Arafat’ın Saddam’a desteğinin bugüne dek devam eden feci sonuçları…

Yaser Arafat ve Saddam Hüseyin. (AFP)
Yaser Arafat ve Saddam Hüseyin. (AFP)
TT

Arafat’ın Saddam’a desteğinin bugüne dek devam eden feci sonuçları…

Yaser Arafat ve Saddam Hüseyin. (AFP)
Yaser Arafat ve Saddam Hüseyin. (AFP)

Macid Kiyali

Irak’ın Kuveyt’i işgali (2 Ağustos 1990) ve bu işgalin sebep olduğu İkinci Körfez Savaşı veya Çöl Fırtınası Harekatı (17 Ocak-28 Şubat 1991) gibi önemli sonuçlar, Irak ve Arap dünyasının yanı sıra İsrail’e karşı mücadelede Arap boyutuyla ilgili olanlar da dahil olmak üzere Filistin meselesi için de sarsıcı bir olaydı.

Irak açısından bu olay, ülkenin teorik ve pratik olarak İsrail’e karşı mücadele denkleminden dışlanması veya çıkarılması ve o dönemde Suriye ordusuyla sınırlı hale gelen sözde ‘Doğu Cephesi’nin ağırlığından kurtulmasıyla sonuçlandı. Araplar açısından da tüm bunlar, Arap siyasi sisteminin çatlamasına ve birbiriyle çatışan odaklara dağılmasına yol açtı. Bu dönüşümün etkisini artıran şey, Irak ‘barajı’ önünden kalktıktan sonra İran’ın bu sisteme meydan okuma imkânı elde etmesi oldu. Halbuki İran ile Irak arasında sekiz yıl süren (1980-1988) kanlı ve yıkıcı savaşta bu barajı ortadan kaldıramamıştı. Bu olayın daha sonra tüm Arap Doğusu ülkeleri üzerinde, şimdiye kadar devam eden ciddi yansımaları olacaktı.

Filistin düzeyinde bu olay, dava, halk ve ulusal hareket için çok feci sonuçlar doğurdu. Nitekim Arapların Filistin davası etrafındaki birlikteliği sona erdi, Filistin meselesi Arapların öncelikler listesinden ya da (varsayılan) merkezî konumundan uzaklaştırıldı. Dolayısıyla Filistinliler İsrail’in izlediği politikalar ve meydan okumalar karşısında savunmasız kaldı. Üstelik Filistinliler, kaybedenler kampında yer alıyorken İsrail, eski Sovyetler Birliği’nin çökmesi ve dağılması sonucunda uluslararası ve bölgesel sisteme tek kutup olarak hâkim olmaya başlayan ABD’den destek alıyordu.

Filistin’in durumuna yönelik doğrudan sonuçlara gelince… Olayın yansımaları, 1987-1993 yılları arasındaki ilk Filistin halk ayaklanmasının (Birinci İntifada) oluşturduğu etkilerin zayıflatılmasına ve özellikle liderlerinin işgal karşısındaki muğlak tutumundan ötürü Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) dışlanmasına odaklandı. Buna ek olarak çoğunluğu, işgal edilen Filistin topraklarındaki ailelerine destek olan Filistinlilerin çoğunun işgal sırasında ve sonrasında Kuveyt’ten göç etmesi de ayrı bir felaket olarak tarihe geçti.

ABD’nin Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkarmak için Arap ülkeleriyle birlikte başlattığı operasyon, İsrail’i endişelendirdi. Zira bu operasyon onun, bölgenin güvenliğini ve ABD’nin çıkarına olduğu bilinen istikrarı sağlama sürecine katılamayacağını gösterdi.

Sonuç olarak tüm bu zorlu uluslararası ve bölgesel koşullar, Madrid Konferansı (1991 yılı sonları) yoluyla Arap-İsrail barış sürecinin başlatılmasına katkı sağladı. Bu gelişme, Filistinlilerin söylemlerinde ve mücadele biçimlerinde görülen tüm değişikliklerle birlikte Oslo Anlaşması’nın (1993) yolunu açtı. Filistin ulusal hareketinin bir otoriteye dönüşmesi ve Filistin davası kavramının Filistin, Arap ve dünya düzeyinde değişmesi söz konusu değişikliklere örnek gösterilebilir.  

İsrail’in işgali istismar etmesi

İlk bakışta İsrail, Irak’ın Kuveyt’i işgaline şaşırmış göründü. Aynı şekilde daha sonra uluslararası koalisyonun (ağırlıklı olarak Batı’nın), özellikle onu dışarıda bırakarak Irak’a karşı yürüttüğü operasyona da şaşırmış görünüyordu. Bunun üzerine başlangıçta ABD’nin Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkarmak için herhangi bir doğrudan askerî faaliyette bulunma ihtimalini dışlamaya dayalı seçenekleri benimsedi.

İşçi Partisi’nin lideri ve eski Başbakan İzak Rabin, bu tutumu şu ifadelerle dile getirmişti:

“Batı’nın Körfez’de meydana gelen durum için sömürgeci bir askerî seçeneği yok… ABD, Irak’a karşı kullanmak üzere askerî güçler gönderemez. Buna dahil olacağını sanmıyorum.” (Yediot Aharonot/3 Ağustos 1990).

Askerî strateji yorumcusu Ze’ev Schiff ise şunları söylemişti:

ABD, Irak petrolünün ihracını engelleyebilir ve Irak’a ambargo uygulayabilir. Ama bu, aşırı bir adımdır. Bu konuda Sovyetler Birliği ya da Avrupa ülkeleri tarafından bir destek göreceği şüpheli. Aynı şekilde Arap dünyası da böyle bir hamlede iş birliği yapmayı reddedecektir. Dolayısıyla ABD, ekonomik yaptırımlarla yetinecek. (Haaretz/3 Ağustos 1990)

Sonuç olarak ABD’nin Irak’ı Kuveyt’ten çıkarmak için Arap ülkeleriyle birlikte başlattığı operasyon İsrail’i endişelendirdi. Zira bu operasyon onun, bölge güvenliğini ve ABD’nin çıkarına olduğu bilinen istikrarı sağlama operasyonuna katılamadığını ortaya koydu. Ayrıca ABD ve Arap ülkeleri tarafından doğrudan askerî bir müdahaleyle, bu çıkarların savunulması uğrunda kendisinin gözden çıkarılabileceğini de gösterdi. Bununla beraber dönemin İsrail Savunma Bakanı Moşe Arens, bu değişimin etkisini ve stratejik sonuçlarını hafifletmeye çalışarak şöyle dedi:

Amerikalılar, Arap ülkelerini içine alan geniş bir cephe oluşturmaya çalışıyor. Bu durumda İsrail’in bu çabaya dahil edilmesinde bir çıkarlarının olmaması anlaşılır bir durum. Bu yüzden İsrail, buna dahil değil. (Yediot Aharonot/10 Ağustos 1990)

Ancak İsrail çok geçmeden bu endişenin üstesinden gelerek bu hadiseyi birkaç alanda istismar etmeye çalıştı. Mesela Arap dünyasına güvenilemeyeceğini ve onun sorununun İsrail’in varlığıyla değil, bizzat Arap gerçekliğiyle alakalı olduğunu öne sürdü. Bu durum da onun, herhangi bir çözüm süreciyle bağlantısı olmaksızın güvenliğini sağlama, istikrarını ve bölgedeki askerî üstünlüğünü güvence altına alma yaklaşımının isabetliliğini ve Batılı ülkelerin kendisine destek vermeye devam etmesi gerektiğini teyit ediyordu. Ariel Şaron da Irak’ın Kuveyt’i işgalini değerlendirirken şu ifadeleri kullandı:

İsrail topraklarındaki Arap-Yahudi çatışması, ikincil öneme sahip bir sorun olarak gerçek boyutunu kazanıyor. İsrail’in gerek varlığı gerekse güvenliği açısından yorulmak bilmeden güçlenmesi gerekiyor. (Yediot Aharonot/10 Ağustos 1990)

Çok açık ki İsrail, Batılı ülkelerin Irak ordusunu yıkıma uğratıp Irak’ı zayıflatmasından çok memnun oldu. Bu, kendisi hiçbir bedel ödemezken Doğu Cephesi’nin zayıflatılması demekti ki bu, İsrail’in stratejik ve uzun vadeli hedeflerinin merkezinde yer alıyor.

Barışa siyasi yatırım

Bununla birlikte bu savaşa yapılan asıl ve siyasi yatırım şudur: Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tek kutup olarak küresel sistem ve Irak’ın Kuveyt’i işgalinin sonuçlarına bağlı olarak da bölgesel sistem üzerindeki hâkimiyetiyle ABD bu savaşı, Madrid Konferansı’nda (1991 sonları) varılan Filistinlilerle çözüm süreci kisvesi altında Arap-İsrail ilişkilerinde yeni bir sayfa açmak için uygun bir fırsat olarak gördü.

Burada kayda değer bir nokta şu ki Madrid’de başlatılan bu çözüm süreci, 1967 yılında işgal edilen Filistin veya Suriye topraklarını sahiplerine iade edecek bir çözüme, İsrail’in temel direği olacağı ve çeşitli alanlarda karşılıklı iş birliğine dayalı yeni bir bölgesel düzenin oluşturulmasına odaklandığı kadar odaklanmadı.

O dönemde bu müzakereler, İsrail ile ilgili tarafların her biri (Filistin, Suriye, Ürdün ve Lübnan) arasında ikili ve çoklu olmak üzere iki yönde başlamıştı. Amacı da İsrail ile Arap ülkeleri arasında, Avrupa ve ABD başta olmak üzere uluslararası tarafların da katılımıyla (ekonomide, sularda, altyapıda ve güvenlik düzenlemelerinde) ortak sistemler oluşturarak bölgesel iş birliğinin önünü açmaktı. Bu müzakereler, her yıl periyodik olarak düzenlenen Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Ekonomi Zirvesi konferansıyla taçlandı (1994-1997 yılları arasında Kazablanka, Amman, Kahire ve Doha’da dört konferans düzenlendi). Çoklu müzakerelerin ve bu konferansların teorik zemini, Ortadoğu’da yeni bir bölgesel düzen kurma bahanesiyle oluşturuluyordu. Eski İsrail Başbakanı Şimon Peres de Yeni Ortadoğu adlı kitabında buna açıklık getirmiş ve teşvik etmiştir.

Filistin’in tutumundaki hatalar

FKÖ yönetimi ve lideri Yaser Arafat tarafından temsil edilen sorunlu ve muğlak Filistin tutumu, Filistin ulusal hareketi ile Arap siyasi yapısı arasında önemli bir çarpışma anı oldu. Bu tutumun, harekete ve Filistin halkına uzaktan yakından olumlu bir getirisi olmadı. Hatta aksine her düzeyde Filistinlilere ve davalarına zarar verdi.

Bu aşamada Arap resmî sistemi iki eksene ayrılmış gibi görünüyordu. Bu eksenlerden ilki, işgale karşı çıkıp kınadı, Kuveyt’e destek verdi ve Irak’ı Kuveyt’ten çıkarmak için gösterilen her türlü askerî faaliyete yardımcı oldu. Diğerinin ise görünüşe göre olan bitene itirazı yoktu ya da Kuveyt’in işgaline yönelik herhangi bir girişime veya askerî çözüme çekimser yaklaşıyordu. İlk eksen, işgale karşı güçlü bir uluslararası hareketin merkezinde yer alıyordu. Bu hareket, 2 Ağustos 1990’da, yani işgal gününde alınan, Irak’ın Kuveyt’i işgalini kınayan ve Irak ordusunun genel olarak, derhal ve koşulsuz geri çekilmesini talep eden 660 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararında ifade edildi. İkinci eksen ise bu uluslararası denklemin dışındaydı ya da ondan kopmuştu. O kritik tarihî anda Filistin Yönetimi bunun farkında değildi. BM Güvenlik Konseyi tarafından daha sonra alınan (6 ve 9 Ağustos 1990) kararların (661 ve 662) içeriğinde bahsedilen ve Irak’a yaptırım uygulanmasını da içeren sonraki uluslararası adımların boyutunu da idrak edemedi. Aynı şekilde 10 Ağustos 1990’daki Arap Zirvesi konferansında alınan ve Irak’ın işgalinin kınanmasını ve Arap Körfez ülkelerinin Kuveyt’i geri alma yolunda attığı adımlara destek verilmesini içeren kararların boyutunun da farkına varamadı. Bu zirvenin kararları arasında Kuveyt’i geri almak için uluslararası güç talep etmek ve buna katkı sağlamak için Arap güçleri göndermek de yer alıyordu.

Filistinli akademisyen tarihçi Velid el-Halidi, ‘Körfez Krizi: Kökenler ve Sonuçlar’ başlıklı makalesinde (Filistin Araştırmaları Dergisi, Sayı: 5, Kış 1991) bu çarpışma anını acı bir şekilde gözlemliyor ve şöyle diyor:

“Bu zorlu durumda FKÖ, Libya ve Irak ile birlikte bu karara karşı oy kullandı.”

FKÖ’nün tutumu, memnun edici değildi… Saddam’ın Kuveyt’i işgal ederek çiğnediği ilkeler, Filistin davasına manevi gücünü veren ilkelerin aynısı. Arafat’ın üzerinden atmaya çalıştığı terörist imajı, Kuveyt’in işgalinden sonra Saddam’la olan yakın ilişkisiyle güçlendi. Teorik olarak, ABD liderliğindeki BM’nin düşmanlığa ve işgale karşı sergilediği tutum, FKÖ’nün elde etmek için bıkmadan usanmadan peşinde koşması gereken olgunun ta kendisidir. Velid el-Halidi

Halidi’nin ifadesiyle; “FKÖ’nün tutumu, memnun edici değildi… Saddam’ın Kuveyt’i işgal ederek çiğnediği ilkeler, Filistin davasına manevi gücünü veren ilkelerin aynısıdır. Arafat’ın üzerinden atmaya çalıştığı terörist imajı, Kuveyt’in işgalinden sonra Saddam’la olan yakın ilişkisiyle güçlendi. Teorik olarak, ABD liderliğindeki BM’nin düşmanlığa ve işgale karşı sergilediği tutum, FKÖ’nün elde etmek için bıkmadan usanmadan peşinde koşması gereken olgunun ta kendisidir.” Halidi bu duruma ilişkin şunları söyledi:

Yaser Arafat’ın, Fetih hareketinin kuruluşundan sonraki siyasi hayatında yaptığı en büyük stratejik hataydı… Arafat, Fetih hareketinin kurulduğu günden bu yana benimsediği temel bir ilkeyi unuttu: Filistin davasına hizmet etmek, FKÖ’nün Araplar arasındaki anlaşmazlıklardan uzak tutulmasını gerektirir. BM kararlarına dayanarak işgali açıktan kınayamaması ve Irak’ın geri çekilmesini savunamaması, FKÖ’nün siyasi güvenilirliğine ve uluslararası konumuna ciddi şekilde zarar verdi.

Feci sonuçlar

Aslında işgalin ve savaşın yansımaları; uluslararası, Arap ve İsrail yansımaları bakımından Filistinlerin davası için bir felaketti. Bu yansımalardan ilki, o dönemde doruk noktasında olan Filistin halk ayaklanmasının zayıflatılması oldu. Zira önce savaş patlak vermiş ve sonra Kuveyt’te yaşayan ve çalışan yüz binlerce Filistinli, işgal esnasında ve sonrasında bu ülkeden ayrılmak zorunda kalmıştı. Bu, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki on binlerce aileyi, Kuveyt’teki akrabalarından elde ettikleri kaynaklardan mahrum etti ki bu kaynaklar, onların direnişini güçlendiriyordu.

Bu aynı zamanda FKÖ Yönetimi’nin mali kaynaklarının kurumasıyla beraber Arap dünyasındaki saygınlığının da eskisine nazaran azalmasına neden oldu. Öyle ki o Arap ve uluslararası koşullarda (Sovyet müttefikini kaybettikten sonra), ABD’nin Ortadoğu için düzenlediği siyasi yola girmeyi kabul etmek suretiyle gemisini tekrar yüzdürmeye ve Arap-İsrail çatışmasını bitirmeye mecbur görünüyordu. Zira onun gözünde, başka bir seçeneği yoktu. Üstelik İsrail’in Lübnan’ı işgal edip (1982) tüm güçleri, kurumları ve liderleri ile FKÖ’yü Lübnan’dan çıkarmasından sonra artık dışarıda ve Filistin sınırlarından uzakta kalmıştı.

Ancak tüm bu gelişmeler, Filistin Yönetimi’ni daha ileri gitmeye sevk etti ve Filistinlilerden bağımsız bir taraf olarak müzakere çerçevesinden dışlanmasının temsil ettiği eksikliği telafi etme çabasıyla, elverişsiz koşullarda gizli müzakerelere girdi. Bu doğrultuda ortak bir Ürdün-Filistin heyetiyle temsil edildi ve bu onun, İsrail’e (ve ABD’ye) ağır bedeller ödemesine sebep oldu. Zira bağlantılı uluslararası kararları müzakereler için bir referans olarak kabul etmemeyi ve iki taraf (Filistinliler ve İsrailliler) arasındaki müzakereleri herhangi bir anlaşmanın temeli olarak kabul etmeyi onaylamıştı ki bu elbette İsrail’in çıkarınaydı. Ayrıca (mülteciler, yerleşimler, Kudüs, sınırları, güvenlik düzenlemeleri gibi…) temel meselelerde, nihai çözümün ne olduğunu açıklamadan, kararın ertelenmesine de onay vermişti ki bu da Filistinlilerin otuz yıldır bedelini ödediği şey.

Böylece Oslo Anlaşması imzalandı. Bu, terminolojik bakımdan geçici bir anlaşma olsa da aslında bir idari özerklik anlaşmasıydı. Amacı ise yalnızca İsrail otoritesinin bir vekili olarak, işgal edilmiş topraklardaki Filistinlileri kontrol edecek bir Filistin otoritesi üretmekti. Bununla Filistinliler, en yüksek otoritenin İsrail’e ait olduğunu, Filistin otoritesinin ise topraklar, kaynaklar veya geçitler üzerinde değil, sadece kendi halkı üzerinde geçerli olduğunu akılda tutarak iki otoriteye tâbi hale geldi.  

Bunun yanı sıra otoriteyi kurmanın bedeli olarak Filistin davasının içi boşaltıldı. Filistin ulusal hareketi, sınırlı bir özyönetim otoritesinden ibaret hale getirilerek ulusal kurtuluş hareketi olma özelliğini terk etti ve davanın, halkın ve toprakların birliği dağıtıldı. Araplar ise Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde Filistin Yönetimi kurulmasını meşrulaştırdı. Varlığı Filistinliler tarafından kabul edilip de Filistin anlatısı, 1967’de işgal edilen topraklar üzerindeki çatışmayla sınırlı hale geldikten sonra da İsrail ile normalleşme süreçleri ve çeşitli biçimlerde ilişki kurulması normalleştirildi. Nekbe (1948) dosyası da Filistin ve Araplar için kapandı.    

Aslında tarihe müracaat edip incelediğimizde korkunç Filistin gerçeği, Irak’ın Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgalinin bir yansıması gibi görünüyor. Hem Araplar hem Filistinliler için feci kayıpların ve dönüşümlerin çoğunu sonuç veren o felaket veya tehlikeli macera olmasaydı Arap Doğusu ile Filistin davasının durumu nasıl olurdu, kimse biliyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Majalla’dan çevrildi.



Melania Trump: Benim müdahalem olmasaydı tahliyeleri gerçekleştirmek imkânsız olurdu

ABD First Lady'si Melania Trump (AP)
ABD First Lady'si Melania Trump (AP)
TT

Melania Trump: Benim müdahalem olmasaydı tahliyeleri gerçekleştirmek imkânsız olurdu

ABD First Lady'si Melania Trump (AP)
ABD First Lady'si Melania Trump (AP)

ABD First Lady’si Melania Trump, Rusya’nın kontrolündeki Ukrayna kenti Oleşki’de ateşkes anlaşmasına varılmasını sağladığını açıkladı. Şarku’l Avsat’ın The Independent gazetesinden aktardığına göre izolasyon, kuşatma ve gıda tedarikindeki yetersizlikle mücadele eden kentte anlaşmanın, insani yardımların ulaştırılmasını ve sivillerin tahliyesini kolaylaştırması hedefleniyor.

Rus güçlerinin kontrolündeki Oleşki, cephe hattında yer alıyor ve yaklaşık 2 bin kişiye ev sahipliği yapıyor. Kent sakinleri, gıda ve insani yardımlara erişimlerini kısıtlayan kesintisiz kuşatma koşulları altında yaşam mücadelesi veriyor.

Beyaz Saray tarafından yapılan açıklamaya göre Melania Trump, dün Rusya’nın kentteki tüm askerî operasyonları durdurmayı kabul ettiğini bildirdi. Anlaşma, insani yardımların bölgeye ulaştırılmasına ve sivillerin tahliyesi için özel bir güvenli koridor oluşturulmasına imkân sağlayacak.

Sınırlı ateşkesin 29 Ekim’de yürürlüğe girmesi planlanıyor.

Melania Trump, “Oleşki’deki durum trajik. Cephe hattında bulunan kent, yaklaşan bir felaketle karşı karşıya. Kentte kalanların çoğu, acilen tıbbi bakım, ilaç, gıda ve temiz suya ihtiyaç duyan yaşlılardan oluşuyor” dedi.

Kent sakinlerinin elektrik tedarikinin kısıtlı olduğunu, mayınlarla döşenmiş yollar arasında yaşadıklarını ve sık sık askerî saldırılara maruz kaldıklarını belirten Trump, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Benim müdahalem olmasaydı kente insani yardım ulaştırmak veya yaşlıları buradan tahliye etmek imkânsız olurdu.”

Yardımların ulaştırılması için Rusya ve Ukrayna ile koordinasyon

Habere göre Melania Trump ve temsilcisi, anlaşmanın şartlarını belirlemek üzere Rusya ve Ukrayna liderlikleriyle doğrudan çalıştı.

ABD First Lady’si, “Her iki ülkeden sivil yetkililer, Oleşki sakinlerini evlerinde ziyaret ederek ihtiyaç duydukları yardımın düzeyini belirlemek üzere birlikte çalışacak” dedi.

Tahliye edilmek isteyen kent sakinlerine koordineli destek sağlanacağını ve tercih ettikleri yere ulaşabilmeleri için ulaşım imkânı sunulacağını belirten Trump, “Bazılarının Rusya’ya gitmek isteyeceğini, bazılarının ise Ukrayna’yı tercih edebileceğini düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

Kremlin anlaşmayı doğruladı, Ukrayna operasyonun genişletilmesini istiyor

Kremlin de dün anlaşmaya varıldığını doğrulayarak, ateşkesin uygulanmasına ilişkin takvimin belirlenmesi için çalışmaların sürdüğünü açıkladı.

Ukrayna Parlamentosu İnsan Hakları Komiseri Dmıtro Lubinets ise Reuters’a yaptığı açıklamada, ABD First Lady’sinin sürece bizzat katılmasının Oleşki’deki insani operasyonun gerçekleştirilmesini mümkün kıldığını belirtti.

Lubinets, Ukrayna’nın operasyonun kapsamını diğer yerleşim birimlerini de içerecek şekilde genişletmek için çalıştığını ifade etti.

Birden fazla aşamada yürütülmesi planlanan operasyonun, Oleşki’ye ulaşan yolların mayınlardan temizlenmesini, gıda sevkiyatının düzenlenmesini ve kent sakinlerinin tahliyesini kapsayacağını kaydetti.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları İzleme Misyonu’na göre Oleşki, Herson bölgesinde cephe hattında bulunan ve gıda sıkıntısı ile insani yardımlara erişimde kesintiler yaşayan yerleşim birimlerinden biri.


Türkiye: Libya’nın doğusu ile batısının yeniden birleşmesi “an meselesi”

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)
TT

Türkiye: Libya’nın doğusu ile batısının yeniden birleşmesi “an meselesi”

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün yaptığı açıklamada, Libya’nın doğusu ve batısındaki rakip yönetimlerin yeniden birleştirilmesinin zamanının geldiğini belirterek, bu konuda yakın zamanda bir duyuru yapılabileceğinin sinyalini verdi.

Türkiye, yıllar süren çatışmalar boyunca Trablus’taki uluslararası alanda tanınan hükümeti destekledi. Ancak Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre Ankara’nın son yıllarda Libya’nın doğusundaki yönetimle ilişkileri de belirgin biçimde iyileşti.

Fidan gazetecilere yaptığı açıklamada, “Doğu ile batının yeniden birleşmesinin kalıcı hâle getirilmesi için koşulların olgunlaştığı bir aşamaya geldik” dedi. Her iki tarafın da askerî yapılanmalara sahip olduğunu belirten Fidan, bu yapıların ulusal bir ordu çatısı altında birleştirilmesi gerektiğini ifade etti.

Deniz sınırlarının belirlenmesi

Fidan’ın açıklamaları, aralarında Mısır’ın da bulunduğu Avrupa ve bölge ülkelerinin dışişleri bakanlarının İstanbul’da katıldığı toplantının sonrasında yapıldı.

Fidan, “Ulusal birliğin en önemli dayanaklarından biri, hâlihazırda iki tarafın kontrolünde bulunan askerî birliklerin tek bir çatı altında nasıl bir araya getirileceğidir” dedi.

Dışişleri Bakanı, “İnşallah, bu dosyayla ilgili Türkiye’den çok yakında çok güzel haberler duyacaksınız” ifadelerini kullandı.

Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisi, Türkiye ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat zaptını salı günü onayladı. Söz konusu anlaşma, ilk kez imzalandığı 2019 yılında reddedilmişti.

Anlaşma, başta İtalya ve Yunanistan olmak üzere Avrupa Birliği’nin tepkisini çekerken, Mısır da Akdeniz’deki haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle anlaşmaya itiraz etti.

Fidan, “Türkiye bu konuda son derece yapıcı bir tutum sergiliyor” diyerek, “Türkiye, İtalya ve Mısır, bütün tarafların endişelerini ele almak üzere bir araya gelebilir” diye konuştu.

İran savaşı

Fidan, İran’a yönelik yeni bir saldırının gerilimi artırarak çatışmanın kapsamını genişleteceği uyarısında bulundu. Savaşın sona erdirilmesinin tek yolunun diplomasi ve diyalog olduğunu vurguladı.

Fidan, “İran’a yönelik yeni bir saldırının bölgedeki savaşın kapsamını genişleteceği konusunda hepimiz hemfikiriz. İran’a askerî müdahale hiçbir şekilde çözüm değil. Şu anda kimse bunu kabul etmiyor” değerlendirmesinde bulundu.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot da gün içinde gerçekleştirilen toplantıların ardından yaptığı açıklamada, İran ile ABD arasında yaşanacak yeni bir gerilimin herkesi kayba uğratacağını ve petrol fiyatlarının yükselmesine yol açacağını söyledi.

Açıklamalar, The New York Times gazetesinin çarşamba günü yayımladığı bir haberin ardından geldi. Haberde, ABD ve İsrail ordularının gelecek ay yapılacak ABD Kongresi ara seçimlerinin ardından İran’a yönelik yeni saldırılar düzenlemek üzere ayrıntılı planlar hazırladığı öne sürülmüştü.


Washington İran’la uzun süreli bir savaşa hazırlanıyor

Gemiler, Umman’ın Musandem bölgesinden görüldüğü üzere Hürmüz Boğazı’nda, 23 Ekim (Reuters)
Gemiler, Umman’ın Musandem bölgesinden görüldüğü üzere Hürmüz Boğazı’nda, 23 Ekim (Reuters)
TT

Washington İran’la uzun süreli bir savaşa hazırlanıyor

Gemiler, Umman’ın Musandem bölgesinden görüldüğü üzere Hürmüz Boğazı’nda, 23 Ekim (Reuters)
Gemiler, Umman’ın Musandem bölgesinden görüldüğü üzere Hürmüz Boğazı’nda, 23 Ekim (Reuters)

Washington, Tahran’la uzun süreli bir çatışma senaryosuna hazırlanıyor. Bu süreçte, ABD Kongresi ara seçimlerinden önce veya sonra İran’a yönelik yeni saldırılar düzenlenebileceğine ilişkin haberler artarken, Başkan Donald Trump savaşın yakında sona erebileceğini belirtiyor.

ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimî Temsilcisi Mike Waltz, Washington’un İran’la çatışmanın uzun süre devam etmesi ihtimaline karşı hazırlık yaptığını doğruladı. ABD yönetimi, saldırılar ve ekonomik yaptırımlar yoluyla Tahran’a nükleer programı konusunda tavizler verdirmeyi ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisini yeniden sağlamayı umuyor.

Öte yandan Trump, Washington’un İran’ı kontrol altına alabileceğini ve ülkenin petrolüne el koyabileceğini söyledi.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack da Trump’ın Tahran’a anlaşmaya varması için defalarca fırsat tanıdığını belirterek, hafta sonu İran’a yönelik bir Amerikan saldırısı düzenlenmesi ihtimalini dışlamadı.