Fransa, Nijer'de çıkış yolu arıyor: Macron, planlarını Bazoum'un taleplerine bağlıyor

Pazar günü Niamey'de orduya destek için düzenlenen konserde darbecilerin destekçileri (AFP)
Pazar günü Niamey'de orduya destek için düzenlenen konserde darbecilerin destekçileri (AFP)
TT

Fransa, Nijer'de çıkış yolu arıyor: Macron, planlarını Bazoum'un taleplerine bağlıyor

Pazar günü Niamey'de orduya destek için düzenlenen konserde darbecilerin destekçileri (AFP)
Pazar günü Niamey'de orduya destek için düzenlenen konserde darbecilerin destekçileri (AFP)

Askeri yetkililerin Fransız hükümetine Nijer'de bulunan güçlerini geri çekmesi için verdiği sürenin üzerinden bir hafta geçti; ancak bugüne kadar herhangi bir sonuç alınamadı.

Niamey'deki Fransız Büyükelçisi’nin geri çekilmesi talebinin üzerinden daha uzun bir süre geçmesine rağmen sessizliğini koruyan Paris, 26 Temmuz'da Cumhurbaşkanı Muhammed Bazoum'u deviren Askeri Meclis’in taleplerine kulak tıkamaya devam ediyor.

Fransa'nın Niamey Büyükelçisi Sylvain Itte, elektriği kesilen ve kuşatma altındaki büyükelçilik ofisinde kontrole tabi tutuluyor. Giriş çıkışlar sıkı bir şekilde kontrol ediliyor.

Çoğunluğu Niamey Havalimanı'nın askeri bölümünde konuşlu Fransız askeri kuvveti, terör örgütleriyle mücadelede Nijer ordusuyla saha işbirliğini durdurmuş durumda. Her iki tarafın askeri yetkilileri arasında devam eden iletişimin sonucu bekleniyor.

FOTO:İktidardaki Askeri Meclis’in bazı liderleri Pazar günü Niamey'de orduya destek için düzenlenen konsere katıldı (AFP)
İktidardaki Askeri Meclis’in bazı liderleri Pazar günü Niamey'de orduya destek için düzenlenen konsere katıldı (AFP)

Paris’teki mevcut veriler, Nijer Ordusu Genelkurmay Başkanı'nın bin 500 kişiden oluşan Fransız kuvvetlerinin komutanını yeniden konuşlandırma dosyasını görüşmek üzere bu ayın başında Nijer'deki Zinder şehrinde ağırladığını gösteriyor.

Paris'in kararını bekleyen Nijerliler, Nijer'deki askeri üssün yakınlarında gösteriler düzenlemeye ve oturma eylemlerine devam ediyor. Askeri hükümetin Fransa'dan ayrılma konusundaki ısrarına yönelik halk desteği sürüyor.

Bugün Fransızların uymayı reddettikleri yönündeki siyasi açıklamaları ile geri çekilme hususunda Fransız ve Nijerli askeri yetkililer arasındaki iletişimin çatışması dikkat çekiyor. Bugün dahi üst düzey Fransızlar yetkililer, Askeri Meclis’i ve hükümeti tanımadıklarını, dolayısıyla onlarla işbirliği yapmayı reddettiklerini vurguluyor.

Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Yeni Delhi'de düzenlenen G20 Liderler Zirvesi kapsamındaki basın toplantısında yaptığı açıklamada, Fransız kuvvetlerinin yeniden konuşlandırılması  konusunu kendisini rehin tutan yetkililerle değil, ancak Cumhurbaşkanı Bazoum ile işbirliği halinde ve kendisinin talebi üzerine gerçekleşeceğini duyurdu. Ayrıca Fransa’nın Nijerli darbecilerin açıklamalarında hiçbir meşruiyet tanımadığını tekrarladı. Paris, darbenin başından bu yana bu tutumuna bağlılığını sürdürüyor.

Fransa, anayasal düzenin yeniden sağlanması, Bazoum ve ailesinin serbest bırakılması ve anayasal görevlerini yerine getirmesine olanak sağlanması için askeri müdahale dahil olmak üzere Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu'nun (ECOWAS) karar verdiği her şeyi destekliyor.

FOTO: Cumhurbaşkanı Macron, Pazar günü Yeni Delhi'de düzenlenen G20 Zirvesi’nde basın toplantısı düzenledi (EPA)
Cumhurbaşkanı Macron, Pazar günü Yeni Delhi'de düzenlenen G20 Zirvesi’nde basın toplantısı düzenledi (EPA)

Fransa, darbe planlayıcılarına sivil yönetime dönmeleri için altı aylık bir geçiş süresi tanınarak siyasi-diplomatik bir çözüm sağlanması yönünde Cezayir'in önerdiği plan veya Nijerya Devlet Başkanı Bola Tinubu'nun teklif ettiği dokuz aylık bir süre hakkında yorumda bulunmadı. Paris'teki Avrupalı ​​diplomatik kaynaklar, Mali ve Burkina Faso'da yaşadığı başarısızlığın ardından Nijer'de ordunun iradesine boyun eğmeyi kendisi için siyasi ve askeri bir yenilgi olarak gören Fransa’nın kendisini bir ikilem içinde bulduğunu söylüyor. Ancak Fransız kuvvetlerinin Niamey’de kalması kolay değil. Zirâ Nijerliler bu kuvvetlerin ülkelerinden ayrılmasını istiyor.

Fransa'nın ECOWAS’ın planlarına yönelik tutumu da kar sağlayacak gibi görünmüyor. ECOWAS, son çare olarak askeri seçeneğe başvurmaya karar vermişti. Ardından ordu komutanları iki kez toplanarak hazırlıklarını teyit etmiş, askeri ve lojistik verileri incelemişti. Altı ülke askeri müdahaleye dahil olma yönündeki isteklerini dile getirdi, ancak durum istikrarsızlığını koruyor. Nijerya Devlet Başkanı'nın darbecileri ortadan kaldırmak için zora başvurma konusunda katı ve kararlı olması üzerine durum değişti, darbecilere altı ay süre tanınarak barışçıl bir çıkış yolu teklif etme noktasına gelindi.

Paris'te hakim olan görüş, her geçen günün orduya hizmet ettiği, iktidara gelmelerine olanak sağladığı yönünde. Albay Ahmed er-Rahman, Cumartesi akşamı yaptığı açıklamada Paris’i ECOWAS ile işbirliği içinde Nijer'e karşı askeri harekata hazırlık amacıyla birçok Batı Afrika ülkesine kuvvet konuşlandırmakla suçladı. Askeri Meclis’in açıklamasında, Fildişi Sahili, Benin ve Senegal'e uçak, helikopter ve zırhlı araçların taşınması, Cotonou (Benin) limanına askeri bir geminin yönlendirilmesi gibi Fransa'nın hareketliliğine ilişkin ayrıntılar verildi.

Pazar günü Niamey'de orduya destek için düzenlenen konserde darbecilerin destekçileri (AFP)
Pazar günü Niamey'de orduya destek için düzenlenen konserde darbecilerin destekçileri (AFP)

Niamey'in iddialarını derhal yalanlayan bir Fransız askeri kaynağı, “Nijer'de askerilerin açıkladıkları her şey asılsız, askeri hazırlık yok, müdahale etme isteği de yok” ifadelerinde bulundu. Askeri Meclis, Fransız gücünün Nijer topraklarındaki varlığının meşruiyetini kaybetmeye başladığına inanıyor. Niamey'e göre Fransız Büyükelçisi statüsünü kaybederken Paris'e tanınan süre ise doldu. Niamey, Büyükelçiyi ülkeyi terk etmesi gereken ve herhangi bir diplomatik dokunulmazlıktan yararlanamayan sıradan bir Fransız vatandaşı olarak görüyor.

Her gün kanallarda “Macron, ülkemizden defol”, “Fransız kuvvetleri yurtdışına gitsin” gibi Fransız kuvvetlerinin çekilmesini talep eden sloganlar atan göstericilerin ve oturma eylemlerinin görüntüleri yayınlanıyor.

Paris'in içinde bulunduğu durum, Avrupa Birliği (AB) dahilinde ve Washington'la ilişkilerinde maruz kaldığı diplomatik ve siyasi izolasyondan, ECOWAS'ta yaşanan iç bölünmelerden ayrı düşünülemez. ABD tarafındaki hayal kırıklığı ise büyük görünüyor. Washington, Bazoum'un serbest bırakılması çağrısını sürdürürken, diplomatik-siyasi çözümün mevcut tek çözüm olduğunu vurguluyor.

Paris'te bazıları, Nijerli liderin yeni ılımlılığının ardında Nijer'deki askeri üslerini korumakla ilgilenen Washington'un olduğunu düşünüyor. Yaklaşık bin kişiden oluşan ABD kuvvetleri 101, 102 ve 103 olmak üzere üç üssü işgal ediyor. Bunlardan en önemlisi Agadez şehri yakınında bulunan ikincisi üs. Buradan gözetim ve müdahale operasyonları için insansız hava araçları ve uçaklar kalkıyor.

Pentagon geçtiğimiz Perşembe günü, Fransız kuvvetleriyle paylaştığı üs 101'den, yeniden konuşlanma süreci kapsamında olarak ayrıldığını, oradan çekilmediğini duyurdu. Nijer'de gerçekleştirilecek bir Afrika askeri operasyonunu finanse etmeyi reddeden AB, tek çözümün siyasi çözüm olduğunu vurguluyor. Dolayısıyla Paris'te durum giderek kritikleşirken ECOWAS'ı müdahaleye zorlayacak çözüm ise ufukta görünmüyor.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME