Kuzey Afrika ülkeleri IMF’nin kafesinde

IMF kafesinde farklı öncelikler, tökezleme ile başa dönme arasında çelişkili deneyimler görülüyor. (İllustrasyon Ewan White)
IMF kafesinde farklı öncelikler, tökezleme ile başa dönme arasında çelişkili deneyimler görülüyor. (İllustrasyon Ewan White)
TT

Kuzey Afrika ülkeleri IMF’nin kafesinde

IMF kafesinde farklı öncelikler, tökezleme ile başa dönme arasında çelişkili deneyimler görülüyor. (İllustrasyon Ewan White)
IMF kafesinde farklı öncelikler, tökezleme ile başa dönme arasında çelişkili deneyimler görülüyor. (İllustrasyon Ewan White)

Kevser Zantur

Kuzey Afrika ülkelerinin Uluslararası Para Fonu (IMF) ile tecrübeleri birbirinden farklı. Her birinin kendine has özellikleri var. Bu tecrübeler, yapısal iyileştirme programlarının uygulanmasında istenen sonuçları gerçekleştirememe ve tökezleme konusunda kesişiyor olabilir. Ancak borçlarını ödeyememe şeklindeki iflas hayaleti tarafından kovalanan ülkeler ile en iyi ihtimalle kötü anılan yapısal düzenleme politikalarına geri dönüş tehlikesi altında olan ülkeler arasında, zamanın önceliklerinin belirlenmesinde farklılık gösteriyor.

IMF’nin resmî internet sitesinde yer alan 25 Ağustos 2023 tarihli verilere göre Mısır, Tunus ve Fas, IMF’den en çok borç alan Arap ülkeleri listesinin başında yer alıyor. Toplam borcun 20,5 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor; borcun 16,68 milyar doları Mısır’a, 1,9 milyar doları Fas’a ve 1,83 milyar doları da Tunus’a ait. Cezayir’in Fon’dan aldığı son borcun tarihi, 1990’lı yıllara uzanıyor; krizin şiddeti ne olursa olsun topu tekrar alma konusunda bir isteklilik yok. Nitekim Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun, ulusal egemenliği baltaladığı için dış borçlanma politikasının benimsenmesine karşı çıkıyor. Tebbun ayrıca, IMF’den borç almayı da kesin bir şekilde reddediyor.

Libya ise merhum Albay Muammer Kaddafi’nin son günlerine kadar Fon’un borç veren üye ülkeleri arasındaydı. Fon’un 30 Ağustos 2011 tarihli raporuna göre Mart 2011’in sonuna kadar bu kurum aracılığıyla dünyaya borç veren ülkelerden biri olarak kaldı.

Libya aynı zamanda Kuzey Afrika ülkeleri arasında 2013 yılından bu yana IMF ile herhangi bir programı olmayan tek ülke. Fon’a göre ülkedeki silahlı çatışmanın durumu nedeniyle Fon, tam on yıllık bir aradan sonra bu yılın ilk yarısında izleme faaliyetlerine yeniden başladı. Arap Baharı’nın diğer iki ülkesi Mısır ve Tunus için durum bunun tam tersi. Nitekim bu iki ülkenin Fon’dan tekrar borç almaları, devrimin bu iki ülkede sebep olduğu büyük değişimlerin etkilerinin ilk tezahürüydü.

Mısır ve Tunus: Sürekli bir tökezleme…

IMF’den borç alanlar listesinde Arjantin’den sonra dünya çapında ikinci sıraya yerleşmesine sebep olan ağır borç portföyünü hariç tutarsak Mısır’ın Fon’la olan tecrübesi, Kuzey Afrika ülkelerinin tecrübelerinden farklı. Kahire, Fon’un neredeyse her türlü finansman programından faydalandı ve yedi anlaşma imzaladı. Bunlardan ilki, 1977’den 1981’e uzanan ekonomik güçlendirme programı kapsamında merhum Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile imzalandı. Mısır bu anlaşmayla 186 milyon dolar borç aldı. Sonuncusu ise Ekim 2023’te ‘genişletilmiş kredi kolaylığı’ çerçevesinde imzalanan 3 milyar dolarlık kredi anlaşmasıdır.

Mısır, Tunus ve Fas, IMF’den en çok borç alan Arap ülkeleri listesinin başında yer alıyor. Toplam borcun 20,5 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor; borcun 16,68 milyar doları Mısır’a, 1,9 milyar doları Fas’a ve 1,83 milyar doları da Tunus’a ait.

Denebilir ki Mısır’ın IMF ile ilişkisi, 1945’te üyelik almayla başlayan bir gel-git ilişkisidir. Ülke en büyük alacaklılarından biriyle 78 yıllık ilişkisi boyunca katılığa, redde ve hatta sırt çevirmeye, sonra istisnai bir esnekliğe tanık oldu. Bu istisnai esneklikle Kahire, 2016 yılında imzalanan anlaşmanın başarısından ötürü Fon’un üst düzey yetkililerinden büyük beğeni ve övgü topladı. Daha sonraki gelişmeler, bir başarısızlık değilse de bu başarının nispi bir başarı olduğunu ortaya çıkardı. Zira Mısır tarihinin en yüksek borcuydu (12 milyar dolar). Üstelik bu borç karşılığında, Fon’un ‘makroekonomideki zayıf noktaları gidermek, kapsamlı büyümeyi pekiştirmek ve iş fırsatları oluşturmak’ şeklinde belirlediği hedeflerin özüne de ulaşılmadı.

Fotoğraf Altı: IMF’nin logosu ve Washington’daki ana binasının içten görünümü. (AP)
IMF’nin logosu ve Washington’daki ana binasının içten görünümü. (AP)

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı habere göre 2016 anlaşması, köklü sorunlarla boğuşan Mısır ekonomisi için kaçırılmış bir fırsat sayılabilir. Kahire bu dönemde ekonomik toparlanma programını finanse etmek için (10 milyar doları aşan) önemli dış kaynakları harekete geçirme imkânı elde etti. Ayrıca kredi anlaşmasında yer alan bazı iyileştirmeleri uygulamaya da başladı. Ancak sonuçlar, 2020 yılında iki tür finansman elde etmek için yeniden Fon’a başvurmak suretiyle, benimsenen politikaların eksikliklerini ortaya çıkardı. Söz konusu finansman türünden ilki, 2,77 milyar dolar değerindeki Hızlı Finansman Aracı programı kapsamındadır. Diğeri ise ülkenin Kovid-19 salgınının sonuçlarıyla yüzleşme yeteneklerini güçlendirmek için 5,2 milyar dolar değerindeki acil yardım programı kapsamında yapılan ‘güçlendirme anlaşması’ idi. Acil yardımların en sonuncusu, Ekim 2022’de imzalanan anlaşmadır.

Mısır yakın zamanda, IMF’nin döviz kıtlığı çeken yaklaşık 70 ülkeye destek sağlamak için başlattığı ‘Sağlamlık ve Sürdürülebilirlik’ programı çerçevesinde Fon’dan bu yıl sonundan önce 1,3 milyar dolar değerinde yeni bir finansman talebinde bulundu.

Genel olarak Mısır’ın Fon’la onlarca yıllık tecrübesinin değerlendirilmesine dair okumalar farklılık göstermiyor. 1991 yılında (merhum Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek döneminde ve 375 milyon dolar değerinde) imzalanan anlaşma, yüksek toplumsal maliyetine rağmen, sonu iki kez Paris Kulübü’nde biten krizlerle dolu ülke tarihinde en parlak nokta olabilir.

IMF ile yapılan bu ikinci anlaşmanın hükümlerinin uygulanması; harcamaların doğru kanalize edilmesi yoluyla bütçe açığını azaltmayı, desteği kademeli olarak kaldırmayı, ücret bloğunu azaltmayı, kamu sektörüne yönelik harcamaları kısmayı, bankacılık sektörünü iyileştirmeyi ve yabancı yatırımları teşvik edecek mevzuatın çıkarılması, dış ticaretin serbestleştirilmesi ve gümrük engellerinin hafifletilmesini sağladı. Bunun yanı sıra vergi politikalarında etkili olarak nitelendirilen reformların da kabul edilmesiyle iş sektörü yasası çıkarılarak özelleştirme politikalarına girişmeyi mümkün kıldı.  

Anlaşma, Hüsnü Mübarek rejiminin gücü ve ülkenin sahne olduğu savaş tecrübeleri, ekonomik darbeler ve mali tökezlemelerden sonra istikrara duyduğu ihtiyaç sayesinde başarıya giden yolu biliyordu. Bazılarının 1991 anlaşmasının başarısı olarak gördüğü şey, bazılarına göre o dönemdeki siyasi rejimin Irak’a karşı savaşa girme kararıyla temsil edilen pragmatizmi (faydacılığı) olmasaydı yetersizdi. Bu, mali destek kapılarının Mısır’ın önünde ardına kadar açılması kararıdır. Nitekim Paris Kulübü üyeleri, bu kararın ardından Mısır’ın toplam dış borcunun yüzde 50 oranında azaltılmasını onayladı. Sonuç olarak bu borçlar, 1990 yılında GSYİH’nin yüzde 106,9’undan 2001 yılında yaklaşık yüzde 27’ye geriledi.

Fon’dan en çok borç alan Arap ülkeleri arasında ikinci sırada gelen Tunus, hemen hemen aynı dönemde (yani 1990’ların başında) liberal uzmanların yapısal iyileştirme programının başarısı olarak gördüğü şey sayesinde ekonomisinde nitelikli bir sıçrama kaydetti. Mali çevreler, o dönemde iktidarın dizginlerini elinde tutan merhum Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin bin Ali’nin rejimini bu kurumun üstün bir şakirdi olarak tanımlıyor.

IMF ile yapılan 2016 anlaşması, köklü sorunlarla boğuşan Mısır ekonomisi için kaçırılmış bir fırsat sayılabilir. Kahire bu dönemde ekonomik toparlanma programını finanse etmek için (10 milyar doları aşan) önemli dış kaynakları harekete geçirme imkânı elde etti. Ayrıca bazı iyileştirmeleri de uyguladı. Ancak sonuçlar, yeniden Fon’a başvurmak suretiyle, benimsenen politikaların eksikliklerini ortaya çıkardı.

Bu durum sadece Mısır ve Tunus’la ilgili değil. Nitekim bölgede (Fas ve Cezayir) hâkim durum, benzerdi ve kamu mali bütçelerindeki ciddi açıklar ve dış borçlardaki rekor yükselişle birlikte döviz stoğunun çöküşü nedeniyle, Libya hariç çeşitli rejimleri bir kurtarıcı olarak Fon’un yardımına başvurmaya yöneltti.

Merhum Tunus Cumhurbaşkanı Reşid Safer, yapısal iyileştirme programının bir parçası olarak 1986 yılında imzalanan en önemli, en ciddi ve toplumsal açıdan en acımasız anlaşmaya öncülük etti. Fon’dan borç alma sürecinde bu, merhum lider Habib Burgiba ile ABD’yi bir araya getiren stratejik ilişkiler sayesinde, Tunus’un finansal eşlikçisi olan bu kurumdan alınan sekizinci borç sayılır. Tunus ile IMF arasındaki ilişkilerin köklü ve sürdürülebilir oluşu, ilk borcun alındığı 1964’ten son borcun alındığı 1991’e kadar bu muamelenin kesintisiz devam etmesini sağladı. Tunus, 2013’te tekrar kapısını çalana kadar tam yirmi yıl boyunca Fon’dan tek dolar bile borç almadı.

1990’lı yıllara dönecek olursak; IMF, 1984 yılında müzakerelerin başlamasıyla birlikte desteğin kaldırılmasını da içeren reformların uygulanmaya başlamasını öngördü ve bu, ‘Ekmek Devrimi’nin patlak vermesine neden oldu. Bundan iki yıl sonra Tunus, anlaşmayı imzaladı ve kamu sektöründe istihdam sayısını azaltmak, faiz oranlarını yükseltmek, iç borçlanmaya tavan koymak, kamu harcamalarını azaltmak, dolaylı vergileri artırmak, yabancı yatırımı teşvik etmek ve devlete ait o dönemde 560 şirketi özelleştirmeye başlamak suretiyle sancılı kemer sıkma politikalarına girişti.

Anlaşmanın uygulanması, ülkenin en azından en kötüsünden sakınarak darboğazdan çıkmasına imkân tanıdıysa da Dünya Bankası’nın yayınladığı bir raporda belirtilen ‘ailelerin yönetimi’ adlı aşamayı da başlattı.

2019 yılında bir kamu kurumu olan Geçiş Dönemi Adaletten Sorumlu Kurum, IMF’ye bir mektup göndererek, özür dilenmesini, 1991 anlaşması nedeniyle uyguladığı politikaların mağdurları için maddi tazminat ödenmesini ve Tunus’un, ‘yönetici ailelerin yararına kullanıldığı’ için gayri meşru gördüğü borçlarının silinmesini talep etti.

2011 yılından sonra Tunus, 2013 anlaşması, 2016 anlaşması ve Kovid-19’un sonuçlarıyla başa çıkmak için 2020 anlaşması olmak üzere IMF ile üç finansman anlaşması imzaladı. Tunus’un bu on yılda Fon’la yaşadığı tecrübe, 1960’ların sonundan 1990’ların başına kadar uzanan çeşitli tecrübelerinden farklıydı. Nitekim siyasi istikrarsızlık ve peş peşe gelen hükümetlerin yetersizliği nedeniyle reformlar uygulanmadı, 25 Temmuz 2021’den sonra ülkenin yeniden bir geçiş dönemine girmesiyle tökezlemeler arttı ve sonuç olarak 1,9 milyar dolarlık yeni bir anlaşmanın imzalanması; Cumhurbaşkanı Kays Said’in dikte olarak gördüğü şeyi reddetmesi ve 1984 Ekmek Devrimi senaryosundan korkması nedeniyle durduruldu.

Fas ve Cezayir

İki ezeli komşu Fas ile Cezayir’in IMF ile farklı ilişkileri var. Bu iki ülke, 1980’lerin sonu ile 1990’ların başında yapısal iyileştirme programını uygularken aynı trajediyi yaşadı. Cezayir, bu tecrübeyi arkasında bıraktı. Mevcut siyasi liderliği de işler ne kadar zor olursa olsun Fon’dan yeniden borç almayı reddediyor.

Fas ise 2012’den bu yana tedbir ve likidite planı kapsamında her biri yaklaşık 3 milyar dolar değerinde peş peşe dört anlaşmadan fayda sağladı. Fon’la yapılan son anlaşma, geçtiğimiz nisan ayında esnek kredi planı kapsamında imzalanan beş milyar dolarlık anlaşmaydı.

Arap Batısı (Mağrib) bölgesinin en büyük ekonomisi kabul edilen ve 1963 yılında Fon’a en son üye olan bölge ülkesi Cezayir, Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun aracılığıyla öncelikle ‘ulusal egemenliği korumak’ ve sonra da 1994 anlaşması tecrübesinin tekrarından sakınmak adına Fon’dan tekrar borç almaya yönelik itirazını açıkladı. Tebbun’un açıklaması, Kovid-19 krizi sırasında yapıldı. Cezayirli yetkililer bu krizle yüzleşmek için bütçeyi yarıya indirmek suretiyle kemer sıkma politikası benimsedi.

1990’lı yılların acı ‘yapısal iyileştirme’ tecrübesini yaşayan diğer Kuzey Afrika ülkelerinden farklı olarak IMF ile Cezayir arasındaki ilişki, döviz rezervlerindeki büyük toparlanmayla birlikte eşit bir ilişki halini aldı. Bu da ona, Maliye Bakanı Kerim Cudi’nin 2012 yılında parlamentoda hükümetin IMF’ye beş milyar dolar borç verme kararını savunurken dediği gibi, uluslararası finans kurumlarındaki nüfuzu araştırma imkânı sundu. 2018 yılında Cezayir Merkez Bankası Başkanı, diğer 60 ülke gibi kendi ülkesinin de olağanüstü küresel koşulların ortaya çıkması halinde Fon’un kullanımına beş milyar dolar ayırmayı taahhüt ettiğini belirterek, bu meblağın IMF hazinesine aktarılmasını reddetti.

Fon’a 1958 yılında katılan Fas ise serbest bir şekilde Fon’dan borç alma yaklaşımını sürdürdü. Bu yüzden bu kurumla olan ilişkisi bir yanda Arap Baharı üçlüsü; Mısır, Tunus, Libya ve diğer yanda Cumhurbaşkanı Buteflika yönetiminin sonunu getiren halk protestolarından sonra değişikliklere sahne olan Cezayir ile karşılaştırıldığında Fas’a dayanıklılık kazandıran siyasi istikrar nedeniyle esneklik özelliği taşıyor.

Fas, 1983 yılında borçlarını ödeme konusunda bir tökezleme yaşadı. Bu başarısızlık onu 1993 yılına kadar devam eden yapısal düzeltme programına yönlendirdi. Çünkü mali dengelerde şiddetli bir bozulma, 1983 yılında yüzde 12’ye ulaşan bütçe açığı, döviz stoğu iki günlük arzı zar zor karşılarken GSYİH’nin yüzde 82’sine yükselen kamu borcu ile yüzleşmesi gerekiyordu.

İstisna teşkil eden Libya

IMF’ye borcu sıfır olan Libya, Kuzey Afrika ülkeleri arasında bir istisna olarak öne çıkıyor. Fon’a 1958 yılında üye olan bu ülke, merhum Cumhurbaşkanı Abdurrahim el-Keib liderliğindeki ilk Libya geçiş hükümetinin kararıyla 2012 yılına kadar hissesini artırdı. Cumhurbaşkanı el-Keib, ülkesinin hissesinin 1 milyon 121 bin birim çekme hakkından (1 milyon 735 bin dolara eşdeğer) 1 milyon 573 bin birim çekme hakkına (yaklaşık 2 milyon 430 bin dolara eşdeğer) yükseltildiğini duyurdu.

Libya, Fon’dan hiç borç almadı ve buna ihtiyacı da yok. Dolayısıyla krediye ihtiyacı olan ve vatandaşları için zorlu kemer sıkma politikalarını takip etmesi istenen ülkelerin aksine Fon’un kurallarına ve talimatlarına aykırı hareket edebilir .

-Bingazi Üniversitesi’nde Ekonomi Profesörü Dr. Atiye el-Mehdi Feturi

Libya, IMF’ye bir ‘üstünlük’ ile yaklaşıyor. Zira Bingazi Üniversitesi’nde ekonomi profesörü olan Atiye el-Mehdi Feturi’nin Libya basın organlarına yaptığı açıklamasında yer alan ifade şöyle oldu:

“Libya, Fon’dan hiç borç almadı ve buna ihtiyacı da yok. Dolayısıyla krediye ihtiyacı olan ve vatandaşları için zorlu kemer sıkma politikalarını takip etmesi istenen ülkelerin aksine Fon’un kurallarına ve talimatlarına aykırı hareket edebilir.”

IMF ‘değersiz bir danışmanlık ofisi’

Kuzey Afrika ülkelerinin IMF ile olan ilişkilerindeki öncelikleri farklılık arz ediyor. Cezayir ve Libya’nın Fon tarafından ülke politikalarına yönelik herhangi bir müdahaleden yana endişeleri yok. Fon’la olan ilişkileri de tartışmalı. Nitekim ona yaklaşımları; onun raporlarını ve verilerini sorgulamadan onu ‘değersiz bir danışmanlık ofisi olarak’ görmeye kadar uzanan bir yelpazede. Buna karşılık Fas, önceliklerini ‘yapısal düzenleme’ programını onaylamaya geri dönmemeye odaklıyor. Programın uygulandığı 1980’li yıllarda maliye bakanı olan Fas Merkez Bankası Başkanı bu korkutucu senaryo konusunda uyarıyor.

Mısır ise Fon’dan daha fazla esneklik bekliyor. Carnegie Ortadoğu Merkezi’nin 6 Temmuz 2023’te yayımlanan bir raporuna göre Fon, ülkenin ulusal para birimi cüneyhin serbestleştirilmesi başta olmak üzere reformları uygulamadaki başarısızlığı sebebiyle Mısır’la ilişkilere alışılmadık bir katılıkla yaklaşmaya başladı. Mısır’ın birinci önceliği, kısa vadede 3,86 milyar dolar ve uzun vadede 11,38 milyar dolar olan borçlarının bu yılın geri kalan aylarında ödenmesini temin etmek.

Temerrüde düşmek, henüz IMF ile bir anlaşmaya varamayan Tunus için de bir endişe kaynağı. Bugün Tunus ile Mısır, Fon’un gözünde iki kronik vakayı ve son on yılda birçok reform programı uygulayıp herhangi bir sonuç elde edemeyen, aksine ekonomik, mali ve toplumsal krizlerini derinleştiren iki adresi temsil ediyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Majalla’dan çevrildi.



Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
TT

Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)

Rusya'nın Başkurdistan Cumhuriyeti'nde cumartesi günü bir üniversite yurdunda bir gencin bıçaklı saldırı dizisi sonucu en az 6 kişi yaralandı. Yaralananlar arasında öğrenciler de var.

Haberlere göre bıçak taşıdığı belirtilen 15 yaşındaki çocuk, cumartesi günü Ufa'daki Devlet Tıp Üniversitesi'nin yurduna girip öğrencilere saldırmaya başladı. Gencin milliyetçi sloganlar attığı ve Nazi sembolü çizdiği bildirildi.

Rusya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Irina Volk, RTVI haber sitesine yaptığı açıklamada, "Saldırgan gözaltına alınmaya direndi ve bu sırada iki polis memuru bıçaklandı. Ayrıca şüpheli kendine de zarar verdi" dedi. Şüpheli, ağır yaralı halde yerel bir çocuk hastanesine kaldırıldı.

Moskova'nın yaklaşık 1200 km doğusundaki Ufa'daki yetkililer, olayla ilgili üst düzey soruşturma başlattı. Saldırıda yaralanan en az 4 kişi hastaneye kaldırıldı ve birinin durumunun kritik olduğu düşünülüyor. Yaralananlar arasında Hintli öğrenciler de bulunuyor.

Moskova'daki Hindistan Büyükelçiliği, "Ufa'da talihsiz bir saldırı yaşandı. Aralarında 4 Hintli öğrencinin de bulunduğu birçok kişi yaralandı" açıklamasını yaptı.

Büyükelçilik, yetkililerle temas halinde olduğunu ve "Kazan'daki konsolosluktan yetkililerin yaralı öğrencilere yardım etmek üzere Ufa'ya hareket ettiğini" belirtti.

Görgü tanıkları, kaotik anları "her yer kan içindeydi" diyerek anlattı. Ren TV, yaralıların ambulanslarla hastaneye taşındığını gösteren görüntüleri yayımladı.

Yerel Baza kanalına göre, şüpheli yasaklı bir neo-Nazi örgütüne mensuptu. Economic Times'a göre Rusya'daki üniversitelerde 30 binden fazla Hintli öğrencinin eğitim gördüğü tahmin ediliyor.

Independent Türkçe


New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Rusya ve ABD arasında her iki ülkedeki nükleer silahları sınırlandırmak için imzalanan New START anlaşmasının bu hafta sona ermesinden bu yana, dünyanın önde gelen nükleer güçleri arasındaki gerilim tırmanıyor. Washington, gelecekteki herhangi bir anlaşmaya Pekin'i de dahil etmek isterken, Moskova ise Paris ve Londra'nın nükleer silahlanma konusunda yapılacak çok taraflı müzakerelere katılmasını talep ediyor. İki nükleer güç New START anlaşmasının kısıtlamalarından kurtulduğundan, uzmanlar her iki tarafın da taviz vermeden kazanç elde etmeye çalışacağı yeni bir silahlanma yarışından endişe duyuyor.

Çin'in belirsiz tutumu

Çin, nükleer silahların yayılmasını sınırlamak için yeni bir antlaşma müzakerelerine katılma fikrini reddetti. Batılı bir diplomat, Pekin'in iki büyük nükleer güce yetişmenin ne kadar zor olacağı konusunda ‘kasıtlı olarak belirsiz’ kalmayı tercih ettiğini söyledi. Çin'in toplamda yaklaşık 600 nükleer savaş başlığı var. Bu sayı, ABD ve Rusya'nın şu anda sahip olduğu toplam bin 700 savaş başlığından çok daha az ve iki büyük nükleer gücün cephaneliklerindeki toplam nükleer savaş başlığı sayısından da çok daha az. Ancak çoğu gözlemci, Çin'in nükleer savaş başlığı üretimini artırdığı konusunda hemfikir. ABD'nin tahminlerine göre bu sayı 2030 yılına kadar bine, 2035 yılına kadar ise bin 500'e ulaşabilir.

Eski ABD Stratejik Komutanlığı (STRATCOM) Komutanı emekli Amiral Charles A. Richard, ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nde verdiği ifadesinde, Çin'in yeteneklerinin ‘istihbarat topluluğunun raporlarından’ daha yüksek tahmin edilmesini istedi. Emekli Amiral, bu rakamın gerçeklere daha yakın olması için ‘iki veya üç katına çıkarılması gerektiğini’ de sözlerine ekledi.

Öte yandan Singapur Ulusal Üniversitesi'nden Siyaset Bilimci Ja Ian Chong, Çin'in bu konudaki şeffaflık eksikliğinin birçok soruna yol açtığını savundu.

Fransız Haber Ajansı AFP’ye konuşan Ja Ian Chong, “Bu şeffaflık eksikliği ve gizlilik, yanlış hesaplama riskini artırıyor” dedi.

Siyaset Bilimci, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı analistler, Pekin'in gerçek kapasitesini gizlemeye çalıştığına inanıyor. Bu, nükleer silahlarını koruyabilir ve potansiyel düşmanlarının karşı önlemler geliştirmesini engellemede belirli bir avantaj sağlayabilir.”

Çin'in nükleer kapasitesini ulusal güvenlik için gerekli minimum düzeyde tuttuğunu ısrarla savunduğunu belirten Chong, “Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulamanın bir yolu yok” ifadelerini kullandı.

Sıcak hat... Ancak Çin'in durumu farklı

Rusya ile ABD arasında 1962 yılında neredeyse bir savaşın patlak vermesine yol açan Küba Füze Krizi'nden bir yıl sonra, iki ülkenin liderleri, olası benzer bir acil durumda hızlı bir şekilde iletişim kurabilmeleri için bir sıcak hat (kırmızı telefon) kurdular, ancak Çin'in durumu farklı.

ABD Senatosu komitesine “Rusya ve ABD'nin Soğuk Savaş sırasında öğrendiği şey, bu kadar büyük yıkıcı güce sahip sistemleri sorumlu bir şekilde yönetmekti” diyen emekli Amiral Richard, “Çin'in ise aynı dersleri alıp almadığını bilmiyoruz” diye ekledi.

Diğer taraftan Londra merkezli Chatham House'da araştırmacı olan Georgia Cole, “Çin'in nükleer silahları sınırlamayı amaçlayan görüşmelere katılmakta isteksiz olmasının nedenlerinden biri, diğer iki büyük gücün çok gerisinde kalmasıdır” yorumunda bulundu.

Trump'ın Pekin'in müzakere masasında olmasını istediğini söyleyen Georgia Cole, ancak ‘Çin, Washington ve Moskova ile eşit düzeye gelmedikçe resmi nükleer silah azaltma görüşmelerine katılmayacağını ısrarla vurguladığı için bunun şu anda olası olmadığını’ belirtti.

Rusya'nın manevrası

Rusya ise, ABD'nin Çin'in katılımında ısrarcı tutumuna karşılık olarak, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyesi olan Avrupa’daki iki nükleer güç olan İngiltere ve Fransa'dan da aynı şeyi talep etti. Rusya'nın Cenevre'deki BM Ofisi Daimi Temsilcisi Gennady Gatilov geçtiğimiz cuma günü yaptığı açıklamada, ülkesinin katılım isteğinin ‘ABD'nin NATO'daki askeri müttefikleri’ olan İngiltere ve Fransa'nın katılımına bağlı olduğunu söyledi.

Bu arada Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün güvenlik uzmanı Elouaz Fayeh'e göre iki Avrupa ülkesinin toplam nükleer savaş başlığı sayısı 500'den az, ancak Rusya, hepsini Batılı güçler olarak görerek, bunların ABD ile aynı ‘kefeye’ konulmasını istiyor.

Fayeh, bunun iki ülkeyi ‘iki süper gücün pazarlık kozu’ haline getireceğini ve Fransa'nın bunu sık sık reddettiğini belirtti. Nükleer tehditler

Washington'da, New START anlaşmasının eski ABD baş müzakerecisi Rose Gottemoeller, ABD Senato Komitesi’ne verdiği ifadede Pekin'in gelecekteki nükleer müzakerelere katılmasının gerekliliğini vurguladı. Gottemoeller, Pekin'in nükleer tehditler konusunda ABD ile diyalog başlatmanın yollarını bulmaya büyük ilgi gösterdiğini” düşündüğünü söyledi.

Dolayısıyla Pekin silah kontrolü ile ilgili görüşmelere katılmayı reddetse bile, bu tehlikeler ele alınmalı. Silah cephanelerinin ABD’ninkinden çok daha küçük olduğunu belirten Gottemoeller, buna karşın füzelerin ateşlenmeden önceden bildirilmesinin ve acil hat düzenlemeleri gibi hususların, nükleer silahları müzakere masasına getirme ve modernizasyon programlarında yapılanlara dair bu düzeyde bir belirsizliğin sürdürülmemesi konusunda bir diyalog başlatmak için önemli araçlar olduğunu açıkladı.

Gottemoeller, bunun ‘niyetlerini öğrenmek için onlarla konuşmak’ şeklindeki başlıca ve en önemli hedef olması gerektiğinin de altını çizdi.


İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
TT

İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, cuma günü ABD ile gerçekleştirilen görüşmelerin ‘ileriye doğru bir adım’ olduğunu belirtti. Pezeşkiyan, Tahran’ın herhangi bir tehdide tolerans göstermeyeceğini vurguladı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise ülkesinin uranyum zenginleştirme konusundaki kararlılığını yineleyerek, Tahran’ın ABD’nin müzakereleri sürdürme konusundaki ciddiyetine ilişkin ‘şüpheleri’ olduğunu açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Bölgedeki dost ülkelerin yürüttüğü takip çabaları sayesinde gerçekleşen İran-ABD görüşmeleri, ileriye doğru bir adım teşkil etti” ifadesini kullandı.

Pezeşkiyan, görüşmelerin her zaman barışçıl çözümler bulma stratejisinin bir parçası olduğunu belirterek, nükleer konusundaki yaklaşımlarının Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nda açıkça yer alan haklara dayandığını söyledi. Pezeşkiyan, İran halkının her zaman saygıya saygıyla karşılık verdiğini ancak güç diline hiçbir şekilde tolerans göstermediğini kaydetti.

Arakçi bugün yaptığı açıklamada, Tahran’ın uranyum zenginleştirme konusunda kararlı olduğunu ve savaşla tehdit edilse dahi bu tutumundan geri adım atmayacağını söyledi. Arakçi, hiçbir tarafın İran’a ne yapması gerektiğini dikte etme hakkına sahip olmadığını vurguladı.

Arakçi, Tahran’da düzenlenen Ulusal Dış Politika ve Dış İlişkiler Tarihi Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Görüşmeler, İran’ın haklarına saygı duyulup bu haklar tanındığında sonuç verir. Tahran dayatmaları kabul etmez” dedi.

Arakçi, hiçbir tarafın İran’dan uranyum zenginleştirmeyi sıfırlamasını talep etme hakkı olmadığını belirterek, buna karşın Tahran’ın nükleer programına ilişkin her türlü soruya yanıt vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Diplomasi ve müzakerelerin temel yol olduğunu belirten Arakçi, “İran hiçbir dayatmayı kabul etmez. Çözümün tek yolu müzakerelerdir. İran’ın hakları sabittir. Bugün hedefimiz, İran halkının çıkarlarını korumaktır” diye konuştu.

Arakçi, bazı taraflarda ‘bize saldırdıklarında teslim olacağımız’ yönünde bir kanaat bulunduğunu belirterek, “Bu asla gerçekleşmez. Biz diplomasinin de savaşın da (her ne kadar savaşı istemesek de) ehliyiz” uyarısında bulundu.

Arakçi, daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirme konusunu kabul etmesi gerektiğini, bunun müzakerelerin temeli olduğunu” söyledi. Arakçi, görüşmelerin devamının ‘karşı tarafın ciddiyetine bağlı’ olduğunu belirterek, Tahran’ın barışçıl nükleer enerji hakkından asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Arakçi, “İran’a yeni yaptırımların uygulanması ve bazı askerî hamleler, karşı tarafın ciddiyeti ve gerçek müzakerelere hazır olup olmadığı konusunda şüpheler uyandırıyor” dedi. Ayrıca, Tahran’ın ‘tüm göstergeleri değerlendireceğini ve müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vereceğini’ ifade etti.

Arakçi, karşı tarafla dolaylı görüşmelerin olumlu sonuç elde etmeye engel teşkil etmediğini belirterek, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya çerçevesinde yürütüleceğini, İran’ın füze programının hiçbir zaman görüşmelerin ana konusu olmadığını söyledi.

Yeni müzakere turunun tarihi henüz belirlenmedi; bu konuda Umman Dışişleri Bakanı ile istişare edileceği kaydedildi.

İran ve ABD, cuma günü Umman’da nükleer görüşmeler gerçekleştirdi. Arakçi, bu önemli müzakerelerin başarısızlığının Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyebileceğine dair endişelerin artması üzerine, görüşmelerin iyi bir başlangıç olduğunu ve devam edeceğini söyledi.

Arakçi, Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılan görüşmelerin ardından, “Tehditlerden ve baskılardan vazgeçilmesi, herhangi bir diyalog için şarttır. Tahran yalnızca kendi nükleer konusunu görüşür… ABD ile başka bir konuyu tartışmayacağız” dedi.

Taraflar, uzun süredir devam eden Tahran-Batı nükleer anlaşmazlığının çözümü için diplomasiyi yeni bir şansa kavuşturma konusunda istekli olduklarını ifade ederken, ABD Dışişleri Bakanı Marko Rubio, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Washington’un görüşmelerin nükleer programın yanı sıra balistik füze programı, İran’ın bölgede silahlı gruplara verdiği destek ve ‘kendi halkıyla ilişkisi’ konularını da kapsamasını istediğini söyledi.

İranlı yetkililer ise defalarca, bölgedeki en büyük füze stoklarından birine sahip olan ülkenin füze konusunu müzakerelerde gündeme getirmeyeceklerini belirtti. Daha önce, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını talep ettiği açıklanmıştı.

Washington açısından ise İran içinde yürütülen uranyum zenginleştirme faaliyetleri, potansiyel olarak nükleer silah üretimine yol açabilecek bir süreç olarak görülüyor. Tahran ise uzun süredir nükleer yakıtın silah amaçlı kullanılmasına dair herhangi bir niyetinin bulunmadığını yineliyor.