Deyrizor: Ebu Havle’nin tutuklanmasının ötesinde bir çatışma mı?

Bölge SDG’ye paralel bir askeri bileşenin oluşumuna mı sahne oluyor?

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

Deyrizor: Ebu Havle’nin tutuklanmasının ötesinde bir çatışma mı?

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

Şivan İbrahim

Deyrizor’da özellikle de Arap bileşenlerden biri olan ve Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) bağlı olan Deyrizor Askeri Konseyi’nin üyelerinin yoğun olduğu doğu kırsalında olaylar hızlanıyor. Bu, SDG'nin Ebu Havle olarak da bilinen eski konsey lideri Ahmed el-Hubeyl ve bazı yardımcılarını, ‘Vezir Konutu’ olarak da bilinen SDG'nin Rakka kırsalındaki ana karargahında tutuklamasının ardından gerçekleşti. Tutuklama bölgedeki Arap aşiretlerinin milisleri ile SDG arasında silahlı çatışmalara yol açtı.

Aşiretlerin krize dahil olması, bazılarının taraflar arasında devam eden savaşlara katılması ve SDG’ye ait birçok köy ve askeri kontrol noktasını ele geçirmesi, bölgedeki durumu daha da karmaşıklaştırdı. SDG belki de geniş bir aşiret katılımını beklemiyordu. Ancak el-Bekir ve el-İkidat aşiretleri SDG’ye karşı genel seferberlik ilan etti ve milisleri Deyrizor Askeri Konseyi’ni destekledi. Ayrıca, SDG’deki Arap milislerin serbest bırakılması için Uluslararası Koalisyon’dan müdahale istediler ve SDG’den ayrılmaları için çağrıda bulundular.

Kaynaklar Al-Majalla'ya aşiret milisleri, Hecin şehrindeki ‘Ceaabi’ kontrol noktası ve Susa kasabasındaki halk güvenliği merkezini ele geçirdiğini belirtti. Ayrıca, Huveyc köyü ve Tayyana, Şen ve Dibyan kasabaları, SDG'nin Cerzi kasabasındaki kontrol noktaları ve Guraynic kasabasındaki birçok merkezi de ele geçirdiler.

Washington Araştırma Enstitüsü'nden araştırmacı Baraa Sabri, Majalla’ya yaptığı açıklamada şunları söyledi: "Deyrizor'daki olaylar, on yılı aşkın süredir devam eden Suriye çatışmasının bir uzantısıdır. Bu olaylar, Suriye'nin genel bağlamı için benzersiz veya garip bir olgu değildir, ancak savaşan tarafların kimliği dikkat çekicidir."  Sabri, Deyrizor'da yaşananları dış etkenlerin yanı sıra birçok iç etkene de bağladı. Sabri’ye göre ‘Ebu Havle’ dosyasının ortaya çıkması, SDG’nin itaatten sapmayı reddetmesinin bir sonucudur. SDG bunun için ‘Ebu Havle’yi yolsuzluk ve güç kullanımıyla suçluyor.

SCDEF

"SDG", şahsın ve ekibinin, kendi oluşumunun "SDG"den ayrılmasının önünü açabilecek, kaynak açısından zengin geniş bir alanı kaybetmesine yol açabilecek bir yola girdiğini hissediyordu. Bu nedenle onu izole etmeye çalıştı ve bu da daha sonra bölgede savaşların çıkmasına neden oldu. Yani Sabri'ye göre Konsey ile "SDG" arasındaki çatışma, Deyrizor'u kontrol etme hakkıyla bağlantılı bir sorun. Mesele "İster Münbiç'in eteklerindeki Türkiye destekli muhalefet olsun, ister Fırat Nehri'nin batı yakasındaki Suriye hükümeti ve müttefiki İran oluşumları olsun,dış etkilerin varlığı da inkar edilemez."

SDG, geniş bir aşiret katılımını beklemiyordu. Ancak el-Bekir ve el-İkidat aşiretleri SDG’ye karşı genel seferberlik ilan etti ve milisleri Deyrizor Askeri Konseyi’ni destekledi.

Sabri'ye göre SDG, kendi bileşenleri arasında neler olup bittiğini anlamadaki ve  bölgedeki gerçekliğin Suriye'nin diğer bölgelerinden daha iyi olmasına rağmen yönetimdeki dengesizlikleri düzeltmedeki kısmi başarısızlığının bedelini ödüyor.

‘Ebu Havle’ neden tutuklandı?

Ebu Havle'nin tutuklanmasının nedenleri hakkında birbiriyle çelişen beş söylenti yayıldı. Birincisi, onun ve SDG arasındaki güvenin, geçtiğimiz Temmuz ayının sonlarında Deyrizor'un doğu kırsalında iki taraf arasında çıkan çatışmalardan sonra kaybolduğu yönünde. Bu çatışmalar, Ebu Havle ve SDG liderlerinin, ABD koalisyonu güçlerinin himayesi altında, el Omer petrol sahası üssünde toplantı ile sona erdi. O zaman, Ebu Havle’ye atfedilen ve SDG'ye  itaat etmeyi reddettiğini ilan eden bir ses kaydı yayıldı. Ebu Havle, SDG'yi Deyrizor'un kaderini kontrol etmek için yüksek bir komiser atamaya çalışmakla da suçladı.

İkinci söylenti ise SDG'nin medya kaynakları tarafından yayıldı. Bu söylentiye göre, Ebu Havle, "Devrim karşıtı dış güçlerle iletişim kurmak, halka karşı suç işlemek ve kendi çıkarlarını güvence altına almak için konumunu kötüye kullanmak" suçlamalarıyla, Kuzey ve Doğu Suriye Başsavcılığı tarafından tutuklandı.

Aktivist Medin Alyan tarafından dile getirilen üçüncü versiyona göre, "Bu olay, sadece bir tutuklama meselesi değil, İran ve Suriye hükümetinin krize dahil olması nedeniyle Suriye'nin genel durumuyla ilgili. Suveyda'dan Dera'ya, Şam kırsalına ve Suriye sahiline kadar uzanan protestolar; Rakka, Deyrizor ve Kamışlı'da da başladı, ancak çatışmalar nedeniyle bunlara son verildi.

Dördüncü söylenti SDG tarafından yayıldı. Buna göre, SDG, Deyrizor Askeri Konseyi ile İran milisleri arasında tehlikeli bir işbirliği keşfetti. İran'ın, Deyrizor ve el-Bukemal arasındaki bölgelerden silah nakletmeye çalıştığını ortaya çıkardı.  Demokratik Suriye Meclisi (DSM) Yürütme Kurulu Başkanı İlham Ahmed, X platformundaki (eski adı twitter) hesabından yaptığı açıklamada, çatışmaların münferit olaylar olmadığını söyleyerek bunu doğruladı. Ahmed’e göre devam eden huzursuzluğun, meseleyi Araplar ile Kürtler arasındaki etnik çatışma olarak göstermek ve dikkatleri Suriye'nin güneyindeki protesto hareketlerinden uzaklaştırmak amacıyla Suriye hükümeti ve İran tarafından desteklenen milisler tarafından yönlendirildiğini gösteren kanıtlar var.

Beşinci söylenti ise çatışmayı, Suriye'nin petrol ve gaz kaynaklarına sahip zengin bölgesi üzerindeki Rus-Amerikan mücadelesinin bir parçası olarak görüyor. Özellikle, Ebu Havle'nin koalisyon güçleriyle doğrudan iletişim kurma arzusu, ABD destekli SDG için bir tehdit olarak görülüyor. Ayrıca, Ebu Havle, Suriye hükümetinin 4. Tümeni ve İran güçleriyle iş birliği yapmakla suçlanıyor.

Öte yandan The Sharq News'in editörü Firas Alavi, Majalla’ya yaptığı açıklamada “Gerginliğin nedenleri arasında, bölgenin mali yolsuzluğun, toplumsal eşitsizliliği artırmasının yanı sıra, halkın güvenlik ve askeri meselelerde söz sahibi olmaması ve her muhalifin DEAŞ'la bağlantılı olduğu suçlamaları yer alıyor. Ebu Havle'nin tutuklanması ise sadece bölgeyi alevlendiren bir kıvılcımdı” değerlendirmesinde bulundu.

Aşiretlerin konumu

Ayrıca Deyrizor’daki Arap aşiretlerinin tutumları çelişkili. ‘SDG'nin egemenliği karşısında halkın hakkı’ isimli oluşumun lideri Musab el-Hifl liderliğindeki ‘İkidat’ aşiretinin çoğunluğu bu oluşumla birlikte hareket ederken, Ebu Havle'nin aşireti olan Bekir aşireti hem kendi aşireti hem de İkidat aşireti adına bir açıklama yayınladı. Şarku'l Avsat'ın Majalla'dan aktardığına göre bu açıklamada, SDG ve koalisyon güçlerine, tutukluları serbest bırakıp güvenli bir şekilde evlerine dönmelerine izin vermeleri ya da SDG ile savaşmak için genel seferberlik ilan etmeleri seçeneği sunuldu. Şuheyl şehrinde bulunan el-Bucamal aşireti de bir açıklama yayınlayarak, askeri konseye desteğini duyurdu.

SDG kendisine sadık bir aşiret seferberliği oluşturmadaki başarısına rağmen, kendisinden uzak kalan kilit aşiret figürleri kadar güçlü değildi.

Aşiretlerin tutumundaki büyük dönüm noktasının, Musab el-Hifl'in SDG'ye karşı olan açıklamasında olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca, Bekkara aşiretinin lideri Hacim el-Beşir de Hifl'in yanında yer aldı. Eş-Şeitat aşireti ise çatışmaya katılmadı, ancak Ebu Hammam, el-Keşkiye ve diğer bölgelerini kapattı.

Araştırmacı Baraa Sabri, çatışmaların sadece aşiretlere dayandırılmasının mümkün olmadığını düşünüyor. Suriye çatışmasında saf aşiretler yoktur; tüm aşiretler bölünmüş ve her aşiretin liderleri ve üyeleri Suriye çatışmasının her iki tarafında da yer alıyor.

DEF
Bazı aşiretler çatışmaya katılmadı ve bölgelerini kapatmakla yetindi (Getty Images)

Şunu da belirtmek gerekir ki, Deyrizor aşiretlerinin Suriye ve Irak'taki Arap aşiretleriyle tarihi bağları vardır. SDG, kendisine bağlı bir aşiret grubu oluşturmayı başardı, ancak bu grup, ondan uzak duran önemli aşiret liderlerinin gücüyle denk tutulamaz.

Bazı aşiret şeyhleri ​​ve ileri gelenlerinin Ebu Havle’ye karşı SDG ile dayanışma amacıyla bir bildiri yayınlayarak, SDG’den kendisini sorumlu tutmasını talep ettiklerini doğruladıklarını da belirtmekte fayda var.

Şeitat aşireti aktivisti Ahmed el-Hamad, Majalla’ya verdiği röportajda, "Ebu Havle'nin eleştirilecek birçok yönü olsa da tutuklanma şekli halkın öfkesini daha da körükledi. Ebu Havle, bir toplantıya davet edildi. Daha sonra istifasını sunması ve konsey liderliğini SDG tarafından belirlenen liderlere devretmesi için kandırıldığı ve baskı yapıldığı ortaya çıktı” dedi. Ancak, aşiretlerin, özellikle de Bekir aşiretinin, SDG'ye karşı saf tutması, Ebu Havle’nin davranışlarına rağmen, birbiriyle bağlantılı üç nedene dayanıyor. Birincisi, Ebu Havle, Bekir aşiretinin bir üyesi ve hatta ‘amiri’ olarak kabul edilir. İkincisi, askeri konseyin kontrol ettiği bölgelerin çoğu ‘Bekir’ aşiretinin topraklarında yer alıyor. Üçüncüsü, bu aşiretler, özellikle de Bekir, bölgenin önemli siyasi ve ekonomik konumuna sahiptir, çünkü çocukları konseyin üst kademelerinde görev alıyor.

Diğer  kabile ve aşiretler ise "SDG" ve "Özerk Yönetim"in askeri konseyi ortadan kaldırma yönündeki yöneliminden duydukları kaygı nedeniyle Bekir aşiretini desteklediler.  Bu aşiretlere göre bu, onları "SDG'nin hakimiyetinden" korumayı başardı.

Arap-Kürt çatışması mı?

Diğer taraftan, ‘Deyrizor Askeri Konseyi’ne bağlı aktivistler ve Ebu Havle’ye yakın isimler, sosyal medya platformlarında videolar yayınlayarak, yaşananların Kürt-Arap çatışması olarak görülmesini talep ediyorlar. Bu videolarda, aktivistler ve isimler, SDG'nin zulmüne ve Kürtlerin Arap Deyrizor'a hakimiyetine karşı Arap aşiretlerinin ayaklanması çağrısında bulunuyorlar.

Bu çağrılar, üç tür tepkiyle karşılandı. İlki, bunları tümüyle reddeden tepkiler oldu. Bu çerçevede, Kürt Konseyi tarafından yayınlanan açıklamalarda, Suriye hükümetine bağlı çevrelerin Araplar ve Kürtler arasında fitne tohumu ektiği iddia edildi. Öte yandan, Haseke ve çevresindeki Arap entelektüeller yayınladıkları bildiride, ‘son çatışmaların etnik veya ırksal bir boyutu olmadığını’ söylediler.

Deyrizor Askeri Konseyi’ne bağlı aktivistler ve Ebu Havle’ye yakın isimler, sosyal medya platformlarında videolar yayınlayarak, yaşananların Kürt-Arap çatışması olarak görülmesi çağrısında bulundular.

Öte yandan gazeteci Medin Alyan, SDG'nin aşiret mensuplarıyla çatışan milislerden çoğunun, Deyrizor, Haseke ve Rakka'dan gelenler olduğunu ve Kürt unsurlar olmadığını belirtiyor. Alyan ayrıca "Çözümün gecikmesi, özellikle de kaynakların zengin olduğu bölgelerin hala SDG'nin kontrolünde olması nedeniyle aşiret liderlerini, kendi üyeleri önünde zor durumda bırakacak” şeklinde konuştu..

Öte yandan, Deyrizor'un doğu kırsalından aktivist Emin Emin Majalla’ya yaptığı açıklamada, "Ebu Havle'nin görevden alınması, özellikle de petrol zenginliklerinden yararlanma açısından bölgedeki birçok kişinin çıkarlarına zarar verdi mi?" diye sorarak, "Aşiretlerin, uzun bir süredir SDG ile ilişkisinden sonra, Suriye hükümetine sadakatine geri dönmesi muhtemel" dedi.

Alyan ise, İran Devrim Muhafızları Ordusu liderleri ile Arap aşiret silahlıları arasında bir toplantı gerçekleştiğini, İran tarafının aşiretlere silah ve mühimmat verdiğini, ayrıca nehrin karşı yakasında yaralı aşiret üyelerini tedavi etmek için ambulanslar yerleştirdiğini ve gerekirse onları Şam hastanelerine naklettiğini belirtti. İran ve ABD, Suriye-Irak sınırı boyunca gerginlik yaşıyor. ABD, İran'ın Suriye ve Lübnan'a silah akışını engellemek için Suriye-Irak sınırını kapatmaya çalışıyor.

Peki ya Washington'un tutumu?

DEAŞ'a karşı Uluslararası Koalisyon, çatışmaların başlamasının ardından bir açıklama yayınlayarak, DEAŞ'a karşı müttefiklerine desteğini sürdüreceğini ve bölgedeki istikrarsızlığın DEAŞ'ın geri dönme riskini artırdığını belirtti. Koalisyon ayrıca herkesi şiddeti sona erdirmeye çağırdı.

ABD Dışişleri Bakanlığı da Deyrizor'daki şiddet olaylarından derin endişe duyulduğunun ifade edildiği bir açıklama yayınlayarak, DEAŞ'ı yenmenin öncelikli olduğunu ve bu konuda SDG ile ortaklık yaptıklarını vurguladı. Her iki açıklama da DEAŞ'ı yenmeye odaklanıldığı açıkça belirtiliyor. Aktivistler, açıklamalarda SDG’ye karşı açık bir destek verilmemesini, bu güçlerin, DEAŞ’a karşı koalisyon güçlerinin İran destekli milislerle savaşmasına katılmayı reddetmesinden dolayı bir tür kınama olarak yorumluyor.

Gözlemciler, Washington'un SDG’ye karşı bir isyanın çıkmasına izin vermiş olabileceğini düşünüyorlar. Bu isyanın amacı, SDG'yi tamamen kontrol altına almak veya SDG'nin ABD'nin emirlerine uymaması durumunda kullanılabilecek bir paralel silahlı oluşumun ortaya çıkmasına zemin hazırlamak olabilir.

Baraa Sabri, Washington'un olaylara sakince yaklaşmasının şüphe uyandırdığını düşünüyor. Sabri, Washington'un Suriye'deki hedefleri dışında bir konu olup olmadığını sorguluyor. Sabri ayrıca “Washington, Suriye'deki terörle mücadelede SDG'nin en önemli ortağıdır. SDG, DEAŞ'ı yenilgiye uğratmada kilit bir rol oynadı. Ancak Washington, SDG'nin İran destekli milislerle savaşmaya katılmayı reddetmesinden sonra, SDG'ye olan desteğini azalttı. Bu, SDG'nin tabanında Washington'a olan güvensizliği artırdı” dedi.

Washington'un SDG'ye karşı tavrının başka bir olasılığı daha var. Gözlemciler, Washington'un SDG'ye karşı bir isyanın çıkmasına izin vermiş olabileceğini düşünüyorlar. Bu isyanın amacı, SDG'yi tamamen kontrol altına almak veya SDG'nin ABD'nin emirlerine uymaması durumunda kullanılabilecek bir paralel silahlı oluşumun ortaya çıkmasına zemin hazırlamak olabilir.

Ancak, ABD’nin Şam Büyükelçiliği geçtiğimiz pazar günü Suriye'nin kuzeydoğusunda bir toplantı yapıldığını duyurdu. Toplantıya, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Orta Doğu İşleri Bürosu'nda Suriye dosyasından sorumlu yardımcı Bakan Yardımcısı Ethan Goldrich, DEAŞ'a karşı Uluslararası Koalisyon Komutanı General Joel B. Vowell katıldı. Toplantıda ayrıca SDG ve Deyrizor'dan aşiret liderleri de hazır bulundu.

Toplantıya katılanlar, ‘Deyrizor sakinlerinin şikayetlerini çözmenin zorunluluğu’, ilçede dış güçlerin müdahalesinin riskleri, sivil kayıpların ve kurbanların önlenmesi ihtiyacı ve şiddeti mümkün olan en kısa sürede azaltmanın gerekliliği konusunda anlaştılar.

Büyükelçiliğin sosyal medya platformu X’teki hesabından yapılan açıklamaya göre Goldrich ve Vowell, DEAŞ'la mücadele çabalarında ABD ile SDG arasında güçlü bir ortaklığın önemini vurguladı.

SDG ile Arap aşiretlerine mensup milisler arasında yaklaşık bir haftadır devam eden ve Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne göre her iki taraftan 49 milis ve 8 sivilin ölümüyle sonuçlanan çatışmalar duracak mı? Yoksa çok karmaşık jeopolitik örtüşmelere sahne olan bölgede çatışmanın nedenleri hâlâ gizli mi?

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Prens William ile birlikte Diriyye turuna çıktı

TT

Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Prens William ile birlikte Diriyye turuna çıktı

Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Prens William ile birlikte Diriyye turuna çıktı

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman bin Abdülaziz, pazartesi akşamı Birleşik Krallık Veliaht Prensi William’ı kabul ederek onu, “Suudi devletinin doğduğu yer ve Birinci Suudi Devleti’nin başkenti” olarak anılan Diriyye’de gezdirdi.

Ziyaret kapsamında, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan tarihî Tureyf semtindeki Nejdî mimari incelendi. Galler Prensi, Birinci Suudi Devleti’nin imam ve emirlerine ait sarayları gezdi; dönemin yönetim merkezi olan tarihî Salva Sarayı önünde hatıra fotoğrafı çektirildi. Tur ayrıca Diriyye Projesinin ana planına ilişkin bir sunumu da içerdi.

sdvfg
Prens Muhammed bin Selman ile Prens William, tarihî Tureyf semtindeki Salva Sarayı önünde (SPA)

Galler Prensi William, pazartesi akşamı Riyad’a ulaşarak Suudi Arabistan’a ilk resmî ziyaretini başlattı. Ziyaretin, iki ülke arasında 80 yılı aşkın süredir devam eden ve çeşitli alanları kapsayan ikili ilişkilerin güçlendirilmesini hedeflediği belirtildi.

Prens William’ı Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nda Riyad Bölgesi Vali Yardımcısı Prens Muhammed bin Abdurrahman bin Abdülaziz, Suudi Arabistan’ın Londra Büyükelçisi Prens Abdullah bin Halid bin Sultan bin Abdülaziz, Birleşik Krallık’ın Riyad Büyükelçisi Stephen Charles Hitchen ve Kraliyet Protokolü Başkan Yardımcısı Fahd es-Suhayl karşıladı.

dfvbfg
Prens Muhammed bin Abdurrahman, pazartesi akşamı Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nda Prens William’ı karşılarken (Riyad Emirliği)

Birleşik Krallık Büyükelçisi Hitchen, ziyaret öncesinde X platformundaki resmî hesabından paylaştığı kısa videoda duyduğu memnuniyeti dile getirerek, “Büyükelçilikte Veliaht Prens’in gelişini büyük bir heyecanla bekliyorduk. Sabırsızız” dedi. Hitchen, ziyaret programının sanat, kültür ve spor gibi birçok alanı kapsayacağını belirterek, “En önemlisi misafirperverliğinizi deneyimleyecek ve Krallık’taki ilham verici değişimleri görecek. Önümüzdeki günlerde bizimle kalın” ifadelerini kullandı.

Suudi Arabistan ile Birleşik Krallık arasındaki ilişkiler, Kral Abdülaziz bin Abdurrahman ile dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in 17 Şubat 1945’teki tarihî görüşmesiyle temelleri atılan bir süreçte, karşılıklı çıkarlar doğrultusunda tüm alanlarda istikrarlı biçimde gelişti.

dvfd
Prens Muhammed bin Selman, tarihî Diriyye’de Prens William ile gerçekleştirdiği ziyaret sırasında (SPA)

İki ülke; siyaset, güvenlik ve askerî alanların yanı sıra ticaret, yatırım ve finansal hizmetler, sağlık, eğitim, enerji, sanayi, çevre, kültür, spor ve turizm gibi birçok başlıkta köklü ve özel ilişkilere sahip. Bu ziyaretin de söz konusu iş birliğini daha da güçlendirmesi bekleniyor.

İkili ilişkiler, Prens Muhammed bin Selman’ın 7 Mart 2018’de Londra’ya yaptığı ziyaret sırasında ilk toplantısını gerçekleştiren Suudi-İngiliz Stratejik Ortaklık Konseyinin kurulmasıyla yeni bir aşamaya taşındı. Konsey, tarafların daha derin bir stratejik ortaklığa bağlılığını yansıttı.

 dfv df
Ziyaret kapsamında Diriyye Projesi’nin ana planına ilişkin bir sunum yapıldı (SPA)

Üç gün sürmesi öngörülen Prens William’ın Suudi Arabistan ziyareti, Londra’nın Riyad’la ekonomik iş birliğini derinleştirme arayışlarının hız kazandığı bir döneme denk geliyor. Kensington Sarayı’na göre ziyaret, ticaret, enerji ve yatırım başta olmak üzere gelişen ikili ilişkilerin öne çıkarılmasını amaçlıyor. Programda, kadın sporları, e-spor ve çevre koruma projelerinin yanı sıra Prens William’ın El-Ula’da yaban hayatı ve doğal mirasın korunmasına yönelik çalışmaları yerinde incelemesi bulunuyor.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.