İnsani başarıya ulaşmış küreselleşme

Toplumsal boyutu dikkate alınmadan kârlılığı ön plana çıkarsa da küreselleşme süreci daha bitmedi

Bazı çevreler, küreselleşmenin büyük kapitalist ülkeler tarafından yönlendirildiğini ve yönetildiğini düşünüyor (Reuters)
Bazı çevreler, küreselleşmenin büyük kapitalist ülkeler tarafından yönlendirildiğini ve yönetildiğini düşünüyor (Reuters)
TT

İnsani başarıya ulaşmış küreselleşme

Bazı çevreler, küreselleşmenin büyük kapitalist ülkeler tarafından yönlendirildiğini ve yönetildiğini düşünüyor (Reuters)
Bazı çevreler, küreselleşmenin büyük kapitalist ülkeler tarafından yönlendirildiğini ve yönetildiğini düşünüyor (Reuters)

Nebil Fehmi

‘Küreselleşme’ olarak adlandırılan teori ve uygulamalar, Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Batılı ülkelerin kapitalist eğilimlerinin hegemonyasının artması ve piyasa ekonomisinin kıtalara ve denizlere yayılmasıyla birlikte son otuz yıl içinde yaygın hale geldi. Bu uygulamalar, özellikle Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve daha sonra Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gibi ekonomi ve ticaret kurumları olan Bretton Woods kurumlarının çatısı altında hayata geçirildi.

Küreselleşmenin merkezinde, ürünlerin pazarlara karşılaşabilecekleri en az engelle taşınması, böylece ekonomik çarkın dönmesi ve yüksek verimlilik sağlanarak kar ve kazanç elde edilmesi şartıyla ekonomik sistemin güvence altına alınmasına ve hammaddeler, ürünler ve gıda tedarik zincirlerine öncelik verilerek pazarların birbirine entegre edilmesini öngören bir Batı felsefesi yer alıyor. Yüksek verimlilikle hammaddeyi en iyi fiyata elde edip, farklı kalitelerde, en düşük maliyetle üretilmesi ve daha sonra bunları uygun ve cazip fiyatlarla pazarlara sürerek daha fazla kar elde edilmesi amaçlanıyor. Böylece küreselleşmenin kâr elde etmeye yönelik iki temel unsuru olan ‘entegrasyon ve ekonomik verimlilik’ sağlanıyor. Batılı birçok ülke, siyasi sorunlar ne kadar ciddi olursa olsun, ekonomi çarkını döndürmeye devam etmek için siyaseti, ekonomiyi ve ticareti birbirinden ayırarak küreselleşmeyi ve pazar ekonomilerini destekleme çağrısında bulundu.

Başta gelişmekte olan ülkelerde ya da bir başka deyişle Güney ülkelerinde bazı çevreler, küreselleşmenin büyük ekonomilerin ve şirketlerin çıkarlarını sağlamak amacıyla büyük kapitalist ekonomilere sahip ülkeler tarafından yönlendirildiğini ve yönetildiğini düşünüyorlar. Küreselleşme, büyük ve güçlü kuruluşların kaynak elde ederek ve ürünleri küresel olarak pazarlayarak küreselleşmeden çıkar sağlayabilmeleri nedeniyle daha kolay bir deneyimdi.  Küreselleşmeyle yalnızca büyük ekonomilere sahip ülkelerin ilgilendiğini ya da diğer ülkelerin bundan faydalanmadığını iddia edenler yanılıyorlar.

Örneğin Hindistan ekonomisi 1980 ile 1990 yılları arasında yüzde 3,5 oranında büyüme kaydederken teknolojiye ulaşma, işsizliği oranlarını azaltma, yenilikçilik ruhunu güçlendirme, insanların hayat şartlarını iyileştirme, yeni pazarlara açılma ve yeni başarıların teşvik edilmesi sayesinde bu oran 2002 ile 2012 yılları arasında yüzde 7,7'ye çıktı. Bu oran yabancı yatırımların artması sonucunda ise 2005 ile 2008 yılları arasında yüzde 9,5'e kadar yükselmişti. Öyle ki birçok kişi, zengin ve gelişmiş sanayi ülkeleriyle karşılaştırıldığında küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin Hindistan olduğunu düşünüyor.

Pazar ekonomisinin dışında kalan ya da bu konuda fazla hevesli olmayan ülkeler, küreselleşme sürecinden yararlandı. Çünkü bu ülkeler, küreselleşme karşıtı bir tutum sergilemeyip, risklerden korunarak ekonomisini kısmen ya da kademeli olarak fayda sağlamaya yönlendirdiler. Diğer bir örnek olarak şirketlerinin karlılığını, performans verimliliğini, özelleştirilmesini ve kurumsallaşmasını benimseyen Çin'i gösterebiliriz. Çin, devlet mülkiyetindekiler de dahil olmak üzere özel sektörü ekonomi alanlarında teşvik ederek ve pazarlarını kontrollü olarak dünyaya açarak ekonomi bakımından Japonya ve Almanya’yı geçtikten sonra ABD ile rekabet eden bir ülke hale gelmesini sağlayan yüksek büyüme oranları kaydetti.

Öte yandan Çin'in ve Asya ile Latin Amerika'daki birçok ülkenin kaydettiği yüksek büyüme oranları çerçevesinde ülkeler arasında ekonomi açısından farklılıkların azaldığını öne sürerek küreselleşme çağında gelişmekte olan ülkelerin (Güney ülkeleri) sanayileşmiş ülkelere kıyasla daha fazla fayda sağladığını savunanlar da var.  Birleşmiş Milletler’in (BM), yoksulluğu yüzde 50 oranında azaltma hedefine 2010 yılında (hedeflenen tarihten beş yıl önce) ulaşılırken 2050 yılında Afrika dışında yoksulluğun küresel olarak tamamen bitmesi bekleniyor.

Bense küreselleşmenin ekonomik büyümeye yardımcı olduğu ve dolayısıyla ülkelerin ve toplumların büyük çoğunluğuna fayda sağladığına, ancak saf kârlılığın, özellikle sosyal boyutlar dikkate alınmaksızın yalnızca ekonomik oranlara göre tahmin edildiğine inanıyorum.

Şirketlerin ekonomi ve ticaret bakımından değerlendirilmesi kazançla (finansal getiri) bağlantılı olduğundan rekabete ayak uyduramayanların içinde bulunduğu zor koşullara yeterince dikkat edilmiyor. Bu aynı zamanda son dönemde hayat standardını yükseltmek ve dolayısıyla piyasaları desteklemek amacıyla giderek daha fazla ilgi görmeye başlayan bir konu olduğundan önde gelen kapitalist iktisatçıların Dünya Bankası’nda reform yapılmasına ve kalkınmanın desteklenmesinde daha aktif hale getirilmesine yönelik önlemler talep etmesine neden oldu.

Batılı önde gelen ekonomistlerin, sosyalist ya da merkezi ekonomilerin zaferi ya da gelişmekte olan ülkelerin kaygısı nedeniyle değil birbiriyle alakasız iki mesele nedeniyle geleneksel küreselleşme çağının sona erdiğini sık sık dile getirmeleri oldukça çarpıcı ve dikkat çekici. Söz konusu meselelerin birincisi koronavirüs (Kovid-19) salgını, diğeri ise Ukrayna krizidir. Bu iki mesele, en düşük maliyetle ve yalnızca küreselleşme ve piyasaların birbirine entegre edilmesi sonucunda daha verimli ekonomik performans elde etme çabasında temel bir eksikliği gözler önüne serdi.

İlaç üretiminde kullanılan hammaddeler dünyanın dört bir yanına dağıldığı ve milli kapasitelerin yeterli olmadığı ortaya çıktıktan sonra hastalık için geliştirilen aşıları kontrol altına almaya çalışan tecritçi ve milliyetçi hareketlere tanık olduk. Salgın sırasında yaşanan ulaşım sorunları, Ukrayna ile ilgili kutuplaşma ve gelişmiş elektronik çiplerin temininde karşılaşılan zorluklar ve gıda fiyatlarındaki yükseliş nedeniyle ürün tedarik zincirleri de sekteye uğradı. Rusya ile ticaret ve ekonomi alanlarında iş birliği yapanlara siyasi yaptırımlar uygulandı, küresel ekonomi küçüldü ve özellikle ticaret açığı veren ülkelerde enflasyon oranları yükseldi.

Bahsi geçen ekonomistler, ‘ülke sınırları dışındaki imalatta ekonomik verimliliğe ve artan ilgiye’ öncelik vermek yerine ‘ulusal ve öz-ekonomik’ dayanıklılığa, esnekliğe ve sağlamlığa geri dönmenin ya da bir başka deyişle beklenmedik zorluklara dayanma ve üretim zincirlerini güvence altına alma kabiliyeti kazanmanın önemini vurguladılar. Hatta bazıları dünyanın ‘parçalı küreselleşmeye’ doğru ilerlediğini dahi savundu. Bu da mümkün olduğunca ‘birbiriyle benzer ve dostane’ görüşlere sahip ülkeler arasında uluslararası kaynaklar ve seçenekler elde edilmesini yanı sıra ihtiyaçların stratejik bir değerlendirmesinin yapılması ve komşu bölgelerde artan stoklarla daha büyük bir hammadde rezervi edinmek demektir.

Tüm bu olasılıklarda siyaset, ekonomi ve piyasalar arasında yerel, bölgesel ve uluslararası düzeyde belli bir düzeyde örtüşme söz konusu. Daha doğrusu bu örtüşme, Batı ülkelerinde ve özellikle ulusal merkez bankaları aracılığıyla mevcuttu. Bunun yanında sık sık diğer ülkelere ekonomik yaptırımlar uygulamaya başvurulması da bunda etkili oldu. Ukrayna krizi, Batı ülkelerinin bazı malları sübvanse etmek, vatandaşlarını memnun etmek ve dış politikalara verdileri desteği güvence altına almak amacıyla müdahalede bulunan piyasa ekonomilerini benimsemelerinin bir örneğiyken Rusya ile yaşanan gerilim ve Batı-Çin çekişmesiyle başa çıkmak ve Çin’e teknoloji transferini ve ürünlerinin sürüldüğü açık pazarları kısıtlamaya çalışmak için müdahalede bulunmaları siyaset ile ekonomiyi birbirine karıştırmalarının bir başka örneğidir.

Küreselleşmenin, özellikle de ekonomik büyüme oranlarının artmasında çok faydalı olduğunu düşünenlerden biriyim ve toplumsal boyutu hesaba katmadan kârlılığa dayanan ve buna öncelik veren herhangi bir sistemin yansımalarını tam olarak anlıyor ve takdir ediyorum. Öte yandan küreselleşme döneminin bittiği söylemlerine katılmıyorum. Geriye dönüş yok, değişmek, gelişmek çok doğal bir şey ve ben bunu istiyorum. En iyi küreselleşme herkesi kapsayan, kapsamlı ekonomik ve sosyal bir yaklaşımdır. Bir bireyin, ekonomik kurumun veya belirli bir ülkenin kârlılığına ağırlık vermenin yararlı değil, aksine uzun vadede zararlı olduğuna inanıyorum.

Daha önce ilişkilerin ve dostlukların düzeyi ne olursa olsun, herhangi bir kişiye, kuruluşa ya da ülkeye çok fazla güvenmekten kaçınmak gerektiği konusunda çok şey yazdım ve belirttim. Çünkü en iyi arkadaşlar ya da aile fertleri arasında bile önceliklerin farklılaştığını görmek son derece doğal.

Fırsatların ve seçeneklerin çoğaltılması için herhangi bir kararın ulusal, bölgesel ve uluslararası hesaplara, yeteneklere ve değerlendirmelere yüzde 30 oranında dayanması gerektiğini kategorik olarak önerdiğimden meşru olan çerçeve içinde kaldıkları ve tekelci politikalardan kaçındıkları sürece ekonomik kaynakları ve bileşenleri stratejik olarak güvence altına almaya yönelik girişimlerle ilgilenmiyorum.

Fakat ekonomik blokların bazı şirketler ya da ülkeler arasında anormal bir şekilde çoğalmasına, hammadde tedarikini kontrol etme, bunları kimin alacağını belirlemenin yanı sıra haksız ya da adaletsiz bir şekilde başkalarının pahasına fiyatlarını kendi çıkarlarına göre kontrol etme arzusunu yansıtan girişimlere ve uygulamalara karşı açık ve güçlü bir uyarıda bulunmak istiyorum. Çünkü tekelci uygulamalar her türlü ekonomik sistemi çökertiyor, meşru rekabeti engelliyor, ticareti ve ekonomiyi siyasileştiriyor ve onlarca yıldır acısını çektiğimiz başarısız siyasi kutuplaşmanın yanı sıra ölümcül ekonomik kutuplaşmalara yol açıyor.

Gelişmekte olan ülkeler ile küçük ve orta ölçekli ekonomik kuruluşların, karşılaştıkları sorunların ve zorlukların daha da ağırlaşmaması için bu konuların dikkatli bir şekilde takip edilmesi gerekiyor. Gelişmekte olan ülkelerin ekonomik tedarik ve üretim zincirinde daha önde ve daha önemli bir rol oynamasını sağlamak için Dünya Bankası ile uluslararası ve bölgesel finans kuruluşlarından ulusal, bölgesel ve uluslararası katkılar arasında dengeyi sağlamak için sadece hammadde ve ucuz işgücü sağlamanın ötesine geçecek şekilde ciddi ve iddialı programlar sunulması istenmeli. Sürdürülebilir, kalkınmaya dayalı ve başarılı bir uluslararası ekonomik sistem için tüm bunların olması gerekiyor.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
TT

Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)

Rusya'nın Başkurdistan Cumhuriyeti'nde cumartesi günü bir üniversite yurdunda bir gencin bıçaklı saldırı dizisi sonucu en az 6 kişi yaralandı. Yaralananlar arasında öğrenciler de var.

Haberlere göre bıçak taşıdığı belirtilen 15 yaşındaki çocuk, cumartesi günü Ufa'daki Devlet Tıp Üniversitesi'nin yurduna girip öğrencilere saldırmaya başladı. Gencin milliyetçi sloganlar attığı ve Nazi sembolü çizdiği bildirildi.

Rusya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Irina Volk, RTVI haber sitesine yaptığı açıklamada, "Saldırgan gözaltına alınmaya direndi ve bu sırada iki polis memuru bıçaklandı. Ayrıca şüpheli kendine de zarar verdi" dedi. Şüpheli, ağır yaralı halde yerel bir çocuk hastanesine kaldırıldı.

Moskova'nın yaklaşık 1200 km doğusundaki Ufa'daki yetkililer, olayla ilgili üst düzey soruşturma başlattı. Saldırıda yaralanan en az 4 kişi hastaneye kaldırıldı ve birinin durumunun kritik olduğu düşünülüyor. Yaralananlar arasında Hintli öğrenciler de bulunuyor.

Moskova'daki Hindistan Büyükelçiliği, "Ufa'da talihsiz bir saldırı yaşandı. Aralarında 4 Hintli öğrencinin de bulunduğu birçok kişi yaralandı" açıklamasını yaptı.

Büyükelçilik, yetkililerle temas halinde olduğunu ve "Kazan'daki konsolosluktan yetkililerin yaralı öğrencilere yardım etmek üzere Ufa'ya hareket ettiğini" belirtti.

Görgü tanıkları, kaotik anları "her yer kan içindeydi" diyerek anlattı. Ren TV, yaralıların ambulanslarla hastaneye taşındığını gösteren görüntüleri yayımladı.

Yerel Baza kanalına göre, şüpheli yasaklı bir neo-Nazi örgütüne mensuptu. Economic Times'a göre Rusya'daki üniversitelerde 30 binden fazla Hintli öğrencinin eğitim gördüğü tahmin ediliyor.

Independent Türkçe


New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Rusya ve ABD arasında her iki ülkedeki nükleer silahları sınırlandırmak için imzalanan New START anlaşmasının bu hafta sona ermesinden bu yana, dünyanın önde gelen nükleer güçleri arasındaki gerilim tırmanıyor. Washington, gelecekteki herhangi bir anlaşmaya Pekin'i de dahil etmek isterken, Moskova ise Paris ve Londra'nın nükleer silahlanma konusunda yapılacak çok taraflı müzakerelere katılmasını talep ediyor. İki nükleer güç New START anlaşmasının kısıtlamalarından kurtulduğundan, uzmanlar her iki tarafın da taviz vermeden kazanç elde etmeye çalışacağı yeni bir silahlanma yarışından endişe duyuyor.

Çin'in belirsiz tutumu

Çin, nükleer silahların yayılmasını sınırlamak için yeni bir antlaşma müzakerelerine katılma fikrini reddetti. Batılı bir diplomat, Pekin'in iki büyük nükleer güce yetişmenin ne kadar zor olacağı konusunda ‘kasıtlı olarak belirsiz’ kalmayı tercih ettiğini söyledi. Çin'in toplamda yaklaşık 600 nükleer savaş başlığı var. Bu sayı, ABD ve Rusya'nın şu anda sahip olduğu toplam bin 700 savaş başlığından çok daha az ve iki büyük nükleer gücün cephaneliklerindeki toplam nükleer savaş başlığı sayısından da çok daha az. Ancak çoğu gözlemci, Çin'in nükleer savaş başlığı üretimini artırdığı konusunda hemfikir. ABD'nin tahminlerine göre bu sayı 2030 yılına kadar bine, 2035 yılına kadar ise bin 500'e ulaşabilir.

Eski ABD Stratejik Komutanlığı (STRATCOM) Komutanı emekli Amiral Charles A. Richard, ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nde verdiği ifadesinde, Çin'in yeteneklerinin ‘istihbarat topluluğunun raporlarından’ daha yüksek tahmin edilmesini istedi. Emekli Amiral, bu rakamın gerçeklere daha yakın olması için ‘iki veya üç katına çıkarılması gerektiğini’ de sözlerine ekledi.

Öte yandan Singapur Ulusal Üniversitesi'nden Siyaset Bilimci Ja Ian Chong, Çin'in bu konudaki şeffaflık eksikliğinin birçok soruna yol açtığını savundu.

Fransız Haber Ajansı AFP’ye konuşan Ja Ian Chong, “Bu şeffaflık eksikliği ve gizlilik, yanlış hesaplama riskini artırıyor” dedi.

Siyaset Bilimci, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı analistler, Pekin'in gerçek kapasitesini gizlemeye çalıştığına inanıyor. Bu, nükleer silahlarını koruyabilir ve potansiyel düşmanlarının karşı önlemler geliştirmesini engellemede belirli bir avantaj sağlayabilir.”

Çin'in nükleer kapasitesini ulusal güvenlik için gerekli minimum düzeyde tuttuğunu ısrarla savunduğunu belirten Chong, “Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulamanın bir yolu yok” ifadelerini kullandı.

Sıcak hat... Ancak Çin'in durumu farklı

Rusya ile ABD arasında 1962 yılında neredeyse bir savaşın patlak vermesine yol açan Küba Füze Krizi'nden bir yıl sonra, iki ülkenin liderleri, olası benzer bir acil durumda hızlı bir şekilde iletişim kurabilmeleri için bir sıcak hat (kırmızı telefon) kurdular, ancak Çin'in durumu farklı.

ABD Senatosu komitesine “Rusya ve ABD'nin Soğuk Savaş sırasında öğrendiği şey, bu kadar büyük yıkıcı güce sahip sistemleri sorumlu bir şekilde yönetmekti” diyen emekli Amiral Richard, “Çin'in ise aynı dersleri alıp almadığını bilmiyoruz” diye ekledi.

Diğer taraftan Londra merkezli Chatham House'da araştırmacı olan Georgia Cole, “Çin'in nükleer silahları sınırlamayı amaçlayan görüşmelere katılmakta isteksiz olmasının nedenlerinden biri, diğer iki büyük gücün çok gerisinde kalmasıdır” yorumunda bulundu.

Trump'ın Pekin'in müzakere masasında olmasını istediğini söyleyen Georgia Cole, ancak ‘Çin, Washington ve Moskova ile eşit düzeye gelmedikçe resmi nükleer silah azaltma görüşmelerine katılmayacağını ısrarla vurguladığı için bunun şu anda olası olmadığını’ belirtti.

Rusya'nın manevrası

Rusya ise, ABD'nin Çin'in katılımında ısrarcı tutumuna karşılık olarak, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyesi olan Avrupa’daki iki nükleer güç olan İngiltere ve Fransa'dan da aynı şeyi talep etti. Rusya'nın Cenevre'deki BM Ofisi Daimi Temsilcisi Gennady Gatilov geçtiğimiz cuma günü yaptığı açıklamada, ülkesinin katılım isteğinin ‘ABD'nin NATO'daki askeri müttefikleri’ olan İngiltere ve Fransa'nın katılımına bağlı olduğunu söyledi.

Bu arada Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün güvenlik uzmanı Elouaz Fayeh'e göre iki Avrupa ülkesinin toplam nükleer savaş başlığı sayısı 500'den az, ancak Rusya, hepsini Batılı güçler olarak görerek, bunların ABD ile aynı ‘kefeye’ konulmasını istiyor.

Fayeh, bunun iki ülkeyi ‘iki süper gücün pazarlık kozu’ haline getireceğini ve Fransa'nın bunu sık sık reddettiğini belirtti. Nükleer tehditler

Washington'da, New START anlaşmasının eski ABD baş müzakerecisi Rose Gottemoeller, ABD Senato Komitesi’ne verdiği ifadede Pekin'in gelecekteki nükleer müzakerelere katılmasının gerekliliğini vurguladı. Gottemoeller, Pekin'in nükleer tehditler konusunda ABD ile diyalog başlatmanın yollarını bulmaya büyük ilgi gösterdiğini” düşündüğünü söyledi.

Dolayısıyla Pekin silah kontrolü ile ilgili görüşmelere katılmayı reddetse bile, bu tehlikeler ele alınmalı. Silah cephanelerinin ABD’ninkinden çok daha küçük olduğunu belirten Gottemoeller, buna karşın füzelerin ateşlenmeden önceden bildirilmesinin ve acil hat düzenlemeleri gibi hususların, nükleer silahları müzakere masasına getirme ve modernizasyon programlarında yapılanlara dair bu düzeyde bir belirsizliğin sürdürülmemesi konusunda bir diyalog başlatmak için önemli araçlar olduğunu açıkladı.

Gottemoeller, bunun ‘niyetlerini öğrenmek için onlarla konuşmak’ şeklindeki başlıca ve en önemli hedef olması gerektiğinin de altını çizdi.


İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
TT

İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, cuma günü ABD ile gerçekleştirilen görüşmelerin ‘ileriye doğru bir adım’ olduğunu belirtti. Pezeşkiyan, Tahran’ın herhangi bir tehdide tolerans göstermeyeceğini vurguladı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise ülkesinin uranyum zenginleştirme konusundaki kararlılığını yineleyerek, Tahran’ın ABD’nin müzakereleri sürdürme konusundaki ciddiyetine ilişkin ‘şüpheleri’ olduğunu açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Bölgedeki dost ülkelerin yürüttüğü takip çabaları sayesinde gerçekleşen İran-ABD görüşmeleri, ileriye doğru bir adım teşkil etti” ifadesini kullandı.

Pezeşkiyan, görüşmelerin her zaman barışçıl çözümler bulma stratejisinin bir parçası olduğunu belirterek, nükleer konusundaki yaklaşımlarının Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nda açıkça yer alan haklara dayandığını söyledi. Pezeşkiyan, İran halkının her zaman saygıya saygıyla karşılık verdiğini ancak güç diline hiçbir şekilde tolerans göstermediğini kaydetti.

Arakçi bugün yaptığı açıklamada, Tahran’ın uranyum zenginleştirme konusunda kararlı olduğunu ve savaşla tehdit edilse dahi bu tutumundan geri adım atmayacağını söyledi. Arakçi, hiçbir tarafın İran’a ne yapması gerektiğini dikte etme hakkına sahip olmadığını vurguladı.

Arakçi, Tahran’da düzenlenen Ulusal Dış Politika ve Dış İlişkiler Tarihi Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Görüşmeler, İran’ın haklarına saygı duyulup bu haklar tanındığında sonuç verir. Tahran dayatmaları kabul etmez” dedi.

Arakçi, hiçbir tarafın İran’dan uranyum zenginleştirmeyi sıfırlamasını talep etme hakkı olmadığını belirterek, buna karşın Tahran’ın nükleer programına ilişkin her türlü soruya yanıt vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Diplomasi ve müzakerelerin temel yol olduğunu belirten Arakçi, “İran hiçbir dayatmayı kabul etmez. Çözümün tek yolu müzakerelerdir. İran’ın hakları sabittir. Bugün hedefimiz, İran halkının çıkarlarını korumaktır” diye konuştu.

Arakçi, bazı taraflarda ‘bize saldırdıklarında teslim olacağımız’ yönünde bir kanaat bulunduğunu belirterek, “Bu asla gerçekleşmez. Biz diplomasinin de savaşın da (her ne kadar savaşı istemesek de) ehliyiz” uyarısında bulundu.

Arakçi, daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirme konusunu kabul etmesi gerektiğini, bunun müzakerelerin temeli olduğunu” söyledi. Arakçi, görüşmelerin devamının ‘karşı tarafın ciddiyetine bağlı’ olduğunu belirterek, Tahran’ın barışçıl nükleer enerji hakkından asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Arakçi, “İran’a yeni yaptırımların uygulanması ve bazı askerî hamleler, karşı tarafın ciddiyeti ve gerçek müzakerelere hazır olup olmadığı konusunda şüpheler uyandırıyor” dedi. Ayrıca, Tahran’ın ‘tüm göstergeleri değerlendireceğini ve müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vereceğini’ ifade etti.

Arakçi, karşı tarafla dolaylı görüşmelerin olumlu sonuç elde etmeye engel teşkil etmediğini belirterek, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya çerçevesinde yürütüleceğini, İran’ın füze programının hiçbir zaman görüşmelerin ana konusu olmadığını söyledi.

Yeni müzakere turunun tarihi henüz belirlenmedi; bu konuda Umman Dışişleri Bakanı ile istişare edileceği kaydedildi.

İran ve ABD, cuma günü Umman’da nükleer görüşmeler gerçekleştirdi. Arakçi, bu önemli müzakerelerin başarısızlığının Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyebileceğine dair endişelerin artması üzerine, görüşmelerin iyi bir başlangıç olduğunu ve devam edeceğini söyledi.

Arakçi, Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılan görüşmelerin ardından, “Tehditlerden ve baskılardan vazgeçilmesi, herhangi bir diyalog için şarttır. Tahran yalnızca kendi nükleer konusunu görüşür… ABD ile başka bir konuyu tartışmayacağız” dedi.

Taraflar, uzun süredir devam eden Tahran-Batı nükleer anlaşmazlığının çözümü için diplomasiyi yeni bir şansa kavuşturma konusunda istekli olduklarını ifade ederken, ABD Dışişleri Bakanı Marko Rubio, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Washington’un görüşmelerin nükleer programın yanı sıra balistik füze programı, İran’ın bölgede silahlı gruplara verdiği destek ve ‘kendi halkıyla ilişkisi’ konularını da kapsamasını istediğini söyledi.

İranlı yetkililer ise defalarca, bölgedeki en büyük füze stoklarından birine sahip olan ülkenin füze konusunu müzakerelerde gündeme getirmeyeceklerini belirtti. Daha önce, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını talep ettiği açıklanmıştı.

Washington açısından ise İran içinde yürütülen uranyum zenginleştirme faaliyetleri, potansiyel olarak nükleer silah üretimine yol açabilecek bir süreç olarak görülüyor. Tahran ise uzun süredir nükleer yakıtın silah amaçlı kullanılmasına dair herhangi bir niyetinin bulunmadığını yineliyor.