işgal edildikten sonra son nefesini veren bağımsız Ermeni devleti görmezden gelindi.

Lozan Antlaşması, bir başka deyişle, Osmanlı İmparatorluğu ile Müttefik Devletler arasındaki düşmanlıkları sona erdiren ve Kurtuluş Savaşı'nı Lozan Barış Antlaşması öncesinde fiilen sona erdiren 30 Ekim 1918 tarihinde Ateşkes Antlaşması’nın (Mondros Mütarekesi) imzalanmasından sonra köklü bir şekilde değişen koşulların yeniden okunmasıydı.

Mondros Mütarekesi'ni imzalayan Osmanlı İmparatorluğu son günlerini yaşıyordu. Sultan Vahdettin, İttihat ve Terakki hükümetinin Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun aralarında bulunduğu İttifak Devletleri saflarına katılmayı seçmesinin ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa'daki tüm topraklarını kaybetmesine yol açan ve Birinci Dünya Savaşı’nın da geriye kalanı yok ettiği Balkan Savaşı'ndan yorgun çıktıktan sonra tüm cephelerde yenilen ordusunun eski ihtişamlı günlerinin yalnızca soluk bir gölgesi olarak kalmıştı.

Savaşın son günlerinde bazı Türk subayları ve siyasetçiler, Yıldırım Ordular Grubu eski komutanı Mustafa Kemal'in önderliğinde Kurtuluş Savaşı'nı başlatmak için (Avrupa'daki Türk toprakları) Anadolu ve Rumeli'yi Fransızlar, İngilizler, Yunanlar ve İtalyanlar arasında paylaştıran Sevr Antlaşması'nı reddettiler.

Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Lozan Antlaşması'nın etkileri, yürürlüğe girmesinin üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen Türkiye ve çevresinde halen sürerken bugün dahi geçerliliğini korumasının nedeni, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından çökmeye başlayan dünyaya yeni bir düzen getirmeyi amaçlayan büyük bir proje olmasından kaynaklanıyor.

Oldu bitti diplomasisi

Başta Yunanistan olmak üzere İtilaf Devletleri'ni peş peşe yenilgiye uğratan Mustafa Kemal komutasındaki ordu, Anadolu’yu, İstanbul’u ve güney kıyı şehirlerini geri aldığı, ardından Türkiye Cumhuriyeti'nin ilan edildiği, hilafetin kaldırıldığı ve Mustafa Kemal'in Türklerin atası anlamına gelen ‘Atatürk’ soyadını aldığı, bugüne kadar en çok bilinen anlatımdır.

Bu yeni dönemin istikrara kavuşturulması, Türklerin zaferinin pekiştirilmesi ve Sevr Antlaşması'nın feshedilmesi için Müttefik Devletlerle müzakere masasına oturulması gerekti. Ancak tablonun tamamına bakıldığında, o döneme ait birçok özelliği görülebilir olsa da bu geleneksel anlatı Lozan Antlaşması'nın imzalanmasına götüren süreçteki genel atmosferden göz ardı ediyordu. Antlaşmanın doğru anlaşılması için etkilerine ve sonuçlarına değinmeden önce hangi atmosferde imzalandığından bahsedilmeli.

Burada 1884 yılındaki Berlin Konferansı’nı, Lozan Antlaşması’na giden süreçteki mevcut atmosferin temel direklerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Berlin Konferansı bize, büyük ülkelerin etki alanlarını kendi aralarında paylaştıkları o dönemde dünyaya hakim olan bakış açısının nasıl olduğuyla ilgili bize bir özet sunuyor.

Berlin Konferansı, küçük ve fakir ülkelerin ve halklarının çıkarlarının açıkça hiçe sayıldığı tipik bir örnekti. Konferansın katılımcıları, müzakere masası üzerine haritalar yerleştirdiler ve güçlerine, askeri imkanlarına ve ekonomik çıkarlarına uygun haritalar çizme konusunda anlaştılar. Berlin Konferansı’nın Birinci Dünya Savaşı'na yol açan koşulları olgunlaştırdığından ise hiç bahsedilmedi.

zxsacd
18 Ekim 1912 tarihinde İtalya Krallığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında Trablusgarp Savaşı sonunda İsviçre'nin Lozan kentinin Uşi (Ouchy) kasabasında barış antlaşması imzalandı. Antlaşma, (Türk tarihinde) Uşi Antlaşması ya da (İtalyan tarihinde) Birinci Lozan Antlaşması olarak biliniyor (Getty Images)

Birinci Dünya Savaşı dört büyük imparatorluğun çöküşüne yol açtı. Bunlardan biri 1917 yılında Bolşevik İhtilali'ne tanık olan Rus İmparatorluğuydu. Rus İmparatorluğu o dönem savaştan çekilmiş ve kendi iç çatışmalarıyla ilgilenmek zorunda kalmıştı. Diğeri, Versay Barış Antlaşması'nın savaşın tüm yükleri için bir günah keçisi haline getirdiği Alman İmparatorluğuydu. Bir diğeri, topraklarında yaşayan halkların milli özlemlerine artık yanıt veremeyen Avusturya-Macaristan İmparatorluğuydu. Sonuncusu ise kendini modernleştirmeyi başaramayan ve bağımsızlık isteyen halkların önünde varlığını meşrulaştıramayan Osmanlı İmparatorluğuydu.

Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı başlıca iki savaş arenası olan Avrupa ve Ortadoğu'da düzenin yeniden sağlanması gerekiyordu. Savaşın galipleri, Versay ve Sevr antlaşmalarının ortaya çıktığı Berlin Konferansı yöntemine başvurdular. Versay Barış Antlaşması, (Alman) Weimar Cumhuriyeti’nin yaşadığı boğucu ekonomik kriz ve aşırı sağcı ve solcu akımlar arasındaki şiddetli çatışmalardan kaynaklanan istikrarlı bir demokratik yönetim kurulamaması gibi korkunç sonuçlar doğururken İkinci Dünya Savaşı’nın da zeminini hazırladı.

Birinci Dünya Savaşı dört büyük imparatorluğun çöküşüne yol açarken bunlardan biri 1917 yılında Bolşevik İhtilali'ne tanık olan Rus İmparatorluğu, diğer ise Versay Barıis Antlaşması'nın savaşın tüm yükleri için bir günah keçisi haline getirdiği Alman İmparatorluğuydu.

Fakat Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki atmosfer, Berlin Konferansı'nın yapıldığı atmosferden farklıydı. ABD, Avrupa arenasındaki savaşın son kısmına müdahale etmek için yüzbinlerce asker gönderdi ve ilk kez uluslararası bir güç olarak sahneye çıktı. Eski ABD Başkanı Woodrow Wilson, Paris'teki barış konferansına katıldığı sırada açıkladığı On Dört Madde ya da On Dört Nokta olarak da bilinen Wilson İlkeleri çerçevesinde Türklerin olmadığı bölgelerin kendi kaderini tayin hakkının garanti altına alınması karşılığında Osmanlı İmparatorluğu'nun Türklerin yaşadığı topraklarının bütünlüğünü korumaya çalıştı.

Wilson İlkeleri’nin özellikle Avrupa’nın hasta adamının (Osmanlı İmparatorluğu) önünde can çekiştiğini görünce eski yöntemlerinden ve sömürgeci projelerinden vazgeçmeyen büyük Avrupa güçlerinin çıkarlarıyla çeliştiği için ciddi şekilde hasar gördüğünü söylemeye gerek yok.

Düzene ihtiyacı olan bir dünya

Diğer taraftan Avrupa ve Ortadoğu haritasının yeniden çizilme süreci tüm hızıyla devam ediyordu. Dikkatler genellikle (Wilson'ın dünya barışı ile ilgili fikirlerine dayanan) Milletler Cemiyeti'nin kurulmasını öngören Versay Barış Antlaşması ile Sevr ve Lozan antlaşmaları üzerine yoğunlaşmıştı. Çünkü Kurtuluş Savaşı veren Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) zaferinden sonra Türk haritasının çizilmesiyle ve dolaylı olarak da Arap dünyasıyla bağlantılıydılar. Burada Paris Konferansı'nın, Avrupa’da ve Ortadoğu'da savaşın tüm etkilerini sürdürmeyi amaçlayan birçok yol açtığının altını çizmek gerekiyor.

Bu sırada Almanya’nın artık savaşmama sözü verdiği Locarno Antlaşması, Bulgaristan'ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan ele geçirdiği toprakları Yunanistan'a bıraktığı Neuilly Antlaşması, Avusturya'yı Macaristan'dan ayıran ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nu fiilen sona erdiren Saint-Germain Antlaşması ve Macaristan haritasının komşuları lehine yeniden çizildiği Trianon Antlaşması imzalandı.

Paris Konferansı ve ardından imzalanan anlaşmalar, dünyanın yeniden düzenlenmesi ve İngiliz yazar H.G. Wells’in ortaya attığı, daha sonra Müttefik Devletler tarafından benimsenen ‘bütün savaşları sona erdirecek savaş’ sloganını gerçeğe dönüştürmek için büyük bir girişimdi. Ancak işin ironik olan yanı ‘tüm savaşları bitirmenin’ gelecekteki savaşların tohumlarının ekilmesi anlamına gelmesiydi. Müttefik Devletlerin mağlup ülkelerle imzaladıkları anlaşmalar, Versay Barış Antlaşması'nda çok açık bir şekilde görüldüğü gibi, genellikle intikamcı bir dürtüye sahipti. Tarihçiler, bugün anlaşmayı hazırlayanların, hazırladıkları bu anlaşmaların geniş kapsamlı etkilerine dikkat etmediklerini, sadece savaşa neden olduğu için Almanya'yı küçük düşürmeyi ve cezalandırmayı amaçladıkları konusunda hemfikirler.

sxad
1922'de Konstantinopolis'i (şimdinin İstanbul’u) terk etmeye çalışan Yunan yerleşimciler (Getty Images)

Aynı durum, İstanbul'un işgalinin Anadolu'daki geniş toprakların geri iadesini ve Kurtuluş Savaşı'nın başlamasına yol açacağını hesaba katmayan Sevr Antlaşması için de geçerliydi. Lozan Antlaşması, Türkiye'nin itibarını bir nebze geri kazandırsa da Fransa ve İngiltere'nin Ortadoğu'yu kendi aralarında paylaştıran ve Rusya'nın Türkiye'nin doğusunu ilhak etmesini öngören Sykes-Picot Anlaşması’ndan habersizdi. Anlaşma, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu sırasında kaybettiği topraklar üzerinde hak iddia etmesini yasaklıyordu.

Lozan Antlaşması’nın on dokuzuncu yüzyıl boyunca ve yirminci yüzyılın başlarında hüküm süren aynı değerleri ve uygulamaları benimsemiş olması durumu daha da kötüleştiriyor. Lozan Antlaşması çerçevesinde, Türkiye ile Yunanistan arasında bir nüfus mübadelesi gerçekleşti. Yüzbinlerce Yunan Müslüman, Osmanlı İmparatorluğu'nun 1913 savaşında yenilgiye uğradığı Balkanlardan gelen seleflerine katılmak üzere Türkiye'ye sürülürken çok sayıda Rum ise Trabzon'dan ve Türkiye’nin güney kıyılarından Yunanistan'a sürüldü.

Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Antlaşması çerçevesinde bugün Irak sınırları içinde yer alan Musul üzerindeki hak iddiasından vazgeçmek zorunda kalırken İngiltere, sanayi ve ulaşımda temel bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan petrolün bol olduğunu bildiğinden Musul’u almak için can atıyordu.

Türklerden daha zayıf ve yıkılmakta olan bir imparatorluğun himayesinde yaşayan halkların haklarını hiçe sayan Lozan Antlaşması, ulusal ve kültürel haklarla ilgili yeni çatışmalara zemin hazırladı. Bunlardan belki de en önemlisi, yaklaşık bir asırdır silahlı isyanlardan Türkiye'deki siyasi sürece katılıma kadar uzanan bir yelpazede ifade biçimleri değişen Kürtlerle olan çatışma olduğu söylenebilir.



Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
TT

Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)

Ukrayna, silah ihracatı kısıtlamalarını gevşeten Japonya'yla anlaşma yapmak istiyor.

Kiev'in Japonya Büyükelçisi Yuriy Lutovinov, Reuters'a açıklamasında Tokyo yönetiminin silah ihracatı kısıtlamalarını büyük ölçüde kaldırmasını memnuniyetle karşıladıklarını söylüyor. Rus işgaline karşı direnişte Japonya yönetimiyle işbirliği yapmak istediklerini yeni yayımlanan röportajda belirtiyor:

Bu gelişme ileride yapılabilecek görüşmelerin önünü açtı. Teorik olarak bu çok büyük bir adım.

Sanae Takaiçi hükümeti, ölümcül silah ve savunma ekipmanlarının yabancı ülkelere satışı üzerindeki kısıtlamaları 21 Nisan'da gevşetmişti.

Yeni düzenleme kapsamında savunma teçhizatı "silah" ve "silah dışı" şeklinde sınıflandırılmıştı. Radar sistemleri gibi "silah dışı" ekipmanın ihracatına yönelik sınırlama kaldırılırken, füze gibi "silah" kategorisindeki ekipmanın sadece Japonya'yla savunma anlaşması yapan ülkelere satışına izin verilmişti.

Öte yandan çatışma halindeki ülkelere silah ihracatı yasağının devam edeceği bildirilmişti. Fakat yönetimin ulusal güvenliğin tehlikede olduğunu düşündüğü "istisnai durumlarda" bu satışların gerçekleştirilmesinin de önü açılmıştı.

Rusya'nın 2022'deki saldırılarıyla başlayan Ukrayna savaşında dönemin Japonya Başbakanı Fumio Kişida, "Bugünün Ukrayna'sı, yarının Doğu Asya'sı olabilir" uyarısı yaparak Kiev'in işgalinin Tokyo'nun ulusal güvenliğini de riske attığını vurgulamıştı.

Lutovinov, bu riskin hâlâ geçerli olduğunu savunuyor:

Ukrayna düşerse bu, büyük bir domino etkisi yaratacaktır. Bu yüzden Hint-Pasifik ve Avrupa kıtası güvenlik açısından birbirinden ayrı düşünülemez.

Sanae Takaiçi, Ukrayna'ya silah satışını destekleyeceğine dair herhangi bir işaret vermedi. Ancak kasımda Ukrayna lideri Volodimir Zelenski'yle yaptığı telefon görüşmesinde Moskova'ya karşı Kiev'i desteklediklerini söylemiş, en kısa zamanda savaşın sonlandırılmasını istediklerini belirtmişti.

Japonya, ulusal güvenliğinin tehdit altında olduğunu söyleyerek "istisnai durum" kapsamında Ukrayna'ya silah gönderebilir. Ya da Kiev yönetimi, silah tedariki için Tokyo'yla savunma paktı imzalayabilir. Japon yönetimi, Almanya, Avustralya, Filipinler ve Vietnam dahil 18 ülkeyle böyle bir anlaşmaya sahip.

Ukrayna'nın ABD menşeli Patriot füzelerine bağımlılığını azaltmak için kendi hava savunma sistemini geliştirmeye çalıştığını belirten Lutovinov, Tokyo'nun bu programa finansal destek sağlayabileceğini de söylüyor.

Japon drone üreticisi Terra Drone'dan 28 Nisan'da yapılan açıklamada, Ukraynalı WinnyLab şirketiyle uzun menzilli insansız hava aracı üretimi için işbirliği yapılacağı duyurulmuştu. Terra Drone CEO'su Toru Tokuşige, Japonya'nın silah ihracatı düzenlemesinin süreci kolaylaştırdığını belirtmişti.

Diğer yandan Pekin yönetimi, Tokyo'nun hamlesine tepki göstermişti. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun, Japonya'nın II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu barışçıl Anayasa'yı terk etmeye başlayarak "somut adımlarla yeniden silahlanma sürecini hızlandırdığını" söylemişti.

Independent Türkçe, Reuters, Kyiv Independent, Global Times


İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
TT

İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)

Lübnan'da Hizbullah, İsrail birliklerine karşı FVP (First person view/birinci şahıs görüşlü) drone'ları gittikçe daha yoğun şekilde kullanıyor.

Wall Street Journal'ın (WSJ) haberinde Hizbullah militanlarının, pilotun insansız hava aracı (İHA) üzerindeki kameradan gelen görüntüyü anlık olarak izleyebildiği bu drone'larla etkili saldırılar düzenlediği belirtiliyor.

Hizbullah, Haziran 2024'te FPV'leri denemeye başlamış ancak İsrail'in Şii örgüte ait çağrı cihazlarını patlatması üzerine bu operasyonlar askıya alınmıştı.

Örgütün son dönemde düzenlediği saldırılarla FPV drone'lar yeniden gündeme geldi.

Düşük maliyetli drone'larla düzenlenen bu saldırıların, "İsrail ordusu için Gazze ve Lübnan'daki önceki çatışmalarda karşılaşmadığı ciddi bir tehdit oluşturduğu" vurgulanıyor.

Rusya-Ukrayna savaşında sıkça kullanılan yüksek manevra kabiliyetine sahip FPV drone'lar, son dönemde Irak'taki İran destekli Şii milislerin ABD varlıklarına yönelik saldırılarında da görülmüştü.  

Hizbullah, İHA'larla İsrail birliklerine düzenlediği operasyonların propaganda videolarını da yayımlıyor. Uzmanlara göre görüntüler, drone'ların yetenekli pilotlar tarafından kullanıldığını ve örgütün İHA operatörlerinin özel eğitim aldığını ortaya koyuyor.

Analizde, Lübnanlı Şii örgütün fiber optik sisteme sahip FPV'leri kullandığına dikkat çekiliyor. Bunların elektronik saldırılara karşı dayanıklı olduğu ve İsrail ordusunun İHA'lara uzaktan müdahale etmesini zorlaştırdığı vurgulanıyor.

İsrail hükümeti ve ordusu, Ukrayna'daki emsale rağmen FPV drone saldırılarına karşı gerekli önlemleri almadığı için giderek artan eleştirilerle karşı karşıya.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da salı günkü açıklamasında bu tehlikeyle ilgili adım attıklarını duyurmuştu:

İHA tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik özel bir proje için birkaç hafta önce talimat verdim. Zaman alacak ama bunları da havaya uçuracağız.

Lübnan'ın güneyinde görev yapan İsrailli bir asker, günde en az 10 drone uyarısı aldıklarını ve Hizbullah'ın bölgede sürekli İHA uçurduğunu söylüyor.

Analist Yigal Levin ise "İsrail, bu operatörleri ortadan kaldırmazsa daha da gelişecekler. Deneyim kazanıyorlar. İHA'ları arızalansa bile bu da bir deneyimdir" diyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan'la İsrail arasında 17 Nisan'da yürürlüğe giren 10 günlük geçici ateşkesin 3 hafta daha uzatıldığını 23 Nisan'da duyurmuştu.

Ateşkese rağmen İsrail ordusu Lübnan'ın güneyindeki operasyonlarını sürdürürken, Hizbullah ise anlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail birliklerine saldırılar düzenliyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Ynet


NATO ve Çin... Hızlı rakibe karşı koyan yavaş bir ittifak

Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
TT

NATO ve Çin... Hızlı rakibe karşı koyan yavaş bir ittifak

Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)

Antoine el-Hac

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) 1949 yılında kurulmasının temel amacı, Sovyetler Birliği’ne karşı kolektif savunmayı sağlamaktı. Bu çerçevede, ittifaka üye herhangi bir ülkeye yönelik saldırı, tüm üyelere yapılmış sayılıyordu. Dönemin ABD Başkanı Harry Truman da savaş sonrası yorgun düşen Avrupa’da Amerikan varlığını kalıcı hale getirerek güvenliği sağlamak ve stratejik bir boşluk oluşmasını önlemek istiyordu.

Sovyetler Birliği’nin ve beraberindeki sosyalist bloğun dağılmasıyla Soğuk Savaş sona erdi. Bu gelişme NATO’yu yeni koşullara uyum sağlamaya zorladı. İttifak, Avrupa dışındaki bölgelerde de operasyonlar yürütmeye başladı. Bu kapsamda Balkanlar’da Bosna ve Kosova savaşlarında rol aldı, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Afganistan’da görev üstlendi. Ayrıca Afrika Boynuzu açıklarında korsanlıkla mücadeleye yönelik deniz operasyonları gerçekleştirdi; istihbarat paylaşımı ve terörle mücadele alanlarında iş birliğini artırdı.

NATO, görev alanını genişleterek üye olmayan ülkelerle de iş birliği geliştirdi. Tehdit tanımını siber güvenlik, hibrit savaş yöntemleri ve enerji güvenliği gibi başlıkları kapsayacak şekilde güncelledi. Son dönemde Çin’in oluşturduğu tehdit de bu çerçevede değerlendirilmeye başlandı.

Sonuç olarak NATO, Avrupa merkezli bir savunma ittifakı olmaktan çıkarak, ABD’nin öncülüğünde daha geniş ve küresel bir güvenlik rolü üstlendi. Bununla birlikte ittifak, günümüzde de Avrupa içindeki tehditlere karşı caydırıcılığını sürdürmeye devam ediyor.

Merkezi Brüksel’de bulunan NATO, son yıllarda stratejik nedenlerle ilgi alanını Hint-Pasifik bölgesine doğru genişletti. Bu yönelimin başlıca nedenleri arasında küresel güvenliğin giderek daha fazla birbirine bağlı hale gelmesi, siber tehditlerin artması, tedarik zincirlerinin kesintisiz işlemesinin önemi ve gelişmiş teknolojilerin coğrafi sınırların etkisini azaltması yer alıyor.

Çin’in yükselişi

Bu yönelimin bir diğer nedeni de Çin’in yükselişinin, küresel güç dengelerini etkileyen stratejik bir meydan okuma olarak görülmesidir. Bu nedenle kuruluşta 12 üyeden oluşan, bugün ise 32 üyeye ulaşan NATO ülkeleri, özellikle küresel ekonomi açısından kritik öneme sahip Hint-Pasifik bölgesindeki ticaret yollarını korumaya önem veriyor. Bu çerçevede Malezya ile Endonezya arasındaki Malakka Boğazı öne çıkıyor. Hint Okyanusu ile Güney Çin Denizi’ni birbirine bağlayan bu geçit, dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 25’inin yıllık olarak geçtiği en önemli deniz yollarından biri olarak kabul ediliyor. Aynı zamanda Çin, Japonya ve Güney Kore gibi büyük Asya ekonomilerine petrol ve enerji taşınmasında ana arter işlevi görüyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

NATO üyesi ülkeler, çeşitli temel nedenlerden ötürü Çin konusunda ‘stratejik kaygı’ duyuyor. Bu kaygıların başında, Çin’in özellikle füze sistemleri, uzay teknolojileri ve siber kapasite gibi alanlarda ordusunu hızla geliştirmesi geliyor. Bu durumun, küresel güç dengesini değiştirdiği değerlendiriliyor.

İkinci önemli unsur ise Çin’in ekonomik yükselişi. Pekin yönetimi, Kuşak ve Yol Girişimi gibi projeler aracılığıyla Asya, Afrika ve Avrupa’da ekonomik ve siyasi etkisini genişletiyor. Bu süreç, NATO’nun etki alanına yakın ülkelerde Çin’e yönelik bağımlılık oluşturabileceği endişesini beraberinde getiriyor.

Endişeleri artıran bir diğer gelişme de Çin ile Rusya arasındaki yakınlaşma. Özellikle Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’ya başlattığı saldırının ardından bu ilişkinin derinleşmesi, Batı’ya karşı iki büyük gücün koordinasyon içinde hareket edebileceği değerlendirmelerine yol açıyor.

Öte yandan, yapay zekâ, iletişim ağları ve yarı iletkenler gibi alanlarda küresel ölçekte dolaylı bir rekabet sürüyor. NATO, teknolojik üstünlüğün güvenliğin temel unsurlarından biri olduğu görüşünü benimsiyor.

Bu çerçevede NATO, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda ile ortaklık ve iş birliği anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmalar; ortak askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve siyasi koordinasyonu kapsıyor. Ancak ittifakın Hint-Pasifik bölgesine üyelik genişlemesi planlamadığı, bunun yerine kalıcı askeri varlıktan ziyade esnek ortaklık modellerine odaklandığı ifade ediliyor.

Malakka Boğazı’nda seyreden Tayvan bandıralı bir yük gemisi (EPA)Malakka Boğazı’nda seyreden Tayvan bandıralı bir yük gemisi (EPA)

Sonuç olarak NATO’nun bu geniş coğrafyada artan angajmanı, ittifakın bölgesel bir yapıdan küresel ölçekte etkili bir güvenlik aktörüne dönüştüğünü gösteriyor. Bununla birlikte NATO, Avrupa dışına resmi olarak genişlemekten ziyade, mevcut ortaklıklarını sürdürmeyi ve güçlendirmeyi tercih ediyor.

Uzun soluklu bir tehdit

NATO’nun Çin’i, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi doğrudan bir düşman olarak değil, ‘uzun soluklu bir tehdit’ olarak gördüğü belirtiliyor. Bu yaklaşımın, Pekin’in küresel ölçekte nüfuzunu artırma çabalarının yakından izlenmesi gerekliliğine dayandığı ifade ediliyor.

Haziran 2021’de Brüksel’de düzenlenen NATO zirvesinde liderler, ‘Çin’in ilan ettiği hedefleri ve giderek daha iddialı hale gelen politikalarının, kurallara dayalı uluslararası düzen açısından sistematik zorluklar oluşturduğu ve ittifakın güvenliğiyle bağlantılı alanları etkilediği’ değerlendirmesinde uzlaştı. Liderler ayrıca, Pekin’in yükselişine karşı çok boyutlu ve kararlı bir ortak yanıt geliştirme taahhüdünde bulundu. Bu açıklamalara sert tepki veren Çin hükümeti ise ‘başkaları için sistematik bir tehdit oluşturduğu’ iddialarını reddederek, kendisine yönelik benzer adımlar karşısında sessiz kalmayacağını bildirdi.

Öte yandan birçok Batılı ülke, Çin’i, küresel tedarik zincirleri ve geleceğin kritik teknolojileri üzerinde uzun vadeli hâkimiyet kurmaya çalışmakla suçluyor. Pekin’in doğrudan yabancı yatırımlar yoluyla yenilikçi şirketler üzerinde kontrol sağlamayı hedeflediği, ayrıca devlet destekli siber faaliyetler aracılığıyla ticari veriler ve fikri mülkiyetin geniş çapta ele geçirildiği iddia ediliyor.

Bununla birlikte Batı’da giderek güçlenen görüş, Çin’in güçlü bir rakip olduğu yönünde. Mevcut durumda doğrudan askerî bir tehdit olarak görülmese de ülkenin zamanla daha demokratik bir yapıya evrileceği ya da liberal uluslararası düzene uyum sağlayacağı yönündeki beklentilerin büyük ölçüde ortadan kalktığı değerlendiriliyor. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre uzun vadede Batılı demokrasiler, geniş inovasyon kapasitesi, teknolojik ilerleme hızı, artan askerî gücü ve küresel ticaret ile yatırımlardaki etkisi nedeniyle Çin’i Rusya’dan daha büyük bir stratejik rakip olarak görüyor.

Tayvan açıklarında bir Çin fırkateyni (EPA)Tayvan açıklarında bir Çin fırkateyni (EPA)

Atlantik kısıtlamaları

NATO’nun Çin’e karşı geliştirmeye çalıştığı stratejiler, çeşitli engellerle karşı karşıya bulunuyor. Bu engellerin başında, ittifak içinde kararların oy birliğiyle alınması geliyor. Bu durum, her üye ülkeye fiili bir ‘veto hakkı’ tanırken, karar alma süreçlerinin yavaşlamasına ve çoğu zaman etkisi sınırlı uzlaşmalarla sonuçlanmasına yol açıyor. Nitekim son dönemde bazı NATO ülkelerinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı’nda Amerikan güçlerine destek verilmesi yönündeki talebini, bu çatışmanın kendi çıkarlarını doğrudan ilgilendirmediği gerekçesiyle reddettiği görüldü.

Başka bir ifadeyle NATO, ulusların üzerinde bir yapı değil; her üye devlet kendi askerî güçleri üzerinde tam egemenliğini koruyor. Bu nedenle askerî operasyonlara katılım gönüllülük esasına dayanıyor. Bu durum, ortak planlama ve eşgüdümlü uygulamayı zorlaştırırken, askerî kapasitesi diğer tüm NATO ülkelerinin toplamından daha yüksek olan ABD’nin çoğu zaman en büyük yükü üstlenmesine neden oluyor. Özellikle Hürmüz Boğazı örneğinde olduğu gibi, ittifakın coğrafi sınırları dışındaki operasyonlarda bu durum daha belirgin hale geliyor.

Buna ilave olarak üye ülkeler arasında öncelik farklılıkları da bulunuyor. Doğu Avrupa ülkeleri, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra yeniden canlanabileceği endişesiyle Rusya’nın caydırılmasına odaklanırken; bazı diğer üyeler terörle mücadeleye veya Küresel Güney’de istikrarın sağlanmasına öncelik veriyor.

Almanya’da düzenlenen NATO tatbikatı sırasında Macaristan’a ait tanklar (AP)Almanya’da düzenlenen NATO tatbikatı sırasında Macaristan’a ait tanklar (AP)

Bu çerçevede, ittifakın temel dayanağı olan birlikteliğin korunması giderek zorlaşıyor. Oy birliği zorunluluğu, ulusal egemenlik hassasiyetleri, çıkar farklılıkları ve askerî harcamaların artırılması konusundaki anlaşmazlıklar bu zorluğu derinleştiriyor. Washington uzun süredir müttefiklerinden savunma bütçelerini yükseltmelerini talep ederken, başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri ABD’den bağımsız bir stratejik çizgi izlemeyi ve Avrupa savunma kapasitesini güçlendirmeyi müzakere ediyor.

Bu tablo karşısında, karar alma süreçleri görece yavaş ilerleyen NATO, hızlı hareket eden Çin gibi bir güçle nasıl rekabet edebilir?

Bu durumun, Washington’un NATO içindeki diğer üyelere yönelik mesafeli tutumunun ve zaman zaman ittifakın geleceğini sorgulayan açıklamalarının arkasındaki nedenlerden biri olup olmadığı da tartışılıyor.