Hiroşima hayaletinin gölgesi Ukrayna’nın üzerinde

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, nükleer silah kullanma seçeneğine başvurabileceğini defalarca ima etti

6 Ağustos 1945'te ABD ordusu tarafından çekilen ve Hiroşima şehrine atılan atom bombasının sebep olduğu duman bulutunu gösteren fotoğraf (AFP)
6 Ağustos 1945'te ABD ordusu tarafından çekilen ve Hiroşima şehrine atılan atom bombasının sebep olduğu duman bulutunu gösteren fotoğraf (AFP)
TT

Hiroşima hayaletinin gölgesi Ukrayna’nın üzerinde

6 Ağustos 1945'te ABD ordusu tarafından çekilen ve Hiroşima şehrine atılan atom bombasının sebep olduğu duman bulutunu gösteren fotoğraf (AFP)
6 Ağustos 1945'te ABD ordusu tarafından çekilen ve Hiroşima şehrine atılan atom bombasının sebep olduğu duman bulutunu gösteren fotoğraf (AFP)

Christopher Phillips*

6 Ağustos 2023, nükleer silahların ilk kez kullanımının 87’nci yıl dönümü.

Bu yaz gününde Little Boy (Küçük Çocuk) bombası atıldı. ABD, o uğursuz günde attığı ve Japonya’nın Hiroşima kentini yerle bir eden atom bombasına bu adı vermişti. Ve bir bomba yetmezmiş gibi, üç gün sonra Nagazaki’ye, aynı yıkıcı etkiye sahip bir başka bomba atıldı: Fat Man (Şişman Adam).

Hemen o anda 70-80 bin kişi hayatını kaybetti. Takip eden aylar ve yıllarda ise kurbanların radyasyon etkisine maruz kalması nedeniyle sayı, 226 bine çıktı.

Bu iki bombalamanın sonuçları, Japonya’yı hemen barış çağrıları yapmaya sevk etti ve II. Dünya Savaşı sonunda bitti. Uzun vadede patlamalar, dünyayı korkunç bir yeni nükleer çağa itti. Böyle bir çağda sadece bir düğmeye basarak çok kısa sürede on binlerce kişi öldürülebilir.

Neyse ki korkunç Hiroşima ve Nagazaki sahneleri 1945’ten bu yana tekrarlanmadı. Ancak dünya, Soğuk Savaş sırasında pek çok kritik durum yaşadı. Nitekim hem ABD hem de Sovyetler Birliği, büyük bir nükleer silah stoğu yaptı. 1962’deki Küba Füze Krizi’nin, 1973’teki Ekim Savaşı’nın (Yom Kippur) ve 1983’te de Able Archer tatbikatlarının hepsinin doğrudan bir nükleer çatışma tehdidi taşıdığını görüyoruz. Sonra Sovyetler Birliği’nin çöküşü beraberinde, özellikle Batı çevrelerinde nükleer savaş hayaletinin ortadan kalktığına dair biraz iyimserlik getirdi. Güney Afrika ile Ukrayna gibi eski Sovyetler Birliği’ne bağlı cumhuriyetler, nükleer cephaneliklerden vazgeçmeye başladı. Buna karşılık başka devletler, nükleer devletlere katılmaya başladı. Mesela Pakistan, 1998’de nükleer bir yetenek geliştirdi. Onu 2006 yılında Kuzey Kore takip etti. İran’ın atom enerjisi geliştirme çabalarının da kendisini nükleer güçle donatma emelleri taşıdığına dair yaygın bir inanış söz konusu.

Bu iki bombalamanın yankıları, Japonya’yı hemen barış çağrıları yapmaya sevk etti ve II. Dünya Savaşı sona erdi

Rusya-Ukrayna savaşı patlak verdikten sonra daha fazla endişe veren gelişmeler yaşandı. Nitekim Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, nükleer silah kullanımına başvurabileceği konusunda defalarca imada bulunurken birçok Rus yetkili, açıklamalarında daha açık ifadeler kullandı. Örneğin eski Rusya Devlet Başkanı ve halihazırda Rusya Güvenlik Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı, Mart 2023’te şöyle dedi: “Ukrayna’yı yabancı silahlarla donattıkları her gün dünyanın nükleer sonu yaklaşıyor.” Rusya’nın dünyanın en büyük nükleer cephaneliği olduğu göz önüne alındığında bu tür söylemler, Ukrayna’daki savaşın yeni bir Hiroşima vakasını sonuç verme ihtimalini artırıyor.

Nükleer dünya

Nükleer silah tarihinin, Hiroşima ve Nagazaki’den sonra hem korku hem iyimserlik sebebi haline gelmesine şaşmamak gerek. Bu yüzden bir yanda büyük güçlerin daha fazla kitle imha silahı geliştirmek için koşturduğunu, orta ve gelişmekte olan pek çok ülkeninse büyük güçleri taklit edip bu silahlarla kendi cephaneliklerini ürettiklerini görüyoruz.

Diğer yanda ise uluslararası toplum ve dolayısıyla bizzat büyük güçler, nükleer silahların yayılmasını düzenlemek ve sınırlandırmak için ortak çaba sarf ettiler ki bu, silahların çoğu halen dursa da kayda değer bir silahsızlanmanın yolunu açtı.

scdf
Atom bombası atıldıktan 3 yıl sonra, 1948 yılında Hiroşima’daki yıkım (AFP)

Washington ve Moskova, Sovyetler Birliği’nin o dönemde ABD’yi endişelendiren nükleer denemelerini gerçekleştirdiği 1949 yılından itibaren Soğuk Savaş’ın şiddetlenmesiyle nükleer bir silahlanma yarışında en büyük iki rakip oldu. Ayrıca dünyanın her yerinde askerî üsler edinmeleri ve kıtalararası balistik füzeler ile nükleer denizaltılar geliştirmeleri bu iki ülkeye, birbirlerinin topraklarında herhangi bir yere nükleer saldırılar düzenleme imkânı verdi. Bu iki ülke, birbirini kuşatmak için giderek daha fazla savaş başlığı üretti. Bu tırmanış, 1960’lı yılların ortalarında zirvesine ulaştı. Zira ABD’deki silah başlıklarının sayısı 30 binden fazlayken Sovyetler Birliği’nde sadece 5 bin civarındaydı. Sonra ABD, cephaneliğini biraz azaltınca Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), ona yetişti ve geride bırakmayı başardı. Nitekim 1980’lerin sonunda Washington, 24 bin savaş başlığına sahipken Sovyetler Birliği, 40 bin savaş başlığına sahip olmakla övünüyordu.

Ukrayna-Rusya savaşı patlak verdikten sonra daha da endişe verici gelişmeler görüldü. Nitekim Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin defalarca, nükleer silah seçeneğine başvurabileceğini ima etti

O zamanlarda Birleşik Krallık, Fransa ve Çin, kendi nükleer yeteneklerini geliştiriyordu. 1952, 1960 ve 1964 yıllarında nükleer yeteneklerini birbiri ardı sıra meydana çıkarmakla birlikte hiçbiri birkaç yüzden fazla savaş başlığı üretmedi. 1960’larda İsrail, atom silahlarına sahip olduğunu alenen itiraf etmese de nükleer enerji teknolojisinde bir gelişmeye sahne oldu. Nitekim İsrail’in, 1980’lerde altı nükleer silah yapımına yardımcı olması için Güney Afrika’daki apartheid (ırkçı ayrımcı) rejimiyle iş birliği yaptığına dair yaygın bir kanaat söz konusu. 1974 yılında Hindistan, ilk nükleer denemelerini gerçekleştirirken onu, 1998 yılında en büyük rakibi Pakistan izledi. 2006’da da Kuzey Kore, nükleer kulübün en yeni üye ülkesi oldu.

Nükleer silahların yayılması pek çok kişiyi endişelendiriyor. Bununla birlikte 1970’te yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT) olmasaydı, muhtemelen çok daha geniş çapta yayılırdı. Bu anlaşmaya göre, anlaşmanın oluşturulduğu zamanda, yani 1967’de nükleer silaha sahip beş devletten başka nükleer devlet olmayacak ve bu silahın geliştirilmesine 2016’dan itibaren izin verilecekti. Anlaşmaya 191 ülke kayıtlıydı. BM’ye üye şu dört ülke katılmamayı tercih etti: İsrail, Hindistan, Pakistan ve yeni Güney Sudan devleti. Kuzey Kore de başlangıçta NPT’ye imza attı, ancak 2003’te anlaşmadan çekildi.

Çoğu ülkenin nükleer silahların yayılmasının önlenmesine onay vermesinin yanı sıra, büyük güçler de Soğuk Savaş’ın ortalarından itibaren nükleer cephaneliklerini dondurmayı, sonra da azaltmayı kabul ettiler. 1970’lerde SALT I ve SALT II anlaşmaları geldi ve hem ABD’nin hem de Sovyetler Birliği’nin her iki tarafın sahip olduğu kıtalararası balistik füzelerin sayısını sınırlama kararlılığına tanık olundu. 1980’lerin sonları ile 1990’ların başlarında Sovyetler Birliği’nin zayıflamasıyla, uzun menzilli füzelerin sayısını sınırlandıran daha fazla anlaşmanın imzalandığı görüldü. Başka birkaç anlaşmadan sonra 2010 yılında, Rusya ve ABD tarafından konuşlandırılan nükleer silahları neredeyse yarı yarıya azaltan Yeni START anlaşması imzalandı.

Güney Afrika’nın 1990’lı yıllarda nükleer silahsızlanmaya karar vermesi ve şu an bağımsız olan Ukrayna, Belarus ve Kazakistan cumhuriyetlerinden binlerce Sovyet füzesinin kaldırılmasının yanı sıra bu anlaşmalar, dünyanın 1950’li yılların sonlarından bu yana en düşük sayıda nükleer silaha sahip olduğu anlamına geliyor.

Washington ve Moskova, Sovyetler Birliği’nin nükleer denemelerini gerçekleştirdiği 1949 yılından itibaren Soğuk Savaş’ın şiddetlenmesiyle nükleer bir silahlanma yarışında en büyük iki rakipti

Amerikan Bilim Adamları Federasyonu’nun tahminlerine göre bugün Rusya, 5 bin 899 savaş başlığına sahipken ABD 5 bin 244, Çin 410, Fransa 290, Birleşik Krallık 225, Pakistan, 170, Hindistan 164, İsrail 90 ve Kuzey Kore 30 savaş başlığına sahip. Basit bir hesapla ABD ile Rusya’nın dünyadaki kitle imha silahlarının yüzde 90’ından fazlasına sahip olduğunu görürüz.   

Halihazırda savaş başlıklarının sayısı, Soğuk Savaş’ta ulaşılan aşırı seviyelerin çok altında olsa da her bir nükleer güç halen, düşmanlarını defalarca yok etmeye yetecek kadar fazla ateş gücüne sahip. Dolayısıyla Putin ve diğer Rus yetkililerin, nükleer silahları Ukrayna savaşı tartışmasının ortasına dahil etme arzusu, bilhassa Batı’daki yabancı hükümetleri tedirgin etti. Bunun anlaşılır sebepleri var. Ukrayna savaşının başlamasından 7 ay sonra Eylül 2022’de, Rusya’nın geri çekilip genel seferberlik başlatmak zorunda kalmasıyla Putin, Rusya’nın, kendi ifadesiyle Rus topraklarındaki Batı tehditlerine karşılık vermek için çok sayıda silahı olduğunu açıkladı. Ayrıca Batılı liderlere, bunun bir aldatmaca olmadığını vurguladı.

Nükleer silahların yayılması pek çok kişiyi endişelendiriyor. Bununla birlikte 1970’te yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT) olmasaydı, muhtemelen çok daha geniş çapta yayılırdı

O zamandan bu yana Putin ne geri adım attı ne de tutumunu yumuşattı. Nitekim Şubat 2023’te, Rusya’nın Yeni START anlaşmasındaki ortaklığını durduracağını ilan etti ki bu anlaşma, Rusya’nın nükleer silahların denetimi için ABD ile imzaladığı son büyük anlaşmadır.

Haziran ayında Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko, Rus taktiksel nükleer silahlarının ülkesinde konuşlandırıldığını duyurdu. Bu, Belarus’un 1990’ların başından beri ilk kez tekrar silahlanması demek. Lukaşenko, Hiroşima bombasından üç kat daha güçlü olduğu söylenen bu silahların savaş meydanında kullanılmak üzere tasarlandığını iddia etti ki bu, Ukrayna için açık bir tehdit.

asdwe
Başbakan Fumio Kişida, ABD Başkanı Joe Biden ve Almanya Şansölyesi Olaf Scholz, atom bombası kurbanlarının anısına Hiroşima şehrindeki Barış Parkı’na çelenk koyduktan sonra toplu fotoğraf çektirdi (AFP)

Saldırganlık, Kiev’in çok ötesine yöneldi. Şöyle ki mart ayında Birleşik Krallık, Kiev’e seyreltilmiş uranyumlu tanksavar füzeleri sağladığında Putin, şu açıklamayı yaptı: “Batı’nın nükleer bileşen içeren silahları kullanmaya çoktan başladığına bakılırsa Ruslar, misillere yapmak zorunda kalacak.” Daha açık bir şekilde dile getirilmese de pek çok kişi bu açıklamayı, Birleşik Krallık’a nükleer bir silah fırlatmayı düşünebileceğinin bir işareti olarak yorumladı. Dolayısıyla Putin’in açıklamaları, Rusya’nın Batı’dan gelen herhangi bir tehdide karşılık vermeye yetecek bir ateş gücüne halen sahip olduğunu ve gerekirse kullanmaya da hazır bulunduğunu teyit ediyor. Bu da Rusya ile Batı ülkeleri arasındaki gerilimi artırıyor ve nükleer bir savaşın patlak vermesine dair endişeleri körüklüyor. Nükleer silah kullanımının dünyayı tümüyle yok edebileceğini ve uluslararası anlaşmazlıkları barışçıl bir şekilde çözmenin tek yolunun diyalog ve müzakere olduğunu unutmamak önemlidir.

Putin’in hilesi mi?

Bu tehditler ne kadar ciddi? Görünüşe bakılırsa ABD Başkanı Joe Biden, bu soruya kesin bir yanıt vermekte tereddüt ediyor. Nitekim önce, Haziran 2023’te bu tehdidin ‘gerçek’ olduğunu söyledi. Bir ay sonra da ‘Putin’in nükleer silah kullanımına dair gerçek bir olasılığın’ olmadığını belirtti.

Böylesi belirsizlikler şaşırtıcı değil. Belki de uzmanlar ile analistler arasındaki benzer bir ayrışmayı yansıtmaktadır. Rusya ve nükleer silah uzmanlarından bazısı, Putin’in tüm söylemlerine rağmen bunun bir aldatmaca olduğunu savunuyor. Çatışma Çalışmalarını Araştırma Merkezi’nden Valeriy Akimenko, “Rusya, Rus nükleer silahlarını yalnız olağanüstü durumlarda kullanacak” diyor.

Chatham House Araştırma Merkezi’nde çeşitli uzmanların katıldığı bir anketin vardığı sonuca göre Rusya, nükleer silahlarını savaş meydanında bir saldırı savaşı seçeneği olarak değil de öncelikle siyasi savunma için bir caydırıcı olarak görüyor. Bu anket, Rusya’nın Batı’yı geri adım atmaya zorlamak için nükleer güç statüsünü kullandığını söyleyen analist Olga Oliker’e atıfta bulunuyor. Oliker’e göre Putin’in açıklamalarına rağmen Rusya’nın Ukrayna savaşı başladığından bu yana nükleer kullanımın eşiğini düşürdüğüne dair kayda değer bir kanıt yok.

Akimenko, elbette tehlikeyi inkâr etmek istemiyor. Aksine Rusya’nın 1990’ların sonlarındaki askerî doktrininde, ‘kullanıma başlamama’ durumundan ‘Rusya’nın bekası tehlikedeyse kullanıma kesin olarak başlama’ yönünde görülen bir değişikliğe işaret ediyor. Yani Putin, gerçekten Rusya’nın bekasının tehdit altında olduğuna inanırsa teorik açıdan, düşman bir nükleer silahın saldırısına uğramadan önce bile nükleer silahlanmayı düşünebilir.

Öte yandan bazı analistler, Putin’in tehditleri konusunda ciddi olmasından yana oldukça endişeli. London School of Economics’ten (Londra Ekonomi Okulu) Lorraine Sokin, “Putin’in kişiliğine dair bilgimiz, Batı’nın bu tehditleri ciddiye almasını gerektiriyor” diyor. Doğrusu şu ki Kuzey Kore Lideri Kim Jong-un gibi Putin de söylediği her şeyde onun gücünü kontrol etmeden onu destekleyen adamlarla kuşatılmış, oldukça şahsi bir lider. İki lider, “mirasları konusunda derin bir endişeyi paylaşıyor ve dış işlerde yasal ve gerçekçi olmayan siyasi hırslar tarafından yönlendiriliyor.”

Sokin’e göre Putin’in derin paranoyası, onu tehlikeli kılıyor ve bu da nükleer eylemleri içersin ya da içermesin, tehlikelerle dolu kararların alınmasına yol açıyor. Bu, Akimenko’nun, “Rusya’nın bekası tehlikedeyse” nükleer düğmeye basılabileceği konusundaki değerlendirmesiyle aynı çizgide. Yani Putin, Sokin’in işaret ettiği gibi gerçekten paranoyaksa Ukrayna’daki herhangi bir değişikliği, durum öyle olmasa bile Rusya’nın varlığı için bir tehdit olarak yorumlayabilir.

Amerikan Bilim Adamları Federasyonu’nun tahminlerine göre bugün Rusya, 5 bin 899 savaş başlığına sahipken ABD 5 bin 244, Çin 410, Fransa 290, Birleşik Krallık 225, Pakistan, 170, Hindistan 164, İsrail 90 ve Kuzey Kore 30 savaş başlığına sahip

Pek çok kişi Vladimir Putin’in kişiliğine bağlı. Ukrayna’da veya başka herhangi bir yerde nükleer bir saldırı gerçekleştirmeye yönelik gerçek bir niyeti olmaksızın, nükleer tehdidi nüfuzunu güçlendirmenin bir yolu olarak kullanabilir. Bununla beraber Batı’nın Kiev’e verdiği desteği Rusya için varoluşsal bir tehdit olarak algılayacağına ve önleyici olarak nükleer silahları kullanmak isteyebileceğine dair bir ihtimal de mevcut. Bu durum, Soğuk Savaş’ta, Sovyet ve Amerikan liderlerin kişiliğinin nükleer karar vermede merkezî bir rol oynadığı çoğu dönemi yansıtıyor.

Olayların gidişatı, büyük oranda Vladimir Putin’in kişiliğine dayalı olabilir. Putin, Ukrayna’da veya başka herhangi yerde bir nükleer saldırı gerçekleştirmeye yönelik gerçek bir niyeti olmaksızın, nükleer tehdidi sadece gücünü ve nüfuzunu güçlendirmek için stratejik bir araç olarak kullanabilir. Ama kim bilir? Belki de Putin, Batı’nın Kiev’e verdiği desteği gerçekten de Rusya için gerçek ve temel bir tehdit olarak algılıyor. Bu yüzden nükleer silahları önleyici olarak kullanmak isteyebilir.  

Hiroşima’nın gölgeleri

Bu olasılık korkutucu olsa da Soğuk Savaş dönemindeki denge karakterini geri getiriyor. O dönemde nükleer saldırı kararlarının alınması büyük ölçüde Sovyetler Birliği liderlerinin (ve ABD başkanlarının) kişiliğine bağlı oluyordu.

Kruşçev veya Kennedy’nin yerinde onlardan daha aşırılık yanlısı isimler olsaydı Küba Füze Krizi sırasında ikisinden birinin eli düğmeye basardı.

Rusya’nın geri adım atmak ve genel seferberlik başlatmak zorunda kalmasıyla Putin, Rusya’nın, kendi ifadesiyle Rus topraklarındaki Batı tehditlerine karşılık vermek için çok silahı olduğunu belirtti. Ayrıca Batılı liderlere de bunun bir aldatmaca olmadığını söyledi

Böyle korkunç bir senaryo beklentisi, birçok kişiyi yıllar içinde nükleer silahsızlanma için daha fazla çaba çağrısında bulunmaya sevk etti. Soğuk Savaş’ın son yıllarında ve 1990’larda büyük bir ilerleme kaydedildiği halde son zamanlarda bu konuda bir gerileme görüldü.

2023 G7 toplantısı sembolik olarak Hiroşima’da yapıldı ve Japonya Başbakanı, liderleri, Putin’in tehditleri ışığında yeniden nükleer silahsızlanmaya bağlı olma çağrısında bulundu. Ancak yine de zirvede, nükleer silahsızlanma tartışmalarından ziyade, Çin’e karşı koymaya ve Rusya’ya karşı Ukrayna’yı desteklemeye odaklanıldı.

* Şarku’l Avsat okurları için Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.