Coğrafya, tarih boyu çatışmalarla insanoğluna pranga olmuş bir lanet mi?

Asırları geride bırakan günler, kaderin komşu kıldığı insanların meselelerini ve bazen varlık sorunu olmaya meyleden sınır anlaşmazlıklarını anlatıyor

Ukrayna, Kırım'ı geri almaya çalışırken Rusya bu yarımadayı tarihî bir hak olarak görüyor (AFP)
Ukrayna, Kırım'ı geri almaya çalışırken Rusya bu yarımadayı tarihî bir hak olarak görüyor (AFP)
TT

Coğrafya, tarih boyu çatışmalarla insanoğluna pranga olmuş bir lanet mi?

Ukrayna, Kırım'ı geri almaya çalışırken Rusya bu yarımadayı tarihî bir hak olarak görüyor (AFP)
Ukrayna, Kırım'ı geri almaya çalışırken Rusya bu yarımadayı tarihî bir hak olarak görüyor (AFP)

En güzel sözün sahibi arifler dediler ki:

Coğrafya, Allah'ın yeryüzündeki gölgesi ve tarih de insanın tabiat üzerindeki gölgesidir.

Değil mi ki coğrafya ile tarih arasında insanoğlunun hayatı deveran eder, milletler ve toplumlar ortaya çıkar.

Medeniyetler yükselir, nesiller birbirini izler; bunlar bazen iş birliği yapar, bazen de çatışır.

Özellikle kaderle tayin edilen ve değiştirilmesi mümkün olmayan coğrafi sınırların birbirine bağladığı ülkeler arasında huzur onlarca yıl yaşar, gam yüzyıllar boyu…

Bu noktada tarih, bu komşulara dair bir soru ortaya koyuyor:

Bu coğrafi komşuluk onlara rağmen asırlar boyunca süren, sanki görülebilir bir zamanda takdir edilmiş ve taşa işlenmiş bir kader gibi gözüken ve onları Sisifos'un ne duran ne de sona eren düşmanlık çemberine iten bir nevi intikam mı üretiyor?

Tarih; coğrafyanın komşu ve tarihin düşman kıldıkları arasında savaşın yolları ve barışın sonuçları hakkında da ciddi ve derin sorular sorduruyor:

Aralarında barış zor ele geçen bir şey mi? 

ABD'li yazar Robert D. Kaplan, 'Coğrafyanın İntikamı: Yaklaşan Çatışmalar ve Kaderle Savaş Hakkında Harita Bize Neler Söyler' adlı muhteşem kitabında (Küre Yayınları, 2022) bize coğrafyanın etkilerini; sınır çatışmaları ve kaderin tayiniyle komşu olanların tehditleri ortadan kalktığında nasıl müreffeh bir hayat sunduğunu ya da tam tersi olduğunda, yani bazısı sınırlarında yaşayan ve onlara düşmanca yaklaşan devletler ve halklar yüzünden yüzyıllardır inatçı düşmanlıklara maruz kalan milletlerin ve halkların başına nasıl kalıcı bir bela olduğunu anlatıyor. 

Kaplan, ünlü İngiliz askerî tarihçi Sir John Keegan'ın şu sözünü aktarıyor:

ABD ve Birleşik Krallık, özgürlükler alanında öncü konumundaysalar bu sadece, deniz onları karaya bağımlı özgürlük düşmanlarından koruduğu içindir.

Bundan hareketle 20'nci yüzyılın ortalarında Kıta Avrupa'sında görülen ve Amerikalıların bu konuda kendilerini her zaman Avrupa'ya üstün hissettikleri askerî eğilimin ve pragmatizmin, nasıl doğal özelliklerden değil de coğrafyadan kaynaklandığını anlayabiliriz. 

Rekabet halindeki ülkeler ve imparatorluklar, kalabalık bir kıtada birbirine bitişik halde kaldı.

Avrupa ülkeleri, askerî hesaplarında bir hata meydana gelmesi halinde asla denizlerin arkasına çekilemedi. Dolayısıyla dış politikasını uluslararası ahlaka odaklayamazdı.

Ayrıca İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra tek seferde Amerikan hegemonyasına düşene kadar birbirlerine karşı iyi bir şekilde silahlanmaya devam ettiler. 

Bu girizgâh bizi şu soruyu sormaya sevk ediyor:

Doğal coğrafya insanların çatışmalarına mı yol açıyor yoksa insanca yaşam isteği ve barış arayışı, tabiri caizse kaderle tayin edilmiş komşuluk krizlerini aşabilir mi?

Taşın dayatması ve insanların iradesinin ürünü olan çatışmalar

Coğrafyanın, tarih boyunca insanoğlu için pranga haline gelmiş bir laneti var mı?

Cevap kaçınılmaz olarak bizi, belirli nimetler nüfus için bir tehdit oluşturduğunda ve bu durum onları coğrafi komşularıyla sürekli bir savaş durumuna soktuğunda 'coğrafyanın laneti' olarak adlandırılan şeye derinlemesine ve uzun uzun bakmaya sevk ediyor. 

İlk göçebelik aşamalarında insanlık; mera, ot ve sular konusunda çatışmalar yaşadı. Sonra bunlar art arda tırmandı ve modern kaynakların en önemli doğal kaynakları, özellikle de petrol, gaz ve diğer enerji kaynakları üzerine yaşanan çatışmalara kadar vardı. 

Belirli ülkeleri ve toprakları işgal eden sömürgeci güçlerin sebep olduğu ve bazısı bir veya iki yüzyıl süren çatışmalar var. 

Bunun yanı sıra komşu ülkeler arasında, ilgili topraklar üzerinde mutlak bir mülkiyet hakkı inancına ve üstünlük anlayışına dayalı emperyalist bir düşünceden ve silahlı saldırı bağlamında ileri sürülen tarihî gerekçelerden hareketle yaşanan çatışmalar da mevcut. 1989 yılında Irak'ın Kuveyt devletine yönelik hamlesi, bu yönelimin en güzel örneğidir. 

Şu an Rusya ile Ukrayna arasında cereyan eden kanlı çatışma da gözlerden kaçmayabilir.

Bu çatışma, Rusya'nın Ukrayna toprakları ve özellikle de Kırım yarımadası üzerinde tarihî hakkı olduğu söyleminden çıktı.

Komünist lider Josef Stalin'in Ukraynalılara bağışlamış olduğu bu toprakları sonra Vladimir Putin çıkıp geri almıştı.

Bugün de Ukrayna, dünya için nükleer bir çatışmaya da mal olsa bu toprakları bir şekilde geri kazanmaya çalışıyor. 

Burada şunu merak ediyoruz:

Kaderin komşu kıldığı taraflar arasındaki çatışmalar, coğrafyanın emri mi yoksa tarihin gerekliliği mi?

Coğrafyanın tarihi şekillendirmedeki önemini kavramak ile bu gerçeğin altını çizmede aşırıya kaçmanın tehlikesini nasıl ayırt edebiliriz? 

Şundan emin olabiliriz ki 2003'te ABD ve Birleşik Krallık tarafından Irak'a yapılan müdahalenin ilk yıllarındaki felaket, realistlerin 1990'larda idealistler tarafından küçümsenen söylemini güçlendirdi.

Bu söyleme göre coğrafya, tarih ve kültür mirası, herhangi bir yerde yapılabileceklere gerçekten de sınırlamalar getiriyor. 

Bundan hareketle kader yoluyla komşu olanların çatışmalarının, coğrafyanın doğası ve insanlarla alay etmesi ile insanların ideolojilerinin, görüşlerinin ve inançlarının bir karışımı olduğu kesin olarak ifade edilebilir.

Öyleyse manzara taşın dayatması ve insanların iradesinin bir araya gelmesinden doğmuş gibi görünüyor… 

Bunun örnekleri var mı? 

Kadere dayalı ikilikler ve coğrafi çatışmalar

Çağdaş tarih, kaderin tayiniyle komşu olanların meseleleri ve onların bazen varlık sorunu olmaya yüz tutan anlaşmazlıklarıyla dolu. İlginç olan bu anlaşmazlıkların Doğu-Batı sınırlarında durmaması, Arap-Acem (Arap olmayan) ayrımı yapmamasıdır.

Coğrafyanın laneti kaçınılmaz bir gerçeklik ya da taşa kazınmış bir kadermiş gibi, ırkların ve dinlerin de üzerinden atlıyor. 

Mesela Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra Yugoslavya'nın da dağılmasının bir ürünü olan Kosova devletinin yakın zamanda yaşadığı olayı ele alalım. 

Birleşmiş Milletler içinde Kosova devletini tanıyan yaklaşık 80 ülke var. Bununla birlikte ona bitişik sınır komşusu olan Sırbistan, Kosova'yı tanımayı reddediyor ve ona 'Kosova ve Metohiya Özerk Bölgesi' adını veriyor. 

Bu reddediş, belirli bir tarihî anda, uluslararası koşulların da müsait olması halinde kanlı bir çatışmanın patlak vermesine yol açabilecek derin tehlikeler barındırıyor. Zira közler, küllerin altında bekliyor. 

On yıllar boyu devam eden ve halihazırda uluslararası bir tıkanıklık hali yaşatan komşu davalarından biri de Tibet meselesi.

Pekin'in, Çin Halk Cumhuriyeti'nin ayrılmaz bir parçası olduğunu ve MS 13'üncü yüzyıldan beri de ona bağlı bulunduğunu söylediği bu topraklarda bir sınır çekişmesi yaşanıyor. 

1950 yılından sonra, özellikle Dalay Lama'nın Çin tarafından önerilen ve Çin'in egemenliğini tanıma karşılığında Tibet halkına özerklik hakkı tanıyan bir sözleşmeyi reddetmesinin ardından çatışma yeniden alevlendi. 

Tibet'te her geçen gün bağımsızlık çağrısı yapan ayrılıkçı hareketler başlatılıyor. Gelgelelim bu hareketler, 1989 yılında Tiananmen Meydanı katliamında olduğu gibi, Çin'den gelen şiddet ve zulümden başka bir şey bulamıyor. 

Coğrafi komşular arasında yaşanan ezeli çatışmaların örneklerinden bir diğerini de Batı Sahra'da görüyoruz. Bu bölge, BM tarafından 'kendi kendini yönetemeyen bölgeler' listesine dahil edildi.

Bununla birlikte Fas devleti ile bölgeyi yöneten ve küresel tanınırlığı sınırlı olan Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti arasında bu bölge üzerine yaşanan çekişme sürüyor.  

Fas ile Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti arasındaki savaş, 1991 yılında BM, ateşkes müzakereleri ilan edip, toprakların üçte ikisinde Fas'a egemenlik ve kalan üçte birini Cezayir'in desteğiyle Sahra Cumhuriyeti'nin yönetimine verene kadar sürdü.

Ancak çekişme, ateşkesle sona ermedi. Zira 37 ülke Batı Sahra Cumhuriyeti'ni tanıdı ve hatta Afrika Birliği'ne üye oldu.

Buna karşılık Arap Devletleri Ligi (Arap Birliği) ve Afrika ülkeleri de Fas'ın Sahra'yı yönetme hakkını destekledi. 

Elbette Fas hükümeti, Afrika Birliği'nin Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti'ni tanımasından hoşnut olmadı.

Bu yüzden Birliğe üyeliğini geri çekti. Sahra, iki taraf arasında tartışmalı bir bölge olma özelliğini sürdürüyor. 

Kader yoluyla komşu olan halkların, zorlu coğrafyalarda zamansal bir labirent gibi görünen sorunlarını çözmeleri için tek alternatif, savaşlar ve askerî çatışmalar mı yani? 

Gelin, cevabı araştırmanın daha sonraki bir aşamasına bırakalım ve Kuzey Amerika ile Güney Amerika arasında kader yoluyla komşu olanlar ve aralarında yaşanan ve yaklaşan çatışmalar üzerinde duralım. 

Teksas ve iki Amerika arasındaki ezeli çatışma

Kuzey Amerika ile güney komşusu arasında kaderin tayiniyle komşu olanların krizinden bahseden en iyi fikir adamlarından biri, 1893-1943 yılları arasında yaşayan Nicholas Spykman'dir.

Hollanda asıllı ve ABD kökenli bu meşhur jeostratejist, ABD Dışişleri Bakanlığı'ndaki klasik gerçekçi ekolün kurucularından biri kabul edilir. 

Spykman'e göre ABD, büyük bir güçtür. Zira Batı Yarım Küre'ye egemen kutuptur. Ayrıca Yeni Dünya dışında yürütülen faaliyetlere ayıracak yeterli gücü de var ki böylece Doğu Yarım Küre'nin dengesinde de etki sahibi olabiliyor. 

Kuzey Amerika'nın coğrafi varlığı, kıtanın güney kısmını ezeli sınır çatışmasından korudu mu? 

1846'da başlayıp 1848'de bir ön zaferle sonuçlanan Meksika-ABD savaşının tarihini incelemek lazım. 

Bu savaş, yirmi yıl boyunca biriken anlaşmazlıkların bir patlamasıydı. 

Kriz, 1835 yılında Teksas bölgesi, Meksika hükümetine karşı isyan edip, 1836 yılında Teksas Cumhuriyeti'ni ilan ettiğinde başladı. 

Teksas, ABD'nin bir eyaleti haline geldikten sonra güneybatı sınırının Rio Grande Nehri olmasını talep etti. Ancak Meksika, bu talebe itiraz etti.

Aynı şekilde ABD'li vatandaşlara tazminat ödemeyi veya ödeme yerine daha sonraki herhangi bir topraktan vazgeçmeyi de reddetti. 

Washington, Teksas'ın güney sınırlarının Rio Grande olduğunu iddia ederken Meksika ise sınırları Nueces Nehri'nde tutmak istiyordu. 

ABD Kongresi, 13 Mayıs 1846'da savaş ilan ederken, Meksika da aynı ayın 23'ünde savaş ilanı yaptı. 

General Winfield Scott ve kuvvetlerinin kesin bir askerî işgalle Meksika'ya girip başkent Mexico City'yi işgal etmesi üzerine çatışmalar fiili olarak Ekim 1847'de durdu. 

Bu savaş, kaçınılmaz bir coğrafi gereklilik miydi yoksa yeni oluşan Amerikan gücünün üstün iradesi mi? 

Azımsanmayacak sayıda tarihçiye göre bu mesele, güçlü bir devletin zayıf bir başka devlete yönelik bir saldırısıydı. Bu saldırı, daha sonra etkileyici sonuçlara yol açtı.

Zira 1848 Guadalupe Hidalgo Antlaşması'yla ABD, Meksika'dan şu toprakları satın aldı: Kaliforniya, Nevada, Utah; Arizona ile New Mexico topraklarının büyük bir kısmı ve Colorado ile Wyoming'in bir kısmı. 

Zamansal ve mekânsal sonuçlar, Teksas çekişmesine son verdi mi?

Derin düşünmeye davet eden bir şey var ki o da geçtiğimiz mart ayında Teksaslı Cumhuriyetçi Senatör Bryan Slaton'un, Teksas eyaletinin ABD'den bağımsız olup olamayacağını yoklamak için bir referandum gerektirebilecek bir yasa tasarısı sunmuş olmasıdır.

Teklif onaylanırsa şayet, ABD'den ayrılma yönündeki tercihin ortaya konması için bir oylama tarihi belirlenecek. 

Senatör Slaton'un sosyal medya platformu X'te (eski adıyla Twitter) yayınladığı yasa tasarısı resmî olarak 'Teksas Bağımsızlık Referandumu Yasası' başlığını taşıyor. 

Bu yasa tasarısı parlamentodan geçerse ne olur?

Bu, başka eyaletlerin ayrılmasına yol açacak bir emsal teşkil edilebilir; özellikle de zaten diğer eyaletlerden bağımsız olmaya çalışan Kaliforniya'nın… Ki bu mevzu zaman zaman gündeme gelip gündemden düşüyor. 

ABD bu sefer sadece kader yoluyla komşu olanların değil, aynı zamanda birçok kişinin, 1990'ların başında Sovyetler Birliği'nin başına gelen dağılma senaryosunun aynısını yaşamasını beklediği devletin bizzat kendi unsurlarının da çatışması için dolmuş coğrafi vadelerle mi karşı karşıya? 

Slaton, sosyal medya platformu X'te şu paylaşımda bulundu:

Teksas anayasasına göre tüm siyasi yetkiler halka aittir. Haklarımızın ve özgürlüklerimizin onlarca yıl federal hükümet tarafından sürekli ihlal edilmesinden sonra şimdi Teksaslıların seslerini duyurmasına izin vermenin zamanı geldi.

Slaton, 2021 yılında da Cumhuriyetçi arkadaşları Kyle Biedermann ve Jeff Cason ile benzer bir yasa tasarısı sunmuştu.

Bu isimler o dönemde söz konusu yasa tasarısının bir ayrılık projesi olmadığı, ancak bu düşünceye dair bir diyalog başlatmayı hedeflediği konusunda uyardı. 

Her halükârda Teksas'a ve bağımsız bir devlet olarak durumunun yeniden teyit edilmesi ihtimaline dair referandumun yapılacağı 7 Kasım 2023'e kadar beklemek gerekebilir. 

Kesin olan şu ki Teksas halkı kabul etsin veya etmesin fark etmez, coğrafya ve onun tarihle bağlantısına dair konuşmalar, Birliğin durumu konusunda uyku kaçırmaya devam edecek.

Çok sayıda güvenilir Amerikalı analist, bir tür yıkıcı iç savaş öngörüyor. Böyle bir iç savaş, otuz yıl önce dünyanın kuzeydoğusunda yaşananlardan daha şiddetli ve korkunç bir hale gelebilir. 

Kadeş'ten Camp David'e barış görüşmeleri…

Tarih bize ezeli komşuların, bazıları uzun süren ve kan dökülmesiyle sonuçlanan çatışmalarının haberlerini taşıyor.

Ama aynı tarih, aklın hâkim kılındığı ve ne kadar uzarsa uzasın savaşların krizleri sona erdirmeyeceğinin farkına varıldığı anları da içeriyor.

Bu farkındalığa varan birçok millet ve halk, silahlı çatışma zamanlarından kurtulma umuduyla barışçıl anlaşmalar yoluna girmeyi tercih etti. 

Bahsettiğimiz barış anlaşmalarının birçoğunun tarihine erişilebilir. Bunların başında insanlık tarihindeki ilk barış anlaşması olan Kadeş Anlaşması geliyor.

Bu ilk yazılı belge, milattan önce 1258 yılında Mısır İmparatorluğu ile Doğu Asya bölgelerinde ve günümüz Türkiye'sinde varlık gösteren Hitit halkları arasında imzalandı ve o dönemde Suriye topraklarında olduğu gibi Mısır'a bağlı coğrafi bölgeler ile Hititler arasındaki silahlı çatışmalara son verdi.  

Üç bin yıldan fazla bir süre önceki Kadeş ile 1979 yılında Mısır ile İsrail arasındaki silahlı çatışmayı sona erdiren ve iki kader komşusu arasında kırk yıl sürmüş dört savaşa son veren Camp David Sözleşmesi arasında insanlık, farklı halklar arasındaki coğrafi kader savaşı dönemlerini bitiren barışçıl iradelere tanık oldu. 

Tanınmış Amerikan dergisi The National Interest, Eylül 2019'da çıkardığı sayısında dünyanın çehresini değiştiren beş barış anlaşması hakkında bir araştırma yayımladı. Bu anlaşmalar, tarih sırasına göre şöyle özetlenebilir:

Kaderin coğrafya ve topografya bakımından birbirine komşu kıldığı iki ülke Portekiz ile İspanya arasında imzalanan 1494 Tordesillas Antlaşması.

Bu anlaşma, dönemin etkili ve soylu Roma Papası Alexander Borgia gözetiminde gerçekleşti. İlginç olansa bu anlaşma, sadece ortak sınır toprakları için geçerli olmayıp, Avrupa dışında yeni keşfedilen toprakları da kapsıyordu.

1648 Westfalya (Westphalia) Barışı, Katolikler ile Protestanlar arasında dinî bir çatışma yüzünden patlak vermiş 30 yıllık bir savaşı (1618-1648) bitiren ve Avrupa kıtasının çehresini değiştiren en önemli barış anlaşmalarından biri kabul edilir. 

Vestfalya Barışı, kaderin isteğiyle komşu olan Avrupa ülkelerinin krizlerini sona erdirmekle kalmadı. Nitekim bu anlaşmanın etkisi, dünyanın geri kalanına da ulaştı.

Bu anlaşma, dünya düzeninin en önemli ilkelerini oluşturması ve yanındaki ülkeye komşu her ülkenin haklarına, topraklarına ve mülkiyetine saygı çağrısı yapmasıyla tanınıyor. 

1783 Paris Antlaşması, ABD'nin imzaladığı en eski anlaşmadır ve halen yürürlüktedir. Amerikan Devrimi'ne son veren bu anlaşma, ABD'yi modern görünümüne kavuşturdu. 

Anlaşma, ABD ile Birleşik Krallık arasında, yeni keşfedilen Amerikan topraklarında, yani doğuda Atlantik'ten batıda Pasifik Okyanusu sınırlarına kadar çok büyük bir alana sahip olmasına rağmen bütün bir toprak parçası teşkil eden ülkenin vatandaşları arasında yaşanan savaşı sona erdirdi.  

Birleşik Krallık yetkilileri, anlaşma imzalayıp güçlü ve başarılı bir Amerikan devletinin ortaya çıkmasını ve böylece vakti gelince Fransızlara karşı kendilerine destek olmasını tercih etti. 

Viyana Kongresi (1814-1815) çalışmaları, Napolyon döneminde Avrupa ülkeleri arasında patlak veren birçok anlaşmazlığa son verdi.

Kongrenin faaliyetleri sonucunda Avrupa kıtasının siyasi haritası yeniden çizildi ve bu esnada 1814 Paris Antlaşması başta olmak üzere birçok anlaşma imzalandı. 

1919 Versay (Versailles) Antlaşması, insanlığın tanık olduğu ilk dünya savaşının perdesini indirdi. Batılı İtilaf Devletleri ile Almanya arasında imzalanan bu anlaşmanın yanı sıra, kaybeden ülkeler Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu bakiyesi ile ayrı ayrı anlaşmalar da imzalandı. 

Bu, insanların barış içinde bir arada yaşamasının mümkün ve arzu edilir olduğu anlamına mı geliyor?

Kaderin tayin ettiği coğrafi çatışmaların kaçınılmaz olması, ezeli ve ebedi olmayan bir kabul mü yani?

Barışçıl iradeler mevcut olduğunda bu çatışmalara bir son verilebilir mi?

Barış içinde bir arada yaşama, yok olmanın değil, hayatta kalmanın bir yoludur

Gariptir ki barış içinde bir arada yaşam kavramı, Sovyet kökenlere sahiptir. Nitekim bu kavram, Sovyet lider Stalin'in ölümünden ortaya atan Sovyet lider Kruşçev'e atfedilir.  

Bu politika; ideolojik görüş çeşitliliği fikrinin kabulü ve uluslararası meselelerde Doğu-Batı kampları arasında anlaşma esasına dayanıyordu.

Aynı fikir, tüm dinlere kendi aralarında barış içinde yaşama ve milletler arasında diyalog, anlayış ve iş birliği dilini teşvik etme çağrısı da yapıyordu. 

Çok geçmeden barış içinde bir arada yaşam, dünya halklarının pek çoğunda karşılık bulan bir istek haline geldi.

Soğuk Savaş'la geçen kırk yıl da ne galibin ne de mağlubun olduğunu ve bu ikisi için herhangi bir nükleer savaşla sonuçlanabileceğini kanıtladı.

Aynı şekilde 20'nci yüzyılın ikinci yarısındaki büyük geleneksel savaşlarla da silahın çatışmaları bitirmeyeceği, aksine kalıcı ve kapsamlı bir barışa varmak için adaletin gerçekleştirilmesi gerektiği sonucuna varıldı. 

Barış içinde bir arada yaşamın farklı düzeyleri olduğunu söylemeye gerek bile olmayabilir.

Bu barış, siyasi ve sosyal düzeyde başlar ve bu düzey gerek bölgesel gerek uluslararası çerçevede farklı türden gruplar arasında çıkabilecek herhangi bir çatışmayı ve anlaşmazlığı azaltan ve önleyen toplumsal adaletin sağlanmasında durur. 

Ekonomik, kültürel ve dinî düzeyleri de vardır ve bunların hepsi de ötekinin kabulü, hukuka saygı, kamu yararının tercih edilmesi ve olumluluk, otorite ile vatandaşlar arasındaki güvenin güçlendirilmesi başta olmak üzere barış içinde bir arada yaşam değerlerinin teşvik edilmesi doğrultusunda ilerler. 

Sonuç olarak?

Taşa kazınmış bir kader yok. Güçlü bir insan iradesi ve barışçıl makul yönelimler olduğu takdirde milletler ve halklar, 'kaçınılmaz çatışma' sendromunu aşıp, varoluş ruhu içinde 'barış içinde bir arada yaşamaya' ikna olabilirler. 

Independent Arabia - Independent Türkçe



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.