ABD’nin Körfez politikalarındaki sabit ve değişkenler

ABD artık dünyanın tek süper gücü değil…

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon
TT

ABD’nin Körfez politikalarındaki sabit ve değişkenler

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Robrt Ford // ABD’nin Suriye ve Cezayir eski Büyükelçisi, Washington’da Middle East Institute araştırmacısı.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) geçtiğimiz 31 Mayıs’ta, Körfez sularındaki ticari hareketliliği korumak için ABD liderliğindeki deniz gücüne ortaklığını durduracağını açıkladı. Körfez’deki Arap tarafının ABD’nin bölgeye yönelik güvenlik politikasından memnun olmadığının en son göstergesi olan bu adım dikkat çekici. Zira BAE, daha önce ABD’nin çok yakın bir ortağı idi. Bu kararın ABD basınında veya ABD’nin dış politikasıyla ilgilenen kurumlarda kayda değer bir yankı uyandırmaması da ayrıca dikkat çekti.

Körfez bölgesindeki gözlemciler, 33 yıl önce Kuveyt’i kurtarmak için başlatılan savaştan bu yana ABD politikasında meydana gelen değişikliğin boyutunu sorguluyor. Bu sorunun cevabı şu: ABD’nin yaklaşımlarında bazı gelişmeler oldu ve ABD, yaklaşımını geliştirmek zorunda kaldı. Zira artık dünyanın tek süper gücü değil; 2023 yılında Çin, ciddi bir rakip olarak ona meydan okuyor. Bununla beraber ABD, halen Körfez bölgesindeki enerji kaynaklarında hayati bir ulusal çıkarı olduğunu düşünüyor. Bu yüzden İran gibi düşman bir devletin bu kaynakları ele geçirme yönündeki herhangi girişimine karşı koyacaktır. Bundan hareketle denebilir ki ABD’nin politikaları, 1991 yılına göre pek de değişmedi. Washington’ın hedefi halen İran’ın düşmanlığını önlemek. Ancak karşı karşıya kaldığı jeopolitik zorlukların artmasıyla birlikte bölgenin güvenliğini temin etmek için Arap Körfez ülkelerinin desteğine muhtaç.

ABD liderliğinde yeni bir bölgesel güvenlik yapısının inşası uzun zaman alacak. Dolayısıyla şu an gördüğümüz şey, Körfez bölgesi, eski ABD güvenlik şemsiyesinden birden fazla sistem ve devleti içeren daha yeni bir bölgesel güvenlik yapısına geçişin başlangıcıdır.

BAE’nin hissettiği hayal kırıklığını ve daha geniş bir siyasi ve diplomatik ağ kurma arzusunu anlayabiliriz. Washington, çok kutuplu bir dünyada Körfez ülkelerinin birden fazla seçeneği olduğunu biliyor ve bu ülkelerin daha dinamik bir Çin’le ekonomik ilişkiler kurmasını kabulleniyor. Ama kırmızı çizgileri var. Mesela hem ABD hem de Çin’le yakın askerî ilişkilerden istifade etmeye çalışan ülkelere derin bir askerî iş birliği sunmayacaktır.

Ortadoğu’da artık kara savaşı yok

1991’in başında ABD güçleri, Irak’a ait hedefleri beş hafta boyunca hava saldırıları ve füzelerle bombaladıktan sonra sadece iki hafta içerisinde Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkardı. Bu savaşta ölen Amerikan askerinin sayısı 300’ün altındaydı. 2001’de, yani savaştan on yıl sonra Amerika’da yapılan bir kamuoyu yoklaması, Amerikalıların yüzde 63’ünün ABD’nin çabalarına olumlu baktığını ortaya koydu. 2003 yılında patlak veren Irak savaşı sekiz hafta değil, sekiz yıl sürdü. Bu savaşta yaklaşık 5 bin Amerikalı öldü. Elbette ölen Iraklıların sayısı daha fazlaydı. 1991’deki savaşın aksine 2011’de son Amerikan askerleri Irak’tan döndüğünde zafer alayı yoktu.

ABD liderliğinde yeni bir bölgesel güvenlik yapısının inşası uzun bir zaman alacak. Dolayısıyla şu an gördüğümüz şey, Körfez bölgesi, eski ABD güvenlik şemsiyesinden birden fazla sistem ve devleti içeren daha yeni bir bölgesel güvenlik yapısına geçişin başlangıcıdır

Gallup şirketinin geçen yıl yaptığı bir ankete göre Amerikalıların yalnızca yüzde 16’sı Irak’taki savaşa olumlu bakıyor. Ağustos 2021 sonlarında, yani ABD güçlerinin yirmi yıl süren bir savaşın ardından Afganistan’dan çekilmesinden sonra yapılan bir başka ankete göre de Amerikalıların yüzde 54’ü, her ne kadar düzensiz olsa da çekilmenin doğru bir karar olduğunu düşünüyor.

John Bolton gibi güvenilirliğini kaybeden bazı savaş şahinlerini bir kenara bırakırsak, büyük Irak ve daha az ölçüde Afganistan başarısızlığıyla yaşanan hayal kırıklığının, ABD’nin bölgedeki politik tercihlerini değiştirdiğini söylemek gerekir. Soldan sağa tüm siyasi çevreler, Amerikan kamuoyu ile siyasetçilerin Ortadoğu’da başka uzun ve maliyetli bir kara savaşı istemediğini ifade etti.

devr
6 Aralık 2015’te Amerikalı askerler, Irak ordusunun mühendislerine Bağdat’ta portatif duba köprülerin nasıl kullanılacağını gösteriyor (Getty Images)

Biden, John Bolton’a kulak verip de İran’a saldırmak istese bile, özellikle partinin sol cenahından çok sayıda Demokrat ve özellikle partideki Trump destekçilerinden olmak üzere çok sayıda Cumhuriyetçi buna hemen karşı çıkacaktır. Bugün 1991 yılındaki kolay zaferin getirdiği kibir ve kendini beğenmişliğin yıllar geçtikçe aşınmaya başladığını söyleyebiliriz.

İkinci değişiklik: ortaklara duyulan ihtiyaç

ABD hükümeti 1991 yılında Kuveyt’i kurtarmak için bir operasyon planladı ve bunu yönetti. General Norman Schwarzkopf, yarım milyon Amerikan askerine komuta ederken, Başkan Bush ve Dışişleri Bakanı James Baker ise uluslararası diplomatik çabalara öncülük etti. Bu çabalara Suudi Arabistan Krallığı ve Mısır başta olmak üzere az sayıda Arap ülkesi de katıldı.

Kasım 1990’da Başkan Bush, Schwarzkopf komutasında görev yapacak iki zırhlı birlik göndermesi için Cumhurbaşkanı Mübarek’in onayını almak üzere Mısır’ın başkentini ziyaret ettiğinde, ben, Kahire’deki ABD Büyükelçiliği’nde çalışıyordum. Daha sonra Başkan Bush, bir ekip göndermeye ikna etmek için Cenevre’de Esed’le de bir araya geldi. Bush Arap güçlerinin varlığını, Schwarzkopf’un Iraklılarla karşı karşıya gelirken onlara ihtiyaç duyacağından ötürü istemiyordu. Nitekim Schwarzkopf’un vurucu bir Amerikan ateş gücü vardı. Bush ve Baker Arap güçleriyle, ABD’nin askeri operasyonunun meşruiyetini dünyanın geri kalanına göstermek istedi. Mısır ve Suriye güçleri bu savaşta çok katkı sağlamadı. Washington’ın Çöl Fırtınası adını verdiği askerî harekât, esasında ABD’nin ortaya koyduğu bir çabaydı. 1991 yılını takip eden senelerde Amerikalılar, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Bahreyn’de ve işin sonunda Katar ve BAE’de askerî güçler konuşlandırdı. Bundan kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği çöktü. Çin de henüz uluslararası bir güç değildi. Bu yüzden ABD güçleri kolaylıkla Körfez güvenliğinin sorumluğunu üstlenmişti.

Biden, John Bolton’a kulak verip de İran’a saldırmak istese bile, özellikle partinin sol cenahından çok sayıda Demokrat ve özellikle partideki Trump destekçilerinden olmak üzere çok sayıda Cumhuriyetçi buna hemen karşı çıkacaktır. Bugün 1991 yılındaki kolay zaferin getirdiği kibir ve kendini beğenmişliğin yıllar geçtikçe aşınmaya başladığını söyleyebiliriz

Washington 2023 yılında, sadece bölgede başka büyük bir kara savaşının yürütülmesine karşı çıkan iç politika zorluğuyla karşı karşıya değil. ABD’nin Çin’in büyüyen askerî gücü karşısında askerî dengeyi korumak için kuvvet konuşlandırmaya da ihtiyacı var. Çin donanması, ABD donanmasının sahip olduğu tecrübeden yoksun olsa da daha fazla gemiye sahip. 1991 yılındaki savaşın, hatta 2003-2010 Irak savaşının aksine ABD gemileri ve piyadelerine artık Körfez bölgesinin dışında da ihtiyaç duyuluyor.

Bu durum bize, Başkan Richard Nixon ile Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın 1971 yılından önce yüzleştiği durumu hatırlatıyor. Bu iki isim de Vietnam Savaşı’na devam ettikleri ve Avrupa’da Sovyetler Birliği tehdidiyle yüzleştikleri bir zamanda Körfez’in güvenliğiyle ilgileniyorlardı. Birleşik Krallık’ın, ABD’nin kayda değer bir rolü olmadan Körfez’deki güvenlik meselelerini idare etmesine izin verdikleri için mutluydular. Birleşik Krallık, 1971 yılında güçlerini Körfez’den çektiğinde Nixon yönetimi, Körfez’de sınırlı bir rol üstlenmeye çalıştı. Henry Kissinger ve Nixon, Sovyetler Birliği’nin boşluğu doldurmasına ya da bölgesel sıkıntıdan faydalanmasına izin vermeme konusunda anlaştı. Bu nedenle Bahreyn’deki eski Birleşik Krallık donanma üssünde iki küçük savaş gemisi bulundurmaya karar verdiler. Ağustos 1972’de Beyaz Saray’daki ABD Ulusal Güvenlik Konseyi tarafından Dışişleri ve Savunma bakanlıklarına gönderilen gizli talimatta, Nixon’ın Körfez politikası şu ilkeleri vurguluyordu:

-Bölge ülkelerinin güvenliğinin sorumluluğu, öncelikle o ülkelere aittir.

-ABD, o ülkeleri iş birliğine teşvik edecektir.

-ABD, bölgede aktif ve yapıcı bir rol oynayacaktır.

Nixon Doktrini ortaya çıktığında bu doktrin, bölgesel istikrarı sağlamak ve Sovyet nüfuzunu önlemek adına Amerikalılarla çalışmaları için bir yanda İran ve Şah’a, diğer yanda Suudi Arabistan hükümetine güveniyordu. Amerikalılar o dönemde Kuveyt’ten başlayarak, Körfez’e askerî ekipmanlarını satmak için ilk anlaşmalarına başladı. Daha sonra bu satışlar, kısmen ticari bir kâr elde etme amacıyla devam etti. Ama Washington için tüm bunlardan daha önemli olan şey, bölge ülkelerinin yeteneklerini geliştirmeye çalışmaktı.

2023 yılında bugün İran, onun potansiyel bir ortak olması ihtimalini tamamen dışlayan ABD için en büyük tehdit sayılıyor. Bununla birlikte bugün hem Trump hem de Biden, Nixon ile Kissinger’ın, Körfez ülkelerinin bölgesel güvenliği ve istikrarı sağlamaya yardım etme sorumluluğunu vurgulayan politikasını kopyalıyor.

Öncelikler listesinin başında, çeşitli ülkelerin Şam ve Arap Yarımadası’ndaki hava ve deniz operasyonlarına entegre olacak bölgesel bir hava ve deniz savunma sistemi inşa etmek yer alıyor. Amerikalılar tüm bu çabalara öncülük edip, bazı askerî varlıkları bu iş için ayırıyor. Aynı şekilde bilgi teknoloji sistemlerinin entegrasyonu da büyük bir zorluk. Bununla beraber bu askerî çaba, Amerikalıların yirmi yıl önce Irak ve Afganistan savaşlarının kızıştığı zamanda Körfez’de yaptıklarından çok daha az. Bilal Saab’ın yakın zamanda Amerikan dergisi The National Review’de yayınladığı makaleye göre bu eylem, bölge ülkelerinden Körfez bölgesinde daha fazla şey yapmalarını isteyen ABD Kongresi’nde güçlü bir destek görüyor. NATO nasıl bir günde kurulmadıysa, Körfez güvenlik yapısının oluşması da yıllar sürecek. Ama çalışmalar çoktan başladı.  

Nixon Doktrini ortaya çıktığında bu doktrin, bölgesel istikrarı sağlamak ve Sovyet nüfuzunu önlemek adına Amerikalılarla çalışmaları için bir yanda İran ve Şah’a, diğer yanda Suudi Arabistan hükümetine dayanıyordu. Amerikalılar o dönemde Kuveyt’ten başlayarak Körfez’e askerî ekipmanlarını satmak için ilk anlaşmalarına başladı

Saddam Hüseyin, İsrail’i intikam için kışkırtmak ve Washington’ın Kuveyt savaşı için oluşturduğu uluslararası koalisyon üzerinde baskı kurmak için İsrail’i birkaç kez Scud füzeleriyle bombaladı. Bush ve Baker, itidal çağrısında bulunmak için Başbakan İzak Şamir hükümetiyle sürekli temas halindeydi. Ayrıca Kuveyt savaşından sonra Arap ülkelerine verdikleri sözü yerine getirerek, Ekim 1991’deki Madrid zirvesinin bir sonucu olan geniş kapsamlı barış sürecini başlattılar.

csdevr
1991 Körfez Savaşı’nda Amerikan uçakları (Getty Images)

2023 yılında Biden yönetimi, herhangi bir barış sürecinden vazgeçmekle kalmıyor, aynı zamanda Körfez ülkelerinin kapsamlı bir barış anlaşması olmaksızın yeni bir bölgesel güvenlik yapısı oluşturmada İsrail’in yeteneklerinden ve tecrübesinden faydalanma yollarını bulmalarını tercih ettiğini de gizlemiyor. Amerikalılar bunu, kasıtlı olarak planlamamış olabilir. Ancak Obama ve sonra da Trump’ın Körfez’deki güvenlik varlığını aşamalı olarak azaltmasıyla birlikte bazı bölge ülkeleri, İsrail ile ilişkileri normalleştirmenin, İran’ın onlara uyguladığı baskı karşısında bir denge oluşturmaya (ve Washington’ın bölgeyi savunma taahhüdünün sürmesi için İsrail desteğini kullanmaya) yardımcı olabileceğini düşündü.

2023 yılında Biden yönetimi, herhangi bir barış sürecinden vazgeçmekle kalmıyor, aynı zamanda Körfez ülkelerinin, kapsamlı bir barış anlaşması olmaksızın yeni bir bölgesel güvenlik yapısı oluşturmada İsrail’in yeteneklerinden ve tecrübesinden faydalanma yollarını bulmalarını tercih ettiğini de gizlemiyor

Biden, Trump’ın Abraham Anlaşmaları konusundaki çalışmalarını hemen övdü. Biden’ın Suudi Arabistan Krallığı’nı da İsrail’le bir anlaşmaya ikna etmek istediğine dair haberler mevcut. Ancak Bush ve Baker’in aksine, anlaşmanın bir parçası olarak yeni ve kapsamlı barış sürecine dair herhangi bir işaret yok.

Değişmezlerden biri: Körfez’in güvenliği ve ABD’nin çıkarları

Biden yönetiminin ulusal güvenlik stratejilerine göre “ABD, yabancı veya bölgesel güçlerin, Hürmüz Boğazı ve Babülmendeb dahil olmak üzere Ortadoğu’daki su yollarında seyrüsefer özgürlüğünü tehdit etmesine izin vermeyecek. Aynı şekilde herhangi bir ülkenin askerî yığınaklar, sızmalar ya da tehditler yoluyla başka bir ülkeyi -yahut bölgeyi- kontrol etme çabalarına da müsamaha göstermeyecek.” Bu taahhüt, Reagan yönetiminin Hürmüz Boğazı’ndaki ticari hareketliliği koruma taahhüdünü aklımıza getiriyor. Nitekim Reagan yönetimi, 1987-1988 yıllarında İran-Irak arasındaki Tanker Savaşı esnasında Kuveyt gemilerini himaye etmişti. Bir ülkenin bir başka ülke üzerindeki ya da bölge üzerindeki hegemonyasını durdurma taahhüdü tekrarlanıyor. Halbuki bu kontrol, 43 yıl önce Başkan Carter’dan beri ABD’nin izlediği politikadır.

Trump yönetiminin, Eylül 2019’da Suudi Arabistan’ın Abkayk şehrindeki enerji tesislerine yönelik İran saldırısına karşılık verememesi, ABD’nin güvenilirliğine zarar verdi. Benzer şekilde Biden yönetiminin 2022’de Abu Dabi’ye yönelik saldırılara karşılık vermekte geç kalması da aynı etkiyi doğurdu. İran’a ait sürat teknesinin bir ticari gemiyi sıkıştırdığı ya da ele geçirdiği her durumda İran’ı vuramaması da ABD’nin Körfez’i koruma taahhüdüne dair yeni sorgulamalara sebep oluyor. ABD açısından iki önemli husus var. Öncelikle İran’ın, Ukrayna’daki duruma benzer şekilde Körfez’in Arap tarafına yönelik geniş çaplı bir işgali ile Panama bandıralı gemilere küçük sürat tekneleriyle yapılan baskınları ayrı değerlendirmemiz lazım.

2023 yılında ABD, özellikle Çin’in temsil ettiği zorlukları ve ABD askerî kaynaklarının Ukrayna’da büyük ölçüde konuşlandırıldığını göz önüne alarak, İran’la geniş kapsamlı ve uzun vadeli bir savaşa girmekten kaçınmayı hedefliyor.

ABD, İran’la karşı karşıya gelen Körfez ülkelerinde personelini ve askerî varlıklarını konuşlandırdı. Bu, gerekirse monte edilmiş geleneksel silahları kullanmak da dahil olmak üzere ev sahibi ülkeleri, işgale karşı savunmaya yönelik zımni ama açık bir taahhüdün kanıtıdır. Ancak İran’ı ticari taşımacılığa yönelik tacizlerden caydırmak ayrı bir mesele. Nitekim Tanker Savaşı sırasında ABD, İran saldırılarını engellemedi ve çatışmayı İran’la büyük bir savaşa dönüştürebilecek askerî eylemlerden kaçındı. Asıl amaç, fiyatlarda büyük artışlar olmadan deniz seyrüseferinin kesintisiz olarak akışını temin etmekti ki, bu sonunda gerçekleştirildi.

2023 yılında ABD, özellikle Çin’in oluşturduğu zorlukları ve ABD askerî kaynaklarının Ukrayna’da büyük ölçüde konuşlandırıldığını göz önüne alarak, İran’la geniş kapsamlı ve uzun vadeli bir savaşa girmekten kaçınmayı hedefliyor. Bununla beraber Körfez yoluyla deniz taşımacılığının sürekliliğinin korunması önemli. Bu bizi Kissinger ile Nixon tarafından benimsenen ve ABD’nin, bölgenin istikrarını desteklemek için Körfez ülkelerinden daha fazla çaba talep ettiği ilkelere geri götürüyor.

Bu, Washington’ın Körfez ülkelerinin Çin’le ticari ilişkiler kurmasına ya da Çin’in İran ile Suudi Arabistan arasında arabuluculuk yapmasına neden itiraz etmediğini açıklıyor. Çin’in Suudi Arabistan Krallığı ile İran arasındaki gerilimi düşürme girişimi -pek mümkün olmasa da- başarılı olursa ABD’nin, Körfez’in istikrarındaki çıkarlarına hizmet edecek. Bununla birlikte Washington, Körfez ülkeleri ile Çin arasındaki askerî ilişkiler konusunda daha katı olacaktır.

Washington, Çin istihbaratının ABD güçlerinin hareketlerini dikkatle izlemek için kendisine sunulan kolaylıklardan ya da ABD yapımı askerî teçhizat ve sistemlerin yetenekleri ve bütünlüğüne sızmasından faydalanmasını istemeyecektir. Çin’le güçlü bir askerî ilişki kurarken, aynı zamanda ABD’den yakın askerî iş birliği ve koruma isteyen ülkeler, Washington’ın kendileriyle askerî ilişkileri sınırlandırdığını görecekler. Rusya’dan S-400 sistemi satın alan Türkiye örneğinde gördüğümüz gibi...

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Baskı ve caydırıcılık arasında: Tahran, Washington ile açık çatışmasını nasıl değerlendiriyor?

Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
TT

Baskı ve caydırıcılık arasında: Tahran, Washington ile açık çatışmasını nasıl değerlendiriyor?

Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)

Hüda Rauf

Son derece karmaşık bir bölgesel dönemde, İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişki ne topyekun bir savaşa meyleden ne de kalıcı bir çözüme ulaşmayı başaran; gri bir alanda sıkışmış görünüyor. Siyasi, askeri ve ekonomik göstergeler, iki tarafın karşılıklı baskı, dolaylı müzakereler ve hesaplı gerilimi artırma kombinasyonuna dayalı uzun süreli bir çatışmayı yönettiğini gösteriyor.

Eski ABD’li yetkililer ve uzmanların değerlendirmeleri bu gerçeği açıkça yansıtıyor; ne ufukta kapsamlı bir anlaşma görünüyor ne de yeni bir çatışma yaşanması olasılığı tamamen dışlanıyor. Bu iki uç nokta arasında en olası senaryo şekilleniyor; patlamayı erteleyen ancak çözmeyen kısmi ve geçici uzlaşılar.

Öte yandan, İran, sınırlı bir güvenle de olsa diplomasiyi sürdürüyor. İran Dışişleri Bakanı'nın Pakistan, Umman ve Rusya'ya yaptığı ziyaretleri içeren son diplomatik hareketlilik, İran'ın gerilimi azaltmakla ilgilendiğini göstermek için çok kanallı bir müzakere süreci oluşturmayı amaçlıyor. İran'ın bölgesel arabulucular ile kanallar açma gayretinde olduğunu vurguluyor. Ancak bu diplomasi, özellikle Amerikan temsilcilerinin ziyaretlerinin aniden iptal edilmesi ve askeri ve ekonomik baskının devam etmesinin ardından, Washington'un niyetlerine dair derin bir şüphenin gölgesi altında yürütülüyor.

Tahran'ın bakış açısına göre, baskı altında müzakere bir seçenek değil; aksine, özellikle ideolojik olarak kendisine bağlı destekçileri karşısında rejimin meşruiyetini tehdit eden siyasi bir teslimiyet olarak görülüyor. Bu nedenle, herhangi bir diplomatik girişim, deniz ablukasının kaldırılmasına bağlı ve bu koşul şimdiye kadar yerine getirilmemiş görünüyor.

Dahası talepler arasında var olan uçurum, her iki tarafın pozisyonlarının öncelikleri arasında derin bir farklılığı ortaya koyması nedeniyle kapsamlı bir anlaşmanın imkansızlığını gösteriyor. Nitekim İran, yaptırımların kaldırılmasını, deniz ablukasının sona erdirilmesini ve uranyum zenginleştirme hakkının korunmasını talep ediyor. Buna karşılık Washington, nükleer programın kilit unsurlarının ortadan kaldırılmasını, füze geliştirme programının kısıtlanmasını ve İran'ın bölgesel etkisinin sınırlandırılmasını şart koşuyor.

Bu uçurum, asgari taleplerle sınırlı olmayıp, karşılıklı koşulların daha geniş bir listesini de kapsıyor ve kapsamlı bir anlaşmaya varmayı imkansız kılıyor. Bunun yerine, en fazla, krizi çözmekten ziyade yönetmeye odaklanan sınırlı ve belirsiz bir anlaşmaya varılabilir görünüyor.

Buna rağmen İran, Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne karşılık, ablukanın kaldırılmasını ve savaşın sona erdirilmesini (ve belki de gelecekteki saldırılara karşı garantiler) talep eden revize edilmiş, aşamalı bir teklif sundu. Buna göre nükleer mesele daha sonraki bir aşamada ele alınacak. İran'ın revize edilmiş teklifine bakıldığında çelişkili ve mantıksız görünüyor. Zira Tahran, Boğaz'da seyrüsefer özgürlüğü karşılığında ateşkes ve ablukanın kaldırılması garantisi alarak üzerindeki güvenlik, askeri ve ekonomik baskıyı hafifletmek istiyor. Ama burada seyrüsefer özgürlüğünden ne kastedildiği belirsiz; Boğaz'ın savaş öncesi durumuna geri dönmesi mi, yoksa İran'ın ücret karşılığında geçiş izni verdiği mevcut düzenlemenin artık Amerikan gemilerinin de geçmesine izin vererek sürdürülmesi mi kastediliyor? Bu çelişki, Tahran'ın Boğaz'ın mevcut durumunu yasallaştırmayı ve meşrulaştırmayı amaçlayan mevcut iç icraatları ile daha da öne çıkıyor. Zira İran parlamentosu ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi, Boğaz'dan mevcut koşullar altında geçişi düzenleyen bir yasa taslağını görüşüyor. Ayrıca İran Merkez Bankası, Boğaz'dan geçiş ücretleri için dört özel hesap açtı. Dolayısıyla Tahran, karşılığında hiçbir şey sunmadan Washington'dan tavizler istiyor. Bu teklif, İranlı karar vericilerin aşırı özgüvenini yansıtıyor gibi görünüyor; ama bu özgüven, her iki taraf için de çıkmaza girmiş durumun yanlış değerlendirilmesiyle gölgeleniyor. İran, Hürmüz Boğazı'nı en önemli pazarlık kozu, Donald Trump ve dünya üzerinde baskı kurma aracı olarak görüyor.

İran, Hürmüz Boğazı'nı sadece bir enerji koridoru olarak değil, bu denklemin merkezinde yer alan ve en önemli stratejik varlığı olarak öne çıkan bir etki aracı olarak görüyor. Boğaz artık sadece petrol geçişi için bir su yolu değil; ekonomik, güvenlik ve siyasi boyutları kapsayan çok boyutlu bir baskı aracına dönüştü.

İran, boğazı kapatarak değil, etki edebilme ve geçiş trafiğini düzenleyebilme gücüyle rolünü yeniden tanımlamaya çalışıyor. Bu yaklaşımın, doğrudan çatışmaya girmeden küresel tedarik zincirlerini tehdit etmeye dayalı alışılmadık bir caydırıcı güç sağladığını düşünüyor.

Tahran ayrıca Hürmüz Boğazı'nı herhangi bir anlaşmada kendi şartlarını dayatmasını ve büyük enerji ithal eden güçlerle diyalog kanalları açabilmesini sağlayacak bir pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışıyor.

Öte yandan Trump, İran'ın teklifini reddetti ve İran'a yönelik ablukayı uzatacağını açıkladı. Trump, ablukanın askeri güçten daha az maliyetli olduğuna ve rejimin uzlaşmaz tavrını sürdürme gücünü zayıflatacağına inanıyor.

Son zamanlarda, ablukanın İran petrol kuyuları ve rezervleri üzerindeki etkisine ilişkin birçok analiz yapıldı. İran'ın söylemine göre abluka petrol kuyularını etkiliyor, ancak kayıplar yönetilebilir durumda.

İranlı petrol uzmanları, petrol ambargosunun Amerikan ekonomik baskısının en önemli araçlarından biri olduğunu belirtiyor. Ancak Tahran, yüksek iç tüketim, sınırlı ulaşım alternatifleri ve petrol sahalarının işletilmesi için esnek politikalar yoluyla bu baskıyı kısa vadede yönetebileceğini söylüyor.

Bazı İran ekonomik raporları, mali kayıpların önemli olduğunu ve yıllık on milyarlarca dolara ulaşabileceğini, ancak petrol sektörünün teknik altyapısının, kısıtlamaların kaldırılmasının ardından üretimin kademeli olarak yeniden başlamasına olanak tanıyarak, tam bir çöküş olasılığını azalttığını belirtiyorlar.

Diplomatik süreç devam etmesine rağmen, askeri hazırlıklar da sürüyor. Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor.

Tahran, herhangi bir gerilimin karşılıksız bırakılmayacağını ve ABD güçleri ile bölge devletlerine ağır bir bedel ödetmeye hazır olduğunu iletmek istiyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ancak bu hazırlık, savaşmak arzusunda olduğunu değil, savaşı tamamen önlemeyi amaçlayan caydırıcı bir stratejiyi ifade ediyor.

Buna karşılık, ABD, müzakerelerdeki pozisyonunu güçlendirmek için bir askeri ve ekonomik baskı kombinasyonunu benimsiyor. Ancak bu yaklaşım, özellikle kamuoyundaki yeni bir savaşa karşı muhalefet ve yönetimin uzun süreli bir çatışmaya girmesini kısıtlayan yasal sınırlamalar gibi iç kısıtlamalarla karşı karşıya bulunuyor.

Dahası, baskının İran'ı taviz vermeye zorlayacağı varsayımı, rejimin doğasına dair yanlış bir okumaya dayanıyor olabilir; zira İran, kırılmaktan ziyade baskıya direnmeye meyillidir.

Çatışan tarafların birbirine tamamen zıt iki vizyonuyla karşı karşıyayız. Diplomatik düzeyde, her iki tarafın talepleri tamamen zıt olup, bir orta yol görünmüyor. Baskı düzeyine gelince, Trump deniz ablukasını uzatmayı savaştan daha az maliyetli görürken, İran altı ay içinde kendisine zarar verecek bir deniz ablukasından ziyade savaşı daha az maliyetli bulabilir.

En olası senaryo, statükonun yani yaptırımların, sınırlı askeri gerilimlerin, aralıklı müzakerelerin ve gerektiğinde kısmi anlaşmaların devam edeceğidir. Bu, “ne savaş ne de anlaşma yok” denklemi olup, dengeyi kırılgan, gerilimde tırmanmaları olası ve barışı ertelenmiş bir halde bırakmaktadır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
TT

Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)

Ukrayna, silah ihracatı kısıtlamalarını gevşeten Japonya'yla anlaşma yapmak istiyor.

Kiev'in Japonya Büyükelçisi Yuriy Lutovinov, Reuters'a açıklamasında Tokyo yönetiminin silah ihracatı kısıtlamalarını büyük ölçüde kaldırmasını memnuniyetle karşıladıklarını söylüyor. Rus işgaline karşı direnişte Japonya yönetimiyle işbirliği yapmak istediklerini yeni yayımlanan röportajda belirtiyor:

Bu gelişme ileride yapılabilecek görüşmelerin önünü açtı. Teorik olarak bu çok büyük bir adım.

Sanae Takaiçi hükümeti, ölümcül silah ve savunma ekipmanlarının yabancı ülkelere satışı üzerindeki kısıtlamaları 21 Nisan'da gevşetmişti.

Yeni düzenleme kapsamında savunma teçhizatı "silah" ve "silah dışı" şeklinde sınıflandırılmıştı. Radar sistemleri gibi "silah dışı" ekipmanın ihracatına yönelik sınırlama kaldırılırken, füze gibi "silah" kategorisindeki ekipmanın sadece Japonya'yla savunma anlaşması yapan ülkelere satışına izin verilmişti.

Öte yandan çatışma halindeki ülkelere silah ihracatı yasağının devam edeceği bildirilmişti. Fakat yönetimin ulusal güvenliğin tehlikede olduğunu düşündüğü "istisnai durumlarda" bu satışların gerçekleştirilmesinin de önü açılmıştı.

Rusya'nın 2022'deki saldırılarıyla başlayan Ukrayna savaşında dönemin Japonya Başbakanı Fumio Kişida, "Bugünün Ukrayna'sı, yarının Doğu Asya'sı olabilir" uyarısı yaparak Kiev'in işgalinin Tokyo'nun ulusal güvenliğini de riske attığını vurgulamıştı.

Lutovinov, bu riskin hâlâ geçerli olduğunu savunuyor:

Ukrayna düşerse bu, büyük bir domino etkisi yaratacaktır. Bu yüzden Hint-Pasifik ve Avrupa kıtası güvenlik açısından birbirinden ayrı düşünülemez.

Sanae Takaiçi, Ukrayna'ya silah satışını destekleyeceğine dair herhangi bir işaret vermedi. Ancak kasımda Ukrayna lideri Volodimir Zelenski'yle yaptığı telefon görüşmesinde Moskova'ya karşı Kiev'i desteklediklerini söylemiş, en kısa zamanda savaşın sonlandırılmasını istediklerini belirtmişti.

Japonya, ulusal güvenliğinin tehdit altında olduğunu söyleyerek "istisnai durum" kapsamında Ukrayna'ya silah gönderebilir. Ya da Kiev yönetimi, silah tedariki için Tokyo'yla savunma paktı imzalayabilir. Japon yönetimi, Almanya, Avustralya, Filipinler ve Vietnam dahil 18 ülkeyle böyle bir anlaşmaya sahip.

Ukrayna'nın ABD menşeli Patriot füzelerine bağımlılığını azaltmak için kendi hava savunma sistemini geliştirmeye çalıştığını belirten Lutovinov, Tokyo'nun bu programa finansal destek sağlayabileceğini de söylüyor.

Japon drone üreticisi Terra Drone'dan 28 Nisan'da yapılan açıklamada, Ukraynalı WinnyLab şirketiyle uzun menzilli insansız hava aracı üretimi için işbirliği yapılacağı duyurulmuştu. Terra Drone CEO'su Toru Tokuşige, Japonya'nın silah ihracatı düzenlemesinin süreci kolaylaştırdığını belirtmişti.

Diğer yandan Pekin yönetimi, Tokyo'nun hamlesine tepki göstermişti. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun, Japonya'nın II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu barışçıl Anayasa'yı terk etmeye başlayarak "somut adımlarla yeniden silahlanma sürecini hızlandırdığını" söylemişti.

Independent Türkçe, Reuters, Kyiv Independent, Global Times


İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
TT

İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)

Lübnan'da Hizbullah, İsrail birliklerine karşı FVP (First person view/birinci şahıs görüşlü) drone'ları gittikçe daha yoğun şekilde kullanıyor.

Wall Street Journal'ın (WSJ) haberinde Hizbullah militanlarının, pilotun insansız hava aracı (İHA) üzerindeki kameradan gelen görüntüyü anlık olarak izleyebildiği bu drone'larla etkili saldırılar düzenlediği belirtiliyor.

Hizbullah, Haziran 2024'te FPV'leri denemeye başlamış ancak İsrail'in Şii örgüte ait çağrı cihazlarını patlatması üzerine bu operasyonlar askıya alınmıştı.

Örgütün son dönemde düzenlediği saldırılarla FPV drone'lar yeniden gündeme geldi.

Düşük maliyetli drone'larla düzenlenen bu saldırıların, "İsrail ordusu için Gazze ve Lübnan'daki önceki çatışmalarda karşılaşmadığı ciddi bir tehdit oluşturduğu" vurgulanıyor.

Rusya-Ukrayna savaşında sıkça kullanılan yüksek manevra kabiliyetine sahip FPV drone'lar, son dönemde Irak'taki İran destekli Şii milislerin ABD varlıklarına yönelik saldırılarında da görülmüştü.  

Hizbullah, İHA'larla İsrail birliklerine düzenlediği operasyonların propaganda videolarını da yayımlıyor. Uzmanlara göre görüntüler, drone'ların yetenekli pilotlar tarafından kullanıldığını ve örgütün İHA operatörlerinin özel eğitim aldığını ortaya koyuyor.

Analizde, Lübnanlı Şii örgütün fiber optik sisteme sahip FPV'leri kullandığına dikkat çekiliyor. Bunların elektronik saldırılara karşı dayanıklı olduğu ve İsrail ordusunun İHA'lara uzaktan müdahale etmesini zorlaştırdığı vurgulanıyor.

İsrail hükümeti ve ordusu, Ukrayna'daki emsale rağmen FPV drone saldırılarına karşı gerekli önlemleri almadığı için giderek artan eleştirilerle karşı karşıya.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da salı günkü açıklamasında bu tehlikeyle ilgili adım attıklarını duyurmuştu:

İHA tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik özel bir proje için birkaç hafta önce talimat verdim. Zaman alacak ama bunları da havaya uçuracağız.

Lübnan'ın güneyinde görev yapan İsrailli bir asker, günde en az 10 drone uyarısı aldıklarını ve Hizbullah'ın bölgede sürekli İHA uçurduğunu söylüyor.

Analist Yigal Levin ise "İsrail, bu operatörleri ortadan kaldırmazsa daha da gelişecekler. Deneyim kazanıyorlar. İHA'ları arızalansa bile bu da bir deneyimdir" diyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan'la İsrail arasında 17 Nisan'da yürürlüğe giren 10 günlük geçici ateşkesin 3 hafta daha uzatıldığını 23 Nisan'da duyurmuştu.

Ateşkese rağmen İsrail ordusu Lübnan'ın güneyindeki operasyonlarını sürdürürken, Hizbullah ise anlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail birliklerine saldırılar düzenliyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Ynet